Skip to content

ERKİN ÖZALP: 'Küresel ısınma'dan ne kadar korkmalı?

3 Mayıs 2010, ekleyen Erkin Özalp

1970’li yıllarda, çok sayıda bilim insanı, dünyamızı bir “küresel soğuma” felaketinin beklediğini iddia ediyordu. Sonra, felaket senaryosu değişti. Uzunca bir süredir, “küresel ısınma”yla yatıp kalkıyoruz... 

Aslında, dünyamızın önümüzdeki yıllarda ne ölçüde ısınabileceği (hatta ısınıp ısınmayacağı), insanlığın iklim üzerindeki etkisinin gerçek boyutları ve en önemlisi de “küresel ısınmayla mücadele” için alınan ve alınmaları istenen önlemlerin iklim üzerindeki somut sonuçlarının neler olabileceği konularındaki iddialar, doğrulanmaları bugün için mümkün olmayan hipotezlere dayanıyor. İklim bilimi, henüz emekleme aşamasında. Nitekim, küresel ısınma tezlerini desteklemek için yürütülen çalışmalara büyük kaynakların aktarılmasına (ve dolayısıyla, çok sayıda bilimci için, bu tezleri savunmanın önemli bir gelir kaynağı haline gelmiş olmasına) rağmen, aynı tezleri sorgulayan bilimcilerin sayısı da az değil.
 
Ama bu konuyu bilimsel bir zeminde tartışmaya çalışanların seslerini duyurmaları (en azından şimdilik) çok zor... Çünkü, “küresel ısınma karşıtlığı”nın ardında, bilimsel dayanakları bulunan kaygılar kadar, ideolojik hesaplar var. Sermaye sahipleri “küresel ısınmayla mücadele”yi bilinçli bir şekilde destekler ve “küresel ısınmayla mücadele pazarı”nı giderek büyütürken, kendilerini “solcu” ya da “radikal” sayan çok sayıda insan da, sermaye sahiplerini rahatsız etmeyecek bir mücadele başlığı (daha) bulmanın mutluluğunu yaşıyor...
 
Küçük burjuva solcuları, bir yandan yerel sorunlara, diğer yandan da zenginiyle yoksuluyla herkesi ilgilendiren (“küresel”) sorunlara ilgi gösterir. Yeter ki, insanlığın en temel sorunu olan sermaye egemenliğiyle mücadeleden uzak durabilsinler ve başkalarını da bu mücadeleden uzak tutabilsinler... “Küresel ısınma”, bu solcular için mükemmel bir “mücadele” başlığıdır. Özellikle de, herkesin kendi kapısının önünü temizlemesine benzer yöntemlerle yürütülebildiği ölçüde...
 
“Küresel ısınma”, gerçekten de, emek-sermaye çelişkisini önemsizleştirebilecek ölçüde büyük bir sorun olabilir mi?
 
Bu iddianın savunulduğu belli başlı raporlardan birine göre,
 
> Günümüzde, her yıl, küresel ısınma nedeniyle 300 binden fazla insan ölüyor,
> 2030’a kadar, küresel ısınma yüzünden ölen insanların sayısı yılda 500 bine yükselebilir,
> Küresel ısınma yüzünden, 25 yıl sonra, yoksul insanların sayısında 20 milyonluk bir artış olabilir. (Kaynak)
 
Ürkütücü, değil mi?
 
Ne var ki, raporun sorunlu yanları var. Örneğin, Katrina Kasırgası türünden doğa olaylarında ve başta Afrika kıtasındakiler olmak üzere yoksul ülkelerdeki insanların yaşadığı bazı sorunlarda küresel ısınmanın ne ölçüde pay sahibi olduğu hayli tartışmalı...
 
Bunları bir yana bırakıp, bazı başka sayılar verelim:
 
> Dünya üzerinde 1 milyardan fazla aç insan var. (Kaynak)
 
> 2005 yılında, dünya üzerindeki insanların yaklaşık yarısının (3 milyardan fazla insanın) aylık gelirleri 75 doların altındaydı. Yine aynı yıl, aylık gelirleri 300 doların altında olanların dünya nüfusuna oranları ise en az yüzde 80’di. (Kaynak)
 
İşte çağımızın ciddi (ve gerçekten “küresel”) sorunları!
 
Diğer taraftan, her yıl, yüz binlerce değil milyonlarca insan, kapitalizm yüzünden ölüyor:
 
> Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, 2004 yılında, önlenebilir hastalıklardan verem yüzünden dünya genelinde yaklaşık 1 milyon 460 bin kişi, sıtma yüzünden de sadece düşük gelirli ülkelerde 860 bin kişi ölmüş. Erken doğumlar ve doğumda düşük ağırlık yüzünden ölen bebeklerin sayısı 1 milyon 180 bin. Ulaşımın akılcı bir şekilde örgütlenmesiyle ciddi ölçülerde azaltılabilecek olan karayollarındaki trafik kazaları yüzünden 1 milyon 270 bin kişi ölmüş. (Kaynak)
 
> Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 2005 yılı raporlarından birine göre, çalışma koşulları yüzünden her yıl 2 milyon 200 binden fazla insan ölüyormuş (350 bini iş kazaları ve geri kalanı iş hastalıkları nedeniyle - Kaynak).
 
Savaşlardan, gerekli önlemler alınmadığı için doğa olaylarının toplumsal felaketlere dönüşmesinden vb. söz etmeye bile gerek yok...
 
İyi ama, dünya üzerinde eşitsizlikler (ve bunlardan kaynaklanan milyonlarca ölüm) var diye, tüm diğer sorunları bir tarafa mı bırakalım? Ertelemecilik mi yapalım?
 
Bu ölçüde sığ sorular, olsa olsa, şu basit yanıtı hak eder: Evet!
 
Çünkü, “diğer sorunlar”ın bir bölümü doğrudan doğruya eşitsizliklerden kaynaklanırken, bir bölümü de, eşitsizlikler nedeniyle çözümsüzlüğe mahkum...
 
Bugün, hangi sorunların daha fazla tartışılacağını ve bunlara ne türden çözümlerin aranacağını, bu sorunların insanlık açısından gerçekte ne kadar önemli oldukları ve çözüm önerilerinin gerçekte ne kadar etkili olabileceği değil, sermaye sahiplerinin çıkarları ve tercihleri belirliyor. Örneğin, her yıl milyonlarca insanın ölümüne yol açan zehirli gazlardan çok, nefes verirken bile doğaya saldığımız karbondioksitle mücadele ediliyor. Örneğin, dünya nüfusunun yüzde 80’den fazlası yoksul sayılabilecekken, “yoksullukla mücadele” adı altında, dünya nüfusunun yüzde 1’ini bile kurtaramayacak olan “çözüm”ler aranıyor...
 
Dahası, “küresel ısınma”yla açıklananları da dahil olmak üzere, yaşanan ve yaşanabilecek olan doğa olaylarının büyük çoğunluğu, asıl olarak, kapitalizm yüzünden yıkıcılaşıyor. Sermaye egemenliğinden kurtulmuş bir dünyada, insanlığın eseri olan-olmayan iklim değişikliklerinin yıkıcı etkileri de sınırlandırılabilecektir. (Benzer büyüklüklerdeki kasırgaların Kübalılar üzerindeki etkileri ile ABD yurttaşları üzerindeki etkileri karşılaştırılabilir.)
 
Türkiye gibi ülkelerdeki küresel ısınma karşıtlarının “kalkınma”, “sanayileşme”, “ilerleme” gibi kavramlara ve hatta teknolojiye ve bilime düşman kesilmeleri ise, emperyalizme bağımlılık üreten geri kalmışlığı meşrulaştırmaktan ve yoksulluğun ortadan kaldırılabileceği düşüncesini zayıflatmaktan başka bir sonuç doğurmuyor.
 
Oysa, insan ile doğa arasındaki ilişkileri insanlığın çıkarlarına en uygun şekilde düzenleyebilmek için de, yoksulluğu ortadan kaldırmanın yanı sıra, bilime ve teknolojiye ihtiyaç var. Örneğin, Türkiye’nin gölleri, kimilerinin iddia ettiği gibi küresel ısınma nedeniyle değil, ilkel tarımsal sulama teknikleri yüzünden kuruyor... Kırlarını yoksulluktan, tarımsal üretimini ilkellikten kurtaramayan bir ülke, doğal kaynaklarını korumayı da başaramaz...
 
Son olarak, doğa, insanın hiçbir müdahalesi olmadan, büyük çevresel yıkımlara yol açabiliyor. Bunlar arasında, Dünya üzerindeki türlerin büyük bölümünü ortadan kaldıran felaketler de var. Örneğin, kimse, önümüzdeki birkaç yüz yıllık dönemde büyük bir gök cisminin Dünya’yı sarsmasının imkansız olduğunu kanıtlayamaz.
 
Bu tür bir felaketin insanlığı ortadan kaldırması ya da ilkellik dönemine geri döndürmesi olasılığına karşı, kapitalizmin izin verdiğinden çok daha hızlı bir şekilde ilerlememiz gerekiyor olabilir...
 
Yoksa, “küresel” düşünmenin bu kadarı fazla mı?
 
Herhalde en iyisi, spekülasyonu bırakıp, insanlığın kaderini sermaye sahiplerinin değil, özgür iradeleriyle insanların belirlemesini sağlama mücadelesine odaklanmak...
 
Küresel ısınma (ve daha genel olarak kapitalizmin doğa üzerindeki yıkıcı etkileri) hakkındaki kaygılar, bu mücadeleye de katkıda bulunamaz mı? Bulunabilir elbette... Yeter ki, bu kaygılardan, sınıfsal çelişkilerin üzerini örtmek için değil, kapitalizmi ortadan kaldırma mücadelesini güçlendirmek için yararlanılsın!
 
 
NOT: Nisan ayında Bolivya’da düzenlenen “Dünya Halklarının İklim Değişimi ve Toprak Ana’nın Hakları Konferansı’nda benimsenen “Halklar Anlaşması”nın (Kaynak) “ikili bir karakter” taşıdığı söylenebilir. Bir taraftan, olması gerektiği gibi, hedef tahtasına emperyalist ülkeler yerleştirilir ve insanların en temel bazı hakları vurgulanırken, diğer taraftan, küresel ısınma tartışmalarıyla ilgili bazı en sığ tezler de savunulabiliyor. 

 

Yorumlar

çok korkmalı

4 Mayıs 2010, yazan dalkan,
Yorum no: 3139

Sanırım bu sitenin küresel ısınmacısı olarak birkaç şey söylemem, birkaç noktaya itiraz etmem, birkaç da bir şey eklemem gerekli. Yazar’ın küresel ısınmayı önemsizleştirmek gibi bir niyeti olduğunu düşünerek yazmıyorum. Ama Erkin’in yazıyı yazarken, felaket tellallığı yapıp, diş kavuğu dolduramayacak çözümler öneren “çevrecilere” hadlerini bildirirken önemli bir konuyu önemsizleştirmiş olduğunu düşünüyorum. Eleştirimi ve kullanacağım dili mazur göreceği inancıyla yazıyor, şimdiden sürçü lisan olasılığına karşı özür diliyorum. Yazılanların birçoğunun doğrudan hedefi de yazarın yazdıkları değildir, sadece önemli olduğunu düşündüğüm bir konunun altının çizilmesidir;
 
1-      Küresel ısınma yoktur, belki yoktur, tam bilemiyoruz daha, dünya daha önce de ısınmıştı gibi tezleri ciddiye almak imkânsız. Aşağı yukarı Kyoto’yu imzalamak istemeyen ABD’nin ileri sürdüğü, hatta son zamanlarda utanıp süremediği tezler bunlar. Bekleyip sonuçlarını görmeye gerek yoktur her şeyin, özellikle sonuçların bu kadar yıkıcı olma ihtimali varsa. 100 metreden atlayınca insanın ölüp ölmeyeceğini görmek için deney yapmak gerekmez, fizik ve biyoloji bilimleri bize yeterli veriyi sunacaktır. Küresel ısınma için de aynısı söylenebilir.
 
2-      Karbondioksit, nefes alış verişimizde üretildiği için tehlikesiz sayılamaz. Karbondioksitin de aralarında olduğu sera gazları radyasyonu tutar ve geri yansıtırlar. Atmosferdeki oranları ile ne kadar radyasyonun tutulup dünya yüzeyine geri yansıtıldığı arasındaki bağ oldukça açıktır. Son 400000 yıllık süreçte, CO2 seviyesi 300 ila 180 ppm arasında gelgitler (50’şer 100’er bin yıllık) yaşamıştır. CO2 oranındaki bu değişikliklerin sıcaklık üzerinde belirgin etkileri olmuştur. Sıcaklıktaki bu değişimlerin ise canlı çeşitliliği başta olmak üzere dünyayı dramatik şekilde değiştirdikleri söylenebilir. Bugünkü karbondioksit derişimi ise 380 ppm dolaylarında ki, görmüş geçirmiş küremiz için bile şaşırtıcı bir şey bu oran ve bu artış hızı. Günümüzde insan faaliyeti soncu COsalınımı ise senelik 30 milyar ton civarında (nefes alıp vermenin biraz üzerinde), doğal karbon çevriminin tutabileceği miktarın çok üzerinde. Sera gazlarının küresel ısınmayla alakası olmadığını ise artık termik santral sahipleri bile söyleyemiyorlar.
 
3-      Açlık, yoksulluk gibi sorunların kapitalizmle ilgili olduğu açıktır, öte yandan yarın sosyalizmin de çözemeyeceği bir hal alabilir bu sorunlar. Bu da doğrudan küresel ısınmayla ilgili olacaktır. Burjuvazi (her ne kadar tek başına yapmış olmasa da) kendinden daha büyük bir sorun yaratmayı başarmıştır kanımca. Burjuvaziden daha önemli uğraşacak bir şeyimiz var demek değildir tabi ki de bu, tam aksine elimizi çabuk tutmalıyız demektir.
 
4-      Çeşitli doğal afetlerin küresel ısınmayla ne derecede ilişkili oldukları tartışmalı olmakla birlikte, tartışılacak olan ilişkinin derecesidir, ilişkinin kendisi değil. Su kaynaklarının kuruması, toprağın verimsizleşmesi gibi felaketler kuşkusuz ki insanın doğrudan hatalarının sonucu olabilirler. Öte yandan sıcaklıktaki artış sonucunda insanın hiçbir doğrudan hatası olmadan da ortaya çıkabilirler.
 
5-      Dünyaya belki gök taşı çarpabilir, daha erken felaketler başımıza gelebilir, 100-200 yıl sonraya kim öle kim kala gibi bir tez ile küresel ısınmanın önemi görmezden gelinemez.  
 
6-      Dünya kendi dengesini bir şekilde sağlar en sonunda diye düşünüp dünyaya veya doğaya ilahi bir misyon biçmek solcuların işi değildir.
 
7-      Küresel ısınmayla mücadele teknolojiyle mücadele demek değildir, yazıda da belirtildiği gibi teknolojinin yardımıyla verilebilecek bir mücadeledir, lakin teknoloji tek başına çözüm de değildir.
 
8-      Küresel ısınma ve çevre sorunundan ekmek yiyen namussuz sayısı az değildir, öte yandan petrolden, doğalgazdan, kömürden ekmek yiyen para babalarının, şahların, kralların da namusları lekesiz değildir. Sesleri de bana kalırsa haddinden fazla çıkmaktadır.
 
9-      Solcular için çevre sorunu önemli bir mücadele başlığıdır, sahiplenilmesi gerekir. Küresel ısınma ya aslında yoksa gibi bir paranoyaya gerek yoktur. Solcular ve “çevreciler” arasındaki fark mücadelenin şekli, hedefi ve gerçekliği olacaktır.
 
10-   Sosyalizm küresel ısınmanın çözümü demek değildir, öte yandan kapitalizm çözümsüzlüğü demektir. 

  

Petrol krizi ve küresel ısınma

4 Mayıs 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3142

Küresel ısınma teranesinin iki temel gerekçesi var:

1. Giderek tükenen petrol kaynakları sebebiyle, özellikle otomotiv sektöründe yaşanması gereken dönüşüm için, sermayeye zaman kazandırmak. Esas bireysel petrol tüketicileri olan budala küçük burjuvaları dünya batıyor diye korkutarak petrol tüketimlerini azaltmak ve petrolün tükenmesini geciktirmek. (Bu aynı zamanda petrol fiyatlarını da baskılayarak büyük krizlerin çıkmasını engelliyor) Merkel hafta sonu 2020 yılında Almanya'da 1 milyon elektrikli otomobil görmek istediğini, Almanya'nın yeni usul otomobillerin üretim merkezi olacağını açıkladı. Büyük otomobil şirketlerinin krizleri de bununla bağlantılı. Kapitalizmin şu anda yaşadığımız krizden çıkışı da büyük oranda bu yeni otomotiv sektörünün yaratacağı dinamizmle olacak.

2. Çin ve Hindistan'ın eski usullere dayalı ekonomik gelişimini hem teknolojik hem de ideoljik usullerle kesmek. Hegemon değişimine sebep olabilecek gelişim süreçleri bu 'barbar doğuluların' dünyayı mahfettiği tezleri ile batılı orta sınıfların gözünde kirletiliyor. (Temiz değiller ayrı konu ama pisliğe sebep karbon yakıtlar değil) Kyoto benzeri süreçler giderek bu gibi gelişmekte olan büyük ekonomileri ve onlara kaynak sağlayan Rusya-Brezilya gibi ülkelerin gücünün artmamasına, engellenmesine hizmet edecek. (BRİÇ dedikleri ülkeler buraya kadar adı geçen 4 ülke. Bunlara Venezuela gibi uyku kaçıran bir aktörü de ekleyin.) Batının İslamofobisinin ekonomik temellerinden biri de bu. Petrol eğer (küresel ısınma mavrası olmasa) şimdiki gibi kullanılmaya devam etseydi Araplar şimdikinden de zengin olacaklardı. Bu devletlerin eski enerji kaynaklarını kullanmadaki ısrarları büyük savaşların sebeplerinden biri olabilir. Kanaatimce olacak-oluyor.

küresel ısınma bir komplo mu?

4 Mayıs 2010, yazan dalkan,
Yorum no: 3145

 3139 nolu yorumu, 3142 nolu yorum gibi şeylerin yazılmasından korkarak yazıyordum, görünen o ki yeterli olmamış.

1-      Küresel ısınma tükenen petrol kaynakları karşısında otomotiv endüstrisine vakit kazandırmak için uydurulmuş değildir. Dönüşüm için zaman isteyen burjuvazinin de böyle bir terane yaratıcılığına ihtiyacı yoktur. Kaldı ki önü kesilmek isteniyor denilen BRIC ülkelerinden Brezilya, araçlarda petrol yerine yakıt olarak kullanılan etanol’un en büyük üreticisidir.  Yılardır Brezilya’daki araçların büyük çoğunluğu neredeyse hiç petrol kullanmadan, şeker kamışından elde edilen etanol ile çalışmakta, araçların motorları buna uygun şekilde yapılmaktadır. Küresel ısınma "teranesiyle" birlikte petrole yeni vergilerin gelmesiyle de Brezilya etanol satmaya başlamıştır. Bugün petrolün kullanımını düşürme çabalarından en çok para kazanan ülkelerin başında gelmektedir. İkinci en büyük etanol üreticisi olan ABD ise Brezilyayla rekabet edebilecek olmanın yakınından bile geçmez çünkü ABD mısırdan pahalıya üretirken, Brezilya şeker kamışından ucuza etanol üretmektedir (şeker kamışının bol yetiştiği bir diğer ülkenin adı ise Küba bu arada). Brezilya bu alanda rakipsizdir, olası rakipleri ise ne Avrupalılar ne de Kuzey Amerikalılardır. Tüm bunların yanı sıra petrol tükeniyor diye burjuvaziden önce endişelenmesi gereken bizleriz. Gemi batarsa sadece batıranlar boğulmayacak, hatta geminin kürekçileri batıranlardan da önce ölecektir.

2-      Kyoto protokolüne dair birçok eleştiri yapılabilir ama Çin, Hindistan gibi ülkelerin bu işten ekonomik anlamda zarar ettikleri bu eleştirilerden birisi olamaz. Hatta Hindistan için daha sert önlemler alınması daha iyi olacaktır. Aşağıdaki linkte bu ülkelerin protokolden ne şekilde etkilendiklerini bulmak mümkündür.

 http://www.haberveriyorum.net/haber/dosya-enerji-sorunu-ve-sosyalizm-dorduncu-bolum-kuresel-isinma-ve-yasal-duzenlemeler

3-      Küresel ısınma solun müdahale etmesi gereken bir alandır ama müdahalenin şekli küresel ısınma aslında yoktur demek olacaksa sol sadece alay konusu olabilir. Küresel ısınma var diye birileri termometreye bakıp ortaya çıkmamıştır. İklim bilimi ne düzeyde gelişmiştir bilemiyorum ama son tahlilde adı üstünde bilimdir. Bilimsel bir çalışmaya dair bir şeyler söyleyeceksek eğer evrim teorisine karşı çıkan yobazların argümanlarının biraz ötesinde argümanlar olsun elimizde, komplo teorileri değil.

Etanol geçicidir

4 Mayıs 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3146

Brezilya petrolden kazanıyor demedik, denen şu:
''Kyoto benzeri süreçler giderek bu gibi gelişmekte olan büyük ekonomileri ve onlara kaynak sağlayan Rusya-Brezilya gibi ülkelerin gücünün artmamasına, engellenmesine hizmet edecek.''

Etanol geçiş döneminin geçici yakıtı. Otomobiller likit yakıttan pil benzeri şeylere geçince etanol işi bitecek.

Şu anda yılan, derisini ve başka bir takım özelliklerini değiştiriyor. O yüzden burjuvazinin bu teranelere çok ihtiyacı var. Bu çevre muhabbetlerinin elbet bazı gerçek dayanakları var ama büyük oranda da ideolojik argümanlar bunlar.

Kyoto'dan Çin ve Hindistan bugün zarar etmiyorsa hiç zarar etmeyeceğini söyleyemezsiniz. Merkezde düzen sağlanınca onlara da dönecekler. Link verdiğiniz yazıda da Avrupalıların şikayetlerinden bahsediliyor. Bu ileride daha da ciddi bir çatışma yaratacak. Sosyalizm öncesi savaşlar gibi, hegamon değişimi kaçınılmaz olarak yeni bir büyük savaşa sebep olacaktır. Savaşın tek sebebi bu değil, ama sebeplerinden biri de bu olacak: ''Şerefsiz Çinliler dünyayı kirletiyor, haydi durdurun.'' 21. Yüzyıl sosyalizmin esas zemini o savaş sırasında ve sonrasında oluşacak. Çin'in kapitalist gelişiminin canı cehenneme ama bunları görmek lazım.

Evet, küresel ısınma bir teranedir. Kutup buzullarında ve deniz akıntılarında birkaç yıldır soğuma gözlendiği de bu propagandayı bozmamak için fazla dillendirilmiyor. (Ayrı fakat bağlanabilir bir konu: İzlanda'daki yanardağlar faaliyetine devam ettikçe ''küresel ısınmayı'' mumla arayacak avrupalılar. 1783'ü Avrupa'nın yazsız geçirdiği, 8 ay kara bulutlarla kaplandığı biliniyor. İhtilal-i Kebir'i bundan sonra meydana gelen kıtlığa bağlayanlar bile var)

Enerji dönüşümü yaşanırken dönüşümün aktörleri bizzat şimdiki enerji tekelleri olacak. Greenpeace gibi kurumları destekleyen petrol tekelleri bir gariplik değil. Çünkü adamlar petrol değil, enerji işi yapıyorlar; benzinli araba değil, araba işi yapıyorlar.

Bugün bilim dediklerinizin %80'i bilim değil, seçilmiş datalardan oluşan yönlendirici raporlardır. Kapitalizmin temel ihtiyaçlarına göre üretilmektedir. Biyolojist arkadaşların da, başka bazı bilimsel takıntılı arkadaşların da bu yönde hiçbir şüpheleri yok ne yazık ki... Birçok solcu da akademik veya mesleki deformasyon sebebiyle her türlü akademik veriye iman ediyor.

Bu bakışla mesela Lenin'e baktığınızda da, mesela Emperyalizm'de, bir dizi komplo bulabilirsiniz.

Petrol bitiyor diye endişelenmek mi?
Sanki benim petrol yüklü tankerim var...
Bittiğinde zaten küresel ısınmaya dair söylenenlerin çoğu boşa çıkmış olacak.

Kabuğu kalınlaşmış, nefesimizi daraltan bir çağ bitiyor. İhtimallerle dolu bir çağa giriyoruz, niye endişelenelim.

Solda küresel ısınma

4 Mayıs 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3147

Bu yazı ve 3142 yorumu sınıf bilincini törpüleyen tali konulara eleştiri getirirken küresel ısınmanın yol açtığı ve dört kıtada katastrofik etkileriyle ortada olan yakıcı sorunu bariz bir şekilde küçümsüyor ve göz ardı ediyor. Bilim adamları küresel ısınma için geri dönülmez eşiğin çok yakın olduğunu söylüyor. Daha ilerisine geçerek iklim sisteminin geri dönülmez yıkımının an meselesi olduğu kabul ediliyor. Sıcaklığın 6 derece fırlamasından söz ediliyor. Artık bu konuda bir ihtilaf söz konusu değil. Ormanların çölleşmesi, buzulların su halini alması gibi felaketlerin hızını bilim adamları büyük bir şaşkınlık içinde izliyor.

Hasılı kelam, bu uğurda atılacak her adım, her somut öneri – Hansen gibi Monbiot gibi bilim adamlarının önerdiği kapitalizm koşullarında uygulamaya sokulabilecek önlemlerden de söz ediyoruz elbet- dikkate değerdir. Kayda değer olan; kasırgalar, tayfunlar, kuraklık, tarım alanlarının yok olması, hayvan ve bitki türlerinin silinip gitmesi vs. ile facia haline gelen küresel ısınma konusunda bilinci arttıracak her tür aktivite ve acil soruna acil çözüm tartışmasına –R. Haveman’ın sizin sanırım yeterince politik bulmadığınız tüketimi azaltma önerisi de dahil buna- soluk verebilecek her öneri desteklenmelidir. Sınıf mücadelesini yükselterek kuracağımız; insanın merkezde olduğu ve insan ihtiyaçlarının merkeze konduğu bir sistem olan sosyalizmin nimetlerinden insanlığın yararlanabilmesi için önce içinde bulunduğumuz dünyanın tüm canlılarıyla birlikte sönüp gitmesine engel olmak gerekir. Daha iyisi siyasi mücadelenin büyük bir bileşeni haline getirilmesidir bu mücadelenin ama bu konuyu sahiplenecek ve acil gündem haline getirebilecek bir sol siyaset mevcut değil. Bu durumda yapılanları küçümsemek politik bir tavır olmaz. Politik olan, sınıf mücadelesini törpülediği düşünülen, kapitalizmin vahşi yasalarının sonucu felaketlerin ve çarpıklıkların dönüşüm tezlerini, somut çözüm önerilerini üretebilmek, mücadeleyi üstlenmek, kimsenin umurunda olmayan tehlikenin önemi konusunda bilinç oluşturmak ve kitleleri harekete geçirmektir. Ekolojik açıdan akla ziyan tezlerle bu meseleyi açıklamaya çalışmak ve kurtuluş sosyalizmde sloganının arkasına saklanmak yapılacak iş değil. Zamansal sorunu ıskalayan BENDEN SONRA TUFANcı sosyalist tezler türetmek de değil. Morales tarihi bir etkinliğe imza attı; suçlunun kapitalizm olduğunu, sistemi değiştirmediğimiz sürece iklim krizinin önüne geçmenin mümkün olmadığını beyan etti. İlk defa bu konuya ciddiyetle yaklaşan bir sol anlayış, konuyu yavan aktivist tekelinden kurtarmak üzere harekete geçti: Özetle, Sera gazları oranın 300 ppm’ye indirilmesi, 2020’ye kadar yüzde 50 azaltılması, Kopenhag'ta 2 derece olarak kabul edilen ortalama küresel sıcaklığın en fazla 1 derece yükselmesi, bu şartlara uymayan devlet ve dev şirketlerin yargılanacağı uluslarası bir iklim mahkemesinin kurulması önerildi. Bunu da aynı yanlış pencereden değerlendirmek ve sonuç bildirisini aynı tezle eleştirmek, Morales'in dev adımını küçümsemek hatalıdır. Erkin Özalp’in yazısı bu açılardan bir hayal kırıklığıdır.

65 milyon yıl öncesinden günümüze beş ana evre vardı zaten!

4 Mayıs 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3149

İklim bilimci değilim; ama doğal süreçler hakkında bir takım fikirlerim var. Dileyen, ciddiye alır...

İlkin, doğada pek çok süreç döngüseldir. Bunlar kısır döngüler değildir elbette. Çok uzağa gitmeye gerek yok; hemen 65-55 MYÖ'ye gidelim. Nemli bir ortam görürsünüz. 55-34'te yağışlar aşırı artar. Yağmur ormanları oluşur. 34-23'te kuruma (ısınma) evresi gözlenir. 23-5'te kuruma artar. 5'ten günümüze tersine doğru bir gidişatın içerisindeyiz.

Şimdilik bunu hatırlatmış olayım. Lanet olası Machiavelli-Cicero ikilisinden kurtulunca geri dönerim!

Serdal Tümkaya

buzullar - büyük şaşkınlık (!)

4 Mayıs 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3150

"Ormanların çölleşmesi, buzulların su halini alması gibi felaketlerin hızını bilim adamları büyük bir şaşkınlık içinde izliyor" demiş, Ziyaretçi arkadaşımız...

Gerçekten öyle mi? Buzulların erimesi mutlak bir bilimsel gerçek mi?

“Küresel ısınma” konusundaki en üst otorite konumundaki Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2007 yılındaki raporunda, Himalayalar’daki buzulların, yüzde 90’dan büyük bir olasılıkla, 2035 yılına kadar eriyeceği iddia edilmiş (Kaynak). Ancak eleştiriler üzerine, aynı kurum, 20 Ocak 2010’da, bu öngörünün bilimsel olmadığını kabul etmek zorunda kalmış (Kaynak).
 
ABD Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi’nde (NSIDC) çalışan bilimciler, 2008 yılının başlarında, Kuzey Buz Denizi’ndeki (Arktik Okyanusu) buzulların, o yılın Eylül ayında tümüyle erimesi ihtimalinin bulunduğunu savunmuş (Kaynak). Buna karşın, NSIDC verilerine göre, 2007-2010 döneminde aynı denizdeki buzulların alanı daralmak yerine yüzde 26 oranında genişlemiş (Kaynak).
 
Ama bunlardan daha önemlisi, Antarktika’da olup bitenler... Çünkü, dünya üzerindeki buzların yüzde 90’ı Antarktika’da bulunuyor (Kaynak). Ve Antarktika Araştırmaları Bilim Komitesi’ne (SCAR) göre, Batı Antarktika’daki buz miktarı bir miktar azalmış olsa da (popüler küresel ısınma tezlerini savunanlar tarafından sık sık gündeme getirilen bir olgu!), Doğu Antarktika’daki buz miktarı, toplam buz miktarının artmasını sağlayacak ölçüde artmış. Örneğin, geçtiğimiz yıl, Doğu Antarktika’daki Davis istasyonunda, buz kalınlığı 1,89 metreye kadar yükselmiş. 1950’lerden beri, aynı noktadaki buz kalınlıklarının ortalaması 1,67 metreymiş. (Kaynak) Nitekim, NSIDC tarafından aktarılan bir tablo da, Antarktika’daki buz miktarının son otuz yıllık dönemde arttığını ortaya koyuyor:
 
 
 

Kısacası, bu işler hiç de o kadar basit değil... Gezegenimiz üzerindeki toplam buz miktarı, 1950'lerden bu yana, azalmak yerine artıyor gibi... (Bu arada, yukarıda adı geçen kurumların tümü, popüler küresel ısınma tezlerini savunuyor.)

Erkin Bey Merhaba,

4 Mayıs 2010, yazan safuska,
Yorum no: 3152

Erkin Bey Merhaba, yazınızda sermaye sahiplerinin “küresel ısınmayla mücadele”yi bilinçli bir şekilde desteklediklerini ve “küresel ısınmayla mücadele pazarı”nı giderek büyüttüklerini söylemişsiniz. Ben bu noktayı tam anlayamadım, bunu biraz açabilir misiniz? Sermaye sahiplerinin -ideolojik yönlendirme veya potansiyel muhalif gücü kendi başlarını ağrıtmayacak daha zararsız alanlara kanalize etmeye çalışmaları dışında - başka ne tür hesapları var? (ya da var mı?) Küresel ısınmayla mücadele pazarında çıkar sahibi olanların özel olarak kimler olduğunu söyleyebiliriz? Kısaca burada ne tür ilişkiler örgüsünün söz konusu olduğunu özetle açıklayabilir misiniz acaba? Belki daha önceden bu konulara değinmişsiniz ve ben takip edememiş olabilirim. Eğer öyleyse kusura bakmayın, sizi tekrar etme zahmetine sokmak istemem. Ama eğer varsa bu yazınızın linkini gönderirseniz sevinirim.   

'dalkan' arkadaşımıza yanıtlar

4 Mayıs 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3153

Gerçekten de, “küresel ısınma yoktur” türü bir tezi savunmaya kalkışmadım... Yalnızca, “küresel ısınmacı”ların tezlerinin önemli bir bölümünün kesinlikten fazlaca uzak olduğunu vurgulamaya çalıştım. Açıkçası, dalkan arkadaşımızın ortaya attığı pek çok iddianın da tartışmalı olduğu kanısındayım. “Kesin bir şekilde yanlıştırlar” demeyeceğim; ama kesin doğrularmış gibi sunulmalarına da itirazım var. Şunları kastediyorum:
 
“Küresel ısınma yoktur, belki yoktur, tam bilemiyoruz daha, dünya daha önce de ısınmıştı gibi tezleri ciddiye almak imkânsız. Aşağı yukarı Kyoto’yu imzalamak istemeyen ABD’nin ileri sürdüğü, hatta son zamanlarda utanıp süremediği tezler bunlar. Bekleyip sonuçlarını görmeye gerek yoktur her şeyin, özellikle sonuçların bu kadar yıkıcı olma ihtimali varsa. 100 metreden atlayınca insanın ölüp ölmeyeceğini görmek için deney yapmak gerekmez, fizik ve biyoloji bilimleri bize yeterli veriyi sunacaktır. Küresel ısınma için de aynısı söylenebilir.”
 
Arkadaşımıza göre, her şey “apaçık” zaten... Bu ölçüde bir “apaçıklık”ın bulunduğu düşüncesine katılmıyorum (ve bu iddialara katılmayan çok sayıda bilimci var)...
 
Kesin olan şu: İklim koşulları, şu ya da bu yönde değişmeye devam edecek. İnsan müdahale etse de etmese de... İnsanlığın, iklim koşullarındaki her tür değişikliğe ve bunların yaratacağı sorunlara en akılcı şekillerde müdahale edebilmesini sağlamamız gerekiyor. Sular yükselir, alçalır... Kuraklıkla da karşılaşılır, sellerle de... Havalar ısınabileceği gibi soğuyabilir de... Her tür değişiklik, insanlık (ve diğer canlı türleri) açısından riskler barındırır... Hangi vadede tam olarak ne türden değişikliklerin yaşanabileceğini kesin olarak öngörmekten daha önemli olan, çok farklı türden değişikliklere karşı önlem alabilecek durumda olmaktır. Bu da, kapitalizm koşulları altında başarılamayacak olan bir şey...
 
“Karbondioksit, nefes alış verişimizde üretildiği için tehlikesiz sayılamaz. (...) Sera gazlarının küresel ısınmayla alakası olmadığını ise artık termik santral sahipleri bile söyleyemiyorlar.”
 
Çok fazla uzatmamak için, karbondioksit tartışmasına girmeyeceğim... Ama herhalde, termik santral sahiplerinin bu konudaki bilgisine güvenmemiz için herhangi bir neden bulunmuyor...
 
“Açlık, yoksulluk gibi sorunların kapitalizmle ilgili olduğu açıktır, öte yandan yarın sosyalizmin de çözemeyeceği bir hal alabilir bu sorunlar. Bu da doğrudan küresel ısınmayla ilgili olacaktır.”
 
Küresel ısınmanın açlık sorununu çözümsüz bir hale getirebileceği tezi, çok fazla tartışmalı... Örneğin, küresel ısınma sayesinde, dünya üzerindeki toplam tarım alanları daralmak yerine artabilir! Rus entelektüellerinin küresel ısınmayı pek fazla dert etmemelerinin nedenleri arasında, bir miktar ısınmanın Sibirya için iyi olacağı düşüncesi de bulunuyor...
 
“İklim bilimi ne düzeyde gelişmiştir bilemiyorum ama son tahlilde adı üstünde bilimdir. Bilimsel bir çalışmaya dair bir şeyler söyleyeceksek eğer evrim teorisine karşı çıkan yobazların argümanlarının biraz ötesinde argümanlar olsun elimizde, komplo teorileri değil.”
 
“Komplo teorileri”ni bir yana bırakalım... İklim biliminin adı üstünde bilim olması, iklim bilimcilerin ortaya attığı modellerin güvenilirliğini tartışmasız kılmıyor. Örneğin, gezegenimizin son yıllarda ısınmaktan çok soğuduğu, iklim bilimcilerin çoğunluğu tarafından kabul ediliyor gibi... Ama bunu hiçbiri öngöremedi! Bir hafta sonrasının hava durumu da, bir yıl sonrasının iklim koşulları da henüz güvenilir bir şekilde tahmin edilemiyor... Daha uzak gelecek hakkındaki tahminleri spekülasyonlardan ayırmak için elimizde hiçbir ölçüt bulunmuyor...
 
Ama hiç tartışmasız gerçekler de var elimizde!
 
Her yıl, en az 10 milyon insan, boşu boşuna, daha doğrusu kapitalizm yüzünden ölüyor... Dünya nüfusunun yüzde 80’den fazlası “küresel ısınma”yı dert edebilecek durumda değil, çünkü yoksullukla boğuşuyor...
 
Kanımca, bu koşullar altında, “küresel ısınma” tezlerinin (özellikle burjuva medyası tarafından) bu denli popülerleştirilmesinin ardında bir ideolojik saldırının da bulunduğunu görmemek, sol açısından, büyük bir yanlış olacaktır. Çevreciliği (ve bu arada “küresel ısınma” tezini) sınıfsal mücadelenin üzerini örtmek için kullananlar arasında Gorbaçov da vardı...
 
Galiba, temel sorun biraz daha başka bir yerde... İşçi sınıfı ile bağları zayıflamış olan sol, siyaseti, orta katmanların duyarlılıklarına hitap etme çabasına indirgeyebiliyor... O zaman da, büyük çoğunluğun güncel/yakıcı sorunlarının yerine/önüne, orta katmanların gelecek hakkındaki anlamlı/anlamsız kaygı ve korkuları konabiliyor... Sorun şu ki, işçi sınıfı güçlü bir hareket olarak ortaya çıkmadığı sürece, orta katmanların devrim için mücadele etmesini sağlamak hiç kolay değil...
 
 

buzullar, şaşıracak bir şey yok!

4 Mayıs 2010, yazan dalkan,
Yorum no: 3154

Erkin’in 3150 nolu yorumunda vermiş olduğu kaynaklara şaşmamak elde değil ne yazık ki. Bu kaynaklardan yazının da asıl tezini oluşturan iki tanesi şunlar;

The Mail on Sunday – İngiltere’de çıkan muhafazakâr bir haftalık gazete (dünyanın düz olduğunu da savunabilirler, şaşmamak lazım)

The Australian- Avustralya’nın en büyük gazetesi, aynı zamanda ekonomik liberalizmin en büyük savunucularından. (küresel ısınma konusunun burjuvazinin özgürlüğünü kısıtlamasından korkuyor olabilirler, bunun yanı sıra maden şirketleriyle de araları fena değil sanırım)

Bu ikisinin de güvenilirlikleri fazlasıyla tartışılır. İstatistik yalan söylemek için kolay bir yol, inanmamak gerekir. 1946 yılına göre sıcaklık 1 derece düşmüş görünebilir örneğin, bu demek değildir ki soğuyoruz, çünkü 1945 yılına göre 2 derece artmış olabilir. Tek yapmak gereken sadece sıcak bir yıl seçmek ve o yıldaki sıcaklığı günümüzle karşılaştırmaktır. Bu şekilde küresel ısınma sözde çürütülebilir. Dünyada sıcaklığı etkileyen tek faktör sera gazları değildir sonuçta. Güneş patlamalarının yoğunlaşması örneğin çok daha fazla etkileyebilir, aynı şekilde azalması da soğumaya neden olur. Öte yandan, ne yazık ki bu demek değildir ki küresel ısınma yoktur.

Sera gazları dünyanın sıcaklığını belirleyen dinamiklerden birisidir ve insan eliyle bu gazların miktarı önemli ölçüde arttırılmıştır. Yani dünyanın sıcaklığını kontrol eden mekanizmalardan bir tanesi bozulmuştur. Bunun ortalama sıcaklık artışına neden olmayacağını öne sürenleri kusura bakmayın ama ciddiye almayacağım.

Antarktika ve Arktik’i karşılaştıran grafik ise ne yazık ki hiçbir değer taşımıyor. Ozon tabakasındaki değişimden kaynaklandığı düşünülen,  Antarktika buzul artışı bilinmeyen bir şey değil. Aynı zamanda bölgesel akıntıların ve rüzgârların karakteristiğinin bu bölgenin küresel ısınmadan etkilenme hızını düşürecek etkileri olduğu da biliniyor. Unutmadan ekleyelim, Antarktika’da da sıcaklıklar artış gösteriyor.  Öte yandan Arktik hızlı şekilde eriyor. Binlerce yıldır Arktik’te hiç buzsuz yaz olmamıştır ama olması yakın gibi görünüyor.

Son tahlilde, küresel ısınma, ne her bölgenin eşit ısınması ne de her senenin bir öncekilerden daha sıcak olması demektir. Dünyanın ortalama sıcaklığında insan kaynaklı artış eğilimidir. 

buzullar - kaynaklar

4 Mayıs 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3155

Sevgili dalkan arkadaşımız, biraz yanlış yerlerden vurmaya çalışmış sanki...

"Asıl" kaynaklar, ne "Mail on Sunday" ne de "The Australian"... Onlar yalnızca, "aktarım"da bulunmuş durumda... 

Onlar bir yana, yukarıda aktardığım tablo da, buzulların eridiği iddiasının, Antarktika özelinde (ve orası dünya üzerindeki buzların yüzde 90'ını barındırdığından dünya çapında), en azından tartışmalı olduğunu gösteriyor... Tablo, küresel ısınma tezlerini savunan bir kuruma ait...

Aktardığım verilerden hareketle "küresel ısınma yoktur" demiş olmadım... Sadece, Ziyaretçi arkadaşımızın "apaçık gerçek"miş gibi sunduğu "buzullar eriyor, bilimciler büyük bir şaşkınlık içinde seyrediyor" tezinin o kadar da kesin/apaçık olmadığını göstermeye çalıştım... 

dalkan'ın Arktik'teki durum hakkında yazdıkları ise, en azından bugün için, pek güncel değil gibi... Birkaç yıldır, oradaki buz miktarı artıyormuş... Bu durum değişebilir tabii... Dediğim gibi, sadece, bu işlerin o kadar da basit olmadığını vurgulamaya çalışmıştım...

özür notu

4 Mayıs 2010, yazan dalkan,
Yorum no: 3156

  Öncelikle belirtmem gerekir ki yazdıklarımı tekrar okuyunca utandım, kullandığım dilden dolayı özür dilerim, böyle bir talep olmasa bile yazardan.

Ama sanırım yazdıklarımın, kullandığım dil haricinde arkasında olduğumu söylemek zorundayım.

3153 nolu yorumdaki itirazlara şu şekilde cevap verebilirim;

-       Arkadaşımıza göre, her şey “apaçık” zaten... Bu ölçüde bir “apaçıklık”ın bulunduğu düşüncesine katılmıyorum (ve bu iddialara katılmayan çok sayıda bilimci var)...

Gerçekten açık, küresel ısınma yoktur diyen biri bence evrim yoktur diyen birinden farklı değildir. Evrim teorisini kabul etmeyen bilimcilerin varlığı ne kadar bir şey ifade etmiyorsa benim için küresel ısınma yoktur diyenlerin varlığı da etmiyor.

-       Çok fazla uzatmamak için, karbondioksit tartışmasına girmeyeceğim... Ama herhalde, termik santral sahiplerinin bu konudaki bilgisine güvenmemiz için herhangi bir neden bulunmuyor...

Sanırım sera gazlarının ısınmadan sorumlu olduğu konusunda mutabıkız, dolayısıyla ben de uzatmıyorum ve dil için tekrar özür diliyorum.

-        Küresel ısınmanın açlık sorununu çözümsüz bir hale getirebileceği tezi, çok fazla tartışmalı... Örneğin, küresel ısınma sayesinde, dünya üzerindeki toplam tarım alanları daralmak yerine artabilir! Rus entelektüellerinin küresel ısınmayı pek fazla dert etmemelerinin nedenleri arasında, bir miktar ısınmanın Sibirya için iyi olacağı düşüncesi de bulunuyor...

Afrika’daki tarım alanlarının artacağına dair ciddi şüphelerim var. Aynı zamanda en iyi ihtimalle bile iklim değişikliği sonucunda yeni tarımsal ürünlere ihtiyaç duyulacağını ileri sürmek delilik değildir diye düşünüyorum.

-       Komplo teorileri”ni bir yana bırakalım... İklim biliminin adı üstünde bilim olması, iklim bilimcilerin ortaya attığı modellerin güvenilirliğini tartışmasız kılmıyor. Örneğin, gezegenimizin son yıllarda ısınmaktan çok soğuduğu, iklim bilimcilerin çoğunluğu tarafından kabul ediliyor gibi... Ama bunu hiçbiri öngöremedi! Bir hafta sonrasının hava durumu da, bir yıl sonrasının iklim koşulları da henüz güvenilir bir şekilde tahmin edilemiyor... Daha uzak gelecek hakkındaki tahminleri spekülasyonlardan ayırmak için elimizde hiçbir ölçüt bulunmuyor

Her halükarda komplo teorilerinden daha saygındırlar. Soğuma konusunu yeterince açıkladığımı düşünüyorum 3154 nolu yorumda.

Son olarak, yapmaya çalıştığımın bir grup çevreci liberali veya şarlatanı savunmaya çalışmak olmadığı açıktır. Öte yandan yazarın yazısı, küresel ısınmanın sol tarafından yanlış değerlendirilmesi riski taşımaktadır. Sol tabi ki de işi gücü bırakıp sadece bu sorunla ilgilenemez, ama söz söylememesi veya küresel ısınma aslında yoktur civarı bir şeyler söylemesi çok yanlış olur. Küresel ısınma ciddi bir problemdir ve sol için de bir cephedir. Önümüzdeki günlerde sosyalizm ve enerji başlığı altında bu konuyu açmaya çalışacağım.

Küçük burjuva kuramcının varlığının kökeni maddidir!

5 Mayıs 2010, yazan Serdal Tümkaya,
Yorum no: 3162

Ben bu yazının temel gerekçesinin dördüncü paragrafta yattığına inanıyorum. Bu nedenle de iyi ki yazılmış derim. Özalp'e göre, "Küçük burjuva solcuları, bir yandan yerel sorunlara, diğer yandan da zenginiyle yoksuluyla herkesi ilgilendiren ('küresel') sorunlara ilgi gösterir." Kanımca Erkin Bey, az bile demiş! Hiçbir sınıflı toplumsal düzen sadece zor kullanılarak bir hafta bile ayakta tutulamaz. Bu bakımdan "herkesi birlikte etkileyen sorunlar"ın varlığının ve ciddiyetinin, sömüren azınlık lehine sömürülen çoğunluğun kafasına sokulması fazlasıyla sınıfsal bir ihtiyaçtır. Her şeyin anası ihtiyaç olduğu içindir ki, ortaya bir çocuk çıkar. Kendisi küçük burjuva kuramcısıdır (lafım hiç kimseye değildir). Troçki'nin deyişiyle, "Onlar gökkuşağının tüm renklerini ışıtmakla birlikte, son tahlilde köleliğin ve itaatin havarileri olarak kalırlar." (Onların Ahlakı ve Bizim Ahlakımız, çev. Bülent Tanatar, Yazın, 1997, s.28)  
 
Toplumsal varlık nedenleri ise, Özalp'ın izniyle: "Yeter ki, insanlığın en temel sorunu olan sermaye egemenliğiyle mücadeleden uzak durabilsinler ve başkalarını da bu mücadeleden uzak tutabilsinler..." İşte bu yüzden onlar köleliliğin havarileridirler. Bu herhangi bir amaç gözeterek yapılmaz. Kökeni üretimin maddi koşullarındadır. Kendileri sınıfsızlaşmış küçük burjuva ekonomisinin entelektüel bir yansısıdırlar.  
 
Sözlerim burada yorum yazan arkadaşlara değildir; ancak bu bir toplumsal gerçekliktir. Üzücü; ama bu dünyayı biz yaratmadık. Var olanın adını koymalı ve onu olduğu gibi kabul edebilmeliyiz. "Olduğu gibi" derken anlatmaya çalıştığım, küçük burjuva kuramcının toplumsal fonksiyonunu bir veri olarak kabul etmeli; ve onun da tümüyle, ancak üretimin maddi koşullarının tümüyle altüst edilmesi ile yok edilebileceğini bilmektir.
 
Saygılarımla 

Benim sorum arada kaynadı

5 Mayıs 2010, yazan safuska,
Yorum no: 3166

Benim sorum arada kaynadı galiba :(

Küresel ısınmayla mücadele pazarı

5 Mayıs 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3169

“Küresel ısınmayla mücadele pazarı”ndan kastım, asıl olarak, “küresel ısınmayla mücadele”ye katkıda bulundukları iddiasıyla pazarlanan (yeşile boyanan) ürün ve hizmetlerin oluşturduğu pazardı... Ama bu arada, Kyoto Protokolü ile oluşturulan bir de “karbon pazarı” var (bu konunun kimleri neden ilgilendirdiği hakkındaki hayli aydınlatıcı bir haber için: http://www.ntvmsnbc.com/id/25003165/).
 
Otomotiv ve petrol şirketleri bile, uzunca bir süredir, “çevre dostu” olmakla övünüyor. Örnekler:
 
“Çevre dostu” otomotiv şirketleri:
 
“Ford Otosan, Ford Cargo için sessiz, güçlü, uzun ömürlü ve çevre dostu bir motor yarattı.”
 
“Fiat çevre dostu ‘Natural Power’ ürün gamıyla çevreye saygılı, duyarlı en geniş araç gamını satışa sunan ilk üretici olma özelliğini taşıyor.”
 
“Renault Grubu’nun bir başka hedefi de daha çevre dostu ve herkes için ulaşılabilir çözümler önermek.” Bugün Renault, Renault eco² imzasını ticari araçlara yayarak, ürünlerinin çevre boyutunu daha görünür kılıyor.”
 
“Çevre dostu” petrol şirketleri:
 
“Dünyanın artan enerji ihtiyacını karşılamak ve çevreyi korumak yeni teknoloji, yeni ortaklıklar ve yeni işletmecilik biçimleri gerektirir. Shell olarak bizler faaliyetlerimizin çevre üzerindeki etkilerini azaltmak için sürekli olarak yeni yollar arıyoruz.”
 
“BP Türkiye, çevresel konulardaki duyarlılığını, akaryakıttan ticari ve endüstriyel yakıtlara, gazdan madeni yağa kadar faaliyette bulunduğu her alana ve her ürüne taşımakta, ‘çevre’ ve ‘yeşil’ konseptleri altında yapılan çalışmaları bir performans parametresi olarak değerlendirmektedir.”
 
Bazı “çevre dostu” ürün ve hizmetler
 
Cep telefonu
 
LPG
 
“Yeşil turizm”
 

Yığınla başka örnek için, bkz.: İnternet. 

Asit yağmurlarına ne oldu?

5 Mayıs 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3171

2003 yılında yitirdiğimiz Uğur Uluocak, Sol dergisinin Şubat 2003 sayısında çıkan "Asit yağmurlarına ne oldu?" başlıklı yazısında, çevreciliğin pazar boyutunu şöyle tartışmıştı:

Asit yağmurları neyi hatırlatıyor? Son 10 yıldır pek sesini duyurmayan,
geçmişte kalmış bir tartışmayı değil mi? Peki öyleyse, neden yeniden gündeme
getirelim?

Çevre korumayla ilgili haberlere güçlü bir şüphecilikle yaklaşmanın
zorunluluğuna çok güzel bir örnek oluşturduğu için. Özellikle, asit ve yağmur
kelimelerinin çevreciler tarafından pek bir araya getirilmeye gerek duyulmadığı
bu zamanda, şöyle bir geçmişe bakmak tabloyu çok daha çıplak bir şekilde gözler
önüne serecek, bu yüzden.

Hangi tabloyu mu? Çevreci kaygıları dile getiren başlıkların önemlice
bölümünün, önünde sonunda ya sermayenin gereksinimlerine uygun bir şekilde
işlerlik kazandığı ya da er veya geç böyle mecraya sokulduğu tabloyu...
Önce bir soru: Asit yağmurlarının gündemden düşmesinin nedeni nedir?

Üç şık var:

a) Asit yağmurları gibi bir sorun artık kalmadı. Artık fabrikalar ve elektrik
santralleri atmosfere kükürt dioksit yaymıyor. Karayollarında atmosfere azot
oksit salınmıyor. Tarım kökenli amonyak da yok havada...

b) Başka daha önemli sorunlar, asit yağmurlarının önüne geçti. Önce ozon
tabakası, sonra iklim değişikliği ve benzeri...

c) Asit yağmuru konusu, işlevini gördü ve kapatıldı.

Burada tamamen doğru tek bir şık var, o da "c". Birinci şık büyük ölçüde
yanlış. Sorun hâlâ devam ediyor. Ancak önceden dile getirildiği boyutta değil,
gerçekte var olduğu boyutta. Bu ikisi çok farklı.

Adı geçen maddeler yağmura karışmayı sürdürerek sülfürik asit, nitrik asit ve
amonyaklı tuzları oluşturuyor. Ancak asit yağmuru sorunu, bazı ormanların yok
oluşunda nedenlerden sadece biri ve birçok durumda zayıf neden. Aynı zayıflık,
birçok bilim adamına göre hâlâ geçerli. Ya da en azından bilim otoritelerinin
sorunun nedenleri arasında asit yağmurlarının öne çıktığına yönelik ciddi
kaygılar taşıdığını söyleyebiliriz.

İğne yapraklılardan oluşan ormanların toprağa kendiliğinden asit özelliği
kazandırabileceğini iddia eden bilim adamları az değil. Asitli toprakta, bazı
tür bitkilerin ve ağaçların yaşamları kendi sınır irtifalarına yaklaştıkça
olumsuz etkileniyor. Nedenler, birkaç yıl arka arkaya süren kuraklık, toprağın
tuz bakımından fakirleşmesi, sert iklim koşulları, güçsüz ağaçları etkisine
alan bazı böcek ve mantar hastalıkları... Kimi yerlerde, ağaçlardaki ve bitki
örtüsündeki hastalıkların ve çürümenin coğrafi dağılımıyla, bölgede kirlilik
yaratan maddeler üzerinde yapılan ölçümler sebep sonuç ilişkine dair bir
açıklayıcılık getirmeyip daha çok bir uyumsuzluğa işaret edebiliyor. Bu da, her
doğa sorununun altında çevre kirliliği gibi nedenlerin olmayabileceğinin
işareti. Temkinli olunması gereken bir konu. Zira, tam ters bir şekilde,
özellikle termik santrallerin kullanıldığı ve kömürün yoğun bir şekilde
tüketildiği kentlerin yakınındaki ormanlarda asit yağmuru sorunu öne
çıkabiliyor. Ancak bu her yer için geçerli değil.

İkinci şık da kısmen doğru. Başka sorunlar öne geçti elbette. Bu da asit
yağmurlarının unutulmasını kolaylaştırdı. Zaten, son şıkta da iddia edildiği
gibi asit ve yağmur işbirliği işlevini tamamladı. Söz konusu yeni sorunların
saf, art niyetsiz öne çıkan sorunlar olduğunu söylemek mümkün değil. Onlar da
üzerlerine düşeni yerine getirmeye çalışıyorlar.

80'lerin karabasanı

Asit yağmurları özellikle 80'li yılların başında gündeme getirildi. Konu, her
şeyin önüne geçecek bir yoğunlukta medyatik bir kampanyayla ele alındı.
Avrupa'da birçok yerde Almanya, Polonya, Fransa, Avusturya, Çekoslovakya gibi
ülkelerde ormanların yanıp kül olmuşçasına bir şeylerden (!) zarar gördüğü fark
edildi. Daha önce de rastlanan olaylardı bunlar. Ancak 80'li yıllardan sonra
tartışma daha da büyüdü. Saman alevi gibi bir canlanmaydı bu.

Çevreci hareketin güçlü olduğu Almanya'da çok yoğun bir kampanya yürütüldü.
1983 yılında ülke ormanlarının yarısının hasta olduğu ilan edildi. Avusturya'da
toplam yüzölçümün yüzde 38'inin aynı tehlikeyle karşı karşıya olduğu, hatta
ormanların yok olmak üzere olduğu söylendi. İstatistikler yayımlandı. Formüller
çıkarıldı. Filmler yapıldı. Çarpıcı görüntülerle korku canlı tutuldu. Yazı
dizileri hazırlandı. Haberlerle gündem canlı tutuldu: "Bu gidişle, çok sürmez,
ormanlar tümüyle ölür."

Çevreyle ilgili sorunların gündeme getirilmesi ilginç bir seyir izler. Sorunun
bileşenlerinin tüm iradelerden bağımsız bir nesnellikte incelenmesi yerine, çok
hızla bir "suçlu" bulunur. Suçlu , işin aslını da açığa çıkarır. İklim
konusunda karbon dioksit, ozon tabakası konusunda CFC gazları gibi... Asıl
niyet ve işleve dair iz de buradan yola çıkılarak sürülecektir.
Ormanlardaki sorunun da nedeni çok kesindir bu oldu bittiye göre: Asit
yağmurları. Asit yağmurlarının nedeni ise, trafiktir. Bu da bizi otomotiv
sektörüne götürür kaçınılmaz olarak.

Almanya'da Yeşiller önemli bir politik güç oluşturuyor. "Kavgalı" oldukları
kesimler arasında da otomotiv sektörü var.

Bilim dünyası herhangi bir kesin yargıya varmadan, çevreciler sorunu saptadı:
Asit yağmurları ormanları yok ediyor. Yüz binlerce hektarın öldüğünün ve
ölmekte olduğunun iddia edildiği dönemde, orman yangınlarının çok daha büyük
alanları etkilediği göz ardı edildi. Yangınlar insan ölümlerine neden olmasına
rağmen, önemi diğer sorunun önüne geçemedi. Bunun da suçlusu, otomotiv sektörü.
Bu sektörün önünde iki seçenek vardı sorunu "çözmek" için. Ya hız limitinin
ayarlanması gibi düzenlemelere gidilmesi, ki talep böyle bir şeye izin
vermiyordu; büyük motorlu ve hızlı otomobillere "ihtiyaç" vardı. Diğer seçenek
asit yağmurlarına neden olduğu öne sürülen gazları filtre eden bir sistemin
geliştirilmesiydi. Bu görece mantıklı olan çözüm değildi sadece. Aynı zamanda
kârlı olanıydı.

Filtre sistemi katalitik konvertörlü egzozu çıkardı ortaya. Almanya'nın tercih
ettiği sistemdi bu. Diğer yandan İngiltere ve Fransa daha çok fakir gaz
karışımları üzerinde çalışma yürütüyordu. Uluslararası pazarlıklarda Almanya
güçlü çıktı.

Katalitik konvertörle asit yağmurları bitti mi?

Katalitik konvertör sisteminin işleyebilmesi için benzinin kurşunundan
arındırılması gerekir. Almanya yeni sisteme, katalitik konvertöre ve kurşunsuz
benzine erken hazırlandı. 1986'da kurşunsuz benzine zorunluluk getirildi. Bu,
önerilen çözüme daha çevreci bir görüntü veriyordu. Ama sadece görüntü!
Katalitik konvertör, üretim aşamasında platin gerektirir. Platin pahalı bir
metaldir ve yeni bir hamleye ihtiyaç duyan bir sektördür. Bu sistem standardize
edildikten hemen sonra, örneğin 1988'de dünya platin tüketiminin üçte biri
katalitik konvertör üretiminde kullanılacaktı. Daha sonra platinin yerini
paladyum aldı. Bu yeni sektör de canlandı.

Fransa için kurşunsuz benzine geçmek sorun değildi. Ancak, katalitik konvertör,
bu ülkede otomotiv sektörünü zor durumda bırakacaktı. Yeni sisteme erken geçiş,
rekabetin Japon otomobilleri lehine biraz daha bozulması anlamına gelecekti.
Her biri otomobil başına 200 ila 700 euro arasında ek maliyet getiren katalitik
konvertörlerin yarattığı yeni pazar elektronik sektörüne de sirayet ediyordu.
Bu sistem elektronik enjeksiyonlu motora ihtiyaç duyar. Bu alandaki lider ise
Bosch ve Delphi firmalarıdır. Almanya'daki "otomobillerimize çeki düzen
vermezsek dünya ormanları yok olacak" temelli uluslararası panik
kampanyalarıyla başlayan, yeni sistemdeki otomobillere getirdiği vergi
muafiyetleriyle süren ve uluslararası bir standardın getirilmesine kadar varan
süreçte Bosch'un da payı vardı. Konvertörsüz araba 1989'da üretilmemeye başladı.
Ve asit yağmurları tartışması da o yıllarda sona erdi.

Öyle ya da böyle, standart değişiklikleri çevreyi daha mı çok koruyor? Bu
konuda da ciddi kuşkular var.

Katalitik konvertörlerin ve kurşunsuz yeşilci benzinin "çevre dostu" yanları
çok tartışmalı. Örneğin, bu sistem yüzde dört kadar fazla benzin tüketmek
anlamına geliyor. Kirliliğe neden olan parçacıklar ve karbondioksit filtre
edilemiyor. Katalitik konvertör ancak 250 santigrad derecede verimli
olabiliyor. Yani, motor soğukken işlevini göremiyor. Oysa, motor en çok
soğukken neden oluyor kirliliğe. Üretimi ve ömrü tükendikten sonraki varlığı ek
çevre sorunları demek. Buzullar, atmosferdeki kirliliğin envanterini tutan
yerler. Örneğin Grönland'da buzullarda platin, rodyum ve paladyum kirliliğinin,
katalitiğin üretimindeki oranlarla aynı seyri izlediği ve bunun da yeni sisteme
geçişle aynı tarihi gösterdiği saptanan olgular arasında.

Uzun sözün kısası, bir çevre "felaketi" gündeme getirildikten birkaç sene sonra
bir rüzgar esiyor. Pazara yeni ürünler çıkıyor. Normlar değiştiriliyor. Kimi
tekeller gücüne güç katıyor. Kimileri ürün değişikliğinde ferahlık buluyor,
kimileri eski ürünlerin iyileştirilmesinde. Tabii bunların hepsini çevre koruma
adına gerçekleştiriyorlar. Bizlere de, onların önerdiği formüllerle, çevre
hassasiyetimize yönelik tatminler yaşamak kalıyor.

Hal gerçekten de böyleyse eğer, katalitik konvertörlü otomobil alırken çevreyi
koruma ihtiyacımızı nasıl gidereceğiz? İstasyonlardan kurşunsuz benzin alırken
sorumluluğumuzu yerine getirme mutluluğunu neyle ikame edeceğiz öyleyse? Bu
tatminler bize nasip olmayacak mı?

İki "yakıcı" soru daha uzunca bir süre cevabını bulamayacak gibi görünüyor.
Sorun eğer tezgahlanmış korkular temelinde planlı bir şekilde önerilen -ya da
çoğu zaman dayatılan- çözümlere teslim olarak bireysel, vicdani mutluluğu
yakalamaksa, iş çok kolay. Zaten mutlu olmanın koşullarından biri de
gerçeklerden bihaber olmak değil midir?

bazı sosyalistlerin kolay yolu

5 Mayıs 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3175

İyice birbirine karıştı meseleler. Erkin Özalp gibi küresel ısınma hiç de abartıldığı gibi büyük bir sorun değildir demek ayrı bir şey, bu sorunu kullanarak pazar yaratılıyor demek ayrı bir şey. İkincisi elbet doğrudur. Kapitalizmin doğasına uygun bu pazar konusunu tartışmaya bile gerek yok. Ama küresel ısınmayı da kullanarak çıkar elde ediyorlar diye asıl meseleyi hafifletmeye çalışmak, bu konuya fazla takılmayın telkinlerinde bulunmak ve bu şekilde sömürücülerin pazar stratejilerini boşa çıkartmaya uğraşmak yanlış. Kapitalizmin boş inanlarla insanlara korku saldığı ve üzerinden çıkar sağladığı bütün absürd konuları küresel ısınma için örnek diye sunmak da mantıklı değil. Kaldı ki bu uğraşının küresel ısınma gerçeğini tersine çevirme gücü yok. Maalesef bazı sosyalistler yine kolay yolu seçiyor ve bu açıklamanın ardına saklanmayı uygun görüyor. Bunda şaşılacak çok şey var işte !

Erkin Özalp Marksist ekoloji literatürünü takip ediyor mu bilmiyorum. Joel Kovel, Andre Gorz’u dikkate almasını tavsiye ederim. Bu bilimciler de bizden farklı bir dünya, farklı bir sosyalizm hayal ediyor olabilirler, ekolojik hareketi sınıf mücadelesinin önüne koyuyor olabilirler ama nasıl bir Marksimden ve nasıl bir sosyalizmden bahsettiklerinden bağımsız olarak, burjuva bilimcilerinin başlangıçta şiddetle karşı çıktıkları küresel ısınmada insan kaynağını tartışmasız hale getiren ve “ya sosyalizm ya barbarlık” sloganıyla kapitalizme karşı olmadan küresel ısınmanın da önüne geçilemeyeceğini belirterek yavanlıktan uzaklaşan tezleri savunuyorlar ve bu uğurda yazdıkları önemsenmelidir. Bilhassa R. Haveman’ın Yarın adlı 1980 basımı ekolojik sınıfsız toplum kurgusunu içeren kitabının mutlaka okunması gerektiğini ifade etmek isterim. Alanında en iyilerden bir olan Ecology dergisinde veya Ecological Archives’de küresel ısınmanın boyutları, etki alanları, nedenleri ve sonuçlarına değinen bilimsel makaleler, veriler, hesaplar, simülasyonlar, tablo ve grafikler bulabilirsiniz. Toprak erozyonunun boyutları hakkında The Royal Geographical Society nin bazı verileri, http://soilerosion.net/doc/organisations_menu.html verileri bilgilendiricidir. Elbet kapitalist kuruluşların ve bilimcilerin yayınlarıdır ancak Marksist ekolojistlerin de üzerinde anlaştıkları verilerdir ve sanırım bunlar Erkin Özalp’in veri kaynaklarından daha az güvenilir değildir ! Ayrıca, konu hakkında TMMOB'un da çalışmaları bulunur. Bunların hepsi “küresel ısınma pazarına” hizmet eden bilimsel çalışmalardır deniliyorsa ama bu fazla indirgemecilik karşısında ne söylenir bilemem. Hele de okumadan ve üzerinde çalışmadan sadece bazı çevrelerin sorunu sınıf mücadelesinin önüne geçirme çabalarına tepki duyup bunları göz ardı etmek bilimsel açıdan da yanlış bir yoldur.

Cevap için teşekkürler...

5 Mayıs 2010, yazan safuska,
Yorum no: 3181

Cevap için teşekkürler...

 

 

AdaptiveThemes