Skip to content

ERKİN ÖZALP: Solda Kılıçdaroğlu sancıları...

26 Mayıs 2010, ekleyen Erkin Özalp

Burjuva siyasetinin aktörleri gibi Türkiye solu da, “Kılıçdaroğlu olayı”na hazırlıksız yakalandı. Aksi de mümkün değildi... 

Gerçi kimileri, her şeyin bu kadar hızlı bir şekilde olup bitmesinden hareketle, komplo teorileri üretiyor... Ne var ki bunların büyük çoğunluğu kolaylıkla çöpe atılabilir, çünkü olup biten her şeyi (olup bitmelerinden sonra) bir güzel açıklayıveren komplo teorisyenlerinden hiçbiri, o muhteşem çözümleme yeteneklerini kullanarak, Kılıçdaroğlu’nun CHP başkanlığına getirileceğini önceden haber vermemişti.
 
Liberal solcular, tıpkı liberaller gibi, Kılıçdaroğlu’ndan fazlasıyla rahatsız oldu... Başka şeylerin yanında, “kimlik siyaseti”ne karşı “sosyal” vurguları öne çıkarmasından hiç hoşlanmadılar...
 
Bazı solcular, tıpkı liberal solcular gibi, CHP’de değişen hiçbir şeyin bulunmadığını anlatma çabasına girişti... Bazı solcularsa, bir kez daha, CHP’yle birlikte bir şeyler yapma hayalleri kurmaya...
 
Açıkçası, CHP’de değişen hiçbir şeyin bulunmadığını savunmak, Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP’nin gerçek solun önünü açabileceği hayallerini kurmak kadar anlamsız bir yaklaşım olacaktır.
 
CHP değişti... Artık daha “sol görünümlü” bir CHP var karşımızda... Bunun ne anlama geleceği belli: Önümüzdeki genel seçimlerde, “sol oylar bölünmesin” çağrıları, Baykal’ın başkanlık dönemine göre, çok daha etkili olacak. Ne de olsa, iki seçenek bulunacak karşımızda: AKP’nin bir seçimden daha galip çıkması ya da tüm eksiklerine-yanlışlarına rağmen CHP’nin (koalisyon kurarak bile olsa) iktidara gelmesi... Ülkemiz açısından hangisi daha iyidir (ya da daha kötüdür), diye sorulduğunda, “hiç fark etmez, ikisi de aynı yola çıkar” cevabını verenleri dinleyenlerin sayısı çok fazla olmayacaktır...
 
Ama diğer taraftan, Kılıçdaroğlu’nun başkanlık ettiği CHP’ye umut bağlamak, 1970’li yılların trajik sonuçlar doğuran CHP’ciğiyle karşılaştırıldığında, komik duruma düşmenin en garantili yoludur...
 
Kılıçdaroğlu’nun “sosyal” vaatleri, geçmişte Süleyman Demirel’in ortaya attığı “herkese iki anahtar” vaadinden daha gerçekçi değil.
 
Demirel, herkesi ev ve otomobil sahibi yapacağını iddia ederken, bunu nasıl başaracağını anlatmaya çalışmamıştı... Demirel’e oy verenler de, bu söylediğini yapamayacağını biliyordu... Bugün de, Kılıçdaroğlu, yoksulluk sorununu çözeceğini iddia ederken, bunu nasıl başaracağını anlatmaya çalışmıyor... Ona oy verecek olanlar da, bu söylediğini yapamayacağını bilecek...
 
Bir başka deyişle, Kılıçdaroğlu ile halk arasındaki ilişki, her iki tarafın da farkında olduğu yalanlar üzerine kurulacak!
 
Oysa 1970’li yılların CHP’si çok farklı iddialara sahipti. “Sosyal adalet” vaat ederken, bunu sağlamanın yolunu da göstermeye çalışıyordu: Yabancı sermaye karşıtlığı, büyük-tekelci sermaye karşıtlığı, devletin yatırım yapması, “halk girişimciliği”, özel sektörün aşırı kârlar elde etmesine ve ekonomi ile devlet yönetimine egemen olmasına izin verilmemesi vb. vb... Ecevit’in 1973’teki seçim programında, “Devlete de servete de kul olmayacaktır hiç kimse” deniyordu! (Kaynak)
 
Ne Ecevit dürüst sayılamayacak bir liderdi, ne de 1970’lerin CHP’si halkla ilişkilerini sadece boş vaatler üzerine kurmaya çalışan bir parti... Kılıçdaroğlu ise, AKP’lilerle ve CHP’lilerin büyük bir bölümüyle karşılaştırıldığında dürüstlük timsali sayılmayı hak etse bile, bilerek-isteyerek boş vaatlerde bulunuyor...
 
Sermaye sahipleriyle hiçbir sorunu olmayan, onlarla hiçbir sorun çıkarmak istemeyen bir “solculuk”, Kılıçdaroğlu’nunki!
 
Örneğin, kurultay konuşmasında, “taşeronluğu kesinlikle gömeceğiz” diyor... Ne güzel! Ama sonra şöyle açıklıyor: “Hiçbir işçi, kamuda çalışan hiçbir işçi yaşamı boyunca asgari ücrete mahkum olmayacak. İş yasasının getirdiği bütün olanaklardan yararlanacak. Toplu sözleşmeli, grevli hakları olacak.” (Kaynak) Yani, asıl olarak özel sektör işçilerini ilgilendiren taşeronluk sürecek...
 
Özelleştirmeler? Bari onları durdurmayı vaat ediyor mu? Hayır! Sadece, doğu ve güneydoğu için vaat ediyor bunu: “O bölgede önce istihdam yaratmak için çaba harcayacağız. Özelleştirmeleri o bölgede yapmayacağız. Özel sektör o bölgede gidip fabrika kuracaksa sıfır faizli banka kredisini devlet verecek. Gidin yatırım yapın diyecek.” (Kaynak) Yani, diğer bölgelerde özelleştirmelere devam edilecek, işsizliğin artmasına göz yumulacak...
 
Kılıçdaroğlu’na göre, işsizlik sorununu çözmek için, “sanayici”leri, yani patronları desteklemek gerekiyor... Onların havuzlu villalarda yaşamalarında bir sorun görmeyen (“İşadamlarımız var, havuzlu villalarda otururlar. Vergilerini veriyorlar mı? Veriyorlar, mesele yok bizim için” - Kaynak) Kılıçdaroğlu, aynen şöyle söylüyor, kurultay konuşmasında: “Sanayici artık bu ülkenin kamu görevlisidir. Çalışacak, üretecek, istihdam yaratacak, uluslararası alanda piyasalarda rekabet edecek, onun önünü biz açacağız. Bütün bürokratik engelleri kaldıracağız.” (Kaynak)
 
Bir başka deyişle, TÜSİAD ve İstanbul Sanayi Odası (İSO) gibi patron kuruluşlarından Kılıçdaroğlu’na destek açıklamalarının gelmesi şaşırtıcı değil. Kılıçdaroğlu, emekçilerin sorunlarını, sermaye sahiplerini destekleyerek ve önlerindeki tüm “bürokratik” engelleri kaldırarak çözmeyi vaat ediyor... Sermaye sahiplerinin en fazla yakındığı şey de, her şeyi diledikleri gibi yapmalarına biraz olsun engel çıkaran “bürokrasi” değil mi?
 
Kılıçdaroğlu, emeklilerin durumunu düzeltmekten, tüm yoksullara çözüm olacağını iddia ettiği “aile sigortası”ndan vs. söz ediyor... Hangi kaynaklarla? Demirel’in “iki anahtar” vaadinin arkasındaki kaynaklarla...
 
Bu arada, pek dikkat çekmedi ama, hayli “faşizan” uygulamalara konu olabilecek bir somut önerisi oldu, Kemal Kılıçdaroğlu’nun:
 
“Her organize sanayi bölgesinde sanayicinin beklediği ara eleman sıkıntısını gidermek için mutlaka ama mutlaka organize sanayi bölgelerinde yatılı meslek liseleri kuracağız. Kimseye yük olmayacak o çocuklar. Anne babalarına yük olmayacaklar. Gelecekler okuyacaklar. Belli bir süreden sonra o bölgede gene sanayi bölgesinde stajını yapacak, mezun olduğu zamanda işi hazır olacak.” (Kaynak)
 
Kılıçdaroğlu’nun bu önerisi, bugünkü koşullar altında, olsa olsa, sermaye sahiplerine yeni bir köle ordusu sunmak anlamına gelebilir... CHP’nin “halkçı” genel başkanı, kendi çocuklarını bu türden okullara göndermeyi düşünür müydü?
 
Emperyalist bağımlılık ilişkileri, yabancı sermaye, özelleştirmecilik, sermaye egemenliği, kâr hırsı vb. vb., hiç yok, Kılıçdaroğlu’nun gündeminde... Türkiye’deki eşitsizliklerin gerçek kaynaklarına hiç dokunmadan, bunları hafifletmeyi vaat ediyor... Yani, herkesin kolaylıkla anlayabileceği üzere, boş vaatlerde bulunuyor...
 
Olur da iktidara gelirse ne olur?
 
Ecevit (1970’lerde ve 1990’larda) geldiğinde, bir başka “dürüst” insan Erdal İnönü (başbakan yardımcısı olarak) geldiğinde olanlardan daha fazlası olmaz...
 
Asıl kötüsü, yeni bir başarısız CHP iktidarı, CHP’yle birlikte, solculuğu da geriletir... Sevgili halkımız, bir kez daha, “sol” iktidarların pek bir işe yaramadığını görmüş olur...
 
Öyleyse ne yapmalı?
 
Herhalde en büyük yanlışlar, solun, CHP yandaşlığına ya da karşıtlığına odaklanması olacaktır. Sitemizdeki “Kılıçdaroğlu’nun CHP başkanlığı...” anketinde “Solun gündemini dağıtır” seçeneğini işaretlememin nedeni buydu... Özellikle de seçimlerin iyice yaklaştığı dönemde, bazı solcuların “reel politika” adına CHP’ciliğe, bazılarının da “gerçekçilik” adına (sağcı seçmenden zaten oy gelmez düşüncesiyle) CHP karşıtlığına yüklenmesi fazlasıyla muhtemel...
 
Umarım, “tahmin edilebilecek” şeyleri yapmanın ötesine geçebilir, Türkiye halkının karşısına “gerçek” iddialarla çıkmanın yollarını bulabiliriz...

 

Yorumlar

Budur

27 Mayıs 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3444

Sonunda en güzel değerlendirme...

değişime inancını kaybeden sol

27 Mayıs 2010, yazan dalkan,
Yorum no: 3456

Bir süredir uzaklardan ne kadar takip edilebilirse o kadar takip ediyorum meseleyi ve anlayabildiğim kadarıyla Türkiye'de insanlar heyecanlanmış, umutlanmış, telaşlanmış; ne olmuşsa olmuş, ortalık karışmış.

Kılıçdaroğlu gerçekten de ABD'de Obama'nın gelişine benzer şekilde geliyor gibi görünüyor buradan bakınca, kastım Kılıçdaroğlu'nun Zaza olması veya Alevi olması değil, "değişim" olması.

Kılıçdaroğlu değişimin yüzü olacak, değişim güzeldir, değişim insanın kendini yeniden üretmesini sağlar, değişime karşı koymaya çalışmak diyalektiğin o nehrine karşı koymaktır, yorucudur ve yapamazsın; öte yandan değişim olmak bir dalganın üzerine oturmak gibidir, güçlü, mutlu, umutlu olursun.

İnsanlar güçlü, mutlu, umutlu olmak isteyeceklerdir. Bu ülkedeki insanlar Ecevit'in yarattığı dalgayı ya masallarda dinlediler ya da unuttular, heyecanları doğaldır ve güzeldir bana kalırsa. İnsanların heyecanlanması kötü değil, AKP değişimken heyecanlanmaları da kötü değildi. Bu bize tek bir şeyi gösterir, insanlar ne kadar hayal kırıklığına uğrarsa uğrasın, ne kadar yalan çıkarsa çıksın üzerine bindikleri o dalga, yine de değişimi isteyecekler, değişimi sevmek insana özgüdür.

Sizi bilmem ama bence sol adına tek önemli olan da budur meseleye dair. Gerçekten değiştirebilecek olan, gerçekten değişim olan soldur ve değişimin serabı bile insanları bu kadar heyecanlandırabiliyorsa gerçekten bir dalga oluşturabildiğinde sol, o dalganın karşısında durulamayacaktır.

Sol’a kuşkusuz etkisi olacaktır meselenin, nasıl ki değişime, o dalganın yaratılabileceğine inancını yitirmiş olan solun bir kısmı, Avrupa Birliği, AKP gibi diğer seraplara atlayıp boğulduysa bu sefer de çok olacaktır atlayan suya, dalgaya kapılıp güzelliğe doğru sürüklenme umuduyla. Serap olduğunu bile fark etmeyecekler bir kısmı bu dalganın boğulurken.

CHP sola kayar mı veya ne kadar kayar meselesi de kanımca tartışılacak bir şey değil, bir iki adım sola gelse bile CHP, solcu olmasına sanırım epey var, sola doğru dünya çevresini iki kez filan dönmesi gerekiyor solcu olabilmek için, bu adımlar sadece serabı daha gerçekçi kılan adımlar olacaktır.

Son tahlilde Kılıçdaroğlu meselesi çölde dolaşıp hala serap görmeye başlamamış solcular için sadece siyaset yaparken karşılarında görecekleri yeni bir yüzdür. Kendi adıma samimiyetine, insanlığına güvendiğim bir yüz, karşımda görmekten mutlu olacağım bir yüz, AKP’den daha zor görünmekle birlikte, daha güzel bir yüz. Bu bakımdan ben şahsen mutluyum karşımda görmekten kendisini, en azından hatlar keskinleşir diye düşünüyorum, en azından kapitalizm kendisinin bile tahammül edemeyeceği pisliklerle kendisi mücadele etsin, zira bizim işimiz değil kimin oğlunun gemi aldığı, kimin hangi havuzlu villalarda duvarlar ardında yaşadığı. Burjuvazi bunları konuşa koysun ve bunun adı dürüstlük olsun, bence bundan zarar gelmez. Bizim meselemiz, hesabımız başka. Zaten yaratacağımız dalga o gemileri de batıracak, villalarını da duvarlarını da yıkacaktır.

Hiçbir solcunun seraplarda boğulmaması umuduyla, değişime ve geleceğe…

teşekkürler

27 Mayıs 2010, yazan kimyacı,
Yorum no: 3458

Sayın Erkin Özalp'e çok teşekkür ediyorum. Gerçekten de şu son günlerde CHP ve Kılıçdaroğlu hakkında okuduğum en güzel ve halkın anlayabileceği en açık yazı olmuş.

Son olarak şunu söyliyeyim solcular faşizm döneminde bile yılmadan mücadele etmiştir, Kılıçdaroğlu’ndan mı korkacağız. (Biz) işimize bakalım....(Biz=gerçek solcular, liberal felan değil-sosyalistler, sosyal demokrat felan değil)

Ne yapmalı veya Ne yapmamalı?

28 Mayıs 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3462

Oy verecek 40 milyon insanın beynine, hatta bilinçaltına insek nasıl bir veriler toplamı alırız? Çok büyük toplumsal travmaların insanları umulmayacak, kendilerini tanıyamayacağı bir siyasal mücadelenin kucağında bulmaları bir yana, verili koşullarda bu ülkenin kültürel- siyasal sosyolojik analizi sonuçlarına ait tahminlerde, bu tür yazı yazan, düşünen SOL eğilimli insanlar arasında ciddi bir fark görülmez sanırım.
Bu ülkede oy veren insanların ezici çoğunluğunun dinsel ve milliyetçi önyargıların, koşullanmaların yönlendirmesinde siyasal tavır aldığı çok iyi bilinir. Üretim araçlarının özel mülkiyetinin reddi insanlığın genel kurtuluş reçetesi olsa da, bu kanaate varmak için insanlığın daha kaç yüz milyon ölü vermesi gerekli olduğunu henüz bilmiyoruz.
Yazarın yazısına nerdeyse tümüyle katılsam da, “ne yapmalı” sorusunun yanıtını bulamadığım için yazma gereği duydum.
*.
Belki, “düzen partileri” arasında seçim yapmanın “bayağılığını” bir kenara bırakıp, toplumsal, tarihsel, siyasal gelişme sürecine hangisinin daha “olumlu” katkılar yapacağını düşünmek önemsenebilir. Hangi politik yapıların (CHP/AKP) Sosyalist kültürün topluma sızmasında daha yararlı olabileceğini de hesaba katmalı.
Bu bağlamda Kılıçdaroğlu ve CHP siyasal sürecin sınıf temelli tartışılmasına daha çok katkıda bulunabilir. Sosyalistler CHP’yi daha sola çekecek politikalar üretebilir. Kılıçdaroğlu’na ait bir yanılsamaya izin vermeden, toplumun son 8 yılda (hatta son 20 yılda) vardığı çürümenin ilk iyileşme sürecini CHP iktidarı istemeden de olsa kışkırtabilir.
1970 li yıllarda “Burjuvazi’nin stepnesi” Ecevit ve CHP’nin nasıl aşağılandığını bu ortamda yazan, okuyanlardan anımsayan çok kişi çıkar. Bir gerçeğin bu şekilde aşağılayıcı ifadesi ile bir gerçeğe hakkını teslim ederek “objektif” siyaset yürütmek çok farklı şeyler. O zamanlar CHP, daha güçlü olsaydı 12 Eylül’ün vahşi katliamları büyük bir olasılıkla gerçekleşmeyebilirdi. (D.Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarını da önlemeye çalışmışlardı.)
T.Erdoğan’ın sivil faşist, otoriter yönetiminin önünü kesmek, yakın gelecek için öncelikli bir görev olarak görülerek bir politika oluşturulması gerektiği düşüncesindeyim…

 

 

AdaptiveThemes