Skip to content

ÜLKÜ TAMER: Neyi arıyoruz aslında? (Cumhuriyet)

7 Ağustos 2010, ekleyen Erkin Özalp

Rivayet edilir ki, bir film çekiminde, yönetmen, Filiz Akın’a “Yere bak, bağır!” demiş. Filiz Akın, yere bakıp bağırmış. Çekim bittikten sonra, “Ben neden bağırdım?” diye sormuş. “Neden olacak,” demiş yönetmen, “yerde babanın ölüsünü gördün de ondan.”

Yakıştırma mı, değil mi, orasını bilemiyorum.
 
Yeşilçam’da bir haftada, bilemedin iki haftada film çekiliyordu o sıralarda. Hele işin başında Yılmaz Atadeniz gibi “uzman” bir yönetmen varsa, iç içe iki film birden kotarılıyordu. Bazen oyuncular iki filmde birden oynadıklarının farkında bile olmuyorlardı. Hatırlıyorum, Yılmaz Güney bir filminin afişini görünce, “Ben bu filmde ne zaman oynadım?” diye şaşırmıştı.
 
Yeşilçam, altın çağını yaşıyordu.
 
***
 
O Yeşilçam bugün özlemle anılıyor. Lütfi Ö. Akad, son filmleriyle Yılmaz Güney gibi sanatçıları bir yana ayırıyorum. “Yeşilçam özlemi” denilince akla gelenler, Küçük Hanımefendi, Hıçkırık gibi filmler, Ayhan Işık, Sadri Alışık, Belgin Doruk, Ahmet Tarık Tekçe gibi “artist”ler oluyor.
 
Peki, nasıl filmlerdi onlar?
 
“Size baba diyebilir miyim, amca?..”larla, “Senin annen bir melekti, yavrum...”larla süslenmiş yapay öykülerin sergilendiği filmlerdi.
 
Hollywood’un efsane yapımcısı Samuel Goldwyn, senaryo yazarlarını toplamış bir gün, “Bana yeni klişeler üretin” buyruğunu vermiş.
 
Yeşilçam’da “yeni” klişeler bile üretilmiyordu. Eski klişeler tekrarlanıyordu boyuna: Yoksul kızla zengin oğlanın ya da fabrikatör kızıyla şoför parçasının aşkları, iftira sonucunda kocası tarafından sokağa atılan namus timsali kadın, araba çarpınca kör olan ve bir gazino patronu tarafından şipşak keşfedilip sahneleri yıkan çiçekçi kız, hakkını ararken ya da öcünü alırken elini kana bulayıp hapse düşen mert delikanlı... ve her zaman “Türk polisi yakalar”.
 
***
 
Yeşilçam sayesinde yabancı filmleri de tekrar tekrar seyretme olanağını buluyorduk. Eski Hollywood yapımları, Kadıköy’e, Urfa’ya uyarlanıyordu boyuna. Yeni yabancı filmler de bu yağmadan nasibini alıyordu. Daha DVD’lerin, videoların olmadığı ülkemizde, Aşk Hikâyesi (Love Story) filmini seyredip sayfa sayfa not almak için filmciler Beyrut sinemalarına gidiyorlardı. Bir ay sonra da Erich Segal öyküsünü, yerli Ali McGraw’larla, Ryan O’Neal’lerle izliyorduk.
 
***
 
Ya oyunculuk? Adalet Cimcoz’un, Jeyan Mahfi Ayral’ın, Abdurrahman Palay’ın sesleriyle daha da katmerlenen ortaokul müsamereleri... Sözgelimi, Kanun Namınayla bir anda krallık koltuğuna kurulan Ayhan Işık’ın Lütfi Ö. Akad’sız filmlerine bakın... Küçük Hanımefendi’lerle, Cingöz Recai’yle sergilediği komedyenlik içler acısı değil midir?
 
Sadece belirli “tip”ler, boyuna aynı kişiyi üreten Erol Taş’lar, Vahi Öz’ler, Mualla Sürer’ler, Kadir Savun’lar “yaşıyordu” beyazperdede.
 
***
 
Biz bu Yeşilçam’ı özlüyoruz.
 
Hangi gazeteyi açsam, hangi televizyon kanalını seyretsem, kiminle konuşsam bu özlemi görüyorum.
 
Düğün’lerden, Adı Vasfiye’lerden, Susuz Yaz’lardan, Seyyid Han’lardan, Haremde Dört Kadın’lardan söz eden, onları yeniden değerlendiren yok.
 
Yeşilçam denilince zaten onlar gelmiyor akla.
 
Yerli kovboylar, palabıyıklı uzaylılar da gelmiyor.
 
Özlenen Yeşilçam, Orhan Aksoy’ların, Orhan Elmas’ların, Nejat Saydam’ların Erenköy köşklerinde çektikleri “ağdalı dramlar” ya da “salon komedileri”...
 
***
 
Biz bu Yeşilçam’ın nesini özlüyoruz?
 
Bugün yapılan filmler eskilerden daha üstün, daha nitelikli. Ama biz o Yeşilçam’ı arıyoruz.
 
Aslında aradığımız o Yeşilçam değil de, o “naif”lik, o “çocukça”lık mı?
 
O günün Türkiye’si mi yoksa?
 

 

 

 

AdaptiveThemes