Skip to content

ERKİN ÖZALP: Bazı solcular TEKEL direnişinden rahatsız!

10 Şubat 2010, ekleyen Erkin Özalp

AKP’nin, Fethullahçıların, Taraf gazetesinin kanatları altında “solculuk” yapmak, yıllar önce planlandıkları iddia edilen ve hayata geçirilmemiş olan darbe girişimlerine karşı “demokrasi”yi ve AKP’yi savunmak pek güzeldi... Ama tam da işler yolunda gidiyorken (ve bu arada yeni parti kurma girişimlerinde yol alınmışken), TEKEL işçilerinin mücadelesi çıktı ortaya! Ne gereği vardı?

Yazdıklarından ve yaptıklarından (ve yapmadıklarından) anlaşıldığı kadarıyla, bazı solcular, TEKEL direnişinden rahatsız... Kısa sürede bitmiş olsaydı, pek sevineceklerdi...
 
Solcular, “demokrasi”yi neden savunur? İşçilerin ve emekçilerin haklarını aramalarını ve almalarını kolaylaştırmak için değil mi? Anlaşılan o ki, bazı solcularımız, demokrasiyi çok daha “ulvi” bir hedef olarak görüyor... İşçilerin hak talepleri, onlar açısından, memleket gündeminin (ve solun gündeminin) ön sıralarına konacak kadar önemli değil...
 
Örneklerin sayısı çok, ama “temsili değer”leri açısından dört tanesi üzerinde duralım: Ufuk Uras, Ahmet İnsel, Baskın Oran ve Roni Margulies...
 
“38 yıl aradan sonra meclise giren ilk sosyalist milletvekili” diye anılmaktan hoşlanan Ufuk Uras’ı, TEKEL direnişçileriyle özdeşleştirebilecek tek bir kişi var mıdır?
 
Uras, pek çok konuda (ve özellikle “darbe girişimleri” hakkında) soru önergeleri verdi, bunları farklı şekillerde duyurdu... Ama TEKEL işçileriyle ilgili tek bir soru önergesi verme gereğini bile duymadı (kendi İnternet siteleri dahil olmak üzere, İnternet aracılığıyla izleyebildiğimiz kadarıyla).
 
Uras, zorunda kaldıkça, gerekli gördükçe, TEKEL işçilerinin yanında olduğunu açıkladı tabii ki... Peki, burjuva siyasetçileri bile (elbette “rant toplamak” için) TEKEL işçileriyle birlikte sabahlar, onlarla birlikte biber gazı yerken, meclisteki “tek sosyalist milletvekili” olduğunu iddia eden Ufuk Uras, tek bir gecelik uykusunu olsun, TEKEL işçileri için feda etti mi?
 
Eğer gerçekten de işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin gerçek temsilcisi olmak istiyor olsaydı, Ufuk Uras’ın, TEKEL direnişçileri için varını yoğunu ortaya koymaya çalışması gerekmez miydi?
 
“Yeni sol parti”nin belki de en önemli teorisyeni olan Ahmet İnsel, Radikal İki’nin düzenli yazarlarından biri. Son dönemdeki yazılarında da, solun ne yapması (ve yapmaması) gerektiğini tartışıyor. Peki, bu tartışmalarda, TEKEL işçilerinin direnişi ne tür bir yere sahip? Yalnızca, kimin yazdığı belli olmayan, bir resim alt yazısı var, Ahmet İnsel imzalı yazılarda... O yazıda da şu söyleniyor:
 
“Tekel işçilerinin grevi... Piyasa ekonomisinin insani ve toplumsal açıdan yıkıcı etkilerinin karşısında duracak temel ilkelerden biri, gene eşitliktir.” (Kaynak)
 
Ahmet İnsel’in “sol” hakkındaki yazılarında, “işçi” sözcüğü bile pek geçmiyor. Ne de olsa kendisi, “sınıfsallık”tan pek hoşlanmıyor. İnsel’in son yazılarının başlıkları şunlar: “Solu sinizmden kurtarmak”, “Kürt sorununda şeffaflık gereği”, “Değişim soldan başlamalı”, “Solun ilkeli beraberliği”, “İç düşmanlar”, “AKP’nin sağ parti damarı”, “İmparatorluktan miras kalan sorun”. İşte bu yazılardan sadece birinde, “Solun ilkeli beraberliği” başlıklı yazıda, kimin koyduğu belli olmayan bir resim alt yazısında anılıyor, TEKEL işçileri...
 
Baskın Oran da, Radikal İki’nin düzenli yazarlarından. Her hafta yazıyor. Ve TEKEL direnişinin başından bu yana, bu direniş hakkında, sadece, bir yazısına bir not düşmüş. Yazılarının başlıkları şöyle: “Tek kusurlu: Türkiye”, “Bye bye, askeri vesayet”, “LA-HA-SÜ-MÜT A-ya-lon!”, “Gebertecek aşı!”, “Ankaralı bir Ermeni’nin mektubu”, “Susmak suçtur”, “To pedi afto me stavroni!”.
 
Düştüğü not, “Bye bye, askeri vesayet” yazısına:
 
“Tekel işçilerinin haline ‘Hatamız, fazla merhamet’ diyen AKP’yi de, “darbecilere yardım ve yataklık”tan yargılamak lazım. Ayrıca, AKP her kesimi karşısına almaktan ve ağzı olan herkese laf yetiştirmekten vazgeçse de, oturup reform yasalarını çıkartsa iyi eder.” (Kaynak)
 
Bir süredir Taraf gazetesinde köşesi bulunan DSİP’li Roni Margulies, söz konusu köşeyi, TEKEL işçilerinin mücadelesi için de kullanmış mı?
 
Son yazıları şunlar (o da İnsel ve Oran gibi haftada bir yazıyor): “Değiştirilmeyi bekleyen dünya”, “Ağrı’da kaç Keldani var”, “Ayıptır söylemesi, geleneksel solcuyum”, “‘Herkes kendini gizlemek zorunda’”, “Olur böyle vakalar...”, “Patrik Bartholomeos ve Tekel işçileri”.
 
Yazmış işte! Hem de 23 Aralık’ta... Peki, TEKEL işçileriyle ilgili olarak ne yazmış? Şunları (yazısının sonu aynı zamanda):
 
Birkaç gündür Ankara’da haklarını arayan Tekel işçileriyle konuştum bu haftasonu. İşleri zor. Tekel’de üretim yok artık, her şey satılmış. İşyeri mücadelesi, grev, işgal filan mümkün değil. Buna rağmen, inanılmaz bir mücadelecilik ve kararlılıkla başkentin altını üstüne getiriyorlar.
 
Ne zaman açılacak, bilmem, ama son kapalı kutu da açıldığında, o zaman seyreyleyeceğiz gümbürtüyü. (Kaynak)
 
Margulies, 23 Aralık’ta “işleri zor” dedikten sonra, aradan geçen bir buçuk ay boyunca bir şey dememeyi, TEKEL işçilerinin mücadelesini hiç anmamayı tercih etmiş... Ne tür bir “gümbürtü” bekliyor, neyin “gümbürtü” haline getirilmesi için çaba harcayacak, bilinemez...
 
Şu TEKEL işçileri olmasaydı, solcu görünmeleri/gösterilmeleri çok daha kolay olacaktı... 

 

Yorumlar

Ya ulusal solcular?

10 Şubat 2010, yazan alicenk,
Yorum no: 1926

Liberal solun TEKEL konusunda foyasının ortaya çıkmasına bir ek de Rasim Ozan Kütahyalı verilebilir. Küfürbazların öncüsü, durumu düzeltmenin de öncülüğünü yapmaya çalışmış. Bir üniversite öğrencisi Kütahyalı'yı eleştirmiş:

“Yazılarınız hep TSK, Kürtler, Aleviler, gayrımüslimler ve dindarlar üzerine, hep bu konuları yazıyorsunuz. İşçilere dair, yoksulluğa ve işsizliğe dair, kadınlara dair nerdeyse hiçbir şey yazmamışsınız...”

Küfürbazlar şimdiden alttan almayı da öğrenmişler:

"Soyseven’in tesbiti ve dolayısıyla eleştirisi çok haklı... Gerçi daha benim köşe yazarlığım çok yeni, yazı periyodum da belli ama eleştirisi yine de çok haklı..."

Peki ya ulusal solcular TEKEL karşısında ne durumdalar? Devrimciliğinden yanına yaklaşılmayan odatv.com için de benzer bir TEKEL sessizliği istatistiği çıkartılabilir mi?

İstatistik zor gelirse bugün odatv.com'da yayınlanan TEKEL işçileri üzerine Junge Welt dergisinde basılan yazıyı direnişin Kürt işçi bileşenlerinden bahsettiği için eleştiren yazı ve neden apar topar yayından kaldırıldığı araştırılsın.

 

 

Ya siz ne yapıyorsunuz?

10 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1929

Gözünüzden kaçmış olmalı yahut hiç görmez misiniz? Bir bakıverin:

http://www.turnusol.biz/public/haber.aspx?id=6318&pid=8&haber=Ufuk%20Ura...

Bu yazı için çok acele etmişsiniz, faraziyenizi savunmuş olmak ve haklı çıkmak için. Bu nedenle şunu da görmemişsiniz:

http://www.ufukuras.net/default.asp

Peki ya siz...siz derin devlet örgütlerinin ve yasa dışı suç örgütlerinin ortaya çıkartılması için ne yaptınız, ne yapmaktasınız? Örneğin Mehmet Ağarın yargılanmasını talep ettiniz mi? Davalara katıldınız mı? Müdahil oldunuz mu?

Size göre sol Resmi söylemin sularından çıkamayarak icazet bekleyerek hareket etmekten, siyaset yapmaktan ibaretse varsın o sıraladıklarınız solcu olmayıversin.

Tekel işçisi Uras'a minnettar mıdır?

11 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1938

Yazı Ufuk Uras tekel işçileri için hiçbir şey yapmadı demiyor. Ziyaretçinin verdiği linklerin Rahşan Ecevit'li, Yaşar Okuyan'lı, CHP ve MHP milletvekilli çok daha güzelleri var. O linkleri buraya eklersek o kişilerin çok daha sosyalist olduklarını kabul edecek mi?. Tekel işçilerine mecliste bir sosyalist milletvekilinin bulunması mücadelenize nasıl fayda sağladı; örnekleriyle beraber sıralar mısınız diye sorsanız ne derler?

Radikal bile TEKEL yazılarını

11 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1939

Radikal bile TEKEL yazılarını Ahmet İnsel-Baskın Oran'a değil Sungur Savran'a yazdırıyor. Vardır herhalde bir bildikleri.

El insaf

11 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1940

El insaf diyebiliyorum sadece... Direnis ikinci ayina girmis "solculugu kimselere birakmayan" Ufuk Uras Turkiye'nin son yirmi senesinin gordugu en onemli isci direnisine iki kare fotografla ittir kaktir ilistirilmeye calisiliyorsa herhalde bunda bir sorun var demektir. Benzer bir durum Yildirim Turker konusunda gozleniyor. Hazret, kultur baskenti fonundan paralari cukkaladiktan sonra Radikal'de Tekel iscilerine iliskin tek satir yazmadi. Gectigimiz gunlerde bir yazi yazdi. Liberal solcularimiz mal bulmus magribi gibi atladilar. Hepsi cirpinmaya basladi: "Esmeralda bana su verdi..."

Erkin Ozalp'in yazisinin basinda zaten sosyalizm, isci sinifi ve demokrasi iliskisine deginildikten sonra Mehmet Agar icin ne yaptiniz, sunun icin ne yaptiniz gibi sorular abes. Ki zaten yapilmamis da degil. Turkiye solunun tamaminin bu konuda verilmeyecek bir hesabi yok. ODP, EMEP, TKP, dergi cevreleri bu zamana kadar cok isler yaptilar. Hepsinin bu ugurda kaybettikleri yoldaslari da var... Dolayisiyla tartismayi ucuzlastirmanin alemi yok. El insaf...

 vaay, bu liboşları hala

11 Şubat 2010, yazan habiskurus,
Yorum no: 1941

 vaay, bu liboşları hala savunmaya çalışan çıktı. yazık ki ne yazık. umarım kendileri yazmıştır isimsiz biçimde. herhangi birinin bu liboşçukları haklı görebildiğine inanmak istemiyorum. akılsız bu kadar sebat edebilir mi bunca gösterge varken...

Bazı solcuların mastürbasyon bağımlılığı yada vaay anam vay...

11 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1944

Bak sen şu bilgeciklere...Alay etmeyi ne de iyi öğrenmişler. (Bana da üslubumu seviyenize uydurmak düşer) İşiniz gücünüz bu olmuş sizin. Bi şey üretmeyin, yenilenmeye, gelişmeye çalışmayın. Bir tek ben doğru biliyorum, bir tek ben Marks okurum, bir tek ben işkence tezgahlarından geçerek tecrübe edindim bu düzenin gerçeğini, bir tek ben doğru politika belirlerim, bir tek benim hakkım var solcu olmaya ve kimlerin olabileceğine karar vermeye...

Vaay be (aklını sevdiğim habiskurus paşam), ne de sıkı bir "hakikat" edebiyatı bu böyle...Gözünüz çıkacak yakında "hakikatten". Ama elde var sıfır. Bu halkın önemsediği hiç bir politikanız yok. Hiç bir alanda söz sahibi değilsiniz. Hiç bir ilerletici alana sahip değilsiniz. Bugün saflarınıza yaklaşacak birini verimli bir uğraşa yönlendirecek bir tek projeniz, bir tek alanınız yok. Sadece kendinizin okuduğu, haz aldığı fanzinler, yıllardır hep aynı teraneyi tekrarlayan dergiler, hep aynı tür "eylemlilik halleri" (bir tepki mi verilecek gelsin basın açıklamaları, yetmedi mi hop bir miting, peki başka?)... Bunlarla mı mücadeleye devam edeceksiniz. Vallaha komiksiniz. Mastürbasyon yapıyorsunuz. Politikada da buralarda da tek yaptığınız bu. Tekel gibi bir direnişle rahatlıyorsunuz. Bir sonraki kan dolaşımı artışına kadar bununla idare ediyorsunuz. Bunu o kadar sık yapıyorsunuz ki artık bağımlı duruma geldiniz ve psikolojik sorunlar yaşamaya başladınız, hayal görüyorsunuz, yaptığınız size gerçek seks gibi gelmeye başlıyor. Saygı duyulan onurlu bir hak arama mücadelesinden arzu ettiğiniz sınıf tabanlı devrime koştuğunuzu zannediyorsunuz.

Kendinizi ve peşinize takılan insanları kandırıp duruyorsunuz. Sizin dışınızdakiler, gerçekten üretmeye çalışan, eşitçe özgürce var olmaya ve var etmeye çalışan insanlara kininiz var. Onları öteki ilan ediyorsunuz. Ne yapsalar gözünüze giremiyorlar. Yaptıkları sizinkinden farksız olsa bile sıradan diyorsunuz. (sahi siz yani EMEP, TKP, ÖDP, dergiciler vd. yıllanmış koca örgütler yanlarında gecelemekten başka ne yaptınız tekel direnişçileri için de daha parti olamamış buna çalışan yeni bir hareketten dağları devirmesini bekliyorsunuz? Sizin "görkemli" geleneğinizle baş edebilir mi henüz yeni olan bir oluşum? Siz gösterin bakalım kalıcı ne gibi bir "minnettarlık" tohumları atmaktasınız. Eleştiride izan lazım izan.) Sonra da Akpci, Sorosçu, liboş, piyasacı, işçi düşmanı, batı uşağı deyiveriyor, bütün kötü duygularınızı kusuveriyorsunuz ve yine bir rahatlama yaşıyorsunuz.

Ne yaptınız yasadışı örgütlerin, faili meçhullerin açığa çıkartılması için diye sorunca bir zamanlar ne kadar büyüktük, ne kadar yürekliydik gönencinden başka bir halt çıkmıyor ağzınızdan. Tapıyorsunuz kendinize, şeflerinize, yeni hiç bir şeye hiç bir mücadele biçimine tahammülünüz yok. Çok çalışmışsınız öyle mi? Bakın hele... Gelin siz de bu insani bu vicdani talepte bulunun, bu pislikler yargılansın, bunu anca sol sahiplenirse başarılı olunur deyince kaçacak delik arıyorsunuz.

BUNU İYİ DİNLEYİN: Toplumsal tabanı Akp'ye kaptırıp sonra hırsını daha yeni doğacak olan bir hareketten çıkartıyorsunuz. Yahu meydan sizin değil miydi şimdiye dek. Şimdiye dek bu tabana sahip olamadınız ve Akpye kaptırdınız diye niye başkalarını suçluyorsunuz? Basiretsiz, beceriksiz, "sebatsız", anakronik sol tavrınız başarısız oldu ve taban elden gitti diye niye şimdi artık sizden farklı politika geliştirecek oluşumlara hakaret üstüne hakaret yağdırıyorsunuz? Siz başarılı olaydınız köklü bir mücadeleci taban oluşturabileydiniz bu topraklarda da bize gerek olmayaydı. Zor mu yahu bunu düşünmek?

Yetmedi mi birader diyeceğim ama yaptıklarınızın hangisinin hesabını verdinizki bunun üstüne düşünesiniz. İç hesaplaşmalarda birbirini kırmaktan, birbirine küfretmekten başı dönmüş bir topluluktan vicdan muhasebesi beklenir mi? (Ha habiskurus paşam ve diğer ağır paşalar? Ne dersiniz sizce bir gün başarabilecek misiniz?)

Ahmet Baskın URAS (İşte imza...Yeter ki paşamın gönlü olsun!)

Neyi tartışıyoruz?

11 Şubat 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 1945

Sol içi tartışmalarda, açılan tartışma başlığı ne olursa olsun, bir anda “her şeyin” tartışılır hale gelmesi, az rastlanan bir durum değil; ama herhalde, çok verimli bir yaklaşım da değil...
 
Mevcut sol yapılar (EMEP, ÖDP, TKP, ‘dergiciler’ vd.) ne kadar başarılı, bugüne kadar yaptıkları ne varsa aynı şekilde yapmaya devam etmeleri halinde ne kadar yol alabilirler, elbette tartışılabilir... Geleneksel solun, devrimci demokrasinin, Stalin’in, Troçkizmin vs. tarihsel hataları da getirilebilir gündeme... Ama burada tartışılan şey, bugün, solun bir kesiminin, TEKEL işçilerinin direnişiyle ne şekilde ilişki kurduğu...
 
Mevcut sol yapıların TEKEL direnişiyle ilişkilerinin mükemmel olduğunu da iddia etmedim; eksiklerin ve yanlışların tartışılması, mücadelenin daha doğru/geliştirici yollarının gösterilmesi elbette anlamlı olur...
 
Ama mevzu şu: Türkiye tarihinin en önemli işçi hareketlerinden biriyle karşı karşıyayız. Bu direnişin solu iktidara taşıyacağı falan yok belki; ama herhalde, ne ölçüde sonuç alınacağı, ne ölçüde kazanım elde edileceği, sadece TEKEL işçilerini değil, sadece işçi sınıfını değil, tüm toplumu ilgilendiriyor. Öyle değil mi?
 
Sosyalizmi temsil etme iddiasıyla mecliste bulunan Uras, TEKEL işçilerinin kazanması için varını yoğunu ortaya koyuyor mu koymuyor mu? Mağdurlardan, ezilenlerden, yoksullardan, ötekilerden, dışlanmışlardan vs. vs. bolca söz eden bazı solcular, “işçi”lerin kazanması için özel bir çaba harcıyor mu, harcamıyor mu? Ellerinden gelebilecek olanların çapını değil, ellerinden gelebilecek olanları yapma “gayretini” sergileyip sergilemediklerini tartıştım.
 
Darbeciler, Susurluk, Ergenekon, Balyoz, Ağar vs. konularında yapılanlar/yapılmayanlar da, apayrı tartışmaların konusu (ve bu konularda bolca yazılıp çiziliyor zaten)...
 

prematür ejakülasyonda kaçınılmaz sondan kaçınamama ankiseyetesi

11 Şubat 2010, yazan solaris,
Yorum no: 1948

"Bazı solcuların mastürbasyon bağımlılığı ya da vay anam vaay..." yazısında diğer solcuların "mastürbasyon yaptığı" iddiasında bulunan yazarın, yazısının sonlarına doğru hırçınlaşan üslubu üzerine serbest çağrışımla aklıma geldi.
Kısaltarak ve yorumsuz aktarıyorum;
"Prematür ejakülasyon son 25 yıldır bir sorun olarak kabul edilip sınıflamalarda yer almaktadır. Fakat daha uzun zamandan bu yana bilinmektedir. Bu hastalığın fizyopatolojisi geniş anlamda bilinmemektedir. Bir yaklaşıma göre erken boşalmada temel özellik, boşalma refleksinin hızlılığı değil, refleks üzerinde istemli kortikal denetimin olmamasıdır. Yapılan çalışmalar toplumdaki sıklığını %14-75 arasında değişen oranlarda vermektedir. Prematür ejakülasyonu olan kişiler durumlarından dolayı kendilerini partner yanında küçük düşmüş hissetmektedir. Yine aynı kişiler bu durumunun psikolojik kökenli olduğuna ve zamanla geçeceğine inanmaktadır ve medikal tedavi ile bu durumlarının düzelebileceği akıllarına gelmemektedir. Penisin vajene girmesiyle boşalma arasındaki sürenin normali tanımlanmamış olup, bu süreyle ilgili verilen rakamlar ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Örneğin Alman erkeklerinin 6,9 dakika olarak ölçtükleri ve kabul ettikleri bu süre İtalyanlarda 9,6 dakika, Fransızlarda 9,3 dakika, Amerikalılarda ise 13,6 dakikaya ulaşmaktadır. Bu erkeklerin partnerlerinde ise bu süre Almanlarda uzamış bulunurken (7,4 dakika), diğer ülkelerin kadınlarında erkeklerin algıladıkları süreden 2 dakika daha kısa bulunmuştur.  Prematür ejakülasyon kontrolü sağlama açısından: henüz vaginaya giriş olmadan boşalanlar, giriş esnasında boşalanlar ve girdikten hemen sonra boşalanlar olarak ele alınmaktadır. Prematür ejakülasyon nedeniyle başvuran erkekler, prematür ejakülasyonlu grubun çok az bir kısmı olup başvuru öncesi kendi başlarına birçok yöntem deneyip başarılı olamamış kişilerdir. Kişilerin kendi kendilerine uyguladıkları yöntemler arasında penis duyarlılığını azaltmak için kondom kullanımı, cinsel ilişki öncesi mastürbasyon, ilişki esnasında dikkat dağıtıcı yöntem denemeleri ve esinin orgazmını kolaylaştırmak düşüncesiyle daha hızlı ve derin vajinal girişlerde bulunmalarını sayabiliriz. Bu yöntemler kısa dönemde etkili olmalarına rağmen daha sonraki dönemlerde prematür ejakülasyonu yatıştıracağına, arttırmaktadır. Kendi kendine uygulanan yöntemler kişide yanlış olarak kendi prematür ejakülasyonunu bilmezlikten gelmeye yol açmakta ve bazı yanlış yöntemler kişide cinsel duyguları azaltmakta, sorun daha da isin içinden çıkılmaz bir hale gelmektedir. Prematür ejakülasyonlu kişilerin tedavilerini ertelemelerinin birçok nedeni vardır. Kişiler bu durumu kendilerinin bir ayıbı olarak görmekte, toplumda prematür ejakülasyonlu olarak damgalanmak istememekte ve sorununu hekim bile olsa yabancı biriyle paylaşmak istememektedirler. Bu bariyerler kendi prematür ejakülasyonun kişide strese, hayal kırıklığına yol açmakta ve partnerini doyuma ulaştırma isteği engellenmektedir. Böyle kişiler diğer kişilerle ilişki kurmakta ve sürdürmekte zorluk çekmektedir. Karşılıklı güvensizlik ve cinsel tatminsizlik arasında ilişki vardır ve prematür ejakülasyonlu kişiler eslerine güven duymamakta ve kendisini aldatabileceğine inanmaktadır.
Psikopatolojik yönden, cinsel birleşme ile ilgili performans anksiyetesinin, vajina korkusunun, kültürel koşullanmaların, ilişkinin çabuk bitirilmesi gereken veya yakalanma olasılığı bulunan durumlarda cinsel ilişkiye girmenin (erkekte çabuk orgazma şartlanma) erken boşalmaya neden olabileceği bildirilmiştir. Psikoanalitik bakışa göre; prematur ejakülasyon, kadına yönelik bilinçdışı yoğun sadistik düşüncelerle ilgilidir. Erken boşalmanın bilinç dışı nedeni kadını yaralamak ve hazzını azaltmaktır. Kadınla bilinç dışı nefretle ilgili çatışmalar heteroseksüel ilişkilerde pregenital kaynaklara dayanmaktadır. Özellikle bu çatışmalar üretral erotik faz devresinde ortaya çıkarlar. Cinsel rol ve süreç erkeklerde performans anksiyetesini daha yükseltir.
Prematür ejakülasyon ergenlik döneminde hemen her erkekte gözlenen fizyolojik bir olgudur. İlk cinsel deneyimler ile boşalma kontrolünün kazanılması beklenir. Burada motor öğrenme süreci yaşanmaktadır. Boşalma kontrolünün öğrenilmesi gelişimsel ve yapısal bir süreçtir. Bu hali ile prematür ejakülasyon gelişimsel ve yapısal bir sorundur. Yoğun anksiyete ve motor öğrenmeyi etkileyecek diğer psişik faktörler kontrol becerisinin kazanılması sürecini bozabilir.
Prematür ejakülasyon tedavisi günümüzde oldukça yüz güldürücüdür. Dur
başlat tekniği olarak bilineni en çok kullanılan tekniktir. Partnerle yapılan bir tedavidir. Sıkma tekniği de benzer bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Son dönemlerde ilaç tedavileri de gündeme gelmiştir. Yine de cinsel terapiler tercih edilmektedir."

"Neyi Tartışıyoruz?"a cevap

12 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1951

Erkin Bey,

Tüm farklı sol görüşlere karşı baş edilmez bir silah sahibi olmuşsunuz, tebrikler: O konunun yeri şurası, bu konunun yeri burası diyerek meselenin etraflıca konuşulmasının önüne geçmenin faydalı olacağını düşünüyorsunuz. Bahsettiklerimi de alakasız görüyorsunuz. Siz o sıraladıklarınızı neyle eleştiriyorsunuz allah aşkınıza, Tekel direnişi yerine “kimliktir, özgürlüklerdir, dışlanmışlar hikayesidir şudur budur” meselelerine gark olmakla suçlamıyor musunuz? Ben de Tekel’e değinirken sizinle ilgili, bu konulara ilginizle, yürüttüğünüz siyasetle ilgili daha geniş düşüncemi belirttim. Siz demokrasi ile işçi sınıfını tek bağlantı halinde görüyorsunuz, ama ben kendi demokrasi anlayışımı da bu sınır içinde mi açıklamak zorundayım? Tartışma beğenmemek, bilmem ne konusunu tartışanı küçümsemek, bunlar anlamsız ve önemsiz, gel şunu şunu tartışalım demeye çalışmak da neyin nesi? Alakalı bir konuyu tartışmak diğerini tartışmaya engel mi oluşturuyor? Bence yine ezberinizin bozulmasından rahatsızlık duyuyorsunuz, ilgilendiğiniz konunun dışında herhangi bir alana çekilip tartışmak istemiyorsunuz. Peki bunları tartışmayalım da ne yapalım, sizin o çok engin siyasi birikiminize sonsuz güven duyup neyi neyle bağlamak istiyorsanız onu kabul edip peşiniz sıra mı gidelim? Bu ortam bir tiyatral mekan, gelip sizi okuyanlar da sizin gibi bir başrol oyuncusunun harika siyasi öngörüleri karşısında derin derin iç geçirecek izleyiciler olarak mı görülüyor? Bundan mı mutluluk duyuyorsunuz?

Siz Uras'ın Tekel direnişiyle ilgilenmediğini söylüyorsunuz, başlığınızda ise gizlice, imayla daha ötesine gidiyorsunuz, bunu gösterecek hiçbir kanıtınız yokken dosdoğru rahatsız oluyor diyorsunuz (yav yeterince ilgilenmiyoru savunmanızı anlayacam hadi de hangi akla hizmet rahatsız oluyor diyebiliyorsunuz, nasıl kanıtlayamayacağınız böyle bir göz göre göre iftiradan medet umuyorsunuz, bunu aklım hayalim almıyor), ben de size aksini gösteren ve diğer solcuların çabasından hiç de farklı olmayan linkler sunuyorum. (Beğenmeyeceksiniz ya olsun) http://www.ufukuras.net/default.asp?Page=Content&ContentId=252

Burda sidik yarıştırmak doğru mu yani? Geleneksel sol, konuya hangi geleneksel tepkileri veriyorsa, ziyaret, basına açıklama, moral destek vs., Uras da bunu yapıyor. Diyorum ki henüz tabanı oluşmamış, organları bulunmayan bir yapıdan nasıl başka bir eylemlilik bekliyorsunuz? Kitlesini alıp mitinge katılmak ise sorun, merak etmeyin şu an için daha çok kişisel olarak hepimiz orada bulunduk, bulunuyoruz. Milletvekili olmasından gelen ayrıcalık derken neyi kastediyorsunuz anlamadım gitti. Varsa bir öneriniz dostça kendisine iletiniz. Zaten eminim ne yaparsa yapsın, bunu da diğer burjuva siyasetçilerin yaptıklarıyla eş kılardınız, bak işte ne var bunda filanca da bilmem ne davranışında bulunmuştu dersiniz, öyle bir tavır içindesiniz çünkü. O halde siz buyrun farklı eylemliliklerle zenginleştirin sol siyasi hayatımızı, yaratıcı sol eylemlikler görelim büyük ve görkemli örgütlerin nezdinde, biz de feyz alalım, yaptığımızdan/yapmadığımızdan utanalım diyorum.

Bir şeyi yerin dibine batırırken size sormazlar mı siz ne yapıyorsunuz diye? Niye rahatsız oluyorsunuz bundan? "Yok geleneksel sol da yeterli değil ama o hiç mi hiç değil", nasıl bir eleştiri oluyor bu? Ölçünüz nedir o halde ve diğerlerinin eksiklikleri neler, bunları da belirtin ki bilelim hatalarımızı. Madem diğerlerinin de yetersizlikleri var bu direnişi sahiplenme ve yönlendirme konusunda ve görünüşe göre benzer ritüelleri tekrarlıyorlar Uras'la, o zaman "çapını değil ama", "ellerinden gelebilecek olanları yapma “gayretini” sergileyip sergilemediklerini" hangi kantara vuruyorsunuz? Mesnetsiz niyet sorgulaması mı yine? Yoksa böyle bir yandan başlıkta ve yazıda söylediğiniz dayanaksız '"rahatsız oluyor" savı, diğer yandan cevapta yazdığınız ölçüsü olmayan, karşılaştırılamayan bir eylem içinde olması eleştirisi, ne garip ve tutarsız bir eleştiri, hayret yani.

Bakın, sosyalist hareketin önüne koyması gereken öncelikli iş, artık kendi öz gündemini oluşturmaktır. Burada yazdıklarınıza baktım şöyle bir. Tam olarak geleneksel sol siyasi tarihinin içine hapsolduğu politik çizginin aynısı. Tabi konular değişiyor ama tavır ve yöntem aynı. Kendi gündeminiz yok sizin. Sizin dışınızdaki süreçlerin belirlediği konulara hep eğiliminiz, kendi dinamiklerinizle harekete geçirebildiğiniz bir gündemi getiremiyorsunuz insanların önüne. Kuyruğa takılmaktan başka bir şey değil bu. İşte rutin hareketler sergiliyorsunuz. Rahatlama dönemleri de yine sizin dışınızdaki dinamiklerin harekete geçmesiyle oluşuyor, bir direniş, burjuva siyasetinin bir açmazı (çoğunlukla da zülfiyare dokunmayan), hilesi, hurdası, zırvası ile gerilim artıyor. Sonra yavan bir rahatlama, bir tatmin olma durumu yaşanıyor...Bir sonraki gerilime kadar... Hani sizin öz gündeminiz? Sizin iç unsurlarınızla harekete geçecek, topluluğa yön verecek, siyasetinize katkı sunacak, sizin öncülüğünüzde gelişen gündeminiz? Niçin yaratamıyorsunuz? Niçin yaratmanın yollarını bile aramıyorsunuz? Ne oldu da bu kaynak kurudu? Böyle giderse bu bir halk hareketi olamaz, mümkün değil bu. Kuyrukçulukla kim nereye gelebilmiş? Şimdi biz çıkıp bu böyle olmaz, içimizdeki sorunların üzerine cesurca ve serinkanlılıkla gitmeliyiz, halkın hassasiyet, öfke, kin ve nefret duygularının üzerine gidecek ve hatta onları palazlandıracak yerde biz onlara alternatif gündemler oluşturmalıyız, böyle yaklaşmalıyız, önlerine bu gündemi koymalıyız diyoruz. Bunun neresi hakaret edilesi bulunuyor? Siyasete başladığım günlerde şef abimin beni tembihlediği gibi, "pişe pişe büyüyeceğiz" deyip geleneksel yapılar içinde sinizmi yaymak mıdır aslolan, yoksa elini hemen şimdi taşın altına koyup makro çaplı sorunlara sosyalist reçeteler geliştirebilecek altyapıyı güçlendirmeye yönelik küçük küçük pratikler örgütlemek midir? İlkinden bir halt çıkmadı...Tüm örgütler elimizde patladı...Şimdi ikinci perspektifle yenisinin zamanı...

Bu arada bir de testosteron hastalığı çıktı başımıza, eyvah...

12 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1952

Evet işte, söz konusu faaliyet, hayal gücünüzü tetikliyor hakikaten, devam. Mastürbasyon ile gerçek seks ayrımına biraz varmışsınız ki ikinciden kaynaklı sorunla ilgili bilgi ve öğüt içeren bir metin göndermişsiniz, ayrıca sağolasınız. Fakat o sorun ilkinden de kaynaklanabiliyor. Yarattığı psikolojik sorunun da daha vahim olduğu söyleniyor, dikkat. Tabi bu arada galiba, hani soruna rastlanma sıklığı ve metinde verilen tanımdan anlaşıldığına göre, hemencecik erkek olduğuma kanaat getirmişsiniz. Hem de sorunu kullanarak yani bu "erkekçe" yolla üstünlük kurma hevesinize yenik düşmüşsünüz. (oysa mastürbasyon, cinsiyet imasını içermeyen doğal bir güdüyle yapılan benzetme idi). Şu "testosteron büyüklenmesi" yok mu, gözü kör olsun! Pek çokları gibi sizin de başınıza bela oldu herhalde, acil şifalar! Analojiyi anlama kabiliyeti yine de mükemmel ama. Ah bi de üzerine alınma kabiliyeti olsa sizde, tam süper olacak...Ha gayret solaris ha gayret, olcek bu iş...

Cevaba cevap

12 Şubat 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 1954

Sayın ziyaretçi,
 
haberveriyorum.net, dar bir siyasal çizginin kapalı bir yayın organı değil, sizin de kullanıcısı/habercisi olabileceğiniz, yazı ekleyebileceğiniz, tartışma açabileceğiniz bir site... Katkıcılarının sayısının (henüz) sınırlı olması nedeniyle farklı bir görüntü veriyor olabilir; ama burada “başrol oyunculuğu” türü şeylere pek yer yok... Diğer taraftan, bu sitenin, Türkiye soluna öncülük etmek ya da solun yönünü tayin etmek türü bir iddiası da hedefi de bulunmuyor... (bkz. Hakkımızda)
 
Herhangi bir meselenin etraflıca tartışılmasının önüne geçmek gibi bir şeyi zaten yapamam; gördüğünüz gibi, “ziyaretçi” olarak da yazabilirsiniz ve küfür, hakaret vb. içermediği sürece yazdıklarınız onaylanır.
 
Ama izin verin, ben de, solun bir kesiminin TEKEL işçilerinin direnişiyle ilişkisi hakkındaki bir tartışmadan hareketle, mevcut sol yapıların bugüne kadar neleri yapıp neleri yapamadıklarının hesabını vermek zorunda tutulmayayım.
 
TEKEL direnişiyle ilgili olarak, Ufuk Uras’ın yaptıkları ile diğer solcuların yaptıkları arasında hiçbir farkın bulunmadığını iddia ediyorsunuz... Bu yazdığınıza gerçekten inanıyor musunuz? Bugüne kadar çıkan haberleri (yeniden) gözden geçirmenizi önerebilirim. TEKEL işçileri, bu direniş sürecinde, hangi sol yapılara hangi nedenlerle daha fazla yakınlık duymaya başladı? Örneğin, “Artık beş vakit komünistim” diyen işçiler var; “Ufuk Uras’tan pek hoşlanmazdım, ama artık benim gözümde farklı bir yerde” diyen işçiler var mı?
 
Yazımın başlığındaki “rahatsızlık” ifadesi, elbette bir “uca çekme” içeriyor. Ama solcu olduklarını söyleyenler, Türkiye tarihinin en önemli işçi direnişlerinden biriyle karşılaşıldığında, bir iki ziyaret ve bir iki değinme dışında bir şey yapmıyorsa, bu sözcük bir “iftira” olmaktan çıkar.
 
Ufuk Uras, tek başına milletvekilliği kimliğini kullanarak, yani “tabanı oluşmuş, organları bulunan” herhangi bir yapıdan yararlanmadan da, farklı tartışmalara müdahil olmayı, kendisinden söz ettirmeyi (olumsuz bir anlam yüklemeden söylüyorum) başarmıştı. TEKEL işçileri özelinde (iki aydır) benzer bir çaba harcamamış olmasından hareketle yapılan bir niyet sorgulaması neden mesnetsiz olsun?
 
Sosyalist hareketin kendi öz gündemini oluşturması gerektiği (ve/yani bu konuda eksiklerinin bulunduğu) tezini, belki sizden hayli farklı anlamlar yükleyerek, ben de destekleyebilirim. Bugüne kadar yapılanlardan daha iyisini, daha etkilisini, daha sonuç alıcısını üretme çabası elbette sonuna kadar meşrudur. Ama herhalde, sırf böyle bir çabanın harcandığı iddia ediliyor diye, bu iddiayı ortaya atanların yaptıklarını takdir etmek zorunda olmayız. Gorbaçov da “sosyalizmi ilerleteceğim” diye çıkmıştı ortaya... Diğer taraftan, 1980’li yıllardan bu yana, “yenileşme” edebiyatı yapanları ister istemez takip ediyoruz; nedense, işçi sınıfından daha fazla uzaklaşmaktan, daha fazla sağcılaşmaktan başka bir doğrultu kazanamıyor bir türlü, şu “yenileşme” denen şey... TEKEL direnişi, bunun bir kez daha görülmesini sağlamış oldu...
 
Solun geleceği, herhalde, Türkiye'nin toplumsal dinamiklerinden bağımsız bir tartışma konusu olamaz... TEKEL direnişiyle elde edilecek olan sonuçların, Türkiye'deki sınıf mücadelelerinin ve dolayısıyla Türkiye toplumunun geleceği açısından kritik bir önem taşıdığını düşünüyorum. İşçi sınıfının tümüyle sindirildiği ve hareketsiz kılındığı bir ülkede solun yapabilecekleri başkadır, sınıfın belirli bir özgüven taşıdığı bir ülkede yapılabilecekler başka... Yenileşmeci solda ise, böylesi bir kaygıya pek fazla tanık olamıyorum...

sanki bugüne kadar hiç ortada

12 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1955

sanki bugüne kadar hiç ortada olmayan kişiler ve hiç dile getirilmeyen görüşler eskimiş çoraplarınızı atın artık jil var gibi olmuş. uras kaç sene genel başkandı. sanki yeni geldiler türkiyeye, herkes çekilsin siz bugüne kadar başarısız oldunuz artık biz varız diyorlar. e siz de vardınız yıllardır.

farklı kişilikleri kendinde

12 Şubat 2010, yazan habiskurus,
Yorum no: 1956

farklı kişilikleri kendinde birleştirebilmiş pek bir demokrat sayın ziyaretçiye ...

ilginçtir, testesteron daha doğrusu androjenler kadınlarda da bulunabilir ama burada karşılaştığımız ziyaretçi efendinin keyif dumanını tüm biz geleneksel solcuların yüzüne üflemesinin kaynağı bu değil sanırım: kendisinin aşmış nasihatlerini hakikatten hiç dinlemiyoruz biz. tartışmayı da beceremiyoruz, yazık bize. buna öfkeleniyor aslen bence.

sayın ufuksuz inlemesel basturucu hatun/ eril/ üçüncü türde kişi, bizi bir de -darbecikciklerin bavulcukcukların peşine takılmadan ama- bir darbecik de siz yumurtlasanız da o şekilde nirvanaya ulaştırsanız, sizin ışığınızdan bu vesileyle faydalansak. bak siz bir darbecik uydurun ben sizin peşinize takılacağım söz. rütbelerimi de sökmezsem bana da paşa demesinler (çok ince değindirme çook, beni eregengondan içeri de aldırtırmsınız litfen, çok rica ediciğim, bu sayede rütbeleri hem geri alırım hem de belki fazlasıyla yükselirim aradan)

oh rahatladım bu masturbasyon sayesinde, dünya varmış, kısa atımlı zaten, yerli malı bu... bir sigara da ben yakayım. yaktım. şimdi nurunuzu bekliyorum :)  

 

hasan basri seren

Soroscu diye kara çalma meselesi

12 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1957

Çok şey var da söylenecek, İnselciler, Urasçılar, Baskıncılar şu sorosculuktan niye alınıyor; iftira ediliyor, haksızlık ediliyor tribi yapıyor onu anlamıyorum.

Abileriniz Belge, İnsel, Kavala vb. Açık Toplum Enstitüsü'nde üstün görevler almadı mı? Bu isimler sizin seçim kampanyalarını desteklemedi mi? Hatta İnsel bizzat bu fikri ortaya atmadı mı? Şimdi bu isimler sizin yeni girişimlerinizin başını çekmiyor mu?

Açık Toplum Ens.'nün hakkını yemeyelim, açık teşkilattır, yönetim kurulu üyelerini, fonladığı çalışmaları gizlemiyor. Adamlarınızla övünüyor. Siz niye utanıyor, celalleniyorsunuz?

Kum havuzunda tartışma

13 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1959

Burada neyin kavgasını veriyorsunuz allahaşkına?

Mustafa Balbay 344 gündür hapiste... Hapiste! Bir daha yazayım: Hapiste!

"Darbelerle mücadele" diye sokağa çıkanların başlarına hiç bir şey gelmiyor. Ama Mustafa Balbay hapiste. İzan, mizan... Mustafa Balbay'ın 344 gündür hapiste olmasında hangi izan var?

Aylin Duruoğlu bir kızcağız var. Tanırmısınız? Ben tanımam. Ne suçu var bilmem. Siz biliyormusunuz? Kızcağız, aylardır hapiste. Nedir suçu? Ne yapmıştır? Anlatabilirmisiniz bana?

Darbelerle-marbecilerle-ağar'la mücadeleymiş... peh peh peh...

Tekel işçilerine darbe vurdular. Denize değilsede göle döktüler. Gaz sıktılar. Tehdit ettiler. Tehdit ediyorlar. Bunun karşısında bir soru önergesini bile çok görenler neyin savunusunu yapıyor?

Bu ülkede mücadele eden insanlar ve aslında pek fazla mücadele etmeden bile başlarına bela gelen insanlar var ama burada yürütülen tartışmada ne mücadele edenler ne de başlarına bişey gelen insanlar var. Tartışmaya devam edin. Belki bir gün kum havuzlarına da nur yağar.

solcularmi kim solcu?

13 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1960

Syn Özalp. "Uras, zorunda kaldıkça, gerekli gördükçe, TEKEL işçilerinin yanında olduğunu açıkladı tabii ki... Peki, burjuva siyasetçileri bile (elbette “rant toplamak” için) TEKEL işçileriyle birlikte sabahlar, onlarla birlikte biber gazı yerken, meclisteki “tek sosyalist milletvekili” olduğunu iddia eden Ufuk Uras, tek bir gecelik uykusunu olsun, TEKEL işçileri için feda etti mi?" demissiniz. Pardon solculuk Uraslarin, Oranlarin tekelinde olan bir kavrammida onlara sitem ediyorsunuz da CHP milletvekilini rant hesapcisi yapiyorsunuz. Siyasetin kendisi rant degilmidir zaten. Uras ve Oran gibi Akp yalakalarini solcu göstermek, sizin disinizda olanlari burjuva rantcisi olarak göstermek...siz de gidip o burjuva rantcisi gibi biber gazi yiyebilirdiniz. bos konusmayin, solculuk urasa malmis orana mi?!

Erkin Bey'e cevap

13 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1962

Erkin Bey,

Şu an 4c’den yararlanan Tekel işçilerinin sayısı kaç oldu? Şubat sonuna kadar sizce kaç olacak? Bunun için de nolur beni suçlamayın. Yanlarına gidip konuşup sohbet ettiğim, inanmazsınız Türkiye işçi sınıfı niteliklerini göz ardı ederek eski alışkanlıkla gominist propaganda yaptığım oldu. Bekleyip göreceğiz...

Cevabınızı hakikaten zevkle okudum. Fakat ne kadar çevresinde dolanırsanız dolanın, özünde yine aynı hata sırıtıyor. Sorun şu; Tekel direnişinin Türkiye’yi tutuşturacak bir alev olduğu tahayyül ediliyor. Siz de bu önvarsayımla hareket ediyorsunuz. Tekrarlamış olacağım, Tekel direnişini demokrasi ile ilişkilendiriyorsunuz, bunda haklısınız tabi ama sadece bunu ilişkilendiriyorsunuz, başka bir demokratik mücadele alanı yok sizin için. Böyle olunca, demokratik mücadele sadece bir sınıfa, o da belki de dünyada eşi görülmemiş çürük sınıf yapısına, niteliğine sahip bir sınıfa, kendi sınıfsal gerçekliğinden habersiz sadece hak arayan bir sınıfa ve ondan gelecek kısık sese bağlanmış oluyor (ki sonunun ne olacağı belirsiz gördüğünüz gibi). Peki ya sonra? Bir yorumcu ‘Mehmet Ağar... peh’ demiş. Evet, işçi sınıfının sesinin çıktığı bir ülkede sol mücadele şüphesiz ki güçlü olur. Peki soruyorum: Mehmet Ağar’ın yargılandığı, belimizi büken, arkadaşlarımızı katleden yasa dışı örgütlerin yok edildiği bir ülkede de solun mücadelesi şimdi olduğundan daha başka olmaz mı? Hele de sol da bu mücadelenin içinde bulunuyorsa. Neden yoksunuz bu alanda? Akp’ye ya da Belgelere, İnsellere tepki duyup bu sürecin gerçek yöneticileri olmaya neden aday değilsiniz? Neden bu can alıcı konuda ortalarda yoksunuz? (üstüne üstük alay ediyorsunuz, küçümsüyorsunuz bunu). Size sormayacaklar mı bu ülkenin siyasi tarihini okuyan, inceleyen genç nesiller, yargılanma süreçleri başlamışken, sol olarak sosyalistler olarak ne yaptığınızı, bu sürece ne şekilde katıldığınızı? Yahu bu ülkede Akp döneminde yargılanıyor diye Veli Küçük gibi bir adamı bile savunanlar çıkmadı mı? Neden gözünüze batmıyor bu ucube adamlar ve bunları savunanlar?

Komünizmin baş düşmanlarından Yaşar Okuyan bile açlık grevi yapmış direniş için http://www.ensonhaber.com/gundem/253313/yasar-okuyan-aclik-grevinde.html . Kimi kiminle yarıştıralım biz şimdi? Ben sorsam, sizde açlık grevi yapan lider var mı diye cevabınız ne olur? Cevap hayır ise, siz bir Yaşar Okuyan kadar olamadınız be, desem (siz bu minvalde tartışmaya devam ederseniz diyen de çıkar tabi) bu çok mu anlamlı olur? Yani bu doğru mu, o şu kadar katkı yaptı, bu bu kadarcık yaptı diye bundan büyük tahliller çıkarmak? Mesnet dediğinizin çıtası bu mu olmalı? Yani bu sakat bir tartışma konusu açığa çıkartıyor. Yazınız da bir şeyi kanıtlamıyor.

Fakat, ben de aynen sizin Türkiye solu geneli ve Uras için düşündüğünüz gibi, Uras’ın bu işte çook başarılı olduğunu, olabileceğini düşünmüyorum. Hayır nasıl düşünebilirim? Uras bir sosyalist mi her şeyden önce? Tartışılır. Ama ben olması gerektiğini de düşünmüyorum. Bu mücadeleyi nasıl tek bir sınıfa bağlamıyorsam, tek bir insana da bağlamıyorum. Sizde gördüğüm çok vahim bir yanlışın altını çiziyorum ve bunun eskide olduğu gibi tekrarlanmasını ve ülkenin sol siyasi mücadelesine yön vermesini artık istemiyorum. Bu ülkenin sol siyasetine artık yeni bir vizyon, yeni araçlar, yeni mücadele alanları gerekli. Yeniden bu kadar korkmayın, bu kadar statik, mekanik düşünceler ve korkular geliştirmeyin ve bunları yaygınlaştırmayın. Mücadele dediğimiz, siyaset dediğimiz devinimi güçlü, dönüşüm dinamikli, etkin ve etkileşimli bir süreçtir. Siz de yenileşmeyi, yeni hareketi bir insana bağlayarak reddetmeyin. O insanı devirebilir bu hareket, esamisi bile okunmaz günün birinde bakarsınız ama getirdiği soluk, kazandırdığı araçlar baki kalır, bayrağı devralana sağlam ve mücadeleci bir zemin yaratır. Eski yol ve yöntemlerin, yapıların işlemediği, yeni insan kazanamadığı, gelişemediği bu kadar açıkken kötü falcılık yapmaya ne lüzum var? Tekrar edeceğim, alanı “liboş”lara, onların ideolojilerine bırakmayın, asıl siz orda varlığınızı gösterin (bakın bu kadar içtenlikle kimse, hiçbir "karşıtınız" sizi uyarmaz.) O zaman ben de size katılırım belki belli mi olur.

Paşa nurla buluştu...

13 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1963

habiskurus,

paşa bizim oralarda küçük çocukları severken, başlarını okşarken söylenir, özellikle cinlik yaptıklarını zannederken komik duruma düştüklerinde, büyükler onları eğlence konusu haline getirdiklerinde kulanılır (yani iyi bi şey meraklanma)...benim de aklıma ordan şey ettiydi... büyüdüklerinde hepsinin nur yağdı üstüne...nur yağsın senin de üstüne...e mi paşam?

çok kişilikli ilk ziyaretçi

Balbay...

13 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1964

Kum havuzundan bahseden arkadaşım,
Mustafa Balbay, savunmalarında ben suçsuzum diyor. Kendisi içinde mi değil mi ben bilmem, ama ortada bir suç var ona göre ki ben bunda suçsuzum diyor. Bunu da ben ya da kum havuzundan biri mi diyor? Bu savunma da kum havuzunda tartışanlara mı ait? Adamınız (kusura bakma arkadaş ben onu okumam) kendini bu minvalde savunmayı seçiyor. Başınızı kuma gömeceğinize neden ona bu kadar inanmışsınız, güvenmişsiniz, bel bağlamışsınız onu sorun önce bir kendinize.

İkinci ziyaretçi cevabına cevap

14 Şubat 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 1966

Sayın ziyaretçi,
 
Devrimci olmayan bir dönemde işçi sınıfının durumuna bakıp “bunlardan iş çıkmaz” demek gerçekten de kolaydır. Ne beklenebilir ki, hayatta kalmak için birbirleriyle kıyasıya mücadele etmekten başka hiçbir seçenekleri bulunmayan insanlardan? 1916 yılında, Rusya’daki işçi sınıfı pek mi devrimciydi? Marx, daha 1845’te yazmıştı, işçilerin ancak burjuvaziye karşı mücadele sayesinde bir sınıfa dönüşebileceklerini ve bunun dışında, rekabetin onları birbirlerine düşman edeceğini...
 
TEKEL direnişinin Türkiye’yi tutuşturacak bir alev olduğunu varsaydığımı iddia etmişsiniz. Oysa şöyle yazmıştım: “İşçi sınıfının tümüyle sindirildiği ve hareketsiz kılındığı bir ülkede solun yapabilecekleri başkadır, sınıfın belirli bir özgüven taşıdığı bir ülkede yapılabilecekler başka...”
 
Ama hiç kuşku yok ki, TEKEL direnişine, bu direnişin Türkiye’yi tutuşturacak bir alev olabileceği düşüncesiyle yaklaşılmasını, sizin “gerçekçi” yaklaşımınıza göre, çok daha doğru bulurum. Aslına bakılırsa, tam da eleştirdiğim kişiler gibi düşündüğünüz anlaşılıyor: “En geç Şubat sonuna kadar bu iş biter zaten”, “sadece hak arayan bir sınıf”, “sesi kısık zaten”... TEKEL işçilerinin direnişine böyle bakanlar açısından, bu direniş bir vakit kaybı olabilir... “Türkiye’nin demokratikleşmesi” için yapılabilecek çok daha ciddi şeyler varken...
 
Evet, haklısınız, ben, “demokrasi” dendiğinde, her şeyden önce, “halkın” devlet yönetimine daha fazla katılmasını anlıyorum; halkın büyük çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının (yani yaşayabilmek için emek güçlerini satmaktan başka çareleri bulunmayan işçilerin, kamu emekçilerinin, işsizlerin vb.) bu ülkede daha fazla ağırlık sahibi olmasını sağlamayacak, tam tersine emekçilerin seslerinin daha da kısılmasını kolaylaştıracak olan hiçbir süreci “demokratikleşme süreci” olarak görmüyorum...
 
TEKEL direnişinin sonu gibi, “darbe karşıtı” mücadelelerin sonu hakkında da tahmin yürütebiliriz... Hiç merak etmeyin, Ağar’la, darbecilerle, “derin devlet”le, “askeri vesayet”le vs. uğraşılması sayesinde elde edilebilecek olan tek şey, AKP’nin, Fethullahçıların, tarikat ve cemaatlerin devlet içindeki örgütlenmelerini daha bir güçlendirmeleri, “derin devlet”in işleyiş mekanizmalarının değil ama onları işletenlerin daha hızlı değişmesi olacaktır.
 
Bugünün Türkiye’sine baktığımda da, “darbecilerle mücadele” adına AKP’nin, Fethullahçıların, yandaş sermayedarların elindeki yandaş medyanın, Taraf gazetesinin kanatları altında mücadele eder gibi görünen solcuların, “figüranlık”tan öte, herhangi bir iş yaptıklarını düşünmüyorum. Tarihe de böyle yazılacağını düşünüyorum.
 
Veli Küçük’ün, bir yığın ilgisiz insanı tutuklamak ve asıl önemlisi çok daha fazlasını baskı altına almak için gözden çıkarılan biri olduğunu göremiyor musunuz yani? Onun ve onun gibilerin yerlerini almış ve alacak olanlar, ondan daha mı “demokrat”?
 
Kısacası, dönüp dolaşıp, aynı noktaya geliyoruz: Sol, sınıfsallık temelinde mi güç kazanacak/kazanabilir (ve “demokrasi mücadelesi” adı altında figüran olmaktan kurtulup, farklı toplum kesimlerinin çıkarlarını da daha iyi savunabilir hale gelebilir), yoksa, iktidardaki güçler tarafından zaten davet edildiği bir alanda yürüyerek mi işçiler için de daha faydalı olmaya başlayacak/başlayabilir...
 
Verdiğiniz Yaşar Okuyan örneğinin sizi haklı çıkardığını gerçekten düşünüyorsanız, diyecek bir şeyim yok...
 
Bir konuda, yine anlaşabiliriz (ve tabii, yine çok farklı anlamlar yükleyerek): “Bu ülkenin sol siyasetine artık yeni bir vizyon, yeni araçlar, yeni mücadele alanları gerekli.”
 
Ama lütfen, “yeni” diye, hiçbir yenilik barındırmayan bir partileşme girişiminden söz etmeyelim... Uras’ın, İnsel’in, SHP’nin, ABF yöneticilerinin söyledikleri arasında “yeni” olan ne var? “Yeni olunmalı”, “kitlesel olunmalı”, “tüm mağdurların sesi olunmalı” türü boş (ve hayli eski) sözleri bir yana bırakacak olursak tabii ki...
 
Ya bu girişimin, ona bugün öncülük etmekte olanların gitmek istediklerinden çok farklı bir yola kayma ihtimali? Vardır tabii ki, her tür girişim ve hareket için, bu tür ihtimaller... Gün gelir, Honduras’ta olduğu gibi, liberal bir partinin devlet başkanı solcu da olabilir...  Ama, bugün somut olarak yaptıklarından ve yapmadıklarından bağımsız olarak “ben yeniyim” iddiasıyla ortaya çıkan herkese destek olmak, herhalde, pek akıllıca olmayacaktır...

İşçi sınıfı ve politik mücadele (Erkin Bey’e yeni cevap)

14 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1969

Önce, Tekel direnişinin başarısızlığını filan istiyor, içten içe bunu hayal ediyor değilim. Bunu istemem nasıl mümkün olabilir? Sol olarak bu ülkede yenilgi dışında bir yazgımız olmadı. Başka birini daha tatmak çok ama çok acı olur. Ama Türkiye’nin sınıfsal yapısını göz ardı etmek ve bu şekilde çıkarımlarda bulunmak da yanlış.

Şunu mu söylemeye çalışıyorsunuz 1917 devriminden önce pek mi devrimciydi işçi sınıfı diyerek: özünde devrimci olması beklenen/gereken bir işçi sınıfı mevcut değildir. Hiçbir devrimin ardında da Marksist anlamda sınıf çatışması bulunmuyor, sınıf antagonizması dediğimiz devrimlerin hiçbirinde gözlemlenen bir olgu değil zaten. Dolayısıyla hiçbir devrimden genel yasalar çıkartmak mümkün değildir. Perspektifiniz bu ise sizinle aynı fikirdeyiz. (Yazınızın bir kısmından bu anlamı çıkartmak mümkün olsa da aslında bunu söylemek istediğinizi de sanmıyorum.)

Marks’ın gözlemleri aynı iş ortamlarında, fabrikalarda çalışan, kitlesel üretimde yan yana gelen, aynı yerlerde yaşayan insanların ortak bir “proleterya bilincine” sahip olacağı varsayımını destekliyordu. Fakat şimdi bu tür bir ayni mekanlardan bahsetmek ve çıkarları aynı homojen bir işçi sınıfı yapısı tahayyül etmek mümkün değil. Bu doğrultuda, üretim süreçlerindeki pozisyonları icabı, Marks’ın öngördüğü gibi mücadeleye katılmak “zorunda” olan bir işçi sınıfı varsayamayacak isek, örgütlenme biçimimizin de değişmesi gerektiği ortada. Siz artık çok katmanlı, karmaşık toplumsal gruplardan oluşmuş, sınıf kimlikleri parçalı bir topluma (bu toplumun emekçilerinde artık işçi sınıfı bilinci parçalanmıştır) proleterya temelli bir çağrıda bulunamazsınız, geniş ve etkin sınıf örgütlenmeleri oluşturamazsınız, “gerçekçi” olmak istiyorsanız tabi. Bunun muhatabını bulmanız çok zor.

Sizin de 1916 Rusyasını günümüz için örnek verirken Türkiye’deki işçi sınıfı gerçeğini açığa çıkartmaksa niyetiniz, proleteryanın “nadir rastlanan bir tür” olduğunu kabul etmek durumundasınız. En azından şunu kabul etmek durumundasınız ki hali hazırda sınıf bilinci nispeten daha gelişmiş olan kesim işçi sınıfı bile olsa bu sınıf, sosyalist bir örgütü besleme ve saflarını oluşturma gücünde ve potansiyelinde değil (tek tek örnek vermek çok gereksiz, bütün sosyalist oluşumlara ve taban bileşimlerine bakabilirsiniz).

Bu durumda yapılacak şey, geleneksel sol politika kapsamını aşan, her birinin özgün maddi temelleri olan santrifüj yapıları dahil eden bir politika çizgisi izlemektir. Oysa yazınız ve cevaplarınızla ortaya koyduğunuz tam bir çıkmaz, biri imkansız diğeri olumsuz iki seçenek sunuyorsunuz. Yenilenmesi gerektiğinden sizin de bahsettiğiniz (ama yalnızca laf arasında bahsini geçirdiğiniz) geleneksel solun kısır ve dışlayıcı siyaset çizgisinin karşısına burjuva siyasetinin şekillendirmekle kalmayıp bizzat yarattığı siyasi mücadele zeminini koyuyorsunuz. Her ikisi dışında bir siyasetin gelişebileceğine, geliştirilebileceğine inancınız yok (ne kadar Honduras örneğini verseniz de).

Toplumsal kurtuluşu iktisadi kurtuluş ile sınırlasak, işçi sınıfını da tek toplumsal özne olarak görsek, hayata bu tek boyutlu açıdan bakabiliyor olsak işimiz ne kadar kolay olurdu değil mi? Oysa hayat ve daha önce bu kadar net bir biçimde öngörülemeyen kapitalizmin üretim süreçlerinde yarattığı dönüşüm ve bunun toplumsal izdüşümü bunu yalanlıyorken bu konuda ısrarcı olamayız. İşte burda arafta kalınarak da siyaset yapılmaz. (bunun olamayacağını arafta kalınamayacağını görmedik mi Ödp örneği ile?) Sınıf indirgemeciliğine karşı yapmaya çalıştığımız da kısaca budur, bu santrifüj yapıları siyasete eklemlemek ve çok sesli, çok kimlikli, çok eksenli bir politik mücadele vermektir.

Erkin Bey, yeni soldan, yenilenmeden vs. bahsederken yerleşik kavram ve eylemliliklerin yetersizliğinden bahsediyor ama sizin yeni özleminizin temelini ve kurgusunu sergilemiyorsunuz (kusura bakmayın böyle olunca tahmin yürütülebiliyor anca). Oysa bunu bilmek ve bildirmek elzem. Yani yenilenmeden anladığınız, kastınız nedir? Örneğin topyekün bir yenilenme sizin için gerekli mi, yoksa var olan yapıların makyaj ve rötuş işlemleriyle adam olması mümkün mü?

En önemlisi ve geleneksel solun uzlaşma zeminini havaya uçuran temel sorun sizde de görülüyor, ortaya çıkan veya çıkacak olan farklı sol arayışlarının burjuvazi tarafından dayatılmış HAİN BİR KOMPLO olduğunu varsayıyorsunuz, bütün yenilik hareketlerini ve taleplerini de buna mahkum ediyorsunuz, tüm yazılarınızda yaptığınız bu. (O kadar ileri gidiyor ki bu yanlış düşünce seti, Mehmet Ağarların ve daha birçok eli kanlı faşistin yargılanmaları taleplerinin bile iktidara hizmet ettiğini düşünüyorsunuz. Kendinizi bu sürecin tamamen dışına atıyorsunuz.) Bu geleneksel solun ortak tavrı. Yeni sol arayışlarına Yaşar Okuyan ne kadar yaklaşabilirse, geleneksel sol da o kadar yaklaşabiliyor.

Oysa evrensel bir gerçek var: 80’lerin sonundan bu yana sol tüm dünyada itibar kaybetti. Hal böyleyken oturup düşünmeliyiz, solu gerçekten cazip bir seçenek kılmak için yeterli miyiz değil miyiz? Hakiki bir sol açılıma, atılıma ihtiyacımız var mı yok mu? Şimdi bunu söyleyenlere komplocu damgasını yapıştırmak, yaptığımız işin doğasına aykırı değil midir? Ben yenilik adına hain burjuvazinin, alçak iktidarın kucağına oturalım, onların çizdiği yolda yürüyelim demiyorum. Haklısınız, mücadeleyi bu zemine çekecek kişiler ve ideolojiler görmektesiniz ama hareketi bununla sınırlamayın, bu harekete katılan insanları bir tek insanın ya da ortak çıkarları burjuvazinin güçlenmesi olan bir grubun iradesine indirgeyip de büyük bir yenilenme perspektifini ve buna girişmek isteyen insanların dönüştürücü potansiyelini küçümsemeyin diyorum. Bu da bir tür şablonculuk olmaz mı? Kapitalizme muhalefetin çok farklı tezahürleri karşısında sosyalistlerin çok geniş bir toplumsal kurtuluş perspektifinin bulunması beklenir ve gerekirken, toplumun dar bir kesimiyle ve tek bir devinim süreciyle ilgilenmeleri sorunu az şey midir?

tartışmaya salçA

14 Şubat 2010, yazan ziyafetçi,
Yorum no: 1970

vallah ben pek çakozlamam, baş harfleri bile kıça koyarım, ağır abiler ablalar ağır ağır ve gayet usturuplu tartışırken araya salça olmak da hoş değil ama hep merak etmişimdir şu yeni şeyler nelerdiR? proletarya ne zaman kendi için olur, ne zaman kendinde olur, tarihsel proletarya nedir, kafalı kollu, esnekli katılı, geleneksel modern, sektörel vektörel kaç türlü ayrılır, mücadele etmeyen sınıfa sınıf denir mi, ontolojisi nedir epistemolojisi nicedir, hizmet sektörünün ağırlığı o biçim artarsa ne olur, mücadele ederken tartsan kaç okka gelir hep tartışılagelmiştiR! bu tartışmaların içinden elli bin tane yeni türetildiği gibi, bu sınıf meselelerine diğer kimlikler, ötekiler, cinsellikler, etnisiteler de eklendiğinde rakkam 150 bine çıkmıştıR.  sonra yeniciler eskiciler, solun bütün ayrım noktalarını ıcığına cıcığına tartışmaya kalkıp biz yeniyiz diye hiçbir yenilik üretemeyenler ve lakin sürekli ama sürekli analiz üretenler, şefler sınıf temeli kalkmıştır deyince kalktı zannedenler, şefler hadi sınıfı örgütlüyoruz diyince örgütlendiğini zannedenler, sınıfı bilinçlendirmeyi dolmayı pirinçlendirmeye benzetenler, pre pro ve post modernciler, partililer partisizler şunlar bunlar ve de büyük harfleri sona saklayan bendeniz şamşırır kalırız, karşımızda yazanı görünce: TEKEL

Ziyaretçiye naçizane bir öneri

14 Şubat 2010, yazan Ayşe K.,
Yorum no: 1972

Ziyaretçinin yazıları bana daha çok iki eğilim arasında bir gidiş geliş halinde olduğunu düşündürdü. Liberallerin çok bildik tezlerine oldukça angaje olmuş bir yandan, diğer yandan ise, belki de "eski alışkanlıkla", şüphe duyulası bir siyasi pratik içerisinde olabileceklerine/olduklarına dair bir açık kapı bırakmış son yanıtında. Böyle bir durumda, "burjuvazinin dayattığı hain bir komplonun" iyice açığa çıktığı (sistemin bekası için günün koşullarına uygun bulunmadığı), "yeni" ve “değişim” hezeyanı (bitmez tabii, öyle gözüküyor ama) yeni bir ideolojik kılıfa büründüğü, yeni araçlar edindiği durumda, eskiden edinmiş olduğu (sanırım ‘geleneksel’) teorik altyapının ezici gerçekliğinin altında kalmamak için bir yanılma payı bırakma gereği duyuyor. Bir yandan "yeni olanı", liberal görüş tarafından böyle gösterileni övüyor, diğer yandan ona ve yaratmış olduğu “ideolojik zemine”, “liderlere” dair kendi içine de sinmeyen birtakım şüpheler barındırdığını açığa vuruyor. Belki de vicdani bir tutumdur, bilemiyorum. Ama ziyaretçinin işi bana daha zor göründü...

Bu durumda kendisine bu tür “yeni” ve “değişim” çağrıları yapmadan önce, bu vicdani mi akli mi bilemediğim şüpheleriyle yüzleşmesi ve belki bir kez daha önerdiklerinin (içlerinde benim de kayda değer bulduklarım var) içinde bulunduğu oluşum tarafından önümüze serilenlerle örtüşüp örtüşmediğini düşünmesi, sol siyasette aktif olmak adına belki başka arayışlar içerisine girmesi önerilebilir. Yoksa gelişme ve geliştirme, dönüşme ve dönüştürme amaç ve araçlarının, daha atak siyasi pratikler edinmenin, eşitlikçi, özgür bir gelecek için kapsayıcı açılımların gerisine düşmek ne kadar yıpratıcı ve faydasız ise, bu geleneksel solculardan iş çıkmaz deyip bir köşede ömür tüketmek ya da popülist kaygılarla sosyalist olmadan solculuk yapma hayalleri peşinde koşmak (“arafta olmak” mı demeli acaba?) veya “yeni” diye liberal görüşün eski ve çok tanıdık açmazlarını, liberallerin ve postmodernistlerin özgürlük kisvesi altında açığa vurmaktan çekinmedikleri tutuculuklarını, geriliklerini savunmak, iyice kirlettikleri “özgürlük, hoşgörü vs.” nosyonlarına teşne olmak ve bu içini boşalttıkları söylemlerle türlü muhalif hareketleri ele geçirerek kapitalizme karşı bütünlüklü mücadelenin önüne geçmelerini kabullenmek ve ona eklemlenmek de pek faydalı ve doğru bir seçiş olmayacaktır.

Yine geleneksel sol damar...

15 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1974

Ayşe Hanım, Kulağa ne de hoş geliyor söyledikleriniz, fakat bana bi de aktif siyaset adına içinde bulunabileceğim böyle bir geleneksel sol yapı gösterin bakalım. Öneriniz ancak bu şekilde anlamlı olacaktır. Gösterebilir misiniz? Cevabınızın olumlu olamayacak olmasına üzülmeyin sakın. Siz de "pişerek büyürüz" geleneğinden haberdarsınızdır!!!Siz pişmeyi beklerken atı alan Üsküdar'ı geçmezse ne ala! Geleneksel solun siyasi tarih yorumlarında reel sosyalizm deneyimlerinin ihanete uğradığından başka ne yazar ki? Bu deneyimlerin çöküşü komik bir şekilde iç ve dış mihrakların ihanetine bağlanmaz mı? Yeni bir siyasi oluşumda da böyle bir durumla karşılaşmanın ihtimal dahilinde olması neden şaşırttı sizi? Büyük bir fark var bu deneyimlerle benim önerdiğim hareket arasında tabi. Bu da şu ki, olası ihaneti ortaya çıkartacak yapısal sorunları gündeme almak, toplumsal olanı iktidarın sahibi bir tek merkezi araca teslim etmemek de mücadelenin bir parçasıdır, bize göre. Sosyalist hareketin dönüştürmek ve geliştirmek kısımlarından ne anlıyoruz başka? Reel sosyalizm deneyimlerinin çöküşü, kaçınılmaz yapısal yanlışları nedeniyle bu olası ihanetle baş edecek toplumsal araçları ve iradi yapılanmayı geliştirememiş, dönüşümü sağlayamamış olmasına, aksine ihaneti besleyecek mekanizmayı bizzat yaratmış olmasına bağlıdır. Değiştirme ve dönüştürmeye aday yeni oluşum için nihai endişe bu yüzden beyhudedir. Arafta kalmak konusuna yine geleneksel sol damarınızı sergileyerek hem de tam bir sekter sosyalist tavrıyla anlam vermişsiniz. Sosyalist olmadan da solculuk yapılabilir Ayşe Hanım. Sosyalist olmamış bir muhalifi neden kendinizden uzaklaştırdığınız ve liberalizme kaptırdığınızın cevabı da işte burda yatıyor, kendinizden başka sebep arayıp durmayın, başkalarını suçlamaktan da vazgeçin artık. Bu, geleneksel solun iktidar anlayışıyla bağdaşıyor tabi. Siz öncü sınıf önderliğinde iktidarın en zayıf anında hazır bulunup onu basit olarak ele geçirmeyi hedefliyorsunuz. Yine tek boyutlu bir iktidar hedefi ile toplumsal gücü ele geçireceğinize, toplumu şekillendirmeye bunun yeteceğine inanıyorsunuz. Burada diğer muhalif hareketlere biçtiğiniz değer nedir ki? Onlar zaten sizin öncü sınıf iktidarınızla oluşan tek sesli toplumsal şekle uyum sağlayacak, ona tabi olacak ögeler. Muhalif hareketin kaptırılması filan aslında sizin için hiç de önemli değil, hayıflanmanız gereksiz, neden bahsediyorsunuz ki bundan? Tekrarlıyorum: yenilenme perspektifine ve atılımına çok uzaksınız, aklınızın köşesinde bile bulunmuyor bu. Çok yazık...

Bir cevap daha...

15 Şubat 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 1976

Tartışmamız, ziyafetçi arkadaşımızın işaret ettiği kapsamlılığa ulaşmak üzere gerçekten... Reel sosyalizm tartışması da açılmış oldu örneğin... Oysa en başlarda ne güzel müdahale etmiş, “Neyi tartışıyoruz?” diye sormuş, “budur tartışma konusu” diye buyurmuştum!
 
Mümkün olduğunca özetleyerek yazayım... “Bence”, “bana kalırsa” gibi ifadelerin yokluğu, lafı uzatmama kaygısının ürünü:
 
Marx’ın yaşadığı dönem de dahil olmak üzere hiçbir dönemde ve hiçbir yerde, devrimci bir süreç yaşanmadan, birleşik ve bilinçli bir işçi sınıfı hareketi çıkmadı ortaya. Devrimci süreçlerin yaşandığı yerlerde de, devrime ulaşılamadığında, bu tür bir hareket kalmadı... İşçiler, devrimci olmayan dönemlerde, kendi başlarının çaresine bakmaya çalışan, burjuvaziden çok birbirleriyle mücadele eden bireylerdir. Neredeyse her dönemde ve her ülkede gözlenebilecek birtakım olguları açığa çıkarıp, “çıkarları farklılaşmış”, “çok parçalanmış”, “sınıf bilincinden yoksun” vs. deyip “işçi sınıfı çok değişmiş” ya da “bizim işçi sınıfımız çok farklı” türü sonuçlara ulaşmaktan kolay bir şey yok... “İşçi sınıfı devrim falan yapamaz” tezi, Marx’ın döneminde de hayli popülerdi...
 
Zaten, Marx da, siyasal devrimi, işçi sınıfının gerçek anlamıyla bilinçlenmesinin bir sonucu değil, zorunlu ön koşulu olarak görür. Marksizme göre, siyasal devrim toplumsal devrimi önceler...
 
Her devrimin ardında sınıf çatışması bulunur. Ama sınıf çatışmasının kendisini saf olarak emek-sermaye çelişkisi biçiminde ortaya çıkardığı bir örneği henüz yaşamadık.
 
Hem işçi sınıfının hem de toplumun çok katmanlı, karmaşık, parçalı vs. olması, burjuvazinin toplumu bölme (bölerek yönetme) çabasının bir ürünüdür aynı zamanda. Solun (Marksizmin) ayırt edici yanı, gerçekte ortak çıkarlara sahip olan farklı toplum kesimlerinin birlikte mücadelesini örgütlemeye çalışmasıdır. İşçi sınıfının çıkarları, yani sömürünün ve bununla bağlantılı ezme-ezilme ilişkilerinin tasfiye edilmesi, toplumun tüm ezilen kesimlerini birleştirebilecek olan tek zemindir.
 
Burjuvazinin toplumu (sınıfsallık dışındaki farklılıklar üzerinden) bölme çabalarının da ürünü olan dinsel inançlara, etnik-ulusal kökenlere, cinsiyetlere vs. dayalı hareketlerin, onları ortaklaştıracak mücadele hedefleri öne çıkarılmadan (merkeze yerleştirilmeden) “yan yana” getirilmesinin tek bir yolu olabilir: Bugünkü temel toplumsal ilişkilerin büyük ölçüde veri kabul edilmesi... Nitekim, bu tür “birleştirici” projelerin ortak özelliklerinden biri, mülkiyet ilişkilerini tartışmaktan hemen uzaklaşmaları... Şu son “çok kimlikli”, “çok eksenli” vs. hareket yaratma girişiminde olduğu gibi...
 
Mülkiyet ilişkilerini veri kabul edip, üstüne üstlük “toplumsal olanı iktidarın sahibi bir tek merkezi aracı teslim etmemek”, yani Marx’tan beri var olan “proletarya diktatörlüğü eleştirisi” üzerinden burjuvazinin (karşı-devrimcilik rolünü üstlenmeleri kaçınılmaz olan) siyasi örgütlenmelerine zemin sunmak, kapitalizmin kalıcılığını güvence altına almaktan başka bir anlama gelemeyecektir... İşçi sınıfının evrensel çıkarlarının ortaklığının yerine, kapitalist topluma özgü toplumsal çıkar farklılaşmalarının ve mücadelelerinin sürekliliğini koyduğunuzda, dönüp dolaşıp (ve pek fazla da uzaklaşamayıp) yine kapitalizme varırsınız. Çünkü, bu çıkarlar arasında (iradi müdahale olmadan) denge kurmanın tek yolu, mülkiyetin ve piyasa ilişkilerinin kutsal kabul edilmesidir... Nitekim, “yeni” solcuların bir başka ortak özelliği, merkezi planlamaya da öcü gibi bakmaları ve piyasa ekonomisinin farklı türevlerini savunmaları...
 
“(Marksist anlamıyla) solculuk yaparak bu ülkede pek fazla sonuç elde edemiyoruz, sosyalizm deneyimleri de zaten başarısız oldu, iyisi mi, solun (Marksizmin) temel tezlerini bir yana bırakıp, düzen içi kalması kaçınılmaz bile olsa, bir ‘hareket’ çıkaralım ortaya” denebilir tabii ki... Ama o zaman, dürüstçe, “biz Marksist anlamıyla solculuktan ve sosyalizm hedefinden vazgeçtik” denmesi daha doğru olacaktır; böylece, gereksiz yere, “sol içi polemik” de yaratılmamış olur... Avrupa’nın Marksizm kökenli sosyal demokrasisinin (ya da örneğin Marksizmle pek fazla bağı bulunmayan Yeşil hareketin) hangi kaygılarla nerelere vardığı da belli...
 
Bu tartışmalarla, Türkiye’de (geleneksel) sosyalistlerin ne kadar başarılı olduğu tartışmasının bir ve aynı şeymiş gibi sunulmasına gelince...
 
Bu soruyu kim soruyor? Kendisini Marksist, sosyalist, komünist vb. kabul eden biri soruyorsa, böyle bir kişi, “başarısızlık” saptaması yapıyor olsa bile, Marksizmin temel tezlerini benimsiyorsa, bunlara dayalı çözüm arayışları içine girmelidir...
 
Yok eğer “benim öyle Marksizmle, sosyalizmle şununla bununla pek bir ilgim yok, sosyal demokrat, hatta icabında liberal olsun, ama hemen bugün bir işe yarasın” diyen biri soruyorsa, o zaman da tartışmayı uzatmanın çok anlamı olmayacaktır...
 
"Marksistler, bu tür kişilerle selamı sabahı keser ve onları dışlar" türü bir şey söylemiyorum elbette; ama bu tür bir tartışma, teorik zeminde pek bir yere varamayacaktır; farklı yerlerden bakanların birlikteliği, ancak siyasal mücadele zemininde, ortaklaşan somut hedefler üzerinden kurulabilecektir...
 
Ya en genel anlamıyla “yenilik ihtiyacı” hakkındaki kişisel değerlendirmem?
 
Daha önce haberveriyorum.net’te şöyle yazmıştım:
 
“Türkiye’de (şimdilik) eksik olan, toplumun geneli tarafından ‘anlaşılabilir’, toplumun bir bölümü tarafından ‘ulaşılması olası’ ve ‘uğrunda mücadele edilmesi anlamlı’ bulunacak somut siyasal hedefler gösteren, bu sayede etkili olabilen, gerçek/toplumsal bir sol hareket…” (Kaynak)
 
“Yenilik”lerin bu genel doğrultu içinde aranması, kendilerini Marksist, sosyalist, komünist vb. kabul edenlerin de, bu doğrultuda çaba harcamaları gerektiğine inanıyorum...
 

Yine ‘tahayyül’ yine çarpıtma

15 Şubat 2010, yazan Ayşe K.,
Yorum no: 1977

Sayın Ziyaretçi,

"... yenilik adına hain burjuvazinin, alçak iktidarın kucağına oturalım, onların çizdiği yolda yürüyelim demiyorum. Haklısınız, mücadeleyi bu zemine çekecek kişiler ve ideolojiler görmektesiniz ....ortak çıkarları burjuvazinin güçlenmesi olan bir grubun iradesi..."

Bu alıntı sizin cümlelerinizden.  Burada yalnızca gelecekte uğrama olasılığınız bulunan ama nihai olarak mükemmel(!) mekanizmalarla baş edeceğiniz bir "ihanetten" söz etmiyorsunuz siz. İçinde var olduğunu ve bizim de "görmekte" olduğumuzu düşündüğünüz şu andaki bir "hain komplo"nun habercisi oluyorsunuz adeta. Bu durumda daha yeni kurulacak olan oluşumun şimdiden içinde bulunan "ihanet" unsurlarından (yenilik adına mücadeleyi hain burjuvazinin, alçak iktidarın kucağına oturtacak, onların çizdiği yolda yürütecek “kişiler ve ideolojiler”den) şu an sayenizde haberdar olduktan sonra, tarihin “diğerleri” gibi sizi de "elim bir ihanete uğramış hareketti" diye yazmasını mı beklemeliyiz, yoksa bunu nasıl alt edeceğinizi ağzımız açık izleyeceğimiz günleri mi? Mesela kimdir ve nedir bu “ihanet” içinde gördüğümüz “kişiler ve ideolojiler”? Hangi alanlarda mücadele ediyorsunuz onlarla? Bizim bu mücadeleyi izleme olanağımız var mıdır? (bu arada "ihanet" kelimesini siz kullandınız. ben böyle bir iddiada bulunmadım. yalnızca bir yandan övgü düzüp diğer yandan şüphe duymanızı, çelişkiniz olarak size aktardım).

Şeyleri tersine çevirince size hizmet ettiklerini düşünüyorsunuz, korkarım bilinçli olarak yaptığınız çarpıtmaya dayanarak da insanları ve oluşumları kolayca yaftalıyorsunuz, üstelik kendiniz de bundan şikâyetçi olduğunuz halde bunu yapıyorsunuz. "Sekter olmamı" dayandırdığınız görüş bana ait değil. İddia ettiğiniz gibi 'sosyalist olmadan muhalif olunmaz' demedim. Sosyalist olmayan "santrifüj yapı" unsurları, eşcinseller, kadınlar, azınlıklar vs. hakları için mücadele edebilirler ama bu mücadeleyi sisteme karşı bütünlüklü bir siyasi mücadeleye yönlendirecek özne sosyalist olmalıdır demek istedim.

Bakın ama siz bu basit çarpıtmayı kullanarak nerelere varmışsınız (“hayıflanmam” boşuna değilmiş demek ki); sözde sekter bir tavırla sosyalist olmayan muhaliflerin dışlandığından başlamış, geleneksel solcuların siyasi iktidar anlayışına, iktidarı elde ettikten sonra kuracakları sözde otokratik yönetim yapısına kadar uzanmış, kurgusal bir sosyalizm felaketinin daha imasında bulunmuşsunuz (ne “tahayyül” ama!). "çok sesli, çok kimlikli, çok boyutlu toplum" söylemleriyle sarıldığınız muhalif avı uğraşınıza yarar sağlayacak yanlış bilgilere dayalı çürük bir gerekçe ve ucuz bir araç yaratmışsınız böylece kendinize. Sağda solda sürekli olarak yapılan da bundan farklı bir şey değil zaten.
 
Tüm bunlara gerek duyan, her fırsatta iktisadi, siyasi, tarihi çarpıtmalara başvuran, "toplumsal adalet ve demokratikleşme" adına kurulduğu söylendiği halde sol siyasi tarihinin neredeyse en liberal ve şüphesiz en ruhsuz manifestosuyla yola çıkmış, doğsa bile serpilip gelişebileceğine ihtimal vermediğim bir hareketin reel sosyalizm deneyimleriyle kıyaslanmasını da (şaka yapmamışsanız eğer) beklemeyiverin artık...
 

Öneriye gelince, benimki zaten başında da söylediğim gibi "önemsiz" bir öneriydi. Fena halde sırıtan çelişkilerinizin vicdani bir niteliği olabileceğini düşünmüştüm ama gayet iradi oldukları görülüyor...Bu durumdan memnunsanız, söyleyecek başka sözüm olmaz size.

hayır var hayır

16 Şubat 2010, yazan Tuzu Kuru,
Yorum no: 1980

 Kendimi bildim bileli "Mevcut sol yapılar (EMEP, ÖDP, TKP, ‘dergiciler’ vd.)" ülkenin gündemine yabancı olmakla kendilerine özgü marjinal gündemlere sahip olmakla suçlanırdı. Artık tam tersi bir durum yaşanıyor bütün sol yapılar kısa dönemde "hiçbir fayda"sını görmeyecekleri ulusal gindem olmuş bir direnişe koşulsuzca destek verip sadece kendilerini ilgilendirmesi gereken "derin devlet örgütlerinin ve yasa dışı suç örgütlerinin ortaya çıkartılması, Mehmet Ağarın yargılanması vb." gündemlerin takibini liberal "sol"a ve AKP'ye bırakmakla itham ediliyor.

 
Acı olan bunu da savunmak zorunda kalmamız. İlginç olan ise "mahkemelere izleyici olarak katılının"ca hakimlerin daha doğru kararlar vermesi olsa gerek.
- "Aman tanrım EMEP, ÖDP, TKP, dergiciler vd. gelmiş şu suç örgütlerini ortaya çıkarayım da ayıp olmasın(Savcının iç sesi)
- "O, bütün sol yapılar burda Mehmet Ağar'a şöyle ağır bir ceza vereyim de kızmasınlar (Hakimin iç sesi)
 

Bana ne hacet, Erkin Bey kanıtlamış…

16 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1982

Ne dememi bekliyorsunuz şimdi? Size hangi cevabı verir ya da hangi “bilgileri sızdırırsam” biraz daha mutlu olacaksınız bu müthiş buluşunuzdan dolayı Ayşe Hanım? Yol ve yöntem aynı derken işte bunu kastetmiştim. Erkin Bey başlamış “sorguya”, siz sürdürmüşsünüz. Kafanızı kurcalayan faraziyelerinizin, Erkin Bey’in ısrarcı ezberiyle yeni oluşumun tarikat, iktidar vs. ile bağlantı kurduğu dokundurmalarının, bir gün gerçekleşme ihtimalinin bulunduğunu bildirmişim. Klavye sürçmesiyle “görmektesiniz” yazmışım. Siz de tutmuş burdan “ hadi itiraf et” yaygarasını koparmışsınız. Aynen 30’ların SSCBsinde olduğu gibi. Şu meşhur “itiraflar”da Buharin’e yapıldığı, işkencehanelerde zorla itiraf ettirildiği gibi. Zorla, işkenceyle insanı “itiraf ettirip” sonra bunları çarşaf çarşaf sergilemek, bak işte ihanetin belgesi, ağızlarından okuyun demek…30’ların otokratik (evet doğrudur otokratik) yönetim anlayışında bu adi yöntem meşru olabilir ve siz de bunu tasdikliyor olabilirsiniz, ama şimdi bundan medet ummayın isterseniz!

Peki kabul, ben çarpıtmışım, muhalif olmak için sosyalist olmak lazım dememişsiniz hakikaten. Yani böylece geleneksel solun kadim sorununu çözdünüz, arkaik eğilimlerinden onu kurtardınız bi çırpıda öyle mi?

“bu mücadeleyi sisteme karşı bütünlüklü bir siyasi mücadeleye ” (yani iktidara!) “yönlendirecek özne” (yani sınıf temelinde örgütlenmiş parti!) “sosyalist olmalı” demişsiniz. Ama ne değişti şimdi kelimelerin yerini değiştirince ve bir öncelik sırasına göre yapılacakları dizince? Türlü demokratik hak ve talepleri Erkin Bey’in yılmadan yazdığı “ortak sınıf çıkarı”nca öğütülmüş, bir sınıfa tabi kılınmış muhalif toplumsal katmanlar ve yeni yüce iktidar aygıtının (proleterya diktatörlüğü diye belirtmiş Erkin Bey) baskısı altında ezilen yeni muhalif kitle…Çok ama çok farklı bir sonuçmuş gerçekten!…

Ha ama tabi artık onların bu tek boyutlu toplumda ne kadar muhalif olma hakları varsa. Burada sakın bana “ama yine çarpıtıyorsunuz” demeyin. SSCB ve diğer reel sosyalizm deneyimlerinin bu tür muhalif katmanlara yaklaşımını bilmiyor gibi yapmayın komik de olmayın. Bunun için tarihe doğru uzanmak bile gereksiz. Geleneksel sol onları dışlamıyor, nerden çıkardınız bunu diye bana hesap sorana kadar Erkin Bey’in yazısını okuyuverseydiniz.

Ne yazmış Erkin Bey tüm bu haklı ve demokrasinin vazgeçilmez muhalif sesleri için: “Burjuvazinin toplumu (sınıfsallık dışındaki farklılıklar üzerinden) bölme çabalarının da ürünü”. İşte budur. Yani sizin imanızla Ayşe Hanım, benim “provakatörlük” yapmama, türlü muhalif grupları size karşı kışkırtmama ve “muhalif avcılığı uğraşımı” icra etmeme lüzum yok, gördüğünüz gibi. Her şey ortada. Bunu Erkin Bey söylüyor. Kadınları, eşcinselleri, farklı etnik kökene, dinsel inanca sahip vatandaşları, vs. “burjuvazinin, çıkar birliği içinde olması gereken (ama ne hikmetse olmayan) işçi sınıfını bölme çabalarının ürünü” olarak görüyor. Var olma mücadelelerinin meşruiyetini ortadan kaldırıyor. Bu durumda sosyalistlerin yollarını belirlemesi, iktidar aygıtını tanımlaması ve inşa etmesi ne kadar kolay değil mi?

Sosyalist iktidarın bu muhalif grupların demokratik hak ve özgürlüklerinin garantisi olacak, onun arkasında duracak kültürel ve siyasal mekanizmadan haber vereceğinize, sosyalist olmayan muhalif sesleri iç-dış mihrakların oyununun ürünü, dolayısıyla bastırılması meşru bir “taşkınlık”, bir “sapma” olarak görmek ne kadar kolay değil mi, Erkin Bey? Üretim ilişkilerini, mülkiyet şeklini değiştiriverince, bu “küçük” sorun da hemencecik hallolur! Bütün çağdaş düşünürlerin yıllardır üzerinde durdukları, kafa yordukları bu konuya (aynen geleneksel solun böyle kesinlikle böyle belgin biçimde, sorgulamaya hiç mi hiç ihtiyaç duymadan ele aldığı iktidar konusunda olduğu gibi) bu kadar yüzeysel bir yaklaşım bütün sosyal bilimcilere pes dedirtir valla!

Bir önceki yazıda sormuştum: “Kapitalizme muhalefetin çok farklı tezahürleri karşısında sosyalistlerin çok geniş bir toplumsal kurtuluş perspektifinin bulunması beklenir ve gerekirken, toplumun dar bir kesimiyle ve tek bir devinim süreciyle ilgilenmeleri sorunu az şey midir?” diye. Az şey olmadığını bakalım ne zaman göreceksiniz...

Ayşe Hanım, çerçeve metni hakkında söyledikleriniz kusura bakmayın sadece haksızlık demekle yetinmeyeceğim, çirkin. Bir kere adı üstünde bu bir çerçeve metnidir, yani kalıcı bir manifesto değildir. Üzerinde tartışılacak ve nihai şeklini alacaktır. Varsa tavsiyeleriniz, hüsnüniyetinizi gösteriniz, seve seve dinleriz. Üşenmeyin yazılı halde muhataplara iletin. Ama bu şekilde “liberal” ve “ruhsuz” yaftalarınız, bir kara çalma arzusunun tezahürüdür. İnsaf diyorum, bu durumda.

Not 1: Erkin Bey’e hitaben yazacağım yazı mecburen bu satırların arasına girmiş oldu şimdilik. Daha yazmak istediklerim var tabi ama birleştirmek de kaçınılmazdı. Not 2: Erkin Bey, bakıyorum halen neyin hangi asgari müşterekler içinde tartışılması gerektiğini, tartışmanın genel mantık kurallarını belirleme hakkınız varmış da bu hakkınız sorgulanınca ortaya çıkanlar karşısında, seçim kümesi dışına çıkan çocuğa babasının “gördün mü şımarıklığının sonucunu” demesi gibi üst bir tavrınız, aza inmiş olsa da gizli bir orantısız güç tehdidiniz var hala. “Yumuşak karnımız” reel sosyalizmi tabi ki tartışacağız (şaka değil!), bundan ne gibi bir rahatsızlık duyarsınız?

Lenin’in mirası, bu da mı yalan oldu?…

16 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1983

Tuzu Kuru arkadaş,

Bilmez duymaz hallerdesiniz. Kimse size direniş gündemini terk edin de yasa-dışı örgütlerle, davalarının takipçisi olmakla meşgul olun demiyor. Bunu yapan mı var? Verdiğim linke de mi bakmadınız? O beğenmediğiniz linkte bile “Tekelin yanında Mehmet Ağarın karşısında” sloganı var. Her iki gündeme sahip çıkmak çok mu karmaşık, çok mu zor sosyalistler için? Demokratikleşme atılımları için yeni alanların açılması taleplerinin ezber bozucu olduğu kesin de bu kadar mı korkutucu birader yahu? Hani Lenin’in “çok yönlü politik eleştiri” öğüdü? Bu kadar kapalı bir siyasi gündeme sığınarak, ekonomizmin sığ sularından çıkamayarak, resmi söylemle bağını koruyarak mı bu öğüdün hakkını veriyor geleneksel sol?

Yukarıya yazmayı unuttum, Ayşe Hanım'ın haklı olduğu sadece bir konu var, o da "çelişkilerimin" vicdanla bir alakasının olmadığı. Vicdani hiçbir kaygı taşımıyorum, niye taşıyayım. Tüm maddi ve manevi çabamla, emeğimle, ürettiklerimle, varlığımla içinde bulunduğum bu çalışmanın gelecek nesillere verecek önemli bir mesajı ve tüm yaptıklarımızın anlamlı bir etkisi olacağını düşünüyorum. Geleceklerini karartan suç örgütlerinden, kanlı hesaplaşmalara, sürekli iç çekişmelerin kısır döngüsüne, müthiş bir çürüme ve sinizme öncülük etmiş, sonraki nesilleri bunun mirasına mahkum etmiş sol geleneklerden kurtulmaları ve bağlarını kopartmaları için yeni bir sayfa açmaya çalışıyoruz. Başarılı olup olamayacağımızı bilemiyorum, ama bu niyeti önemsiyorum. Bunun acısını çekmiş biri olarak özellikle önemsiyorum, yaşadıklarımın gelenek halinde onlara da sirayet etmesini istemiyorum, bir daha "faşizmin boyunduruğunu" ya da "sol araçsal bir aklın tahakkümünü" görmek istemiyorum. Yeterince açık değil mi? Tarihi nasıl ve neresinden okursanız okuyun, karşınıza çıkacak olan budur. Farklı anlamlar yüklemeniz gerçeği değiştirmez.

Bugün her kim üstlenmiş gözükürse gözüksün, bu faşist örgütlerin suçlu olabileceklerinin hukuken kabul edilmesi bile önemlidir. Bizim Akp veya başka yandaş ideologlar tarafından destekleniyor olduğuna bakmadan bu davaların ardında durmamız, onların asıl takipçisi olmamız işçi sınıfına karşı da diğer tüm toplumsal gruplara karşı da acil bir sorumluluğumuzdur. Bugün bundan kaçan ve en kötüsü de bunu küçümseyenler, tarihin önünde hesap vermek durumunda kalacaklar. Soyut ve soğuk bir tarih ögesinden bahsetmiyorum, bu tarihin somut ve canlı bileşenlerinden bahsediyorum. Biraz dikkate alınsa keşke ama nerdee!

Elinizi tutan mı var?

16 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1984

Gidin kurun ne kuracaksanız, kimi, hangi muhalefeti örgütleyecekseniz örgütleyin. Görelim başarınızı, bize faydanızı. Beğenirsek size geliriz. Ne bu kadar tatava afedersiniz. Ben günde 12 saat çalışıyorum. Hata sonları da ev-çocuk işlerinden kafamı kaldıramıyorum. Reel sosyalizmin yarısını bulsam öpüp öpüp başıma koyacağım. Bir araba boş lafla şişirmişsiniz ortalığı. Ağzımı bozacağım. Bititrin bu tartışmayı artık. Yeni haber giremiyorsunuz şu yenilikçiye laf yetiştireceksiniz diye. Gitsin turnusola mı yazar, birikime mi yazar nereye yazarsa yazsın derdini.

polemiğe katkı: yeni haber girişleri hakkında!

16 Şubat 2010, yazan Ali Mert,
Yorum no: 1985

polemik epey şekilli ve dahi belli yönleriyle faydalı oldu... "herkes kendi işini yapsın" deyişiniz de fena olmamış da, haber girişleriyle bağlantılandırılması matrak olmuş yahu. ben artık siteyi yanlış kurguladığımız kanaatine sahibim! kimsenin haber girişi yapmakla pek ilgisi yok aslında. sözlük tarzı lek lek geyik ya da siyasal/kuramsal dergi hesabı ağır/hafif, sıkı/gevşek dokundurmalı polemik iyi de, haber yapmak/derlemek saçma geliyor sanırım vatandaşa. biz de birkaç deli, dokuz aydır ittire kaktıra bir şeyler yapmaya çalıştık işte, sanırım verimlilik sorunu başladı.

işbu durumda böyle polemikler artarsa, yorumlu, çorumlu, polemikli, çokomikli yazılarla belki başka yerlere evrilir site ya da böyle değil de şöyle olsun diyorsanız; ey kayıtlı kullanıcılarımız, habercilerimiz, editörlerimiz, ey ziyaretçilerimiz, ecük de siz haber girinsenize. orayı, burayı tarayıp, duyumlarınıza, favori sitelerinize bakıp, gavur kaynaklarını, memleketimden bilinmeyen cevherleri kolaçan edip sağı solu yoklayıp, yenilikçi olur, gelenekçi olur, her şekil olur... haberlerinizle, yorum ve verilerinizle bekleriz işte...

bir de polemikle tümüyle alakasız bir mesaj olmasın diye sonuna bir not kaktırayım: erkin, bütün toplumsal dinamiklerin temsilcilerini kesip biçeceğini yazmadı sanırım. yazmaz da. gerçi bir ara, çoooook eski günlerde, buharin'le ilgili, daha doğrusu zamanında yazdığı ve türkçemize epos yayınevi tarafından kazandırılan romanının sovyet döneminde neden sansüre uğradığıyla ilgili tartıştıydık, "hain olduğu için tabii ki, amma cahilsin kardeşim" türünden "garip" bir yanıt yahut iddia ile çıkmıştı karşıma... ve fakat bu "iddia"sı, günümüzü, toplumsal yahut toplumcu mücadelelerin alması gereken şekilleri, yapması gereken işleri, sol siyasal öznelerin stratejik ve gündelik yaklaşımlarına dair bakışını, nasıl ve ne gibi somut kazanımlar/mevziler elde edilebileceğine dair sorgulamalarını ve hatta sansüre bakış açısını bile bağlayan bir mesele değildir herhalde... (üç nokta yerine gülen adam şekli koyamadım, lafı da uzattım, hadi - ziyaretçiler dahil - yeni "entry"lerde buluşalım...  bu polemik de, e tabii ki polemikçilerin tartışma edebi ve mahareti ile, diler "tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna" sonucuna vararak [ki, gidişat oraya gibi] dilerse de yeni yeni boyutları ve tartışmalarıyla, burada ve daha önemlisi "yeni entry"lerde devam etsin bir şekilde...) 

Buharin hakkında... (polemik dışı)

17 Şubat 2010, yazan Ayşe K.,
Yorum no: 1986

Madem Ali Mert de sözünü etti, Buharin ile ilgili iki önemli kaynağa değineyim (konuyla ilgili daha pek çok aydınlatıcı kaynak bulunuyor tabii). Bu kanıt ve belgelere dayalı kaynaklardan yola çıkarak, çok eskiden Erkin Özalp’in Ali Mert’e Buharin hakkında söylediklerinin altında yatan düşüncenin belki de pek garip sayılamayacağını çıkarsamak mümkün (“hain” olduğunu iddia etmiyorum ama öyle gözüküyor ki olmadığı hakkında da yeterli veri ve bilgiye sahip değiliz bugün).

* İlk kaynak, Arch Getty ve O. Naumov’un The Road to Terror (1999) adlı Sovyet arşiv belgelerine dayanan çalışmalarını aktardıkları kitapları. İsminden de anlaşılacağı gibi yazarlar 30lu yılları “terör” dönemi olarak adlandırıyorlar, buna rağmen bu döneme merakı bulunan herkese başvurmasını önerebileceğim bir kaynak kitap bu. Bilindiği gibi açık görülen dava süreçleri ve itirafların da detaylıca (ve bolca kaynakla) ele alındığı kitaptan Buharin hakkında da tatmin edici bilgi edinmek mümkün.
 
* Başka bir çalışma da Grover Furr ve Vladimir Bobrov’a ait. Buharin ve davası ile ilgili bu çalışmanın en ilgi çekici kısımlarından biri de “itiraflar” gündeme geldiğinde hemen öne sürülen "cezaevinde işkence görmesi” konusunun açıklandığı kısım. Bu tartışmada da değinilmiş olan işkence iddiası hakkında dikkate değer saptamalarda bulunmuş Furr ve Bobrov (yalnızca bu kısmı aktarayım ama Buharin ve davasıyla ilgili detaylı bilgi edinmek için tümünün okunmasını önereyim). Çalışmada:
 
-     Stephen Cohen, Roy Medvedev, Robert Conquest gibi anti-komünist oldukları bilinen ve çalışmalarında Sovyet cezaevlerinde işkence uygulandığını iddia eden tarihçilerin tümünün, Buharin’in işkence görmediği konusunda hemfikir oldukları belirtiliyor.
-     Gorbaçov döneminde kurulan Rehabilitasyon Komisyonu’nun işkence konusunu çok uzun süre incelediği, aradıkları bu olsa da, Buharin’in işkence gördüğüne dair bir kanıt bulamadıkları aktarılıyor.
-     Buharin’in cezaevinde geçen bir yıl içinde 3’ü teorik 1’i roman olmak üzere 4 kitap, sayfalarca da makale yazdığı bildiriliyor (yapamazdı denemez tabii ama işkence şartları altında bu üretimi gerçekleştirmenin de pek kolay olmadığı düşünülebilir sanırım). 
-     A. Orlov tarafından öne sürülen, Buharin’in fiziksel işkence görmesi nedeniyle değil de ailesine zarar verileceği korkusuyla itirafta bulunmuş olduğu yönündeki iddiayı da Buharin’in eşi Anna Larina’nın anılarının ve Buharin’in cezaevi mektuplarının doğrulamadığı belirtiliyor.
 
Ek kaynak: Aynı zamanda Baba Bush’un danışmanı ve Gorbaçov’un yakın dostu olan Stephen F. Cohen’in, Buharin’in eşinin de katkısıyla yazdığı Buharin biyografisinde de (Bukharin and the Bolshevik Revolution: A Political Biography) işkence görmediği bildiriliyor. Üstelik bu kitap, Gorbaçov’un “komünizmden kurtulmaya karar vermesine neden olan kitaplardan biri” olarak anılıyor.
 
Meraklısı ve özellikle konuya yazılarında/konuşmalarında/iddialarında değinmek, doğru haber vermek isteyenler için yeni ve faydalı araştırmalara vesile olması dileğiyle...
 

Getty ve Naumov'un The Road to Terror adlı kitaplarına da bir ara internetten ulaşılabiliyordu, bakındım biraz ama bulamadım. Belki daha detaylı arayan biri bulabilir.

Lenin'in mirası demokratikleşme mi?

17 Şubat 2010, yazan Tuzu Kuru,
Yorum no: 1990

 Sayın ziyaretçi arkadaş,

Bana gönderme de bulunmuşsunuz, soru sormuşsunuz.

Sırasıyla cevaplarsak;

Evet onu yapıyorsunuz. Ne diyerek yaptığınızı tek tek alıntılamayayım, kendi yazdıklarınızı bir defa baştan aşağı bir okuyun (ama sağduyuyla) siz de söylediklerinizin o uca doğru arada evrildiğini göreceksiniz. 

Doğrudur haber ve yorumlarda ki hiç bir linke bakmadım. Sadece link veren tarzı doğru bulmuyorum, bana cevabınızda ki gibi linkteki vurguyu yazar altına da kaynağı link atarsınız isteyen bakar ama link atıp aha burdan bak üslubu bence yanlış.

Sosyalistler iki değil yüz gündeme de aynı anda sahip çıkabilmeli ama onları ilgilendirenlere, açık ki burada tartışmada sizin kabul edemediğiniz nokta bu çeteler mevzunda sosyalistler sizin gibi düşünmüyor. Amacın çetelerin yargılanması/tasfiyesi değil, sadece aktörlerin değiştirilmesi olduğunu düşünüyor. Bu bağlamda Mehmet Ağar yargılanacaksa AKP/Fettullah çetesinin işine yaramadığı için yargılanacak, yaptığı katliamlar nedeniyle değil. Siz gerçekten bunu istiyorsanız buyrun mücadelesini verin. Bizim çetelerin, faili meçhullerin yargılanmasından anlayacağımız bitin çetelerin tasfiyesi, ve faili meçhullerin ortadan kalkmasıdır. Bu yargılamalar, teşhirler bu amaçla yapılmıyor. 

"Demokratikleşme atılımları için yeni alanların açılması taleplerinin ezber bozucu olduğu kesin de bu kadar mı korkutucu birader yahu?"

Valla ben ezber de bilmem, bozma da bilmem. Bildiğim demokrat olmadığım. O yüzden birisi demokrasi, demokrasi mücadelesi, demokratikleşme falan dediğinde sorum ve cevebım nettir. Tam olarak neyi kastediyorsun? Neyi daha rahat yapacağız? Bu dediğin sosyalizme, sosyalist mücadeleye, halka ne kazandıracak? Eğer bir korkum var ise o da süslü laflar ardına gizlenen başka niyetler olabilir.

 

O kadar kapalı bir siyasi gündem ki her vatandaşın gündeminde, herkesin doğru yanlış bir fikri ve bunu konuşma ihtiyacı var. Bana göre siyasal gündemler 2 şekilde oluşturulur iradi olarak ve doğal olarak. İradi gündemde özne/örgüt kendi gündemini planlar, örgütler halkın/kitlesinin gündemine sokmaya çalışır. 100 birim enerji ile belki 5/10 birim sonuç alır. (Gereklidir, Türkiye'de sosyalistler bunu yapamıyor.) Doğal olarak dediğim ise zaten bir şekilde gündeme gelen bir konuda çalışma yapılır, elden gelen yapılır. Doğru bir planlama ve çalışma ile (söylenenlerin doğruluğuna ve haklılığına bağlı olarak) 100 birim enerji ile belki 30- 40 birim sonuç alınabilir diğerinden farklı olarak - sonuç verme ihtimali de vardır. (Bizim için bu o kadar  kapalı bir siyasi gündeme sığınarak, ekonomizmin sığ sularından çıkamayarak, resmi söylemle bağını koruyarak emek harcanan TEKEL'dir, sizin için ise derin devlet örgütlerinin ve yasa dışı suç örgütlerinin ortaya çıkartılması için, Mehmet Ağar'ın yargılanmasını talep etmek, davalara katılmak, müdahil olmaktır) Tarih kimin haklı kimin haksız olduğunu elbet yazacak. Bu kadar kasmaya gerek yok. Kusura bakmayın ben Lenin'den, Marks'tan alıntı ile cevaplayamıyorum. Lenin'in çok yönlü politik eleştiri öğüdünden de haberim yok. (Ama zaten yeni bir şey söylemek lazım değil miydi? Nereden çıktı şimdi rahmetli dedemin babası yaşındaki adamın öğütleri demezler mi adama)  

Polemik dışı faşizm

17 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1991

Ben burda yıllar önce tecrübe ettiğim bi şeyi bir daha görmüş oldum. Sosyalist kültürde asla ve kata yeri olmayan, hatta ona tamamiyle zıt tutumları pragmatist yollarla rasyonalize etmekten ve siyaseten doğru taktik diye bu rasyonalizasyonun faşizan yöntemlerini kabul etmek, uygulamak ve farkında olarak ya da olmayarak onun yayılmasına da öncülük etmekten bahsediyorum. Şimdi aynen burda olduğu gibi. Bir site kurmuşsunuz ama bu çok steril olması planlanan ortamda benim gibi zararlı kişiliklerden gelen farklı ve sizce hiç istenmeyen siyasi yönelişler yükselmeye başlamış.

''Biz sansüre karşıyız, kurallarımızı da belirlemişiz küfür ve hakaret olmadıktan sonra herkes yazabilir demişiz AMA (işte rasyonalizasyon başlıyor, hep bununla başlar) AMA Bu öyle zararlı bir tip ki fikren zehir saçtığı gibi fiilen de işimizi yani entry’leri, yazı girmemizi engelliyor. E bu durumda ne yapacağız? Bir sansür, bir susturma yöntemi belirlemek farz oldu.'' Ben bunu çook yaşadım. Bütün siyasi geçmişimin önüme çıkardığı büyük gerçek, büyük öğreti, büyük pratik bu oldu. Burda gördüğüm de bu oldu. Bu gördüğüm sadist bir zihin yapısına evriliyor sonunda. Bu tip (Erkin Beyi, v diğerlerini örnek alabilirsiniz), karşısındakine çok demokrat, çok yüce gönüllü, çok kibar, çok alttan alıcı bir portre çizer önce ama, iktidarını, otoritesini sorgulamayagörün onun karşı konulmaz derin fikri ehliyetine otoritesi tescilli analizlerine karşı çıkmayagörün, hemen silahını çeker, ya sessizliğe bürünerek sana cevap yok artık diyerek ya da sus ama artık kafa şişirdin diyerek (şu son ya sev ya terket diyen vakti olsa çoluk çocuktan fırsat bulsa mazallah en ala entel faşizmi icra edecek ziyaretçi gibi) karşınıza dikilir. Bunun iyi bildiğimiz faşizmden (hani hanfendi aklamaya çalışmış ya tasdikliyeceğini zaten bildiğimiz Erkin Beyin de tasdiklediğini duyduğumuz ama şaşırmadığımız moskof katliamını işte onun gibim bi ''guccuk'' faşizmden) farkı olduğunu sanmayın sakın. Bi tür faşizmdir bu. Faşizm karşısındakini yok etmektir. Bunun nasıl yapıldığı önemli değil. Fiziksel olarak yada düşünsel olarak...Fiziksel olarak yok etmek de düşünsel anlamda söz hakkını başka başka yollarla engellemek de faşizmin farklı tezahürleridir. Sosyalizmin mahkum ettiği burjuva demokrasisinin de bittiği yerdir burası (özgürlükçü olmayanıyla yollarının kesiştiği aynı zamanda): Seçim kümesinin dışına çıkmak istediğinde o üst merci tarafından belirlenmiş asgari müştereklerin dışındaki alanda yani yüce özgürlük bitiverir. Sonra otoriter yaklaşımının bütün çirkin yüzünü artık allah ne verdiyse bazen entel bazen teorik bazen bilgiç bazen esprili bir sosa bulayıp size yutturmaya çalışmaları kalır geriye. Bu da el marifeti, laf cambazlığı ile kotarılıverir kolayca. Sosyalizm hani bir özgürleşme projesiy....? diye sormak istersiniz. Geleneksel solun buna cevabı hazırdır...AMMA....guccuk bi AMMA var.....

Reel sosyalizm mi? Aman nolur öpüp başınıza koyun, ama kendi başınıza koyun böyle kurulacak olanını bu kez! İnsanlığın başına bela etmeyin bi daha!

Reel sosyalizmi tabi kendi başıma koyacağım

17 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1994

Bir de sana mı bırakacaktım. Öyle kurulur böyle kurulur. Vakit bulsam sana entel faşizmi yapmam, eşimle çocuğumla gezmeye çıkarım.

Özgürlükten de ne anlarsınız onu hiç anlamam. Bizim anamız ağlıyor kardeşim. Parkta dinlenme hakım bile yok. Faşizm deyip duruyorsun benim gayrı insani çalişma koşullarımla, halimle bile alay ediyorsun. İyi ki vaktim yok demek, yoksa sana faşizm yapacağım. Sen bunu akşam eve vardığımda benim yüzüme söylesen de sana faşizmi göstersem ben.

(şimdilik) son bir cevap

17 Şubat 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 1995

Sayın ziyaretçi,
 
Farkında mısınız, “tartışıyor” gibi görünmekle birlikte, aslında, ileri sürülen tezler hakkında pek bir şey söylemeyip, sürekli yeni iddialar, daha doğrusu yargılar atıyorsunuz ortaya... Üstelik, bunu yaparken, ileri sürülen tezleri de çarpıtıyorsunuz... O zaman da, en azından bende, tartışmayı sürdürme isteği pek fazla kalmıyor açıkçası...
 
Ben diyorum ki, farklı toplumsal dinamikleri, bazı ortak hedefleri merkeze yerleştirmeden “yan yana” getirmek yanlıştır; siz diyorsunuz ki “işte gördünüz, Erkin Bey farklı toplumsal dinamiklerin kökünü kazımak istiyor”... Şimdi bu yargının nesini tartışayım?
 
Marksistlerin işçi sınıfını merkeze yerleştirmelerinin temelinde, farklı toplumsal dinamikleri “ezme”, “yok sayma” vs. hesaplarının değil, “tek bir gündeme kilitlenme” türünden bir şeyin hiç değil, kapitalizmi yıkmaya gerçekten aday olabilecek bir toplumsal hareket yaratma kaygısının bulunduğunu anlatmaya çalışsam, bir işe yarayacak mı?
 
“Bir site kurmuşsunuz ama bu çok steril olması planlanan ortamda...” demişsiniz... Yahu insaf, steril olması planlanan bir ortamda, kayıtlı kullanıcı bile olmadan özgürce yazmanız ne oluyor? Steril ortam böyle mi planlanır?
 
Son yazınızda "faşistlik" suçlaması yaparak, açıkça küfretmiş oldunuz, bu bile onaylandı...
 
Bazı ziyaretçilerimizin tepkilerini sert bir üslupla dile getirmeleri nedeniyle “faşizm” saptaması yapıyorsunuz; ne yani, kimsenin, belirli bir tartışmayı anlamsız bulma ya da sizin yazdıklarınızı beğenmeme hakkı bulunmuyor mu?
 
Bir yandan “dışlamama”, “ötekileştirmeme” vb. edebiyatı yaparken, diğer yandan beni faşistlikle suçlama noktasına kadar geldiniz... Açıkçası, çok fazla şaşırmadım. Liberal solcuların görünürdeki demokratlığının da bir sınırı var işte; Marksizmden, işçi sınıfından söz ettiğiniz, reel sosyalizm deneyimlerinin kazanımlarını sahiplendiğiniz anda, “faşist” olmakla bile suçlanabiliyorsunuz... Stalin ile Hitler de eşit ölçüde “insanlık suçu” işlemiş iki canavar, öyle değil mi? Küba’nın (Sovyetler Birliği’ne hiçbir zaman küfretmemiş olan) komünist önderliği de, insanlığın başındaki en büyük belalardan biri olsa gerek, size göre... Dua edin de ABD bu ülkenin işini bir an önce bitirsin, o ülkeye de "özgürlük" götürsün...
 
Gözünüz o denli dönmüş ki, bir espriyi bile doğru anlayamıyorsunuz.
 
“Hain olduğu için tabii ki, amma cahilsin kardeşim” sözü, Buharin’le ilgili tartışmalarda, tek “tez” olarak, onun “hain” olduğunun söylenmesiyle dalga geçme amacını taşıyordu... Bir başka deyişle, hoşunuza gidecek bir “reel sosyalizm eleştirisi”ydi bu...
 
20. yüzyılın sosyalizm deneyimleri, elbette, yığınla eksik ve yanlış da barındırıyor... Ama bu deneyimleri kapitalizmden bile kötü sayanların, “insanlığın başına bela” olarak görenlerin, bırakın “yeni” bir dünya kurmayı, eskisini daha da berbat etmekten başka bir şey yapamayacağı kanısındayım...
 
Yolunuz açık olsun...
 
(Tartışmaya gerçek bir yenilik getirmemeniz durumunda, bir daha cevap yazmayacağım... Dilediğiniz damgaları yapıştırabilirsiniz...)

7 sayfalık Uras röportajında Tekel

17 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1999

Habertürk Ufuk Uras'la upuzun bir röportaj yapmış. Röportaj Uras'ın sitesine eklenmiş. Sunuş bölümü hariç toplam normal 7 Word sahifesi yahut takribi 21500 vuruş. Bir kere bile Tekel dememiş Uras. Sorulmadığı halde KESK'ten, Küresel BAK'tan vs. söz etmiş ama laf arasında olsun Tekel işçilerinin direnişine değinmeyi gereksiz görmüş: http://www.ufukuras.net/default.asp?Page=Content&ContentId=265

Erkin Bey için “gerçek bir yenilik getirme” denemesi 1...

18 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2005

Erkin Bey,

Önce anlayacağınızı umarak kabaca söylediğimi şimdi daha incelterek yeniden söylemeye çalışacağım. Bu şekilde sizin de Ayşe Hanım’ın da ısrarla çarpıtma suçlamanıza maruz kalan ama sonuçta aynı yere çıktığımız kısa fikir beyanımı daha formal iletmiş olacağım, konuları da az daha genişleteceğim. Sonra şu son yazdıklarımız üzerinden hesaplara geçeceğim, bakalım olacak mı, bu kez başarabilecek miyim (başarırsam beni de kadroya alın, başaramazsam turnusol/birikim paklasın beni :) ).

1. Sınıf hakkında ne demiştim? Ben demiştim ki geleneksel solun işçi sınıfı kategorisi günümüz için bir yanılsamaya dayanıyor. Bu yanılsama da örgütlenme stratejisini yanlış oluşturmasına yol açıyor. Marx'ın proleterya konusunda ulaştığı sonuçlar yanlış demiyorum ben. Fakat öncü misyonu yüklenecek proleteryanın içinde doğacağı üretim ilişkileri mevcut değil diyorum. Dediğim bu. Mevcutsa gösterin bunu diyorum. Bu nedenle bu tür salt sanayi işçisinden oluşan proleterya (ki bu çok homojendir) “nadir bulunan bir tür”dür. Soru şu: Emek ile proleterya aynı kategoriler midir? Emek heterojendir, sanayi işçisi değildir söz konusu olan bu kategoriye beyaz yakalılar da dahildir. Geleneksel solun hatası ise örgütlenme stratejisini oluştururken bu ikisini eş anlamlı kullanması ve Marx’ın proleterya için biçtiği zorunlu olarak mücadeleye katılma, özünde devrimci ve öncü olma misyonunu bu heterojen emek (ya da soyut bir sınıf, şimdi sizin işçi sınıfı dediğiniz) kategorisine de atfedivermek. Siz de bu yanlışı yapıyorsunuz Erkin Bey. İşçi sınıfı deyip parantez içinde tüm emekçi kategorisini yazıyorsunuz (ki ben de bu kavramı tercih ederim) ama örgütlenme stratejiniz ve teoriniz homojen sınıf (sanayi işçisinden ala proleterya) temelinde uygun. Öncü olacak geniş, ortak çıkara sahip, ortak bilinçle hareket eden ve zorunlu olarak devrimci mücadeleye katılacak bir proleteryaya sahip değilken, hala bu varsayımlara dayanan bir örgüt yapısı olamaz. Bu sadece basit bir isim değişikliğinden ibaret değildir. Kocaman bir kategori değişikliği iken onunla hala eski proleterya imiş gibi hareket edilemez artık. Zincirlerinden başka kaybedecek çok şeyi olan bir doktorla, kaybedecek bir şeyi olmayan bir işportacının sınıfsal refleksleri farklıdır. Bu örgütlenme tarzının mekansal/niteliksel nedenlerle Marx’ın öngördüğü şekilde olamayacağını da belirtmiştim. Bunda kabul edilemeyecek bir şey var mı? Sonrası da malum sermaye zorunlu olarak proleteryayı büyütür, ezici bir çoğunluğa ulaşır, bu proleterya kategorisine göre örgütlenme tarzı, geleneksel Marxist sosyalist devrim senaryosu ile tamamlanır. Burdan bir yığın soru türetilebilir Türkiye işçi sınıfı yapısı ve Marx’ın proleteryayı ele aldığı ekonomik süreçlerin geçerliliği hakkında, vs. vs. Şimdi allasen bu senaryonun niresindeyiz? de ona göre bir örgütlenme tarzımız olsun?

2. Proleteryanın ezici çoğunluğu demişken hazır, “Marx’tan beri var olan” bu kavramı da artık savunamayız diyorum. Nedeni yukarda yazdığımla aynıdır. Sayısı mutlak olarak artan proleteryanın ezici çoğunluk olarak iktidarı ele geçireceğini varsayınca bu olumsuz anlamda bir diktatörlük değildir ama güçlü bir proleterya sınıfı yokken, bu azınlığın çoğunluğu baskıladığı bir yönetime dönüşür ve Marx’ın yüklediği meşruluğunu yitirir (hala bu meşruluktan bahsetmenize okurken şaştım valla) ki SSCB’de olan da budur. Öncü kadro, yönetici sınıf haline gelince, yozlaşma da son sürat arttı. Yanidir ki parti lider kadrosunun (sınıfsal destek yoksa) meşruluğu da yoktur. Olsa idi bir Stalin, bir PolPot görmezdi gözlerimiz. (İhanet tezinizi ne kadar komik bulduğumu anlatmayacağım ayrıca, buradan çıkarırsanız ne iyi olur! Bu kadroların kalitesini gelin bi de Türkiye’de düşünün, yaşamadıysanız bile kabusunuz olur!!!)

3.Sınıfsal çelişkiye biricik çelişki olarak da bakılamaz artık. Günümüz dünyasında sınıfsal olmayan ciddi bir anti kapitalist muhalefet söz konusu. Ekonomik olarak pek sömürülmeyen kesimlerin de kapitalizme karşı tepkileri var. Bu fenomen gösterir ki kapitalizme muhalefet etmek için belli bir iktisadi sınıf kimliğine sahip olmak illa ki gerekmiyor. Son 30-40 yıldır sol mücadele alanında ekonomik mücadele alanının dışında başka birçok alan açıldı. Düzen emekçileri sömürdüğü için değil sadece, topyekün fiziki yaşamı tehdit ettiği için yeni muhalefet alanları, hem de hiç küçümsenmeyecek ama hiçbir geleneksel sol ideologun yeterince gündemine girmemiş yepyeni mücadele odakları ortaya çıktı (kaldı ki bu odaklar artık geleneksel sosyalist örgütlerden çok daha fazla korkutuyor sistemi, tam tersi sosyalist hareketi hiç tınladığını sanmıyorum). Bu durumda belli bir sınıf kimliğini öne çıkarmak kapitalizme karşı bu yeni muhalefet olanaklarını dışlamak anlamına gelir (Ayşe Hanım yaygara koparmıştı çarpıtma diye, sınıf temelli bir iktidara yürüyüşse perspektifiniz bununla karşılaşırsınız, buyursun. Ama yahu hiç mi temasınız yok bu muhalif gruplarla, hakkınızda ne düşündüklerini, geleneksel sola nasıl baktıklarını da mı bilmiyorsunuz, bunun için de ben mi suçluyum?). Tersi de doğru değildir. Yani bu yeni mücadele alanları sınıf mücadelesini ortadan kaldırmaz ama birbirine tabi değillerdir. Olamazlar, dedim ki her birinin kendi maddi süreçleri vardır ve bu onlara kendi pratiklerini dayatır. Bunlara sosyalizm kendi sınıfsal çağrısında bulunamaz, beyhude. Bunlar sosyalizme eğilmeden kendi maddi sürecini, somut var oluşunu şekillendiren meselesini halletmek isterler.

Beni hakikaten kızdıran ise bu var oluş özelliklerine sahip toplumsal hareketleri “burjuvazinin sınıfı bölme ürünü” olarak görmeniz (dikkatimi çekti bana yazdırdınız ama siz bu “bazı ortak hedefleri merkeze yerleştirmeden yan yana getirememe” gerekçesini ve en önemlisi bu “bazı ortak hedefleri” ve siyaseten uygulanma, içselleştirilme biçimlerini açıklamadınız). Maddi var oluşlarını açıklarken proleteryanın onları kapsayamamasının yapısal nedenlerine gidecek yerde, yani bu sorunlu proleterya kavramınızda bir hata aramak yerine burjuvazinin bölme politikasına havale etmeniz (oh be üzerimden yük kalktı, bunu da havale ettim ya burjuvazinin komplosuna rahatlığınız ve kaygısızlığınız). Bu aynı zamanda o toplumsal muhalefet unsurlarının burjuvazinin siyasal/kültürel hegemonyasınca yaratılan öncelikli var oluş sorunlarını önemsememektir, mücadelelerinin meşruiyetini ortadan kaldırmaktır, evet bu, iktidar aygıtı sahibi olarak onları bir “taşkınlık”, bir “sapma” olarak görmeye kadar varır, varmıştır da. Ama yukardaki varsayımlar çerçevesine sıkışmış geleneksel solun başka politika tarzı yoktur. Yeni sol bu nedenle de elzemdir (muhalif avcılığı, itiraf edelim, kaçınılmazdır).

Yine bu konuya ek olarak, solun ittifak kuracağı unsurlar asla Kemalist/milliyetçi sol(!!!) (topuna kibrit suyu!) olmamalıdır. Muhafazakarlaşma eğilimi artmış geleneksel solun tersine, bu dar gruplara mahkum da değildir yeni hareket, yeni özgür bir toplum kurmak adına feminizm gibi, eşcinsel hareket gibi, ekolojistler gibi çok daha zengin ve nitelikli bir ittifak ağı bulunur. Bütün bu hareketler de, diğerlerinde asla bulunmayan sistem karşıtı bir öz potansiyele sahiptir.

4. Geleneksel solla önemli fark: Sol, bizce evrenseli kapsamak zorundadır. Ulus devlet sınırlılığı içinde kalınarak sol mücadele verilemez artık. Bu sınır içinde sol mücadeleye girişilirse yapılan yine faşizmin bir türü olur (ki siyasal jargonumuzun en nadide kavramlarından biridir sosyal faşizm).

Diğer meselelere şimdilik girmiyorum, çok uzuyor çünkü. Şimdi, şu son konu:

5. “Bir site kurmuşsunuz ama bu çok steril olması planlanan ortamda...” demişsiniz... Yahu insaf, steril olması planlanan bir ortamda, kayıtlı kullanıcı bile olmadan özgürce yazmanız ne oluyor? Steril ortam böyle mi planlanır?” yazmışsınız.

(Zurna buralarda zırt diyicek dikkat) Teşekkür ediyorum siz burjuva basının seneler önce geçtiği bir uygulamayla okurlara tanıdığı hakkı bana da tanımışsınız, az şey değil tabi solun bu konudaki ataletini ve geri kalmışlığını düşünürsek, Birgün hala geçmedi örneğin. Fakat mesele bana verdiğiniz bu yüce cevap yazma hakkı değil, aslında bir nceki yazıda tartışmış ve az sonra tartışacak olduklarım. (bu “aykırı” sesin, “hırt” insanın “kayıtlı kullanıcı” olma, “haber girişi” yapmasına da müsaade eder miydiniz acep? İnsaf, o zaman daha anlamlı bir ünlem olurdu)

6. “Son yazınızda "faşistlik" suçlaması yaparak, açıkça küfretmiş oldunuz, bu bile onaylandı...”

Yine teşekkür, ne diyeyim. Bu bir tespitti, hakaret etmek için kullanılmaz her zaman. Örneğin bir aptala aptal derken hiç de kızgın olmak zorunda değilsinizdir, aptallığını tespit etmiş ve kendisine bildirmiş olmak size yeter bazen. Ha ama aptal ne hisseder? Orası aptalına, yani gelişmişlik düzeyine ve mesajı alma kapasitesine bağlıdır, size teşekkür de edebilir, bi kafa da atabilir...

Üstelik yazınızın aşağısında bir defa daha bu konuya değinmiş ve size faşist demeye getirdiğimi söylemişsiniz. Çok alınganlık etmişsiniz. Neden mi? Bir tek sizden bahsetmedim. Yazının başlığına bakarsanız anlarsınız ki “faşizmin susturma yöntemlerini” bu tartışmada bir tek siz kullanmadınız, Ayşe Hanımın kasten yaptığı açık açık budur. Buharin konusunu polemik dışı ilan edip benim üzerine yazdığım konudan beni dışlamak, yani beni susturmak istedi, Ali Bey'in Buharin değinmesi de "vesile" oldu. Başlık ona hitabendi. Onun sesi çıkmadı, siz daha çok alınıp gücendiniz. Ayrıca habiskurus, solaris de aynı şeyi yaptı. Habiskurusun karşısındaki kişiyi daha başında “akılsız” ilan etmesi sahip olduğu alanda kendisine biçtiği bir üst akıl değerini, bununla kurduğu hegemonik ilişkiyi, benim çöplüğümde ben hakaret ederim tavrını yansıtıyor. Solaris tam bir iktidar kurmaya, erkekçe ve en bayağı yolla bunu yapmaya yöneldi. Sizden zaten bahsetmiştim ama belki de sizin tavrınızdan daha ileri patalojik durumlar bunlar. Siz bu durumda hala bana “faşist” “ithamım” için ihtar çekiyorsunuz ama şu diğer durumlar belli ki gözünüze çarpmıyor ya da dikkate değer bulmuyorsunuz, enteresan. (Burada ekleme gerek: Yazı çok uzuyor olduğundan şu an kendisine yazamayacam ama Tuzu Kuru arkadaşı bütün bunlardan tenzil ediyorum. En samimi bulup okuduğum kendisinin yazısıydı.)

7. (Burda, alınmayın yine, batırdınız Erkin Bey) “Bazı ziyaretçilerimizin tepkilerini sert bir üslupla dile getirmeleri nedeniyle “faşizm” saptaması yapıyorsunuz; ne yani, kimsenin, belirli bir tartışmayı anlamsız bulma ya da sizin yazdıklarınızı beğenmeme hakkı bulunmuyor mu?” demişsiniz.

Tabi ki bulunuyor, neden bulunmasın. Ama aktardığınız gibi mi olmuş? Kimin nerde yazacağını buyuran, sen burda yazma git şurda yaz diyen birinin tavrı için entel faşist tavır demişim. İş burda kalsa iyiydi, entel faşistlik olurdu bu ki entel birikim yetkesiyle hükmetme anlamı içerirdi. Ama sonra öfkeli ziyaretçi arkadaş, “Sen bunu akşam eve vardığımda benim yüzüme söylesen de sana faşizmi göstersem ben.” demiş. Siz de bunu bile gördükten sonra “ne var canım, beğenmeme hakkı” demişsiniz. Bu bir köteğe az kaldı tavrı, daha net diyeyim, belimde tabanca var, elim de üzerinde mesajını veren sokak çetesi üyesi gibi, ki faşistten hiçbir farkı yoktur. Size göre ama bu, “Bazı ziyaretçilerimizin tepkilerini sert bir üslupla dile getirmeleri” olmuş sadece. Tamam bence de öyle diyelim ama onun yanında bana, yani “farklı sese, iktidarınızı sorgulayana, yetkenizi eleştirene” tavrınızla bu ziyaretçiye tavrınız örtüşüyor mu peki?

Bu traji-paradoksal bir durumdur, önemlidir, sizin asgari müştereklerinizin sınırında kalana, karşı taraf üzerinde “güç kullanma yetkisi” tanıyorsunuz.

8. “Liberal solcuların görünürdeki demokratlığının da bir sınırı var işte; Marksizmden, işçi sınıfından söz ettiğiniz, reel sosyalizm deneyimlerinin kazanımlarını sahiplendiğiniz anda, “faşist” olmakla bile suçlanabiliyorsunuz” yazmışsınız.

Lütfen ama Erkin Bey, bu denli “nostaljik sosyalist” olmayın. Bu fikir sosyalist geleneğimizde nasıl adlandırılır ve nasıl yaftalanırdı diye düşünmeyin, bu kadar okul ismine boğulmayın, fikri kendi niteliğine/özüne göre sınıflandırın.

9. “Stalin ile Hitler de eşit ölçüde “insanlık suçu” işlemiş iki canavar, öyle değil mi? Küba’nın (Sovyetler Birliği’ne hiçbir zaman küfretmemiş olan) komünist önderliği de, insanlığın başındaki en büyük belalardan biri olsa gerek, size göre... Dua edin de ABD bu ülkenin işini bir an önce bitirsin, o ülkeye de "özgürlük" götürsün...” demişsiniz.

Bunca satırdan sonra bu çok geniş konuya giremeyeceğim ama her ikisinin de eşit ölçüde olmasa da “insanlık suçları” işledikleri doğru, canavar oldukları doğru değil. Tarihte insanlara değil, onları ortaya çıkartan koşullara bakmaktan yanayım. Stalin ve Hitler gibi iki sapmayı da ortaya çıkartan maddi koşullar, yapısal bozukluklar incelenmeli. Burdan hareketle, temeli eleştirel düşünceye dayanan sosyalizmin nasıl oldu da salt ideolojiye, adeta bir dine dönüştüğünü ve sol adına tartışılmaz dogmalar inşaa edildiğini düşünmek lazım. En büyük faillerinden biri Stalin’dir, görüyoruz ki işkencesini bile insana meşru kıldıracak, bugün bile savundurtacak bir körlük, bir boyun eğiş yaratmıştır sosyalistler arasında, az şey midir?

Kısaca, Küba’ya sempatim var, ABD işgaline sıcak bakmam (ilahi yahu! çok güldüm). Chavez’den hoşlanmam, Morales’i tercih ederim.

10. “Gözünüz o denli dönmüş ki, bir espriyi bile doğru anlayamıyorsunuz.

“Hain olduğu için tabii ki, amma cahilsin kardeşim” sözü, Buharin’le ilgili tartışmalarda, tek “tez” olarak, onun “hain” olduğunun söylenmesiyle dalga geçme amacını taşıyordu... Bir başka deyişle, hoşunuza gidecek bir “reel sosyalizm eleştirisi”ydi bu...” yazmışsınız.

Erkin Bey, işte budur. Varsın her gözü dönmüşlüğüm, espriden anlamazlığım böyle olsun. En çok buna sevindim, yalan yok! Demek ki anlaşabileceğimiz konular da bulunuyor. Devrimin ve Rus kültürünün en değerli aydınlarından birine hain yaftası yapıştır, sadece muhalif diye işkenceyle itiraf ettir, vahşice öldür, bütün fikri, siyasi itibarını yerle bir et. İşte bir reel sosyalizm ucubesinin marifeti! Böyle düşünmenize, bu sözle eleştiriden nefret eden kadrolu devrimcilerle dalga geçmiş olmanıza hakikaten sevindim ve yanlışımla gurur duydum.

11. “20. yüzyılın sosyalizm deneyimleri, elbette, yığınla eksik ve yanlış da barındırıyor... Ama bu deneyimleri kapitalizmden bile kötü sayanların, “insanlığın başına bela” olarak görenlerin, bırakın “yeni” bir dünya kurmayı, eskisini daha da berbat etmekten başka bir şey yapamayacağı kanısındayım...” demişsiniz.

Reel sosyalizm deneyimleri sizin de bir kısmına katıldığınız gibi sosyalizmin adını kirletmiştir, sadece sosyalizm de değil tüm sol yelpazenin itibarını yerle yeksan etmiştir. Eski geleneksel sol siyaset günlerimden beri içten içe öfke duymamın en önemli nedeni budur. İkincisi, yukarda da değindiğim gibi “insanlık suçları” ile doludur, lider kültünü, araçsal aklın boyunduruğunu, merkezi yönetimin yoz uygulamalarını, sol içi şiddet meşruiyetini beraberinde getirmiştir. Bu izleri silmek ve itibarı diriltmek çok zordur, kuşaklar heba edilmiştir, edilecektir. Böyle bir vahşi, ilkel reel sosyalizmin bir daha yaşanmasını istemem tabi, siz de dalga geçtiğinizi lanetlemeyi de bilmelisiniz, buncacık gerçek eleştiri sınırına gelmeli artık solcular. Buharin’in, Troçkinin, milyonlarca insanın vahşice öldürüldüğü, işkence gördüğü, sürgün edildiği, yasakçı, sansürcü deneyimleri lanetlerim tabi. Ama bu sosyalizmi lanetlediğim, yeni bir dünyanın kurulacağına inanmadığım anlamına gelmez. Bunun için şimdiye dek payıma düşeni ödedim, daha da öderim...

Şimdilik bu kadar...

Hadi oradan

18 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2006

Ben, o vakti olmadığı için sana entel şiddeti uygulayamayan kişiyim.
Ama ben de sana şimdi entel şiddeti uygulayacağım.

Aklı başında ve biraz kapital karıştıran biri şu senin kurduğun cümleyi kuramaz, demişsin ki:
'Emek ile proleterya aynı kategoriler midir? Emek heterojendir, sanayi işçisi değildir söz konusu olan bu kategoriye beyaz yakalılar da dahildir. Geleneksel solun hatası ise örgütlenme stratejisini oluştururken bu ikisini eş anlamlı kullanması ve Marx’ın proleterya için biçtiği zorunlu olarak mücadeleye katılma, özünde devrimci ve öncü olma misyonunu bu heterojen emek (ya da soyut bir sınıf, şimdi sizin işçi sınıfı dediğiniz) kategorisine de atfedivermek.'

Cahil insan, düzgün cümle kurmayı öğrenmişsin ama Emek ile 'Emeğini satarak geçinen kişilerin sınıfının' birbirine denk iki kategori gibi karşılaştırılamayacağını akledemeyecek kadar mantıksızsın. Emek proleterin satmak zorunda kaldığı şeydir, ikisi karşılaştırılamaz.

Orada 'emek, emek' dediğin yerlere 'emekçi' yazman gerekir. O halde bile emekçi ile proleterya karşılaştırılmaz. Çünkü emekçi bir kişiyi tanımlar, emekçiyi proleter ile karşılaştırabilirsin. Ha eğer sence bir emekçi sınıfı ve ayrı bir proleterya varsa bunların ayrı olduğunu, solun bunları bir saydığını anlarsın.

Sosyalizmi eleştireceğim diye ''lider kültüne, araçsal aklın boyunduruğuna, merkezi yönetimin yoz uygulamalarına, sol içi şiddete'' bu kadar kafa patlatacağına az biraz bu konulara çalışaydın şimdi bu mavralarla baş ağrıtmazdın belki.

- Lider kültü sorunsa Ahmet, Ufuk vs. sizin neyiniz?
- Araçsal akıl sorunsa kim 'şurada bağımsız aday için gerekli sayı budur, partiden ayrılmalı, kürtlerin gönlünü almalı, cemaate de laf etmemeli' hesabı yapıyor? Bir de sanki yeniciler ütopyada yaşıyor da akılları kapitalizmin bozucu etkilerinden azade. Sade bizimkiler araçsal olmuş. Onlarınki pırıl pırıl, hiç kullanılmamış. Hadi bizimki araçsal, sizde akıl bile kalmamış görünüşe bakılırsa. Bir araba deli saçması.. Delinin bile haysiyeti var, deli hesapsız konuşur, sizin saçmaların ardında hesap da var.
- Sol içi şiddet bugün olsa bunca küstahlığa kim dayanırdı?
- Merkezi işler bunca kötü de niye hepiniz aynı merkezlerden akıl alıyor, aynı kaplardan besleniyorsunuz?

Laf olsun işte. Çamur at izi kalsın. Bunlardan biri de 'sol sinik' diye kitap yazıyor. Sanki kendi bilmediğimiz bir yerde devrim yapmış da gelmiş bize doğruyu anlatıyor. Neymiş kenardan doğruyu söyleyip sırıtırmış sol, iş yapmazmış. Ulan sol en kötü zamanında dernek kuruyor, afiş asıyor, siz derneğe bile kenardan bok atıp, afiş asan görünce uzuyorsunuz. Ne okulda, ne iş yerinde, ne mahallede sanki bir iş yapmış bir birikimci de sola akıl öğretiyorlar.

Siz boşverin reelcileri, gelenekselcileri iknayı, bu insanın içini daraltan muhabbetlerle anlamlı bir yekune ulaşın da görelim yenilik nasıl olurmuş.

Yenilik içeren mektuba cevap

18 Şubat 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2007

Sayın ziyaretçi,
 
Yenilik, asıl olarak üslubunuzda... Bir taraftan da bana/bize küfretmeyi sürdürüyorsunuz. Yine de, harcadığınız emek nedeniyle, yazma gereğini duydum. Her şeye cevap vermeye kalkış(a)mayacağım elbette...
 
1. Marksizm, işçi sınıfını, yalnızca büyük işletmelerde kol gücünü kullanarak çalışan “sanayi proleterleri”nden ibaret görmez... Yaşayabilmek için emek gücünü satmak zorunda olan herkes (büro emekçileri, ücretli çalışan mühendisler, doktorlar, avukatlar vb., evde çalışanlar, işsizler vb.) işçi sınıfının birer parçasını oluşturur. Dolayısıyla, bugün, işçi sınıfı, Marx’ın yaşadığı dönemde olduğuna göre çok daha geniş bir sınıf durumunda (ve neredeyse tüm ülkelerde ezici çoğunluğu oluşturuyor). İşçi sınıfının bin türlü yolla bölünmesi, sınıf içinde çıkar farklılıklarının yaratılması, burjuvazinin sistemli müdahalelerinin de bir ürünü. Sınıfın bölünmüşlüğünü değişmez mi kabul edeceğiz, yoksa işçi sınıfının ortak çıkarlarını öne çıkararak bu bölünmüşlüğün de aşılması için mi mücadele edeceğiz? İnsanların sınıfsal kimliklerini mi öne çıkarmaya çalışacağız, yoksa dinsel, etnik-ulusal, cinsel vb. kimliklerini mi? Daha önce vurguladığım gibi, ikincisini yapmaya çalışırsanız, kapitalizmle uzlaşma yoluna gitmeniz kaçınılmazdır. Ahmet İnsel’in bugünkü Radikal’de çıkan değerlendirmelerine bakılabilir...
 
2. “Proletarya çoğunluğu oluştursaydı, bu olumsuz anlamıyla bir diktatörlük olmazdı” dediğinize göre, proletaryanın çoğunluğu oluşturduğunu düşünenlerin proletarya diktatörlüğünü savunmalarının meşruluğunu da kabul edersiniz herhalde... Diğer yandan, kanımca, “proletarya diktatörlüğü” kavramı, her zaman, olumsuz bir anlam da barındırır. Geçici olacağı baştan kabul edilen ve mümkün olan en kısa sürede aşılması için mücadele edilmesi gereken bir dönemi anlatır. Bunun dışında, reel sosyalizm tartışmalarında, Ekim Devrimi sonrasında Rusya’nın henüz bir “köylü toplumu” olduğu, kimi uygulamaların bu ülkenin geriliğiyle doğrudan bağlantılı olduğu genellikle ihmal edilir. 21. yüzyılın sosyalizm deneyimleri, elbette, çok daha ileri özelliklere sahip olacak, olmalı, ya da olmak zorunda...
 
3. Sınıfsal çelişki, daha doğrusu emek-sermaye çelişkisi, tarihin hiçbir döneminde ve hiçbir ülkede “biricik çelişki” olmadı... Hatta, solun tarihi, “emek-sermaye çelişkisinden önce çözülmesi gereken çelişkiler” bulup bunları çözmeyi her şeyin önüne koymanın tarihidir biraz da... Ama kapitalizmin temelinde emek-sermaye çelişkisi var. Emek-sermaye çelişkisini ortadan kaldırmadığınız sürece, kapitalizmin ürettiği sonsuz sayıda çelişkinin çözümünü de sağlayamazsınız...
 
Ekolojistler örneği üzerinde duralım: Eğer çok dar bir kesimini öne çıkarmıyorsanız, Yeşil, çevreci, ekolojist vb. hareketlerin büyük bölümü kapitalizme çoktan uzlaşmış durumda. Hatta, orta sınıflardan insanlara, düzen değişikliği için kıllarını bile kıpırdatmadan, birtakım bireysel tercihler aracılığıyla vicdan rahatlatma imkanı sunuyorlar. Çevreci örgütlerin önemlice bir bölümü, sermaye desteğiyle faaliyet gösteriyor. Kapitalizmle mücadeleyi merkeze yerleştirerek, bu tür hareketlerle de yine kapitalizmle mücadele temelinde mi birliktelik kurmaya çalışacağız, yoksa düzen içi çözüm arayışlarını yeterli mi sayacağız?
 
Diğer taraftan, Kemalistleri bu kadar kolay dışlamanız gerçekten ilginç... Örneğin, Türkiye’de kadınların haklarının artırılmasını, erkek-kız tüm çocukların (az çok bilimsel) bir eğitim almasını önemseyen Kemalistleri bu kadar kolay bir şekilde dışlamak/ötekileştirmek doğru mu?
 
Aslına bakılırsa, hep aynı şeyi tartışıyoruz: Ben, kapitalizmi aşma hedefini merkeze yerleştirelim, sonra da farklı toplumsal dinamikleri bu hedef doğrultusunda kapsamaya çalışalım, diyorum; sizse, hoşunuza giden, kabul edebileceğiniz bazı akımlar bulup, bunları bir araya getirme projesinden söz ediyorsunuz; böylesi bir birliktelik, ancak “asgari müşterekler” zemininde kurulabilir ve bu zeminde de kapitalizmin aşılması (mülkiyet ilişkilerine son verilmesi, piyasa ilişkilerinin sonlandırılması vs.) bulunamaz... Mülkiyet-piyasa türü meselelere hiç girmiyorsunuz zaten...
 
4. Solun enternasyonalizmi ile siyasal mücadelenin ölçeği farklı konular... Bir yandan ülke ölçeğinde ciddi toplumsal bölünmüşlüklerin bulunduğunu savunulurken, diğer yandan kapitalizmle mücadele için ülke ölçeğini aşan bir hareketin yaratılabileceğinin iddia edilmesi biraz enteresan değil mi? Siyasal iktidar mücadelesi, aynı zamanda, farklı toplumsal kesimlerin mücadelelerini somut bir ortak hedefe bağlamanın olası tek yolu. Bu yolu reddederseniz, tabii ki, ulusal ölçekte (ülke ölçeğinde), merkezinde işçi sınıfının bulunduğu bir toplumsal hareket yaratma şansı kalmaz...
 
5. Bunun yanıtını 1954 no’lu yorumun başında yazmıştım: “haberveriyorum.net, dar bir siyasal çizginin kapalı bir yayın organı değil, sizin de kullanıcısı/habercisi olabileceğiniz, yazı ekleyebileceğiniz, tartışma açabileceğiniz bir site...” Gördüğünüz gibi, ısrarla, olmadık şeyler atfediyorsunuz bana/bize...
 
6-7. Israrla “faşistlik” yakıştırması yapmayı sürdürüyorsunuz... Bir yandan faşistlikle suçlanıp diğer yandan da sakin sakin tartışma falan yürütemem. Kimseden bunu bekleme hakkınızın bulunduğunu da düşünmüyorum. Eğer beni ya da buradaki başkalarını faşistlikle suçlamaya devam edecekseniz, bir daha yazmayın... Faşizm kavramını ilk kullanan kişi olarak, verilen cevaplarda bu kavramın geçmesinden şikayet etmeye de hakkınız bulunmuyor. Dahası, bir özür borcunuz var. Faşistlik yakıştırmasını kullanmak için gösterdiğiniz temel gerekçelerden birinin doğru olmadığını 5. maddede hatırlattım. (Sadece “entel faşizmi” ifadesini kullanmakla yetinmemiş, bunun da faşizmin bir türü olduğunu vurgulamıştınız.) Son olarak, faşizm kavramının görelileştirilmesinin, insanlığın anti-faşist birikiminin içinin boşaltılmasına hizmet ettiğini hatırlatayım...
 
11. Kaba anti-komünist propagandanın çok fazla etkisi altında olduğunuzun farkında mısınız? “Milyonlarca insanın vahşice öldürüldüğü” iddiası, anti-komünistlerin, karşı devrimcilerin, sosyalizm hakkındaki yığınla aşağılık yalanından sadece bir tanesi...
 
Bu arada, farklı işlerimin yoğunluğu nedeniyle, önümüzdeki günlerde bu kadar çok yazamam... Hafta sonu da TEKEL işçileri için Ankara’da buluşulacak... Eğer siz de geliyorsanız ve bazı şeyleri yüz yüze tartışmak isterseniz, sitemizin İLETİŞİM sayfası aracılığıyla benimle bağlantı kurabilirsiniz...

Suçlamaların bana göre anlamı

18 Şubat 2010, yazan Ayşe K.,
Yorum no: 2009

Sayın Ziyaretçi,

Bu çarpıtmalara dayalı tartışma yönteminizi sürdürmekte ısrar ederseniz, size başka sözüm olmaz demiştim. Tartışma boyunca aynı yönteme devam etmişsiniz. Üstelik “ihanet/itiraf” türü konuyla ilişkisini anlamakta zorluk çektiğim benzetmelere başvurmuşsunuz. Liberallerin TEKEL direnişi konusundaki açık aymazlıkları, “çerçeve metni”nde de “iktisadi adalet” başlığında açık seçik görülen manipülatif açıklamalarına uygun kaçamak ve ikiyüzlü tutumları tartışılırken, “el çabukluğu ve laf cambazlığı” ile konu “işkenceci Stalin”e gelivermiş birden.
 
Bu durumda ben de size hitaben bir şey yazmayı uygun bulmadım. Ayrıca buna beni zorlayan “demokratik” hakkınız nedir, hangi özgürlüğünüze kastı var size hitaben yazmamamın ki bunu faşistlik olarak nitelemişsiniz, bunu anlamadım ve doğrusu suçlamanızı ciddiye de almadım (gördüğünüz gibi ben size hitaben yazmasam da, herhalde satırınıza bile dokunulmadan, Buharin hakkında ve diğer konularda yazdıklarınız yayınlanıyor). En fazla, eğer sanal ortamda böyle bir adab-ı muaşeret kuralı varsa, ben buna aykırı davranmış olabilirim ki buna da “görgüsüzlük” denir, faşistlik değil.
 
Ama bence sizin derdiniz bu değil (tartışmaya katılmış bir grup “darkafalı geleneksel solcu”ya görgü kurallarını öğretmek değil yani). Bu, tam anlamıyla, çocukça iddiaları ve tuhaf dayanakları kullanarak aslında “yumuşak karnınız” reel sosyalizmle hesabınızı sürdürmek istiyorsunuz bir yandan. Buharin konusu da sizi bu nedenle bu kadar rahatsız etmiş olmalı. Sizin de ifade ettiğiniz “teorik” çıkarımlar ve siyasi taktiklerin/ittifak arayışlarının yanı sıra, anti-komünist tezler üzerinde birleşerek kurmaya yeltendiğiniz yeni oluşum/hareketin içsel bütünlüğünü tehdit eden (TEKEL direnişi de dahil elbette bu tehdide) her konuya tepkiniz var. Reel sosyalizmin bütün kazanımlarını da bir çırpıda yok etme telaşı içindesiniz açıkça. Buna karşı hiçbir teze, hiçbir kanıta, ne kadar bilimsel ne kadar gerçek olursa olsun, tahammülünüz yok, tartışmaya bile yok. Yalnızca karalayarak kısa yoldan amacınıza varmak istiyorsunuz. Basmakalıp sözlerle, kimsenin lanetlenmesine karşı çıkamayacağı insanlık suçlarını reel sosyalizm deneyimlerinde yaşanmış tartışmasız gerçeklermiş gibi dile getirip karşınızdakini söz söyleyemez duruma getirmeye çalışıyorsunuz. Bu arada biri çıkıp da “hayır, şu şu gerekçelerle öyle olmamış da olabilir” deyince “işkence savunucusu” türü sıfatları hak etmiş oluyor size göre. Çünkü işkenceci olmayan, milyonları katletmemiş bir Stalin figürü, hesabınızda bulunmuyor.
 
Buharin konusunda size hitaben yazmamamın ve sizinle polemiğe girmek istemememin diğer nedenine gelince, tarihi konuları tartışmanın bir usulü olduğunu düşünürüm. Belli bilgiler ve verilerin kanıtlarla desteklenmesi beklenir, bunlar için karşı tarafa referans gösterilmesi gerekir. Tüm Sovyet tarihi konuları gibi Moskova Davaları konusu da böyledir. İki farklı görüş vardır ama önemli olan hangisinin sağlam kanıtlarla tezini destekliyor olduğu ya da hangisinin bu kaygıyı taşıyor olduğudur. Yakın sayılacak zamana dek her iki tarafın da bu kaygıyı taşımadığını ama siyasi argümanlarını bu sağlıksız tezler üzerine geliştirdiklerini görüyordum. Anti-komünist tezlerin, tamamen günün yandaş medya organlarını ve siyasi ağlarını kullanarak yaygınlaştırmayı başardıkları dedikodu ve söylence üzerine kurulu (yaratıcılarının da ifade ettikleri gibi), kanıtları bulunmayan, referansları yanlış ve uydurma olan çalışmaların ürünü olduğunu gördüm. Diğerlerinin yani bu dönemi savunan komünist parti örgütleri ya da kişilerin çalışmalarının bir kısmını da ajitatif ve referans açısından yetersiz buldum. Bundan sıkıntı duyup profesyonel alanım olmamasına rağmen öğrenmek için sadece birazcık çalıştım. Elde ettiklerim, bana artık her iki söylemin de terk edilmesi gerektiğini gösterdi.
  
Sovyet tarihini açıklamaya yönelen çalışmaların hiç de ajitatif argümanlara dayandırılmak zorunda olmadığını, araştırılırsa tüm manipülasyona rağmen gerçekleri gösteren kanıtların elde edilebileceğini, tahribat nedeniyle edilemediği durumda bile karşıt tezin yetersiz ve çoğu kez yanlış dayanağının kolayca gösterilebileceğini ve dünya çapında da, haysiyetli bilim insanlarınca bunun yapıldığını gördüm. Eskiden bazı aydınların araştırmak ve bize doğrusunu aktarmak kaygısı gütmek yerine, reel sosyalizm deneyimleriyle, uygulamalarıyla, söylemleriyle yalnızca duyduklarına dayanarak dalga geçmeyi tercih ettikleri kimi “gülünçlüklerin” nedenini ve kaynağını “biraz olsun” öğrendim.
 
Şimdi, ben yukarıda Buharin’e işkence yapılıp yapılmadığı konusunda okuduklarımın bir kısmını aktardım, varsa kanıta dayalı bir itirazınız ya da başka bir argümanınız tartışalım. Ama o beğenmediğiniz "kadrolu devrimcilerin" muhtemelen dalga geçeceğiniz sol ajitasyonlarının niteliğinden öteye siz de gidemeyecek ve asıl önemlisi sağ ajitasyonun kanıtsız argümanlarını bir “sokak çetesi üyesi” ağzıyla öne sürecekseniz, bu tartışma yürümez. Hem de hiçbir alanda yürümez. Ya da ben yürütemem, haliyle yanıt da yazamam.  
 
 

Yenilik konusunda başarısız görülen ziyaretçiden Erkin Bey’e...

23 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2024

Baştan diyeyim ki bu dağınık ve çok sesli bir mesaj olacak. İki yorumda, son üç yorumcuya da farklı tartışmalarımız üzerinden farklı biçimlerde sesleneceğim. Örneğin Erkin Bey'e Marksizm hakkında söyledikleriyle ilgili farklı ama şu diğer anlaşmazlık üzerine farklı tonlarda cevap vereceğim. Kendisi de zaten bana cevap verirken öyle yapmış.

Erkin Bey,

1- Çok geniş sınıf tanımlamaları yapıyorsunuz, bunu yaparken Marx’ın aslında neyi incelediğini de göz ardı ediyor, yok sayıyorsunuz. Marx, Kapital’in 3 cildi boyunca tamamen tekstil, demir-çelik vb. sektörlerde çalışan işçilerin sömürü sürecini analiz ediyor. Tüm analizini bu tip işçilere dayandırıyor. Yani Kapital'da analiz ettiği sömürü süreçleri, sanayi işçisini temel alır. Artı-değer analizlerinin yapıldığı başka bir emek türünü, kesimi/sınıfı ben hatırlamıyorum. Kapital’de yapılan mutlak artı değer ve nispi artı-değer çözümlemeleri bu sınıfa rahatça uygulanabiliyor (uzatmıyorum ama toplumsal olarak gerekli emek miktarı ve emek üretkenliği, belirli iş saati üzerinden hesaplanan artı değer ve ücret büyüklükleri gibi belirli sabitlikleri ve net analizleri düşünün). Şimdi siz kalkıp da bu analiz ve yöntem işportacılara da aynen uygulanabilir nasıl dersiniz? Var mı böyle bir örnek Kapital’de? Bir avukatın artı değer sömürüsü açıklanıyor mu?

Sol gelenek de buna uygun olarak temel vurguyu sanayi işçisine yapar. 1 Mayıs pankartlarındaki işçi tulumu içindeki pazulu işçiyi bilmez misiniz? Bu sanayi işçisi değil midir? Orada simgelenen ne bir kadın işçidir, ne berberdir, ne mühendis ne de garson. Semboller de sanayi işçisine ait değil midir? Türkiye ve dünya solunda da işçi deyince akla sanayi işçisi gelmiştir hep ve örgüt biçimleri de buna dayanmıştır. Ama artık kapitalist üretim biçiminin örgütlenmesi değişti. Buna uygun olarak yeni tahakküm biçimleri ortaya çıktı. Sınıf bilinci oluşturucu sanayi üretimini artık tehlikeli gördüğü alanlarda yapmıyor sermaye. Kapitalizmin kıyasla gelişmediği ülkelerde yapıyor bunu. Gelişmiş ülkelerde ise hizmet sektörünü öne çıkarıyor. Bu sektörün ne kadar parçalı, ne kadar katmanlı olduğunu, Marx'ın Kapital'de analiz ettiği sanayi işçisinin sayısından (çokluğundan) katlarca fazla olduğunu söylemeye lüzum yok.

Bu katmanlar tabi ki sömürülüyor, kim bunu inkar ediyor. Ama sürekli söylemeye çalıştığınız sömürünün iktisadi biçimi, yalnız başına devrimci özne oluşumuna zemin hazırlamıyor. Marx’ın özne oluşumu için temel aldığı maddi süreçler ortaya çıkmıyor. Aynı mekan içinde kendilerine benzer olanlarla iletişimde bulunamıyor, emek sermaye karşıtlığının mekanı tespit edilemiyor (Taylorizmi düşünün), kollektif etkileşimi hayata geçiremiyor, aynı sınıfın ögesi de olamıyorlar. Artık bir mühendisle tekstil işçisinin iktisadi olarak aynı tür özne olduğunu söyleyemezsiniz (yada nasıl söylersiniz, nasıl böyle bi indirgemeciliğe başvurursunuz olgular ortadayken açıklamalısınız).

Demem o ki, sömürü analizlerini sorunsuz ve aynen uygulayabileceğimiz homojen bir sınıf yapısı artık yok. O halde ortak çıkarları kafadan aynı diyebileceğimiz homojen bir işçi sınıfı da yok. İşte burda çok katmanlı sınıf kimliklerinin homojen bir sınıf olduğu ve iktidarı ele geçirmek için sınıf temelli örgütlenmelere gidecekleri varsayımları son haddinde kusurlu bir varsayım. Bu şekilde farklı yapıların özgünlüklerini de yok sayıyorsunuz. Özne olma, sınıfsal bilinç oluşturma süreçleri birbirinden bu kadar farklıyken tek sınıfı temsil yeteneği olan bir örgütlenme, böyle kısır bir mücadele hattı gerçekçilikten çok uzaktır. Ama siz işçi sınıfı örgütlenme biçimini hem de klasik varsayımları içinde eşcinsellere de, kadınlara da uygulamaya kalıkıyorsunuz.

Bu tek boyutlu özne yaklaşımınızın örgütlenme biçimi de bu bariz olguları dışlıyor tabi. Eğer dediğiniz gibi bir geniş işçi sınıfı tahayyül etmek mümkünse, yazınızı ve savınızı okuyan birinin sizden bir soruya cevap beklemesi de hakkı: aynı mekanlarda çalışamayan (işportacı ile avukat, berber ile dokumacı) emeğin farklı katmanları arasındaki iletişimi, etkileşimi sağlamaya, yani sınıf bilinci oluşturmaya yönelik ne tür örgütlenmelerimiz var, ne tür örgütlenmelerimiz olmalı? Bunun yanında tabi şu artı değer analizini de çok geniş işçi sınıfı tanımınıza uygulayabilmelisiniz örneğin avukatlara, işsizlere vs.

Bu tür şabloncu bir temsiliyet, sömürü süreçleri birbirinden farklı (Kapital’de incelenen ve incelenmeyen sınıfa dayanarak) sınıf katmanlarını aynı çatı altında örgütlemeyi de başaramaz ve örgütlenmenin yeni biçimlerinin ihtiyacını dayatır. Muhalefeti örgütleyici tek eleştiri iktisadi sömürü değildir (ki Lenin bunu kanıtlamıştır, ayrıca sosyalistler arasında bile bu ne feci ahlaki sorunlara yol açıyor az sonra değineceğim). Gerisini yani yeni örgütlenme dinamiklerini önceki mesajda yeterince açıklamıştım.

2- Tüm örgütlü mücadele perspektifi de, Kapital'de analiz edilen sanayi işçisi üzerine geliştirilmiş. Bu kesimin toplumun ezici çoğunluğu olacağı varsayılmış demiştim. Dolayısıyla proleterya diktatörlüğü kavramınız ve iktidarda örgütlenmiş bir işçi sınıfı anlayışınız yukardakiler çerçevesinde sağlıksız bir analize dayanıyor ve geçerliliği bulunmuyor.

3- "Kemalist sola" yaklaşımınız hakikaten bu mu? Bu ne biçim bir çelişki peki? Bir yandan kapitalizmin aşılmasını merkeze koyalım, ekolojistler düzenle uzlaşmış, çoğu sermayenin finansmanıyla ve denetiminde faaliyette bulunuyor diyorsunuz ama öte yandan Kemalist sol size uzlaşılası bir muhalefet hattı sunuyor, öyle mi siz ciddi misiniz? Örneğin Türkan Saylan (sakın atlamayın saygı duyulur kişiliğinden, aldığı eğitim ve kültüründen ayrı tutarak söylüyorum) size sermayeyi hatırlatmıyor yani? Tüsiadı, Tsk’yı, büyük medya tekelini vs. hatırlatmıyor. Peki sizin ilerici ve aydın tanımınız hangi temele dayanır? Emekten yana olana ilerici, emek karşıtı olana da gerici denmezmiydi? Siz açık açık emek karşıtı kurum, yapı vs. gibi sermaye temsilcilerinin finansmanında ve desteğiyle faaliyette bulunan, onlarla ilişkili yapıları ve insanları da ilerici sayma noktasına geldiniz bi de ekolojistlere çatıyorsunuz. Bu da 21.yy. geleneksel solunun uzlaşma stratejisi mi? Yeni solun ittifak arayışlarına etmediğiniz laf kalmaması bunun için miydi yani? Ben içinde değiştirici, kapitalizm karşıtı öz bulunmayan, bulunması maddi şartları doğası gereği mümkün olmayan bu kesimin muhalefetine fit olmaktansa tabi ki kapitalizmin dünyayı yok etme tehdidine karşı duran ekolojistlerin bütün yerleşik mülkiyet ilişkilerinin kaynağını sorgulayan feministlerin kapitalizm karşıtlığını mücadeleme eklemeyi tercih ederim. Gerici,ilerici, aydın yakıştırmalarım bu şekilde oluşur, sizin yanınıza bile gelemeyecek geleneksel soldan edindiğim birikim yağmurdan kaçaren doluya tutulmamı önleyecek kadar taze hala. Öne sürdüğünüz, bütün sınıfsal analizlerinizi yerle bir ediyor bu görüşünüz dikkat!

devamı var...

Benim oğlum bina okur, döner gene okur!

23 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2026

4- Bütün bunların, Marksizm hakkında tartışmamızın ardından sizin de üslubunuz değişiyor ve bu geleneksel analizlerinizden daha da çetin çelişkiler ortaya çıkıyor Erkin Bey. Bana karşı tavır da kişisel olarak önemli değil tabi ama bu yeni sola neden ihtiyaç duyulduğunun bir kanıtı olması açısından önem taşıyor.

Başlık anlatır, ben ne desem boş boş olmasına da üzücü olan birbirimizi dinlemeye tahammül edememek, karşıt bir görüşle karşılaşıldığında boğazına sarılmak. bu da bir linç kültürü işte...Üzücü olan bu. Tuzu Kuru arkadaşın mesajını bi daha okuyun, bakalım fark görebilecek misiniz. Sizinle aynı bana ters görüşü savunmakla birlikte fikirlerini sunduğu sadelik, samimiyet tarzına dikkat edin, elitist, buyrukçu, sekter tavrınızla karşılaştırın. Tavrınız küçük burjuva solcusu tavrıdır ve bahsettiğim arkadaşın küçük burjuva solcusu zihniyetinden farkı açık açık ortadadır.

5- Öfkeli arkadaş, gel sen de boş ver kapitali, naapçan, otur sen Dede Korkut hikayeleri oku. Pastoral tablolar canlansın gözünün önünde, mutlu ol şöyle azcık, sakinleş, bi kendine gel! Lüzum olursa Stalin'in Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm şeysine göz at arada, boş vaktinde Özmalatyalılar kahvehanesinde solculuk yapmana, manava racon kesmene yeter, çürük domates kakalamaz sana! öğüdünden başka ne denir, yazdıklarına başka nasıl, hangi düzeyde cevap verilir? Her zaman siyasi kimliklerinde var olan ama son süreçte iyice açığa çıkmış Kemalist yurtseverlik çizgisinde saf tutan insan, sinik solun eleştirisini yapana öfke kusuyor, siyasetten anladığı kuşlama, afiş, bildiriden ibaret, Marksizmden siyasi çıktısı bu olmuş ama gelmiş ona buna Marksizm dersi veriyor, başka ne denir?
(Demem oydu ki işçileşme ile proleterleşme aynı şey değildir, oldu mu paşam, için rahat etti mi, sen bunu düşünemedin mi ki mal bulmuş mağrıbı gibi üzerine atlayıverdin? Avunduğun şeye bak! Vazgeçtim entel demekten, “entel şiddeti” bile beceremedin, işine, evine geri dön, parkta gezmeye bak kardeşim.)

6- Sizi vicdana davet ediyorum Ayşe Hanım! Bu kadar zırva kaynakları öne çıkararak aynı zamanda bu ülkenin en hassas konularından birini küçümsemiş ve yaşayan insanların acılarını aşağılamış oluyorsunuz. Engin Çeberin işkence kanıtları bulunamasaydı işkence görmedi diyen devlet yetkililerine mi inanacaktık yani, Metin Göktepe’nin vahşice öldürülmesinden sorumlu olmadığını kanıtlamaya çalışan güvenlik güçlerini mi kaale alacaktık bu mu yani? Davalarının takipçisi olmadığınız suç örgütlerince katledilmiş, işkence görmüş sayısız insanın katline, işkencesine kanıt bulunamıyor diye işkenceci zorbalara mı inanalım, sol vicdanımızın sesini mi susturmamızı istiyorsunuz bizden? Bu ne tür bir sosyalizm savunusu? Yan yana geldiğiniz çizgiyi görmez misiniz, Erkin Bey muhalif diye sermaye yandaşı Kemalistlerle, siz işkencecilerle buluştunuz, bi de buna kızıp durmayın, bunun kısacası budur! Size işkenceci demiyorum abartımdan bu sonuca varmayın ama aklamaya çalıştığınız dönemin gerçekleri sizi bu çizgiye taşır, isteyin istemeyin yüzleşmeniz gereken bu zihni yapıdır.

SSCB konusunda ilerleyip de sizin veya başkalarının daha fena savunularınızı duymak istemem, hakikaten tüylerim diken diken oluyor, yalan değil!

7- Erkin Bey ya siz? Biri kahve kültürüyle kızdı mı okey masasını devirip dışarı çağırıyor, açık açık sol içi şiddeti özlüyor, uygulama arzusunu saklamıyor, Ayşe Hanım zırva hain yaftasıyla öldürülmüş devrimcilerin öldürülmesinden nerdeyse mutluluk duyuyor. Sizse benim üslubumu ağır buluyorsunuz ama birader sen bu dilin kullanılmasına mı karşısın yoksa sana göre yetkesi bulunmayan kişilerin kullanmasına mı diye sorunca cevabınız "“ama ilk kanı sen döktün” gibi sığ bir şey oluyor. Sol adına (korkuttunuz artık konuşmaya ama KLAN zihniyetiyle) sarf edilen, verilen tehdit dolu ucube mesajları, solun adını kirleten insanları, hepsinden önemlisi bu zihni yapıyı eleştirmiyorsunuz. Hatta siz de bunun ardında duruyor, uygulayıcısı oluyorsunuz.

Hakaretler havada uçuşurken, akılsız, cahil, ulan, küstah, aymaz, çocuksu, ikiyüzlü, tehditler, küçümsemeler, aşağılamalar, onları savunan biri olarak siz onların ehliyeti var ama demeye getiriyor, içinde bulunduğunuz ortamda bu sola yakışmayan eğilimlerden rahatsız olmuyorsunuz. Siz de karşı çıkıyorsunuz güya ama hanfendiye arkadaşım Engin Ceberin işkence kanıtları bulunamasaydı işkence görmedi diyen devlet yetkililerine mi inanacaktık yani, hadi canım sen de diyemiyorsunuz, tüm bunlar sol içi şiddetin, sadist eğilimin hala ne kadar gündemde olduğunu size anlatamıyor. "ah nerde o sol içi şiddet, olsa da uygulasak" diyen zihniyete ağzınızı açıp tek laf edemiyorsunuz, sonra faşizm tespitimi kişisel hakaret alarak benim bu çürümeyi değerlendirme hakkımı engelliyorsunuz..Bu durumda, halihazırdaki sol şiddeti ruhen ve fikren üzerinde hissederken ne nasıl ve hangi düzeyde tartışılabilir? Bunu hiç düşünmüyorsunuz.

Site alanında daha fazla ilerlemem, ne olacağı belirsiz yazılar eklemem, fikrimi kitleselleştirmem, belki beğeni toplamam doğru bulunmuyor, ama sizinle bi köşede konuşup içimi dökmeme müsadee ediliyor, bu çok demokrat çok özgürlükçü çok eşitlikçi çok iyi niyetli bir uygulama gibi sunulurken benden bu lutfu kabul etmem bekleniyor (size cevap veremezdim siteniz kapalıydı).

8- İşte “Çerçeve metnini” kör kör ezberinize güvenerek okursanız olacağı budur, ancak bu kadar anlam verebilir, yeni solun, eski kirli kullanımlarından arındırarak sol kültüre ait kavramları yeniden anlamlandırma girişimini bu kadar yorumlayabilirsiniz. Sanıyorsunuz ki iktisadi eleştiri her şeydir, kültürel eleştiri hiçbir şey. Tek hedefiniz üretim ilişkilerini, mülkiyet şeklini değiştirmek, toplumsal değişimi iktisadi boyutundan ibaret gören bir lanet edilesi zihniyettir bu.. sol içinde bile varsın oluşturmaya çalışmasın sosyalist kültürü, nasılsa iktidara gelince yapacağız diye sesleniyor bugün bile bu karanlık ses...Öyle olmasa şu üç sosyalist tip (öncekilerle birlikte yukardaki son üç yorum sahibi) karşımıza çıkar mıydı bunca sol mücadelenin ardından? böyle sosyalist tipler ortaya çıkar mıydı sol geleneğimizden?

9- Arasıra eleştiriyor numarası yapmak zorunda kalsa da reel sosyalizmin en yoz uygulamalarını bile savunan ortodoks örgütlerin toplumsal düzen anlayışına dayalı aşkın bir "sol" söylem tutturmuş bugün sol, sanıyor ki sadece TEKEL direnişine destek verince ayakları maddi hayatın güçlerine değecek (bi de en hakiki desteği verdiğinden öyle emin ki 30 yıl önce geleneksel sol hangi refleksle işçi direnişlerinin yanındaysa şimdi de aynı yöntemi kullanmaktan başka bi halt yapamadığını bile göremiyor, onu kapsayamayacak çapsızlığından habersiz) , içkin bir sol söylem oluşturalım diyeni liberal, tarikatçı, Akpci olmakla suçluyor. ve işte solun hal-i pür melali!

Öfkelenmek yerine üzerine düşünmenizi ümit ederim...

cevap hakkımı yedirmem !

23 Şubat 2010, yazan habiskurus,
Yorum no: 2028

heh heh!

bir taraflara bir şeyler yetiştirmek zor zanaat.
faşizm bizim solun en ağır küfürü ya et gitsin kafanı kızdırana. ammaaa insan bir bakar baştan sona, ettiğim küfür dahil ne gitmiş ne kalmış onca bloktan. hatta faşistler tek tek okumuşlar sansürleyebilmek için (çok acımasız bunlar mirim). yok beni bulsalar, zati işkencenin türlüsünü yapacaklar; baksana demokrat olmayanı bile var içlerinde...

insanlara geri zekalı muamelesi yap, üstten bak, sonra vay faşist diye celallen vallahi komik.

ziyaretçi efendi,
şu kadar çok bahsettiğin toplumsal hareketleri bir deyiver de bizi aptal hissetmekten bir kurtarıver gayri. zannımca neyden bahsettiğini anlatamayan insanın saldırganlığına sahipsiniz (demiştim daha evvel) ammaaaa (kasıtlı oldu kusuruma bakmayın, sizi kızdırdıkça burasının "hit" sayısı da artıyor) bir yol muhalif unsurarı örgütleyin biz görelim (üç kişi dışında bazı gruplar ve bu grupların tanımlayıcı özelliklerini verebileceksiniz değil mi yoksa yine anlamazük)

peşinize (üç ismi de sahiplendiğiniz için siz dedim) takılabileceğini düşündüğüm aklı var olmayan (beceremiyorum politik doğru takılmayı itiraf edeyim) insancıklara yazık olduğunu düşündüğümü belirtmiştim yine belirteyim: liboşçuluklarından gurur duyan bu insanları "sosyalizm" yazılarıyla savunmak ya ihanettir ya akılsızlık, bir sürü insanın gördüğü ard niyyetleri görmemeyi başka bir kelime tanımlamaz diye düşünüyorum.

aha nasıl oldu tespit (vay be faşist hakaretinin de üstüne "tespit" kelimesiyle çıktınız bırrraavo)!

Siz de 30 yıl önce de aynıydınız

23 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2030

Ben 'öfkeli arkadaş'.

Sen var ya, gerçekten faşistsin. Hala benim çalışma ve hayat koşullarımla dalga geçiyorsun. Bu siniklikten bile aşağılık bir durum, resmen kötülük. Bir de sol tartışıtorsun burada.

Burada baştan beri Erkin Beyin tarafından ciddiye alınmak için uğraşıyorsun. Diğerleri de, sol da, insanların çalışma koşulları da, emek de emekçi de umurunda değil. Anan baban seni sınıfın birincisi olasın diye yetiştirdiğinden böyle davranıyorsun. Zavallıcık. Emekten proleter olur muymuş, yemekten paratoner olur muymuş, geç bunları. Burdan gidersin şimdi başka bir sitede de oranın editörünce ciddiye alınmak için yırtınırsın. Bunun için sen bizim aramızda duramazsın, gerisi hikaye. Senin bu dünyanın bir tanesi olduğunu bir türlü kabul etmeyeceğiz çünkü. Çok sıradansın.

Ben senin ne demek istediğini anladım. Yıllardır ağzınızdaki sakız, neyini anlamayacağım. En baba argümanın araçsal aklın bilmem nesi, tek boyutlıu insan vs. 50 yıllık muhabbet nereden baksan. 68'in nanelerini şimdi yine solu baltalamak için kullanıyorsunuz. Prag neyse turuncu devrim de o işte, nereniz yeni. Onca bol vaktine, eğitimiineee, efendime söyleyim kültürünee, yabancı dilinee, muktesebatına rağmen anlatamamış olmanla eğlendim. Hala da anlatamıyorsun. İşçileşme ile proleterleşme aynı şeydir. İşçi ile emekçi farklı şeydir. Ama proleterya bunların ikisini de, hatta lümpen proleteryayı da kapsar. İşportacı bu sınıfa hiç girmez, avukat başkasının yanında maaşlı çalışıyorsa girer. Bunlara yerine ve tavrına göre küçük burjuvazi, yerine göre kent yoksulu denir. Sınırları en muğlak olanı budur, hani senin de içinde olduğun. Detayını Erkin Beyin anlatır sana. Bizim dilimiz fazla düz, dokanmasın. Kahvede konuşur, manavla da arkandan bakıp laf atarız.

Sola sinik diyene laf ederim tabi, sana da ederim. Sinik de sizsiniz, kemalist de. Hepiniz en kemalist, en ittihatçı, en bürokrat, en asker, en istihbaratçı, en faşist ailelerin en biriciklerisiniz. Kime ne proje lazımsa onda sizin sülaleniz vardı. Vaktinde cunta zorladınız, maoculuk ettiniz, şimdi de demokrasi satıyorsunuz. O zaman öyle yediniz bu halkın hakkını, şimdi de böyle yiyorsunuz. Yersiniz tabi, yemeyenin malını yerler. Bizim kahvede böyle derler.

ya cehalet ya da art niyet

23 Şubat 2010, yazan Tuzu Kuru,
Yorum no: 2031

2 yorumda sayfalar dolusu döktürmüşsünüz ama kusura bakmayın temeli çürük olan binanızın şu paragraftan geri kalan kısmını okumaya gerek duymadım.

"1- Çok geniş sınıf tanımlamaları yapıyorsunuz, bunu yaparken Marx’ın aslında neyi incelediğini de göz ardı ediyor, yok sayıyorsunuz. Marx, Kapital’in 3 cildi boyunca tamamen tekstil, demir-çelik vb. sektörlerde çalışan işçilerin sömürü sürecini analiz ediyor. Tüm analizini bu tip işçilere dayandırıyor. Yani Kapital'da analiz ettiği sömürü süreçleri, sanayi işçisini temel alır. Artı-değer analizlerinin yapıldığı başka bir emek türünü, kesimi/sınıfı ben hatırlamıyorum. Kapital’de yapılan mutlak artı değer ve nispi artı-değer çözümlemeleri bu sınıfa rahatça uygulanabiliyor (uzatmıyorum ama toplumsal olarak gerekli emek miktarı ve emek üretkenliği, belirli iş saati üzerinden hesaplanan artı değer ve ücret büyüklükleri gibi belirli sabitlikleri ve net analizleri düşünün). Şimdi siz kalkıp da bu analiz ve yöntem işportacılara da aynen uygulanabilir nasıl dersiniz? Var mı böyle bir örnek Kapital’de? Bir avukatın artı değer sömürüsü açıklanıyor mu?"

Nedeni ise bize göre çok basit de sizin için daha da basitleştirelim.

Aklı, mantığı olan her insan, burjuvalar dahil, işçinin tanımını emeğini ücret karşılığı satan kişi olarak yapar. İşçi sınıfı deyince de bunların tümüne diyoruz temel olarak.

Ondan sonra tabii bunu isteyen mavi yakalı (sizdeki sanayi işçisi oluyor), beyaz yakalı gibi ayrımlarla bu ayrıştırıyor. Biz burada farkları dışlamadan benzerlikleri ön plana çıkararak siyaset yapıyoruz. Amma bunlar konumuz dışında çünkü sizde esas çarpıklık orda değil.

Kapital'de veyahut artı değerin anlatıldığı herhangi bir yerde örnek olarak kol işçisinin verilmesinin özel sebebi sizin de anladığınız üzere aritmetik hesaplamalarla örneklenebilir olması. Kendimden örnek vereyim ben bir demir çelik satınalma yapıyorum. 2 telefon görüşmesi fazla yaparak birim fiyatta 10 TL düşürdüğümde sonuç olarak sağlanan tasarruf 200.000 - 300.000 TL'yi buluyor şimdi ben bundan maaşımı çıkarıp patron benden bu kadar artı değer üretiyor dersem herkes kıçıyla güler.(işin saate bölünmesine fakan girmiyorum) Benim sizin işportacıları işçi saymanıza kıçımla güldüğüm gibi. Artı değer sağlamıyorsun derseniz de ben kıçımla gülerim. 3 ciltlik kitabı okuyup da en azından ruhunu kapamamanız da insanı gerçekten hayrete düşürüyor. Yazınızın geri kalan kısmını okumadığım için kusuruma bakmayın, ama gözüme yazık.

Tuzu Kuru arkadaşa...

24 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2039

Tuzu Kuru arkadaş,

ben artı-değer sömürüsü yok mu dedim, sen de sömürülüyorsun, artı değer yaratıyorsun tabi bunun aksini söyleyen mi var? Böyle anlayacağınızı bildiğim için bilhassa "Bu katmanlar tabi ki sömürülüyor" dedim. Ama "sömürünün iktisadi biçimi, yalnız başına devrimci özne oluşumuna zemin hazırlamıyor. Marx’ın özne oluşumu için temel aldığı maddi süreçler ortaya çıkmıyor. Aynı mekan içinde kendilerine benzer olanlarla iletişimde bulunamıyor, emek sermaye karşıtlığının mekanı tespit edilemiyor (Taylorizmi düşünün), kollektif etkileşimi hayata geçiremiyor, aynı sınıfın ögesi de olamıyorlar." diye de ekledim. Yani anlaşamadığımız sömürünün varlığı konusu değil kardeşim. Ondan elde ettiğimiz siyasi çıktılar. Siz sayısı 19.yy'da öngörüldüğü gibi artmak yerine bugün mutlak olarak azalan sanayi işçisine uygun örgütlenme biçimlerini ve siyasi atılımlarını dayatıyorsunuz ama ben ve biz diyoruz ki sömürü biçimleri birbirinden farklı, artık aynı mekanda birbiriyle iletişim ve etkileşim kurmaları imkansız (bu tabi kapitalizmin hamlesi) bu durumda o zamanın örgütlenme modeli artık geçersiz. Homojen bir sınıf yok artık, kapitalizme sadece iktisaden sömürülenler de muhalefet etmiyor, farklı bir sürü muhalefet hareketi var, henüz geleneksel solun görüş alanı dışında birçok potansiyel muhalifler var. Her birine artık aynı örgütlenme hattı çizilemez vs. dedim. Artı değer analizi de tabi sanayi işçisi için yapılacaktı o dönemde. Ama Marksın sanayi işçisi için yaptığı analizin siyasi çıktısı bugün aynen kullanılamaz, Marksın siyasi mücadelede öne çıkardığı, öncü kıldığı sanayi işçisine bugün bu misyon atfedilemez diyorum. Bunlar yukarda yazıyor ama... gözüne zahmet...

Lets come to the main point: sen gerisini okumadım derken ciddi miydin? Bence değildin (çok güldüm yahu, bi de özellikle "okumadım haa yanlış anlamayın, yazının devamındaki bana övgüsünden de sevgisinden de haberim yok bu liboşun" diyorsun hem de iki kez tekrarlayarak :)). Benim gibi bir "liboşun" aynı fikri paylaştığın insanları beğenmeyip onlarla tartışırken seni övmesi sana utanç verdi, kanına dokandı. Nasıl olur yaw, bi gariplik var bu işte dur ben de yükleneyim şuna da durumu kurtarayım dedin. Vallaha öyle de bir giriştin ki sorma gitsin, gerekli gereksiz dümdüz gitmişsin. E tabi bu kadar övgüyü sövgüsüz nası birden siliverecen, nası delikanlı devrimci imajını kurtaracan, en çok senin bastırman lazımdı.

Ama belli ki mizacına ters Tuzu Kurum, olmamış işte ardışık üç cümlede üç kıç açıkta kalmış, gülememiş kıçlar, anca şöyle bi sırıtmışlar. Olsun ama, canın sağolsun. Ben seni kendime yakın buldum bi kez, artık ağzınla kuş tutsan bırakmam seni...

Şimdi de eğlen bakalım...

24 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2040

Öfkeli arkadaş,

Ben anlatamadımsa başkasını oku eğlen bi de. Bak ne diyor Metin Çulhaoğlu arkadaş Doğruda durmanın felsefesinde sahife 323de:

"En başta altını çizmek gerekiyor: Proleterleşme, işçileşme ile özdeş olmayan bir olgudur"

Sen ne demişsin bakalım: "Hala da anlatamıyorsun. İşçileşme ile proleterleşme aynı şeydir. İşçi ile emekçi farklı şeydir."

Tabi Metin arkadaşla aynı şeyi söylemiyoruz. Onun proleter ve işçi tanımıyla bizimki farklı. Siyasi çıktısı da. Emeğinden başka satacak bir şeyi olmaması artık proleteryayı özetlemez. Bu çok indirgemeci bir tanımlama. Zincirlerinden başka kaybedecek çok şeyi vardır habiskurusun ama hiçbir şeyi yoktur "kent yoksulu" enformel sektör çalışanı (ve gayet işçi sınıfı mensubu, vallaha Metin de öyle diyor) işportacının (kimdi kıçıyla gülen?). Ama sana bu kadarı da yeter şimdilik. (Az okuyosunuz azzzz... )

Maocu arkadaşlara tepkine pek sevindim, ben de ben de sevmem artık bunları. Ama ne yapacaz bilmem ki dünyada hala bi Maoculuktur bi Mao ruhudur gidiyor, birlikte düşünelim icabını.

Kemalisti de hakaret gibi bana iade etmişsin, iyi bence bi beis yok. Yani sen hem benim gibi emekten proleter yemekten paratoner, hem de Erkin Bey gibi Kemalistlerden aydın sütlaçtan fırın olur demiyorsun ne güzel.

Sülalem ise Talat paşaya dayanır, ona da mı lafın vardır?

Kesişen yollar...

24 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2041

habiskurus,

Sen gel Lenin'in çok yönlü politik eleştiri öğüdüne kulağını tıka (hatta Tuzu Kuru duymamış bile, Ne Yapmalıyı da okumamış vayyy), ama o gün için geçerli ve gerekli şu an ise son haddinde yanlış bir deyişini al buraya taşı, bi de savun: "ya hainsin ya salak"...senin beni göstererk demenle "ya ihanettir ya akılsızlık"

Ben demiştim ama sende bir akıl takıntısı (yoksa tanımadığı kişiye daha baştan kim neye güvenip akılsız der), bir üst akıl büyüklenmesi var. Kimin hain kimin akılsız olduğuna sen karar verirsin, ona göre muhalif olana hain dersin, işkence ile akılsıza çevirir, itiraf da ettirirsin, sonra kendi aklını mutlak akıl ilan edersin (ne çağrıştırdı sana bu, yani hangi "tespitimi"?). İşte gördüğün üzre seninn de yolun Ayşe Hanımın işkence aklama çalışmasıyla kesişti. Nerden baksan reel sosyalizmin ucubeleriyle körelmiş bir akıl, bir kitle...döktükleri inciler de aynı yola çıkıyor işte... İşimiz tabi çok zor yahu. Ama pilavdan dönenin kaşığı kırılsın!

 

 

AdaptiveThemes