Skip to content

IŞIL ÖZGENTÜRK: Ben utandım (Cumhuriyet)

7 Şubat 2010, ekleyen Fatih Polatlı

Deniz Somun hazırladığı Vaziyet köşesinde Cengiz Abaoğlunun yazdıklarını okurken ben utandım. Her devrin kadını Nazlı Ilıcak, bir televizyon kanalında, Türkan Saylanın kurucusu ve hamisi olduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin amaçlarından birinin yoksul kızları eğitip denizci subaylarıyla buluşturmak” olduğunu söylemiş.

Bu nasıl bir kadın!

İşte şimdi eylem zamanı. Türkan Hoca için, kendimiz için, kadın, anne ve yurttaş olduğumuz için! Bundan böyle Nazlı Ilıcakı kim programına davet ediyorsa o programı protesto edin! Telefonla, e-mail yollayarak!

Bir başka kadın, Güldal Mumcu, hiçbir çekincesi olmadan odasına gelen ve güya akıl veren Bülent Arınçı 70 milyon kişinin önünde protesto etti. Bülent Arınç da Güldal Mumcu bize emanettir” diyerek AKPnin kadınlara bakışını çok net bir biçimde bize anlattı. Bülent Bey, kadınlar ve Güldal Mumcu kimsenin emaneti değildir, hele sizin hiç değildir, o seçilmiş bir kadın milletvekilidir, seçilmiş bir Meclis başkanvekilidir.

Sizin Meclis Başkanınız, Sağlık Bakanınız Tayyip Beyin azarlarını sineye çekebilir, siz öylesiniz ama ne yapalım ki, sizin gibi olmayan, sinmeyen insanlar vardır ve hayat doğrudan, iyilikten, kardeşlikten, dayanışmadan yana akıyorsa, onlar sayesindedir.

Bazen en umutsuz anlarda birileri çıkar ve bize içinde bulunduğumuz durumu anımsatır. Bize cesaret verir, vicdanımızın sesi olur TEKEL işçileri gibi. Onlardan biri şöyle konuştu, Ben ölüm orucundayım. Öleceğim ve ben öldüğümde kızım kendini geçindirebilecek bir maaş alacak. Kızım için öleceğim.

Bu sözleri duyduğumda dehşete kapıldım, sanki biri kapımı çaldı senaryosunu yazdığım AT” filmini anımsadım. Orada da oğlunu okutmak için köyden iş kenti İstanbula gelen baba, bir okulun yetim çocukları aldığını öğrenir ve oğlunun okuması için bile bile ölüme gider.

Ben dehşet içindeyim, insanların çocuklarının hayatlarını iyileştirmek için ölüme doğru gittiklerini hissediyorum. Ve sırada özelleştirmesi yapılacak kurumlar var onlar ne olacak? Gelin efendiler, ölümler olmadan bu inattan vazgeçin!

Hırvatistan başkenti Dubrovnikte eski kenti gezerken yerel rehberimiz bize bir bina gösterdi. Burası bir bellek müzesiydi. Rehberimiz, Ben içeri giremem, dayanamam” dedi. Çünkü savaşta ölen 17 arkadaşım ve kardeşimin anıları müzede”.

Ben girdim ve Yugoslavya denilen o güzel yurdu paramparça eden savaşın tüm görüntüleri ekranlardan bana yansıdı. Ölenler, tecavüze uğrayan kadınlar ve savaşın sonsuz vahşeti. Şimdilerde Abdi İpekçinin kızı Nükhet İpekçinin önerisiyle öldürülen tüm güzel insanlar için bir Vicdan Müzesi” kurulması düşünülüyor. Bu öneriye hepimiz katılmalıyız, hepimiz el vermeliyiz. Madımak Oteli ne yazık ki, müze olmadı. Diyarbakır Cezaevi bir kültür evine dönüştürülmedi ama Vicdan Müzesi yapabiliriz, ölen bütün dostlarımız için. Gelecek için, bu ölümlerden sonra doğan çocuklar için, hayat için!

Latin Amerikada cunta döneminde işkence görenler, öldürülenlerin yakınları bunu başardılar. Ve son aşamada katilleri bağışladılar ama asla unutmadılar. Bizim de unutma hakkımız yok.

 

Yorumlar

Işıl Özgentürk sömürücü altın şirketine destek vermişti

7 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1897

Üzerinden zaman geçti ama üzerinden zaman geçen şeyleri de bu ülkede unutmayan, unutturmayan insanlar bulunduğunun bilinmesi gerek. Sermayeye ve iktidarına en hafifinden dikkatsiz, özensiz araştırmalarının sonucunda destek vermiş yazarların, dayanılmaz, inanılmaz kafa karışıklığı içinde, edinilen uyduruk bilgilerle bu topluma yararlı hiçbir şeyin üretilemeyeceğini, aksine şimdi karşısında durdukları iktidarın ekmeğine yağ süreceklerini bilmeleri gerek. Ekonomik, siyasi, toplumsal alternatifin o küçük burjuva çözümleriyle kurulamayacağını anlamaları gerek.

Işıl Özgentürk de böyle yapmıştı, şimdi iktidara yakınlığı tescilli borsada halka da arz edilmiş "yüzde yüz Türk firması" Koza Altının elinde bulunan sömürücü altın şirketinin Ovacık tesislerini gezip hayranlığını bildirirken. Bilim insanlarına, hukuki kararlara kulak asmayarak maden şirketi hakkında yanlış bilgiler verdiği Cumhuriyet'teki bir yazısında, şirkete ihtiyacı olan desteği vermiş olmasının ötesinde affolunmaz bir ‘hata’ yapmıştı. Bergama halkının neye, niçin karşı çıktığını bilmezden gelerek, unutulmaz mücadelelerini, doğal kaynaklarının yerli, yabancı sermayeye peşkeş çekilmesine karşı direnişlerini çarpıtarak şöyle söylemişti:

“İyi ki, Bergama köylüleri, Ovacık Altın Madeni’nin işletilmesine karşı çıkmışlar. İyi ki tüm protesto eylemleri yapılmış, bütün bunların sonucu dünyanın çevreye ve insana en duyarlı altın madenlerinden biri şu anda Türkiye’de üretim yapıyor.” http://www.evrensel.net/02/12/31/gundem.html#1

Emperyalizme karşı mücadelenin bir bölümüne verdiği zararın hesabını henüz yapmamış olsa da bu zaman içinde iktidarın gerçek yüzünü, çıkar ilişkilerini, ilişki ağlarını kavramaya, taşları yerli yerine oturtmaya başlayabilmişse, yazarımıza küçük bir gönülsüz bravo dışında edecek başka lafım yok...

Bir kez daha utanın öyleyse

8 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1901

Ovacık'ta, İnay'da, Ulukışla'da, Kozak'ta yerli, yabancı şirketlerin talanına direnen köylü kadınları...onlar da anne, onlar da kadın...Utanın...Onlardan da utanın...Siz madenin lüks ofisinde çay içip ikna olurken, arka tarafta insan ve kaynak sömürüsüne, ölüm yaymaya devam eden şirketlere karşı yaşamı savunan; şimdi halen "Altın madeni bizi yenemeyecek, mücadelemiz sürecek. Kadınları yenemeyecekler.." diyerek Kozak'ta işbirlikçi, iktidar yandaşı, cemaatçi Koza Altın şirketinin yağmasına karşı duran cesur Kozak köylüsü kadından, yağmacılara "Ben halkım siz kimsiniz?" diye soran kadından utanın...onların suretinde aydınlığınızı, solculuğunuzu, aklınızı, vicdanınızı sorgulayın...Bir kadın olarak ben de sizden ve yetersiz, etkisiz AKP karşıtlığınızdan utanıyorum...

http://www.kuzeyege.net/arama/15.02.2009/alternatif.htm
http://www.yesildunyagazetesi.com/165_Sira-Kozak-Yaylasi%E2%80%99nda!.html

Sıkıntı tamam da

8 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1906

Şimdi Çulhaoğlu ile Boratav arasında Özgentürk hiç oluyor mu?
Bu sıkıntılar tamam da bunları dillendirmenin bu alıntıdan başka yolu yok mu?
Bir arkadaş altın madeni övgüsü demiş. İyi yapmış. Ben bilmiyordum.
Dubrovnik'teki bellek müzesinde neler olduğu da deşilebilir. AB fonu ile İstanbul'da bu müzeyi kurmaya talip olanlar da sorulabilir.
İpekçi ailesinin acısına saygım var ama 'cinayetin ardında kim var' sorusuna bunca yıldır bir yanıt bulamamaları da anlaşılır değil.
Yazı birkaç paragrafı dışında çok kötü. Dağınık da. 'Ben de senaryosunu yazmıştım' olayı tamamen gereksiz.

Aydınlık çağdan haberlere arada parazit de karışıyor anlaşılan.

Işıl Özgentürk’ün 'altın madeni' yazısı

8 Şubat 2010, yazan Ayşe K.,
Yorum no: 1909

Başka yoruma yer bırakmıyor...

Ovacık altın madeninde bir gün

İyi ki, Bergama köylüleri, Ovacık altın madeninin işletilmesine karşı çıkmışlar. İyi ki, tüm protesto eylemleri yapılmış, bütün bunların sonucu dünyanın çevreye ve insana en duyarlı altın madenlerinden biri şu anda Türkiye'de üretim yapıyor. Diyeceksiniz, nereden çıktı şimdi bu? Üstelik de pazar! Efendim ben de Türk genleri taşıdığım için, görmeden, dokunmadan pek bir şeylere inanmam. Bu nedenle bizzat Ovacık'taki madene gittim ve orada çalışan herkesi sorularımla boğup, her birinin yanıtını bir güzel aldım.

Öncelikle duyduğum heyecanla söze başlamalıyım. Pek çok insan gibi ben de ilk kez bir altın madenine gidiyordum, acaba altın toprağın üstünde miydi, kocaman külçeler halinde mi çıkıyordu? Yoksa bir damar bulunup o mu işleniyordu? İnsan her şeyi bilemez ki. Taşlara düşkünüm, iyi de bir taş koleksiyonum var ama bu altın işini hiç bilmiyorum. Yola düştüğümde bendeki altın çıkarımıyla ilgili tek görsel bilgi; Şarlo 'nun ''Altına Hücum'' filminde gördüğüm nehirde elekle altın ayıklayan kovboylardan ibaretti. Meğer iş yüzyıl içinde ne kadar değişmiş? Öyle elek melek yok artık. Teknoloji iletişimi, tarımı, meteorolojiyi devrim yapar gibi değiştirdi ya, altın çıkarımını da öyle değiştirmiş.

Önce kısa bir bilgi: Altın kuvars madeninin içinde parçalanmış halde bulunuyor yani siz gözünüzle bunu göremiyorsunuz ama jeoloji mühendisleri anında o küçücük parçaları tanıyorlar ve işareti koyuyorlar. Ayrıca onların işini kolaylaştıracak ilk bilgiler uydulardan çekilen fotoğraflar aracılığıyla öğreniliyor. Devam edelim, içinde altın zerrecikleri bulunan bu kuvars kayalar ayrıca gayet sert bir kaya türü olan andezit ile kaplı. Yani en dışta andezit, sonra kuvars, sonra altın ve gümüş geliyor.

Açık madende önce bu sert kayaların altın olan bölgeleri işaretleniyor, sonra delici makineler işaretli yerlerde burguyla dibe iniyorlar, daha sonra burgu makinelerinin yeraltına doğru açtığı dehlizlere patlayıcılar yerleştiriliyor. Burası önemli: Patlayıcılar domino usulüne göre patlatıldığından yirmi- yirmi beş patlama sadece bir patlama olarak duyuluyor. Parçalanan kayalar daha sonra başka bir yere taşınıyor ve orada içlerindeki altın oranına göre gruplara ayrılıyorlar. Sonra bu gruplara ayrılan kaya parçaları iyice küçültülmek için iki büyük öğütücüye alınıyor, ardından iyice toz haline gelmesi için kireçle birlikte iki büyük değirmende yeniden öğütülüyor. Sonra bu çamurlu toprak hindistancevizi kabuğunun yanması sonucu elde edilmiş kömür parçalarından geçiriliyor, altın ve yanında gümüş burada kömürün gözeneklerine doluyor. Kömürün gözeneklerine dolan altın ve gümüş yeniden bir başka büyük kazana getirilip orada siyanürle karşılaştırılıyor ve siyanür altının ve gümüşün kömürden ayrışmasını sağlıyor, sonra altın ve gümüş yeniden sulandırılıp dore denilen gümüş ve altın karışımı bir çamur oluyor, o çamur da elektrotlar aracılığıyla başka bir bölgede altın ve gümüş karışımı bir külçe haline getiriliyor.

Bu arada Ovacık altın madeni, mühendisler tarafından şanslı bir maden olarak nitelendiriliyor. Çünkü yüz hektar gibi bir maden için oldukça küçük bir alanda çalışılıyor. Ayrıca buradaki kuvars kayalarının içinde ağır madenler yok, ki bu madenler ciddi çevre sorunları yaratabiliyor, Ovacık'taki kuvars kayaların oluşumunda sadece silis, altın ve gümüş var.

Şimdi gelelim siyanür meselesine, evet en can alıcı konu bu. Çünkü siyanür yüzyıllardan beri bilinen kuvvetli bir zehir. Pek çok endüstri dalında ve ilaç sanayiinin hemen her dalında kullanılıyor. Bir özelliği var, açıkta, buharlaşmanın az olduğu sıcak bir iklimde 2-8 ay içerisinde ayrışıyor kendini oluşturan azot ve karbona dönüşüyor, bu iki madde de doğaya zararsız maddeler, ayrıca çıkan azot gübre yapımında yeniden kullanılıyor.

Siyanürde önemli olan dozaj sorunu, yani kullanılan miktar. Örneğin şu anda hâlâ işletilen Gümüşköy gümüş madenlerinde kullanılan siyanür miktarının onda biri Ovacık altın madeninde kullanılıyor. Ve işin en güzel yanı, bu aynı zamanda Bergama direnişinin bir başarısı, ilk kez bir altın madeninde hem açık havuz hem de kapalı sistem siyanür arıtması yapılıyor. Kapalı sistem arıtmada siyanür iyice seyrekleştiriliyor ve bu daha sonra açık hava havuzuna veriliyor. Bu havuzun çevresinde ördekler, kazlar yüzüyor ve çeşit çeşit kuş var. Bunu iyi ki gözlerimle gördüm, ayrıca maden açılırken 1200 kızıl çam ağacı da Orman Bakanlığı'nın izniyle kesilmiş. Kızılçam özellikle kayalar arasında çıkan bir çam türü, endüstride kullanılmıyor, sadece yakacak olarak kullanılabiliyor yani canım zeytin ağaçları kesilmemiş, bana zeytinlerin kesildiği bilgisini verenlerin, doğrusu maden
çevresinde eski ve yeni dikilmiş yüzlerce zeytin ağacını gidip görmelerini isterim.

Devam ediyorum, sizi bu bilgilerle sıkmıyorum umut ederim, çünkü ben gerçekten cümle âleme para için yalvardığımız bu günlerde özellikle yeraltı zenginliklerimize kafayı taktım. Örneğin Erzincan taraflarında dünyanın en verimli altın yataklarından biri daha bulunmuş, vallahi ben seviniyorum. Bazıları bana kızıyorlar ama ne yapalım dünya altını seviyor, çünkü ölümsüz, asla yok olmuyor, biçim değiştirip içerik değiştirmiyor ve sanırım bütün savaş, altın stoklarını ellerinde bulunduranlarla yeni üretim alanları bulup altın çıkarmak isteyenler arasında sürüyor.

Bizde de yeraltı zengin, anlaşmalarla petrolü verdik ama yeraltı bize kaldı. Sadece altın mı, biliyorsunuz boraks acılı bir yaramız, buna uranyum madenini de katın, yani Türkiye dünyanın en zengin ülkelerinden biri olmaya aday ve benim gönlüm bunların kuzu kuzu yatmalarına izin vermiyor. Yeni hesapların, yeni maliyetlerin yapılması ve tüm bunların bilim adamları tarafından yeniden gözden geçirilmesinde yarar var. Ayrıca bir maden bölgeye neler sağlıyor? Altın madeni sadece bu yıl Bergama'dan 8.7 milyon dolarlık bir harcama yapmış. Vallahi Bergamalılar herhangi bir malın başka yerden alındığını duyunca kazan kaldırıyorlarmış . Ayrıca ilginç bir personel alım uygulaması var. İlk çevre köylere haber salınıyor, isteyenler sınava giriyor, sonra daha uzaktaki köylere başvuruluyor, sonra Bergama'ya sonra Türkiye'ye, sonra dünyaya.

Bu arada kayaların kırılması en son teknolojiyle yapıldığından yer sarsıntısı hemen hemen yok gibi. Ayrıca kayalar kırılırken çıkan toz, gelişmiş bir sistemle hemen emilip çamur haline getiriliyor. Bu nedenle çevre İzmir'den daha temiz, bunu gözlerimle gördüm çünkü ben gittiğimde kaya kırımı yapılıyordu ve hiç toz yoktu. Ama İzmir büyük bir hava kirliğiyle karşı karşıya. Eski Ankara'yı aratmıyor.

Devam etmeliyim; madende şu anda 386 kişi çalışıyor, bunun 259'u şirket elemanı, 127'si taşıma işini yapan taşaron bir firma elemanları, bütün çalışanlar, muhasebeci dahi olsun, araziye çıktığında kask, gözlük ve çivili aykkabı giymek zorunda ve tüm yük arabalarının tepe ışıklarının sürekli yanması gerekiyor.

Şimdi en güzelini söyleyeceğim, direnişe katılan pek çok Ovacıklı, Narlıdereli şimdi madende çalışıyor, en çok da kızlar... Arıtmanın başında gencecik bir kız var. Başında kaskı, gözünde gözlükleri bir ciddi bir ciddi. Ve ben onu görünce seviniyorum.

Size daha pek çok bilgi verebilirim. Üretim konusunda da, maliyetlerin oluşması konusunda da bazı kuruluşların göremedikleri yan maliyetlerden söz edebilirim. Ama yerimi iyice aştım, neredeyse gazeteyi işgal edeceğim. Kısaca bu altın işi zor bir iş, bilgi isteyen bir iş, ben şimdi madene gittim ve gördüm; kimse benim için özel bir şey yapmadı, sadece çok soru sordum, yanıt aldım.

Açıkça söyleyelim, dünya haritası yeniden çiziliyor ve bu topraklar çok değerli ve ben ülkemde gencecik kızların çalıştığı bu madenin benzerlerini görmek istiyorum. Zaten şu andan sonra Türkiye'de işletmeye açılacak tüm madenlerde mutlaka bu standart uygulanacak, bunda da en büyük pay Bergama köylülerinin.

Işıl Özgentürk
Cumhuriyet 29.12.2002
 

bu nasıl bir aydın!

9 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1911

ben de bilmiyordum Bergama halkının ülkenin gündeminde sağlam bir mücadele inancıyla yer ettikleri günlerde Özgentürk'ün azgın yağmacı altın madencilerine destek verdiğini. okuduğum bu yazının şaşkınlığı ve sıkıntısı ile yazıyor ama hiç abartmadan söylüyorum, içimi buz eden, ömrümde okuduğum en kötü yazılardan biri bu.

neresinden başlanır, yazılanların hangi birine laf edilir bilmem ki. senaristin şu senaryosuna bakın önce. maden çalışacak, direnen köylüye istihdam sağlayacak. asi köylü önce direnecek ama sonra boyun eğecek, mutlu mesut, direnişinin ödülü veya sus payı olarak ve şükür ederek madende çalışacak , ve bu olay Özgentürk'ün madenden bize vereceği en iyi havadis olacak, bir aile olacaklar emekçi ile maden patronu...genç kızlarımızın nice madende sömürüldüğünü görmek isteyecek Özgentürk..bu söylenenler mücadeleci Bergama halkına da mücadele eden hak arayan tüm kitlelere de saygısızlık değilse nedir.

en basit çevre duyarlılığından yoksun şu saçmalığı en azgınından tüccar mantaliteli biri zırvalasa şaşırmayız, kızılçam ağaçları zaten gereksiz ağaçlarmış, endüstride kullanılmazmış. feda olsunmuş bakanlık izniyle kesilen 1200 kızılçam ağacı altın şirketine. bakın siz şu fikre...bakın siz bir aydının iki maden ceosuyla buluşunca büründüğü hale.

nasıl bir hazla nasıl bir kendinden eminlikle, nasıl bir gülünç coşkuyla, nasıl bir gizli aşağılamayla, mücadele edenleri, halkı yalancı çıkartmaya çalışarak yazılmış bir yazı! o yürekli yaşam mücadelesi nasıl da böyle kaba biçimde yok sayılmış. yağmacılar, halkın yediklerine, içtiklerine, hayvanlarına, çocuklarına zehir saçıyorken, onlara ölüm taşıyorken, hükümetlerle anlaşma içinde halka, hukuka aldırmadan, doğal alanlarını, kaynaklarını sonuna kadar sömürüyorken bu insanlar önce yaşamlarının mücadelesini veriyorken, en özü halk iradeli bir biçimde maden şirketlerini istemiyorken, hangi vicdanla altın madeninin maksimum kârının, sömürüsünün hizmetindeki yalanlar böylesi gönül rahatlığıyla, sorumsuzca, hesapsızca yayılabilir? o kadar konusunda uzman insanın, halkı bilgilendiren bilim adamlarının dilinde tüy bitti, sayısız örnek gösterdiler, sayısız kanıt yayınladılar. eli kalem tutan bir solcu aydın mı bu insanlara ve anlattıklarına ulaşamamış ve bilgisiz kalmış? hayır, çok açıkça taraf olmuş, karşı duranları, bilim adamlarını, yaşadıklarını anlatan halkı bilmemek görememekle suçlamış, maden şirketine inanmayı tercih etmiş. sormak lazım: bu nasıl aydın sorumluluğu, bu nasıl entelektüel tavır?

ülkenin herhangi bir köşesinde baltalanan mücadele bilinmez mi ki başka bir yerde de mücadeleye zarar verir, ya da bir yerde vuku bulan direniş başka bir yerde de dalga dalga yayılır. bir aydın sıfatıyla verilen mesajın öylesine bir mesaj olamayacağını altın şirketi bile biliyorken (kendisini tesislere boşuna davet etmemişlerdir) şu satırların yazarı mı bunu anlayamadı.

en çokta şunu bilmek istiyorum. ne oldu da şimdi köpürme halinde bu aydınlar peki, cemaat aynı cemaat değil miydi, sistem aynı sömürü sistemi değil miydi, aynı soygun düzeni sürmüyor muydu, bilinmeyen açığa çıkmayan ne vardı o zaman da şimdi anladılar bunu? tekel işçisinin direnişiyle memlekete akın etmiş soyguncu altın madencilerine veya söylenildiği gibi Koza Altın gibi AKP hükümetinin kucağında palazlanmış yerli şirketlere karşı direniş çok mu ayrık süreçler...tekeli desteklerken samimi olduklarına nasıl inanalım biz şimdi? tekel onlar için ne ifade ediyor nereden bilelim. geçmiş günlerini yad ettikleri nostaljik bir unsur, romantik bir simge, entelektüel bir merak mı işçi ve mücadelesi onlar için? hiçbir inancım kalmadı bu tür aydınların samimiyetlerine. yazık, gerçekten çok yazık! ama açıkça söyleyelim Işıl hanım, gerisine düştüğünüz bu halk sizleri de silkelemeyi bilecek günün birinde, eşyanın tabiatına gayet uygun olarak...

Talihsiz bir yazı

9 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1918

Bu yazı 7 yıl önce yazılmış. Acaba hala aynı düşüncede midir?? Kendisinin de ilgi duyduğu Bolivya, Venezüela gibi Latin Amerika ülkelerinin doğal kaynaklara ve işletilmelerine yaklaşımları, yukarıda önerdiği, öğütlediği doğrultuda mıdır? Bu kendisinin bir çelişkisi olsa gerek ve evet sonuçları açısından hiç de affolunur bir hata olmadığını teslim etmeliyiz. Bahis konusu şu an o kaynaklar üzerinde at koşturan Koza Altın. Başka söze gerek var mı? Nihayetinde Özgentürk'ü severek okurdum, şaşırdım ve üzüldüm. Kimbilir bu talihsiz yazıdan ne kadar keytif almışlardır maden şirketleri ve korkarım hala bundan yararlanıyorlardır.

Sahte idoller ve ait oldukları sınıf

13 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1961

Ben o yıllarda Bergama’da bulunmakta idim. Duyarlı vatandaş olarak bu güzel ilçenin sürüklendiği felakete tepki gösterdim. Bu örnek, bu hala gözlerimi dolduran, kimsenin o güne dek önemsemediği ama bu ülke topraklarında baskıya, hükümetin estirdiği teröre rağmen halkın nasıl ısrarla mücadele edebileceğini tüm dünyaya gösteren halkla birlikte hukuk tanımaz çok uluslu emperyalist altın şirketlerine karşı mücadeleye katıldım. Önce sadece amacım çevreye zehir saçan, doğayı tahrip eden bu altın şirketlerini ilçeden def etmekti. Kelimelerle anlatamayacağım çok şeyi paylaştık, sinirlerimizin bozulduğu, hıncımızın arttığı, umudumuzun yara aldığı günler de oldu. Benim için Işıl Özgentürk’ün yazısının sarsıcı etkisini şimdi başka anlamlar yüklesem de hala hissedebiliyorum. Çünkü zaten karşısında olduklarınızın saflarından gelen saldırılara anlam vermek kolaydır, bunlar sizi biler bile ama yanınızda olduğunu kafadan kabul ettiğiniz bir insandan darbe almak kolay atlatılır bir şey değildir. Benim bireysel üzüntümdü bu, ben böyle zannediyordum, entelektüel ve aydın bir insanın orda gün gibi açık yağmaya karşı duracağından emindim. Başka türlüsü nasıl olabilirdi ki? Aldığımız duyumlar ve ondan gelen mesajlar da böyle olduğunu gösteriyordu. Her şeyi çok iyi biliyordu ve sözde bizi destekliyordu. Ama sonra, bize bir kelime bile etmeden şirketin tesisini gezip bu soyguncularla konuşup (hayal gücümü zorlamak ve başka senaryoları aklıma getirmek bile istemiyorum artık) onları haklı buldu ve bir daha bize dönmeye ve güya öğrendiklerini sormaya bile tenezzül etmeden, yukarıda bir kişinin haklı olarak ömrümde okuduğum en kötü yazı dediği rezillik abidesi o altın madeni yazısını yazdı, halka ve mücadelesine küstahça bir cevap olarak.

Nasıl da aldanmış olduğumu görmem, neden aldanmış olduğumu görmeme sebep oldu. Çünkü Işıl hanımda cisimleşen benim dünya görüşüm işte böyle savruk, işte böyle tutarsız, işte böyle kaypak, işte böyle kafasız bir dünya görüşüydü, sistemin ta kendisiydi aslında. Ancak bu görüşe sahip bir insan, orda bulunan altın şirketlerini bir insan gibi değerlendirebilir, onları iyi ve kötü olarak ayırabilir, kötü sandığına bu rekabette bir tokatçık atıp iyi sandığını göklere çıkartabilir, yağma düzenini onunla özdeşleştirmeyebilir, ondan halkın ve bölgenin gelişimi ve kalkınması için medet umabilir. Ben her şeyden daha değerli işte bununla yüzleştim Işıl hanımın yazısıyla. Şimdi bir sosyalist olmuşsam tabii ki sol klasiklerin yanında bu mücadelede öğrendiklerimin ve bunun içinde özellikle bu yazının da buna katkısı olmuştur. Beni o zamanlar inandığım kafasız görüşle tanıştırdı. Bu görüşün sistem yandaşı yönünü bana gösterdi.

Şimdi beş para etmeyen, içi boş ama süslü laflarla kendini içinde bulduğu, kendi dışında gelişmiş bir çatışmanın keskin safında olmanın verdiği güçle atıp tutuyor. Buna mecbur çünkü var olmasını ve hala okunmasını, böyle sitelerde yer bulmasını, alkış toplamasını bu karşıtlığın bir safı gibi gözükmesine borçlu. Böyle gözükmezse ve bu görüntüsüyle yüceltilmezse başka kim okur ki onu? Gerçek bir karşıt mı peki? Altın madeni hakkındaki yazısı her şeyi açıklıyor. Bergama halkının ve diğer yöre halklarının emperyalistlere karşı hala süren mücadelesi sonsuza dek hatırlanacak, daha birçoklarına örnek olacaktır ama Işıl hanımın kendisi ne kadar ister kültürel isterse siyasi alanda karşıt gözükmeye çalışırsa çalışsın, bu yazısı da sonsuza dek gerçek sınıfının yanında tuttuğu safı kanıtlayan bir belge olarak kalacaktır.

Sitenizin henüz okuru sayılmam ama görünüşte aydın bir site izlenimi edindim. Şurda okuduğum yorumlar ve tepkiler ne kadar da anlamlı, bu siteyi izleyen insanların niteliğini sergiliyor, hepsine yürekten sevgilerimi yolluyorum. Akıl vermek istemem size ama nasıl yorum diye liberal tayfasına yer vermemişsiniz ya da ben göremedim, onlardan şekil dışında bir farkı bulunmayan, sınıfdaşları olan güya diğer saftakilere de yer vermeyin. Onların sizi yansıtmasına izin vermeyin. İnsanların, günün gereği öyle olmuş bu insanları AKP karşıtı gibi tanımalarına yol açmayın. Bu kadar ucuz ve asılsız AKP karşıtlığına ne olur prim vermeyin. Bu ülkede onun söylediklerini yıllardır çok daha gerçekçi, çok daha sağlam şekilde, nice bedeller ödemiş olarak ve ödemeyi göze alarak haykıranlar var. Sahte idoller yaratılmasın artık. Bu ülkenin hala sosyalistleri var...SEVGİLER...

istediği kadar tekele destek

2 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2113

istediği kadar tekele destek versin, istediği kadar latin amerikayı anlatsın, akpye laf etsin farketmez. ilkay akkaya, onur akın ve ötekiler gibi ışıl özgentürk de bitmiştir benim için. allahın beyinsiz kadınına karşı bizi eyleme çağıracakmış, faks çekecekmişiz, telefonla protesto edecekmişiz ılıcakı, vicdan müzesi kurulmalıymış mışmış da mışmış. hey gidi hey biz hangi sert mücadelenin kucağındayız bu bize kalkmış ne öneriyor, kimin önerisini önümüze seriyor. bilmem neremin entel dantelleri, yazar gazeteci, şarkıcı, türkücü bozuntuları. hepinizin maskesini düşürüyor sermayeye karşı mücadele. dün altın yağmasına karşı mücadele edenler düşürmüş bu kadının maskesini, bugün tekel işçileri düşürdü bir yığınının maskesini. bu halkın fedakar mücadeleci insanları üzerinden servet, şan şöhret edinemeyeceksiniz bundan sonra. sömüremeyeceksiniz bizi. haydi başka kapıya. haydi tosuncuklarınızın yanına...

koza ona da iş versin!!!

4 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2134

Usul erkandan bahsetmediler mi ışıl hanıma, bizden gözükmeyin bu kadar biraz da eleştiri katın yazıya ki inandırıcı olsun demediler mi? az çaktırmayaydı, alttan alttan yapaydı şunu ya. daha uzun zaman kandırabilirdi bizleri. en azından tartışırdık biz solcular. yok yok öyle demek istemedi bak eleştiriyor da derdi bir bölümümüz en azından. işi öyle aceleymiş ki yani kavga öyle kızışmış ve ona öyle acil ihtiyaç duymuşlar ki hemen yardımlarına yetişmek istemiş, bu yazıyı zor yetiştirmiş. sevinsin artık, altıncıların en hası en "receplisi" en üfürmelisi o modern tesislerde genç kızlarımızı çalıştırıyor, iş veriyor, bölgeyi kalkındırıyor şimdi. bugün genç kızlarımızı, daha önce mücadele edip sonra şirkete kapaklandığını müjdelediği vatandaşlarımızı nasıl çalıştırıyor, kendisini de çalıştırsın, kalkındırsın koza, kanaltürkte altın programı yapsın mesela bu engin altın madenciliği bilgileriyle, bugün gazetesinde yazsın bundan böyle ki biz de müjdesini verelim o nasıl verdiyse... bu gerçekten küstah yazı üstüne yazmak da zor iş valla yazıklar olsun daha önce okuduğum tanıdığım birinden bu yazıyı okuduğum için bende utanıyorum. daha da yazamıyorum.

Ne yazık ki aynı görüşte - 1918 sayılı yoruma katkı

10 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2178

Aradan geçen 7 yılda Işıl hanımın görüş değiştirip değiştirmediğini ben de merak ediyordum. Kendisi birkaç hafta önce Cumhuriyet'teki köşesinde, görüşünün değişmediğini gösteren bir yazı yazarak merakımı giderdi. Bu yazıyı ve buna karşı Cumhuriyet'in Görüşler sayfasında yayımlanan itirazımı ekte sunuyorum. Bahadır Pak

IŞIL ÖZGENTÜRK

Hâlâ Dağları Karlı Erzincan’da mısın?

Erzincan denildiğinde benim aklıma hep Ahmet Muhip Dranas’ın Fahriye Abla şiiri gelir. “Gönül verdin derlerdi o delikanlıya / En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya / Bilmem hâlâ ilk kocanda mısın? / Hâlâ dağları karlı Erzincan’da mısın?”

Erzincan etkileyici bir kenttir. Saat sekizden sonra herkesin evlerine çekildiği, gerçekten dağları karlı bir kenttir. Acılı bir deprem geçirdiğinden, insanların yüzünde sık rastlanan bir hüzün vardır, yani Dranas her Türk gencinin en azından bir kez ezberlediği şiirinde Fahriye Abla’yı boşuna Erzincan’a göndermemiştir. Onu sonsuz bir yalnızlık içinde anımsamamızı istemiştir.

Fahriye Abla, karlı dağlara bakıp bir zamanlar vurgunu olduğu delikanlıyı düşleyedursun, Erzincan son yıllarda altın işiyle uğraşan şirketlerin yeni gözdesi. Film atölyemizde dört yıldır birlikte çalıştığımız Çiğdem, bir gün sevinçle bana geldi, kendisi Erzincanlıdır, bir haber gelmiş, dedesinden kalan ama bir türlü üretime geçilmeyen topraklarına yüklüce bir para teklif edilmiş, Çiğdem’in sevinci de bundan, buradan gelen parayla gönlünü ve parasını koyduğu bir film yapabilecek.

Her zaman kuşkucu olan ben, Çiğdem’e hemen şu soruyu soruyorum:

“Yoksa İsrailliler sizin topraklarda ekolojik tarım mı yapacaklar?” Çiğdem, “Hayır hocam” diyor, “Erzincan’ın altı silme altınmış, bir Amerikan şirketi toprakları satın alıyor, altın çıkarmak için!”

Bu bilgi doğrudur, Bergama’daki altın madenine gitmiştim ve bana uydudan çekilen bir Türkiye haritasını göstermişlerdi, evet, maalesef üzerinde yaşadığımız bu toprakların altında tümüyle altın var! Yani topraklarımız silme altın! Vatan haini olmayı göze alarak bu işi daha önce de yazdım, ne yazık ki, Türkiye’de devlet eliyle gerdeğe girmeye alışmış, risk almayan bir sermaye grubu olduğu için, Türkiye’nin altınlarıyla ilgili kıran kırana savaş Amerikalılarla Almanlar arasında dönüyor. Ve bu ülkenin en güzel insanlarından, en yurtsever insanlarından biri Necip Hablemitoğlu sadece ve sadece altın alanında Alman vakıflarının rolünü yazdığı için öldürüldü.

Şimdi gelelim, Erzurum Özel Yetkili Başsavcısı tarafından tutuklanan İlhan Cihaner’in hikâyesine, bu arada bu özel yetkili savcı durumunu da bir güzel incelemek gerek, bu statü darbe günlerinde kurulan DGM’lerin bir devamı, gerçekten “HSYK” bu DGM artığı özel yetkili savcılık işini durdurmak için neden yıllar önce harekete geçmedi. Daha da acı bir gerçeği söyleyeceğim, hâkimlerimiz, savcılarımız darbe dönemlerinde adeta askerlerin emrinde birer emireri gibi çalışmaya neden karşı çıkmadılar?

Neyse bu soruları sormakla yetinelim ve söylemek istediklerimize geçelim. Tutuklanan Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner Türkiye’de sıkça görülen “aman sonra yerimden olurum,” düşüncesiyle ne etliye ne sütlüye karışmayan hukukçulardan değil. O, 11 yıl önce Şırnak’ta, herkes korkuyla titrerken, faili meçhul cinayetleri ve JİTEM’i sorgulayan bir savcı, devam edelim, o Erzincan’ın İliç ilçesinde altın için konumlanmaya çalışan bir Amerikan şirketini de sorgulayan bir yurtsever. Bu Amerikan şirketine AKP yandaşı olduğu bilinen firmalar da ortak. Ve o soruşturuyor. Ne oluyor? Kısaca madenlerimizin su parasına yabancı şirketlere peşkeş çekilmesine gönül indirmiyor, rüşvet almıyor ve korkmuyor, kendisinden bu konuda bir rapor isteyen Adalet Bakanlığı’na bildiği, her şeyi belgelerle açıklayan bir rapor sunuyor.

Ve mimleniyor!

Bir yurtsever olduğu için mimleniyor. O artık tehlikeli biri, neyse sevgili Doğan Öz gibi öldürülmüyor şimdilik sadece cezaevinde!

Dağları her daim karlarla kaplı Erzincan dini cemaatlerin örgütlendiği bir bölge, küçücük çocuklar hayatlarının en çocuk yaşında dinsel yapılanmanın o hiyerarşik ve neşesiz ortamına çekiliyor.

Cemaatten olmayan insanlar işyeri açamıyor. Sonuçta, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın da çok açık ifade ettiği gibi “kutlu yürüyüş” sürüyor. Başsavcı sadece ama sadece çocukların kendi yaşamlarını seçme ve çocukluğunu yaşama hakkını savunduğu için cemaatlerle ilgili bir soruşturmaya giriyor ve sonucu görüyorsunuz?Evet Fahriye Abla, hâlâ o dağları karlı Erzincan’da mısın?

Çok mu yalnızsın, sen ki aşkı, neşeyi severdin, en kötüsü ne biliyor musun, bu ülkenin neşesini çalıyorlar. Üstelik “kul hakkını” çiğneyerek.

(Cumhuriyet, 21/2/2010)

En çok canımızı acıtan

Bahadır Pak

Cumhuriyet yazarı Sayın Işıl Özgentürk, daha önce de Türkiye’deki siyanür liçiyle çalışan altın madenlerini savunan yazılar yazmıştı. Siyanür liçi yönteminin yanında olmanın, yaşamın karşısında olmak anlamına geldiği, hem Uşak Eşme’den Romanya Baia Mare’ye, Kıbrıs Lefke’den ABD Colorado’ya örneklerle, hem de bilimsel raporlarla sabittir. Öte yandan zehre bulanmış bu altın sevdasının, onlarca mahkeme kararına karşın sürdürülmesi Türkiye’nin hukukuna, yurttaşlarının adalet duygusuna da onarılmaz zararlar veriyor. Jandarmadan dayak yemeyi, protesto eylemine gitmek için tarlasında ekinini bırakmayı göze alan köylüler, avukatlarının açtığı ve kazandığı onlarca kararın uygulanmaması nedeniyle kırgın ve öfkeliler. Mahkeme kararlarının çiğnenmesi nedeniyle, valisinden başbakanına yöneticiler tazminat ödemek zorunda kaldılar, Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde de mahkûm oldu. Yine de değil kapanmak her gün yeni ruhsatların verildiğine, yeni siyanürlü işletmelerin açıldığına tanık oluyoruz.

Ama olabilir, yine de elbette Işıl Hanım ya da bir başkası düşünce özgürlüğü çerçevesinde siyanür liçiyle çalışan işletmeleri savunabilir. Zaten bu yazının konusu da doğrudan siyanürlü altın işletmeciliği ya da bunun savunulması / eleştirilmesi değil. Bu yazının konusu, Işıl Hanım’ın ileri sürdüğü, altıncıların bile bugüne dek propaganda malzemesi yapmaya kalkışmadığı korkunç bir iddia. Işıl Hanım pazar günkü (21 Şubat) yazısında öyle bir iddiada bulundu ki eminim bu yazıyı okuyan ve 1994 senesinden beri Türkiye’nin hem yaşam ve çevre mücadelesine hem de tüm dünyaya örnek hak arama kavgasına tanık olan herkes can evinden vurulmuşa döndü. Aynen şöyle deniliyor yazıda:

“Bu ülkenin en güzel insanlarından, en yurtsever insanlarından biri Necip Hablemitoğlu sadece ve sadece altın alanında Alman vakıflarının rolünü yazdığı için öldürüldü.”

Prof. Necip Hablemitoğlu iğrenç ve karanlık bir cinayete kurban gitti. Katiller ve bu cinayetten medet umanlar bulunana ve cezalandırılana dek şu ülkede huzurla nefes alamayacağımız ortada. Ancak bu durum ne yazık ki Prof. Hablemitoğlu’nun yazdığı kitap sonucunda Bergama’da muazzam bir çevre ve hukuk mücadelesi veren azimli ve inatçı yurttaş hareketinin Alman casusluğu iddiasıyla Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandığı gerçeğini değiştirmiyor. Dönemin DGM başsavcısının tek taraflı soruşturması sonucu açılan davada yargılananlar beraat kararıyla aklandılar. Ama neye yarar; hâlâ daha siyanürlü altınla hayat bulan yayın organlarında aynı gerçekdışı iddialarla suçlanmaya devam ediyorlar.

Ve şimdi de Işıl Hanım’dan öğreniyoruz ki Necip Hablemitoğlu meğer bu kitaptaki görüşleri nedeniyle öldürülmüş. Hangi kanıta dayanarak, hangi bilgiyle, hangi yazar sorumluluğuyla söyleniyor bu? Işıl Hanım açıklamak zorunda elindeki kanıtları. Açıklayamazsa, sözlerini geri almak ve bu iddiasının ucunun dokunduğu herkesten tek tek özür dilemek zorundadır. O kadar kolay mı “kul hakkı yemek?”

Bu iddia Prof. Hablemitoğlu’na ve cinayetinin aydınlatılmasını bekleyen kamuoyuna da haksızlıktır. Siyasal cinayetlerle ilgili söz alanlar, sözlerini tartıp öyle söylemelidir. Aksi şekilde Işıl Hanım gibi sadece akıllarına eseni ya da gönüllerinden geçeni söyleyenler, gerçeklerden uzaklaşılmasına da sebep olurlar.

Sayın Özgentürk yazısını şu sözlerle bitirmiş: “En kötüsü ne biliyor musun, bu ülkenin neşesini çalıyorlar. Üstelik ‘kul hakkını’ çiğneyerek.”

Işıl Hanım, en kötüsü ne biliyor musunuz? Zaten pek yerinde olmayan neşemizi çaldınız, üstelik de kul hakkı çiğneyerek…

(Cumhuriyet, 1/3/2010)

Sayın Bahadır

10 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2181

Sayın Bahadır Pak, Aydınlatıcı yorumunuzu paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Bu sayfada ve konuda yazılanları üzülerek takip etmekteyim. Bütün yazılanlardan sonra başka bir cevap beklemek mümkün değildi zaten. Bir dönem sanatlarıyla halkı bilinçlendirme işine girişen aydın diye bildiğimiz insanların içine düştükleri derin çukurun içinden çıkmayı istemek ne kelime, orda tutunacak yeni dallar aradıklarını görüyoruz bu kaynayan süreçte. Daha kötüsü "hocalık" yaparak çevrelerini de bu çukura çektiklerini yazı yazarak, konuşma yaparak ülkenin aydın insanlarını da peşlerinden sürüklemeye çalıştıklarını görüyoruz. Baksanıza Amerikan firmasının köyünde altın arayacağını haber alıp havalara uçuyor sanatçı adayı öğrencisi. Yorumlarda çok şey söylendi aslında. Tekel'le gülen yüzümüz, ona destek gibi yetişen Yunanistan grevinin, Fransa'da, Almanya'da, Hollanda'da, dünyada bir çok ülkede gidilen grevlerin umuduyla heyecanlandığımız bugünlerde bunu baltalayan, çamura ve sise bulayan içimizden biri var. Sizin çok güzel söze döktüğünüz yaşamı bu ülkenin görmediği bir kararlılıkla inatla savunan bir halkın bunu yaparken Tekel işçisinin ve hepimizin ortak düşmanı olanla savaşan bir halkın gerçekten örnek mücadelesine hala dil uzatan biri bu...Hepsi aynı kapıya çıkıyor gerçekten de. Direnişi hakim olan gücün lehine kırmaya, hakim olana önünde diz çöktürmeye. Bu sorumsuz söz ve iddialarının hukuki bir süreci de beraberinde getirmesi gerektiğini düşünüyorum. Böyle bir girişim var mıdır bilmiyorum. Biz neler yapabiliriz bunlara karşı? Bunları da düşünmek lazım. Ben bir daha sayfasına bile bakmayacağım, eleştirmek için bile bakamayacağım uzunca zaman. Burada yazılanları elimin ulaştığı herkese göndereceğim fakat bu da yetmez. En ağır biçimde aydın insanların hepsinin onu mahkum etmesi gerektiğine inanıyorum. Bu ve bunun gibi önümüzdeki günlerde ortaya çıkmaya aday bir sürüsü bir daha ağzını açıp bizim taraftan ve bize konuşamamalı, gerçekten de hitap etmesi gereken kesime, bugün yazdıklarının altına rahatça imza koyabilecek olanların cephesine havale edilmeli. Bir de kimse bunları önümüze aydın diye sürememeli artık. Yazdıkları çizdiklerinin ve kendilerinin görüldüğü her yerde bu rezillikleri faş edilmeli. Yazık olan şudur ki, bu ülkenin sanatı, böyle sanatçıların, yazarların ...tekelindedir. Bunlar da bizim elimizden gelmeyene güvenerek at koşturmaktadırlar. Size gönülden tekrar teşekkür ederim içinde bulunduğunuz mücadelede kolaylık dilerim. Saygı ve sevgilerimi sunarım... M. Ceylan 1918 sayılı yorumun sahibi

zihin bulanıklığı kaldıran katkılar

11 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2188

bu katkılardan çok faydalandığım için kendimi tutamayıp konuyla ilgili bir diğer başlık olan Işıl Özgentürk açıkça emekçi düşmanlığı yapıyor 'dan bu ziyaretçiden özür dileyerek tamamen katıldığım için yorumunu buraya da aktarmak istedim... Boşvermeyelim lütfen 10 Mart 2010, yazan Ziyaretçi, Yorum no: 2183 Ben boş verilmemesi gerektiğine inanıyorum. Daha da güçlü biçimde üzerine gitmeliyiz. Bu insanları deşifre etmek kurumunu, beslendiği ana kaynağı ve en mühimi de zehirli düşünce yapısını deşifre etmek demektir. Sürekli bıkmadan aynı şeyleri ortalığa saçıyorlar, Bahadır Pak arkadaş sunmuş son yazılarından birini öteki sayfada. Söylenenlerin hepsi doğru bence, bu yazıda yaptığı yorumlar ile Bergama için Koza için hala yazmaktan geri durmadıkları aynı sakatlığın meyveleri. Katılıyorum, bilhassa Özgentürk olduğu için önemli değil bence de bu sakatlığı göstermek veya sadece onu eleştirmek değil burda önemli olan. Böyle bir model TİP var sonuçta yıllarca bizim üzerimizden nemalanan, sayfa, köşe, sahne, yer kapan, sonra onu burjuvaziye satan, karşımıza geçerek bizle alay eden bir TİP bu. Beynimizi kuruttu bu TİP, yargı gücümüzü yok ediyor giderek, şimdiye dek kazanım elde ettiğimiz ne kadar alan varsa hepsine birden saldırıyor aç gözlülükle, doymak bilmez bir iştahla mücadele köklerimizden gelen ne kadar değer varsa hepsini yutmak istiyor, göz önünden kaldırıyor, örtüyor. Sadece bir alanda durmuyor ki hukuksuz altın madenciliğine karşı mücadeleden başlıyor kimi zaman, sonra gerektiğinde grevdeki işçilerle alay etmeye, onları kötülemeye kadar gidiyor. Bir gün bakıyorsunuz açılımı cansiperane savunuyor başka zaman maymun olup Nazım'ı, Marks'ı, Ruhi Su'yu eleştirmeye kalkışıyor. Bunların hepsini de bizim dilimizi konuşarak yapıyor bizim aramızdan çıkmış olmanın güvenini duyarak ve zaaflarımızı biliyor olma iddiasıyla. Elde ettiğini sandığı zaferlerini de hizmette kusur etmediği sınıfının yararına sunuyor utanmadan. Onu her yerde görüyoruz artık. Müzik, edebiyat, tiyatro, sinema, siyaset… Işıl Özgentürk bunun sadece bir temsilcisi. Bu halde nasıl onu yok sayarız, Asıl hangi kılığa bürünürse bürünsün onunla mücadele etmek, bu mücadeleyi yaymak zorundayız Özgentürk veya başkası olmuş fark etmez. Bu insanın da yüzsüzlüğünün, kendine güveninin nereye dayandığını, kafasızlığının kaynağını deşifre etmeliyiz. Başka bir yerde tartışılmıyor bunlar emin olun. Duyarlılığınız için çok teşekkür ederiz… bu arada bu katkıları sağlayan bütün bu değerli insanlardan lütfen kayıt olup bir kullanıcı edinerek girdi yapmalarını rica etsem, takip etmek bir süre sonra çok güçleşiyor. isterseniz kayıt olduğunuz halde anonim kalmayı sağlayabilirsiniz, isterseniz imzalarını atabilirsiniz ama en azından bir nebze olsun karışıklık ortadan kalkar. sevgi ve saygılarımla.

 

 

AdaptiveThemes