Skip to content

ERKİN ÖZALP: 21. yüzyıl sosyalizminde 'yöneticilik'

27 Mart 2010, ekleyen Erkin Özalp

Lenin, Ekim Devriminden hemen önce kaleme aldığı “Devlet ve Devrim” adlı çalışmasında, sosyalizmden komünizme geçişin nasıl olabileceğini, kısaca da olsa tartışır. Uzun uzadıya tartışmaz, ayrıntılı tarifler yapmaz, çünkü bu sürecin ne tür ara aşamalardan geçeceği önceden bilinemez...
 
Lenin’e göre, kapitalizmin gelişmesi, devlet yönetimine “herkesin” katılmasının koşullarını yaratır. Bunlar arasında, okuryazarlığın evrenselleşmesi (herkesin okuryazar olması) ve milyonlarca işçinin büyük ölçekli kuruluşlarda aldıkları “eğitim ve disiplin” de bulunur. Bu koşullar, bir dizi gelişkin kapitalist ülkede daha o dönemde mevcuttur. Kapitalizmin egemenliğine son verildiğinde, neredeyse herkes, devletin ücretli çalışanları olacaktır. Okuryazar, eğitimli ve disiplinli bir işçi sınıfı da, üretimin ve dağıtımın denetimini üstlenebilecek, emeğin ve ürünlerin hesaplarını tutabilecektir. Hesap tutma ve denetim, komünizm değildir, ama komünizme gidişin yolunu açacaktır. Toplumsal üretimi yönetmeyi, hesap tutmayı ve toplumun asalak unsurları üzerinde denetim kurmayı “herkes” öğrendiğinde, bunlar birer alışkanlık haline geldiğinde, devlet gerçekten de halk tarafından yönetilmeye başladığında, bugünkü biçimiyle devletin ortadan kalkmasının zamanı da gelmiş olacaktır... (http://www.marxists.org/archive/lenin/works/1917/staterev/ch05.htm#s4)
 
Bugünden bakıldığında fazla basit, hatta naif bulunabilir... Hele Lenin önderliğinde kurulan Sovyetler Birliği’nde ve 20. yüzyılın diğer sosyalizm deneyimlerinde yaşananlar göz önünde bulundurulduğunda... Ama kanımca, Lenin’in ana hatlarıyla tarif ettiği hedef, bugün, 1917 yılında olduğuna göre, çok daha güncel ve gerçekçi.
 
Kapitalist ülkelerde, yalnızca devlet yöneticileri, sermaye sahipleri ve özel şirket yöneticileri değil, “sivil toplum” kuruluşlarının ve hatta sendikaların yöneticileri de, gizlilik perdelerinin ardında iş görür. Kapitalizmde “yöneticilik”, gerçekten de bazı özel meziyetler gerektirir: Güç dengelerini iyi bilmeniz, yaslanacağınız güç odaklarını iyi tanımanız gerekir.
 
Ama aslında, bu “özel meziyet”leri kazanmak hiç zor değildir: Babanızın zengin ya da üst düzey devlet yöneticisi olması, toplumun yönetenler katına yerleşmeniz için yeterlidir. Ne kadar aptal olursanız olun... Zorluk, sınıf atlama hayali kuran emekçi çocukları için geçerlidir; onların yalnızca ihmal edilebilecek bir yüzdesi başarıya ulaşabilir...
 
Zengin olmayı bir kez başaranlar ve zenginlerin çocukları, başlarına özel talihsizlikler gelmediği sürece, hiçbir şey yapmasalar bile, daha da zenginleşir. Çünkü sermayelerini bizzat yönetmeleri gerekmez: uzmanlardan yararlanırlar. Vergi mi kaçırılacak, ihale yolsuzluğu mu yapılacak, imar planlarının değiştirilmesi yoluyla büyük paralar kazanmak için rüşvet mi verilecek, işçileri daha fazla sömürebilmek için taşeronlara mı başvurulacak, yeni yasa ve kararnamelerin çıkarılması mı sağlanacak? Bu türden işlerin neredeyse tümü, “uzman”ları tarafından halledilir...
 
Devlet yönetiminde de aynısı geçerlidir. Bakanlık ya da başbakanlık yapmak için çok birikimli olmak gerekmez. Örneğin, bir maliye bakanı, bir yandan kendisini, akrabalarını, partisinin diğer üst düzey yöneticilerini ve bazı sermaye gruplarını (daha da) zenginleştirirken diğer yandan devletin gelirleriyle giderleri arasında belirli bir denge kurabilmek için pek fazla kafa patlatmaz; bakanlığının uzman kadrolarına istediklerini yeterince açık şekilde anlatması yeterli olur.
 
Toplumun çok küçük bir azınlığının çıkarlarını korumak için yöneticilik yapanlar, gizlilik perdelerinin arkasına saklanmak ve yöneticiliği çok özel, karmaşık, zor, “sıradan” insanın aklının ermeyeceği bir iş gibi göstermek zorundadır. Peki ya, toplumun çok büyük çoğunluğunun çıkarlarını korumak için yöneticilik yapanlar?
 
Sovyet komünistleri, bu konuda ciddi kısıtlarla yola koyuldu. Ekim Devrimi gerçekleştirildiğinde, yetişkin nüfusun çoğunluğu okuryazar bile değildi. Dünya savaşına hızla hazırlanma zorunluluğu, İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım, bu savaştan hemen sonra Soğuk Savaş’ın başlaması, silahlanma yarışına girme zorunluluğu vb. vb... Hangi anlaşılabilir (ve haklı) nedenlerle olursa olsun, Sovyetler Birliği’nde de, yöneticilerin çevresindeki gizlilik perdeleri kalınlaştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Avrupa ülkelerinin Kızılordu yardımıyla sosyalizm yoluna sokulması ve Soğuk Savaş döneminin gerekleri, “Sovyet tipi” yöneticiliğin diğer sosyalist ülkelere yayılmasını sağladı.
 
Gizlilik perdelerinin arkasındaki bir önderlik, topluma ve insanlığa neler kazandırırsa kazandırsın, meşruiyet yitimine uğrar, halkı harekete geçirme (ve onu devlet yönetimine daha fazla katma) olanağından yoksun kalır ve bunların ürünü olarak içten içe çürür...
 
Her ihtimale karşı, bir parantez: “20. yüzyılın sosyalizmi kötüydü, 21. yüzyılda iyisini kuracağız” türü bir şey söylemiyorum. 20. yüzyılın sosyalizm deneyimlerinin yarattığı büyük birikimin de yardımıyla, 21. yüzyılda daha iyisini kurmanın mümkün ve zorunlu olduğunu savunuyorum. Bu arada, yaşayan bir örnek olarak Küba sosyalizminin kaynakları kıt bir adada başardıkları, Fidel Castro’nun halkıyla kurduğu ilişki, Küba’nın sağlık alanında dünyaya verdiği paylaşımcılık dersleri, geleceğin sosyalizmini tartışmak konusunda daha bir iddialı olmamızı kolaylaştırıyor...
 
Lenin, okuryazarlığın önemini vurgulamıştı... 21. yüzyılın sosyalizmi, bilişim teknolojilerinin sağladığı yeni olanakları kullanarak, tüm yurttaşların bu teknolojilerden en ileri düzeyde yararlanabilir hale gelmesini sağlayarak, her türden yönetsel faaliyeti halkın denetimine ve giderek daha fazla katılımına açarak, her kademedeki yöneticilerin halk tarafından seçilmesini sağlayarak, her türden gizlilik perdesini yırtıp atma mücadelesini de yürütmek zorunda. Kuşkusuz, dünya devrimi öncesinde, sosyalizmi emperyalist ülkelere karşı savunma zorunluluğunun getireceği kısıtlar dahilinde...
 
Sosyalizmin her açıdan daha iyi (büyük çoğunluğu oluşturan emekçilerin çıkarlarını temsil eden ve giderek onların denetimi altına giren) bir yönetim biçimi yaratacağını somut olarak göstermek ve dünya ölçeğinde bunun propagandasını yapabilmek, dünya devrimi mücadelesine de büyük bir katkı anlamına gelecektir.
 
20. yüzyılda, sosyalist ülkelerin insanları, sosyalizmi dünya ölçeğine taşıma mücadelesine çok fazla katkıda bulunamadı. Oysa sosyalist ülkelerde yaşayan insanlar, sosyalizmin dünya üzerindeki devasa bir propagandacılar kitlesi haline de getirilebilir. “Propaganda kursları” yardımıyla değil, sosyalizmin kazanımlarını başka ülkelerdeki insanlarla özgürce paylaşmaları sağlanarak...
 
Kısacası, bence, 21. yüzyılın sosyalizmi, “insan” konusunda çok daha iddialı olmak, çok daha ileri hedefler belirlemek zorunda...
 
Bu tartıştıklarımın, kapitalist ülkelerde sosyalist iktidar mücadelesi yürütmeye çalışanlar açısından somut bir anlamı var mı?
 
Geniş kitlelere, “sosyalizmde şöyle bir yönetim anlayışı olacak” diye propaganda yapamayız. Özellikle de, somut örnekler henüz zayıfken. Ama kapitalizm koşullarında nasıl yönetildiğimizi ve bunun nedenlerini (sermaye egemenliğini, özel mülkiyeti) daha fazla tartışmamız, gizlilik perdelerinin üzerine gitmemiz, her şeyden önce devlet kurumlarını, kamusal işlevler üstlenen özel kuruluşları, sendikaları, “sivil toplum” kuruluşlarını ve bunların yöneticilerini açıklığa zorlamamız ve bunları yaparken farklı bir yöneticilik anlayışının somut örneklerini sergilemeye çalışmamız mümkün.
 
Kuşkusuz, emperyalizme bağımlı bir kapitalist ülkede, yani ülke varlıklarının çok büyük bölümü yerli ve yabancı sermaye sahiplerinin elindeyken, yaratabileceğimiz örnekler, sınırlı anlamlar taşıyacaktır. Ama diğer yandan, geniş kitlelerin harekete geçtiği devrimci dönemler dışında, yaratacağımız örneklerin neden bir sınıra gelip dayanmak zorunda olduklarını somut olarak göstermeden, bu sınırları aşacak bir mücadeleyi örgütlememiz çok kolay olmayacaktır...
 
İlk yazımda somut örneklere biraz fazla ağırlık vermiştim. Bu yazı ise bazı açılardan biraz fazla soyut bulunabilir. Tartışmayı sürdüreceğim...

Yorumlar

rosA'nın 1919'da yazdıkları

29 Mart 2010, yazan ziyafetçi,
Yorum no: 2513

bu devirde rosA luxembourG okunur mU? biz kıvılcımlI ekolü pek okumazdık onU.yakın geçmişte okuduklarımla erkiN özalP'in yazdıkları arasında bazı paralellikler gördüM. örtüşme değil benzerliK. özalP yazdıklarını sosyalist demokrasi tartışmalarına sokmasa da, benim gördüklerim arasında rosA'nın 1919'da yazdıkları vaR.

halk denetimi mutlak surette gereklidiR. bu denetim olmadığı takdirde, karşılıklı deneyim alışverişinin yerini yeni rejim yöneticilerinin kapalı çevrim düzeni alıR. bu durumda da yolsuzluk kaçınılmaz oluR.

toplumsal kurumların tüm kısıtlamalarını düzeltmeye yönelik biricik kaynak, geniş halk kitlelerinin aktif, sınırsız, enerjik politik yaşamıdıR.

genel seçimler, sınırsız basın ve toplantı özgürlüğü, fikirlerin serbestçe tartışılması olmadığı zaman halkın kurumlarındaki yaşam sona erer ve bürokrasinin yegane aktif unsur olarak kaldığı bir yaşam karikatürüne dönüşüR. kamusal yaşam kademeli olarak uyku haline geçer ve partinin bitmez tükenmez bir enerjiyle ve sınırsız bir deneyimle donanmış az sayıdaki ileri geleni yönetir ve hükmedeR. bunların arkasında gerçekten yönetenlerin sayısı bir düzineyi geçmez ve emekçi sınıfa mensup seçkin bir azınlık zaman zaman, liderlerin konuşmalarını alkışlayacakları ve kararları oybirliğiyle onaylayacakları toplantılara davet edilirleR.

 

Sorular'a devam

29 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2514

Merhaba; Yazıda dikkatimi çeken nokta, genel olarak devlet yöneticilerinin zaman içerisinde yerlerini bırakmasının gerekli koşullarını (dış koşullara da bağlı olarak) bizzat kendilerinin hazırlayacağı vurgusudur. Doğru mu anlıyorum? Yani devletli sosyalizmden komünizme geçiş yönetici kadronun kendi pozisyonlarını reddetmek için verecekleri gayretlere bağlıdır sonucu çıkıyor sanırım? Merkezi iktidar kendi varoluş gerekçelerini ortadan kaldırır mı? Kaldırma ihtimali varsa devrim sonrasında iktidarın tepesindeki kişilerin iyi niyetlerini umut etmekten başka sıradan bir yoldaşın elinden gelecek birşey var mıdır? İktidarın başındaki kişi bu perspektifin dışında davranırsa sıradan komünistler ne yapmalı? ne yapabilir? Yazıda sanırım şöyle bir vurgu daha var. Kitleler devrim sonrasında kendilerini yönetecek kararlar alma kabiliyetine sahip değiller. Ancak bu kabiliyete sahip olabilmeleri için en iyi ihtimalle uzun yıllar geçmesi gerekecektir.? Paris Komünü, Fatsa, Alpagut direnişi, Sovyetler buna dair örnekler değil midir? Bırakalım sıradan insanları devrimcilerin dahi çok da eğitimli olmadığı koşullarda insanlar öyle ya da böyle tabandan kendilerini en azından yönetme niyetlerini ortaya koydular. Devrimden sonra bu tür eğilimler teşvik mi edilecektir yoksa fazla özgürlükçü bulunup tasviye mi edilecektir? Hali hazırda var olan işyeri konseyleri devrim sonrasında varlıklarını devam ettirecek midir? "Devlet ve Devrim"in adı geçmişken. Devlet sınıflı toplum yapısına özgü bir örgütlenme iken. (Marksizmde de böyle tarif ediliyor diye biliyorum.) Burjuvazi ortadan kalktığında var olmaya devam eden Devletin bulunduğu toplumda hangi sınıfların varlığından bahsetmek doğru olacaktır? Teşekkürler.

21. yüzyıl sosyalizmi - sorulara yanıtlar

31 Mart 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2543

Sosyalizm hakkında akla gelebilecek tüm soruların (kesin) yanıtlarını bugünden verebileceğimi iddia edemem. Yalnızca şunu iddia edebilirim: Sosyalizm hakkında akla gelebilecek tüm soruların (kesin) yanıtlarını hiç kimse bugünden veremez... Ama başkaları gibi ben de, farklı sorular hakkındaki bugünkü kanaatlerimi paylaşabilirim (bu arada, sanırım ve umarım, dolaylı olarak, “ziyafetçi”nin sorularını da yanıtlamış olacağım):
 
“Yazıda dikkatimi çeken nokta, genel olarak devlet yöneticilerinin zaman içerisinde yerlerini bırakmasının gerekli koşullarını (dış koşullara da bağlı olarak) bizzat kendilerinin hazırlayacağı vurgusudur. Doğru mu anlıyorum?”
 
İşçi sınıfı “topluca” iktidara gelemeyeceğine göre ve işçi sınıfının siyasal iktidarı almasının somut biçimi, sınıfın siyasal temsilcilerinin (öncülerinin) iktidara gelmesi olacağına göre, evet...
 
“Yani devletli sosyalizmden komünizme geçiş yönetici kadronun kendi pozisyonlarını reddetmek için verecekleri gayretlere bağlıdır sonucu çıkıyor sanırım?”
 
Yine evet!.. Çünkü “iktidarı almak” demek, birilerinin bazı pozisyonlara gelmesi/getirilmesi demektir... Bugüne kadar, bunun bir başka yolu tarif edilemedi...
 
“Merkezi iktidar kendi varoluş gerekçelerini ortadan kaldırır mı?”
 
Sorudaki değişikliğe dikkat! Kötü niyet atfetmiyorum... Ama bundan önce, yönetici kadrolardan söz ediliyordu... Bu soruda ise, kendisini yeniden üretme dinamikleri daha güçlü olabilecek, soyut bir “merkezi iktidar”dan söz ediliyor... Yanıtıma gelince: Evet, bunu yapabilir. Basit bir örnek vereyim: Bir işyerinde, aynı/benzer işleri yapanların ücretlerinin farklı olmasına karşı bir mücadele örgütlenebilir... Her tür mücadelenin öncüleri/örgütleyicileri olur. Yani, bir mücadele varsa, bunun öncüleri olacaktır. Sermaye sahipleri ile pazarlıkları bu öncüler yürütecektir. Ama bu mücadelenin başarıya ulaşması durumunda, öncülerin/örgütleyicilerin bu pozisyonları da ortadan kalkacaktır. Mücadele sayesinde elde edilmiş olan bu “pozisyon”lara yerleşenler, sırf bu “pozisyon”lara sahip oldukları için, bunlara yapışıp kalmak ve başlangıçtaki amaca ihanet etmek zorunda mıdır? Bu ihtimal de vardır elbette; ama bir kaçınılmazlıktan söz edilemez herhalde...
 
“Kaldırma ihtimali varsa devrim sonrasında iktidarın tepesindeki kişilerin iyi niyetlerini umut etmekten başka sıradan bir yoldaşın elinden gelecek birşey var mıdır?”
 
Bu soru biraz eksik kalmış sanırım... Ama “iktidarın tepesindeki kişiler” ile “sıradan yoldaş” arasındaki ilişki iki şekilde olabilir... Birincisi, “iktidarın tepesindeki kişiler”, zaten sadece “tepe”yi gasp etmek için buraya gelmiş ve iktidara çöreklenmiş kişiler olabilir... Bu durumda, “sıradan yoldaş”ın işi biraz zor olacaktır; bu kişilerle mücadelenin doğru yollarını araması gerekecektir... İkincisi, söz konusu kişiler, gerçekten de iyi niyetli olabilir... Bu durumda, “sıradan yoldaş”, onlarla doğru şekilde iletişim/etkileşim içinde olmanın ve sosyalizmi ilerletmek doğrultusunda gerekenleri yapmanın yollarını da bulabilecek demektir... Tersinden bakarsak: “İktidarın tepesindeki” kişiler, ancak, “sıradan yoldaş”ları ikna edebilecek, onları harekete geçirebilecek durumda oldukları ölçüde, toplumsal meşruiyetlerini koruyabilir, toplumu da harekete geçirebilecek durumda kalırlar...
 
“İktidarın başındaki kişi bu perspektifin dışında davranırsa sıradan komünistler ne yapmalı? ne yapabilir?”
 
Yine kötü niyet atfetmiyorum; ama şimdi, iktidarın “başında olanlar” gitti, “başındaki kişi” geldi... Cevap: Elbette, mücadele etmeliler! Ama nasıl mücadele etmeleri gerektiğini söyleyebilmek için çok daha fazla ayrıntıya ihtiyaç olacaktır... Örneğin, söz konusu “sapma”, somut koşulların (ve belki somut hataların) ürünü bir geçici durum mu, yoksa kalıcı bir eğilimi mi anlatıyor? İktidara (iktidardaki tek bir kişiye) düşmanlık etmeden de, onu uyarmaya çalışarak, doğru yolu savunmaya çalışarak etkili olmak mümkün mü (yani bunların yollarını bulmak mümkün mü?), yoksa zaten iktidardaki kişi(ler) karşı-devrimci mi ilan edilmeli? Nasıl bakıyorsanız, ona göre bir şeyler yaparsınız/yapmalısınız...
 
“Yazıda sanırım şöyle bir vurgu daha var. Kitleler devrim sonrasında kendilerini yönetecek kararlar alma kabiliyetine sahip değiller. Ancak bu kabiliyete sahip olabilmeleri için en iyi ihtimalle uzun yıllar geçmesi gerekecektir.? Paris Komünü, Fatsa, Alpagut direnişi, Sovyetler buna dair örnekler değil midir?”
 
Evet, gerçekten de, sadece ayaklanmış olmak, kitlelerin devleti yönetebilir hale gelmelerini sağlamaz. Mevcut düzenin yıkılması için ayağa kalkmak başka bir şeydir, bir başka düzenin kuruculuğunu yapmak epeyce başka bir şey...
 
“Bırakalım sıradan insanları devrimcilerin dahi çok da eğitimli olmadığı koşullarda insanlar öyle ya da böyle tabandan kendilerini en azından yönetme niyetlerini ortaya koydular.”
 
Niyetler, elbette çok önemli... Hatta, bence, başka pek çok şeyden önemli! Doğru/iyi niyetlere sahip olanlar, hata yapsalar bile, yine hataları sayesinde, doğruları da öğrenebilir... Ne var ki, bu tartışmalarda genellikle unutulan bir şey var: “Taban” dediğimiz kesim, ne yazık ki, sürekli olarak aynı “hareketlilik” düzeyinde tutulamaz... Toplumsal ölçekteki herhangi bir mücadeleye girişildikten ve belirli (olumlu ya da olumsuz) sonuçlar elde edildikten sonra, bu sonuçların elde edilmesini sağlayan “hareket”in içindeki bireylerin büyük bir bölümü, mücadelecilikten uzaklaşır. Oysa sosyalizm dönemindeki en önemli ihtiyaç, kitlelerin mücadeleciliğidir! Çünkü mücadele bir yana bırakıldığında, ileriye doğru hareket edilmediğinde, içten içe çürüme eğilimleri de güç kazanacaktır... Kanımca, sosyalizm döneminin doğrusu, “tabanın önünü kesmemek” falan değil, “tabanı daha hareketli kılmanın” yollarını aramaktır!
 
“Devrimden sonra bu tür eğilimler teşvik mi edilecektir yoksa fazla özgürlükçü bulunup tasviye mi edilecektir? Hali hazırda var olan işyeri konseyleri devrim sonrasında varlıklarını devam ettirecek midir?”
 
Bu soruların yanıtları bir önceki yanıtta var aslında... Bugün var olan yapıların aynen devam edip etmeyecekleri, elbette somut koşullara bağlı olacaktır... Ama bence, asıl derdimiz, bambaşka bir şey olacak. Bugün var olan işyeri konseyi türü oluşumların üyeleri, “amaçlarımıza ulaştık, artık bu tür oluşumlar o kadar da gerekli değil” diye düşünecek olsa bile, onlara, “hayır, henüz yolun başındayız, şimdi önümüzde şu hedefler var, olmalı” diyebilmemiz gerekecek! Onların da anlamlı bulacağı, uğrunda gerçekten de mücadele edecekleri hedefleri tarif etmemiz gerekecek. Çünkü bunları yapamadığımız durumda, kitleleri kendiliğindenliklerine bırakmamız durumunda, eninde sonunda döneceğimiz yer kapitalizm olacaktır.
 
“ "Devlet ve Devrim"in adı geçmişken. Devlet sınıflı toplum yapısına özgü bir örgütlenme iken. (Marksizmde de böyle tarif ediliyor diye biliyorum.) Burjuvazi ortadan kalktığında var olmaya devam eden Devletin bulunduğu toplumda hangi sınıfların varlığından bahsetmek doğru olacaktır?”
 
Sınıflı toplum düzeni, ancak dünya ölçeğinde ortadan kaldırılabilir... Emperyalizm var oldukça, orduya da ihtiyaç duyulacaktır, devlete de... Bu arada, emperyalizm var oldukça, tek tek sosyalist ülkelerin içindeki karşı-devrimci güçleri tümüyle yok etmek (ya da önemsizleştirmek) de mümkün olamayacaktır. Sosyalist devlet (ya da “proletarya diktatörlüğü”), karşı-devrimcilerle mücadele etmek için gerekli olan bir kurum, her şeyden önce... Burjuvazi dünya ölçeğinde ortadan kaldırıldığında, bugünkü anlamıyla “devlet”e de yer kalmayacaktır elbette...

sorular

31 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2552

Merhaba;
Öncelikle sorularıma kötü niyet atfetmediğin için teşekkürler.Çünkü tartışmak/çürütmek gibi bir amacım yok. Şu an sadece söylenenleri ve nasıl temellendirildiklerini doğru anlamaya çalışıyorum. Evet, kafamda bir düşünce var. "İktidar doğası gereği yoğunlaşmak ve merkezileşmek isteyecektir. İstisnasız her iktidar da kendi gerekçelerini yaratır" gibi. Senin cevabını okuduğumda fark ettiğim üzere soru sorarken dahi bu fikirlerim ortaya seriliyor. Yani birbirinin yerine kullandığım "yönetici kadrolar", "iktidarın başındaki kişi" gibi ifadeler manipulasyon gayreti içermiyor. Yine de daha dikkatli ifade etmeliydim.

"Bir işyerinde, aynı/benzer işleri yapanların ücretlerinin farklı olmasına karşı bir mücadele örgütlenebilir... Her tür mücadelenin öncüleri/örgütleyicileri olur. Yani, bir mücadele varsa, bunun öncüleri olacaktır. "
Yıllardır fabrikada çalışmayan bir sendika yöneticisinin sınıfa karşı yaşadığı yabancılaşmanın bir benzerini yıllar içerisinde devrimci örgütün yönetici kadrolarının da yaşamasına engel olacak "şey" nedir? Olmaması için alınabilecek önlemler neler olabilir?
"Evet, gerçekten de, sadece ayaklanmış olmak, kitlelerin devleti yönetebilir hale gelmelerini sağlamaz. "
Aslında örnekleri sadece ayaklanma olmayan kendisini yönetme girişimi olan örnekler olarak vermiştim.
"Kanımca, sosyalizm döneminin doğrusu, “tabanın önünü kesmemek” falan değil, “tabanı daha hareketli kılmanın” yollarını aramaktır!"
"Onların da anlamlı bulacağı, uğrunda gerçekten de mücadele edecekleri hedefleri tarif etmemiz gerekecek."
Tabanın belirdiği hedefler yönetici kadrolar tarafında doğru bulunmadığında ve tabanı ikna edemediklerinde yönetici kadrolar ne yapmalıdır?

21. Yüzyıl sosyalizminde yöneticiler...

31 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2554

21. Yüzyıl sosyalizminde yöneticiler muhakkak rotasyona tabi olmalı. Yöneticiler dahil herkes kol emeğine dayanan bir meslekten de anlamalı ve o işteki yeteneği körelmeyecek biçimde yılda en az 5-6 ay çalışmalı. Yetişmiyorsa demek ki çalışma süreleri fazladır, azaltılmalı. Tersine rotasyon da uygulanmalı, ben anlamam diyerek hiçbir vatandaş yönetsel işlere katılmamak, üzerine düşen meclis toplantlarından kaytarmak hakkına sahip olmamalı.

Bunlara bence şu günden de başlanmalı. Parti yöneticileri afiş asma, bildiri dağıtma, gazete satışı gibi işlere de sembolik olmayan şekillerde katılmalı. Çıkıp da kenardan 'çocuklara' bakmamalı. Çocuklar da hayal kırıklığı ile bu işlerden uzaklaşmamalı. Eş-dort-akrabayı sadece kurullarda değil, Stalin'in oğlu gibi, cephede yanımızda görmeliyiz.

Bunlar olmadıktan sonra inandırıcılık hep zayıf kalacak. 'Bugün patronlar varsa o gün de yöneticiler olacak -sovyetlerde vardı zaten-' laflarına inandırıcı bir savunma getiremeyeceğiz..

bugünkü yöneticiler?

31 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2556

O halde 21. yüzyıl sosyalizmi, bugün gazete satışlarında "çocuklara" kenardan bakan, bildiri dağıtılıp, afiş asılırken kendince "güvenliği" sağlayan, hiç yapmayıp hep yaptırmaya çalışan, şimdiden kendini ayrıcalıklı ilan etmiş bir parti yöneticisi tarafından kurulmayacak. Ya da bu kişiler nasıl yok olacaklar?..

bugünkü yöneticiler ...

31 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2558

Onlar bir adım atsınlar, biz de atalım...

Aldıkları oyların en azından %60-70'i aklı solda kendi dışarıda insanlara ait. Kadro çalışmasıyla, kampanyayla falan değil, bu dışarıda kalanların tercihlerine göre oy alıyorlar. (80'lerden, 90'lardan sonra solcu olan insanlar sosyalizmi değil partilerini bırakıyor, oy vermeye ve verdirtmeye devam ediyorlar.)

Bu yüzden hiçbir zaman, hiçbir politikaya rağmen bir sıçrama yaşanmıyor. Bir taraftan öbür tarafa kayıyor oylar. TİP'in sözümona 'efsanevi' başarısından bu yana da %3 civarında bir sol oy oraya bir oraya bir buraya gidiyor. Türk sosyalist toplamı %1.5 hep. TİP geri kalanını da Kürtlerden alıyordu. Güven veren, samimi bir hareket rahat %1'in oyunu, emeğini, katkısını kazanır yürür gider.

Kazanırız ama liderlerimiz bizim önümüzde savaşırsa. Bu olmadıkça sosyalizm de biraz zor olur. İnsan öyle geri, böyle gelişmemiş, ah evrim ah, insan eşitlik istemez vs. diyorlar ama Tayyip Erdoğan'ın halka verdiği eşitlik hissinin, 'adam bizden biri' yalanının AKP iktidarındaki büyük payını bile göremiyorlar. Gerçeğini siz yapın, sosyalizm iktidara gelir. Chavez gibi, Morales gibi gelir hem de, yumuşak yumuşak, kimsenin canı yanmadan.

AKP-Cumhuriyet savaşında, cumhuriyetçi öğretmenlerden ve subaylardan yenen sopaların, millet adına içeri atan hakimlerin hep AKP'nin değirmenine su taşıdığını; öğretmenevi, hakimevi ve özellikle orduevlerinin dışarıda kalanlarda yarattığı öfkeyi de görmüyor göremiyor sol. Dışlanmış, aşağılanmış, ezilmiş bir insana hitap edebilmesi için AKP de onu ezene kadar beklemesi bundan solun. Ama o ezilmişler de işte bir yere kadar geliyorlar ve o öğretmenin, subayın, hakimin sesi solun ağzından çıkmaya, onun tavrı solun da üzerinde sırıtmaya başladığında hemen uzaklaşıyorlar.

Sol ne zaman harbi harbi bu halkı sevecek, ya da halk ne zaman kendi içinden bir sol inşa edecek - ikisi de aynı kapıya çıkar zaten, solun halklaşması, halkın solculaşması- sosyalizm o zaman gelecek. Elbette işçilerle...

(Kimse biz halk değil miyiz demesin şimdi, Boğaziçi-ODTÜ vs. ne kadar halksa o kadar halksınız. Örgütlediğiniz işçiyi de bir havalara sokuyorsunuz, çevresinen soğutuyorsunuz. Mahallelerden geçerken yüzünüz buruşuyor abi, biliyoruz. Bana mı tavır yapıyorsunuz, koşullara mı millet ne bilsin. Pazara gitmezsiniz, kahveye çıkmazsınız. Bunlara girmedikçe de halkçılığınız da eğreti duruyor. Bakmayın biz çok yakınınıza geldik, sizi tanıdık da ondan seviyoruz; ama annem babam, amca oğlu, dayı kızı 'barbara medeniyet getiren' hallerinize fena halde kıl kapıyor. Dost acı söyler, kızmayın. Kamuoyu anketi yaptıramazsınız, bari o niyete sayın.)

afiş asma, bildiri dağıtma

31 Mart 2010, yazan Tuzu Kuru,
Yorum no: 2559

Afiş asan, bildiri dağıtan yönetici fikrine bende sıcak baksam da "çocukları" kenardan bakacak pozisyona getirecek kadar abartmamak lazım.  

Çocuklar duramaz

31 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2560

Çocuklar nasıl görürse öyle devam ederler. Sen karışma desen bile duramazlar. Ama başlarına telafisi zor bir bela gelecekse, icabederse bir süre kenardan seyretmelerini sağlamak da zarar ettirmez sola.

En azından sağa zarar ettirmediğini biliyoruz. Hatta sağın en büyük kârları belki de buradan oldu. Biz kavga ederken onlar kaymakam-vali oldu, savcı oldu, polis oldu, okul müdürü oldu; komple devlet oldu. Sağ oylar % 70'i aştı. Şimdi kemalistleri bile ayıklamaya başladılar. Solculuk eskiye göre daha da zor oldu. Bizim ne yapabildiğimiz de ortada işte.

21. yüzyıl sosyalizminde 'yöneticilik' yorumlarına cevaplar

6 Nisan 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2767

Geçen sefer yaptığım gibi, bazı soruları yanıtlama işini, “yazı dizisi”nin bir sonraki yazısının sonrasına ertelemiş oldum. 

“Yıllardır fabrikada çalışmayan bir sendika yöneticisinin sınıfa karşı yaşadığı yabancılaşmanın bir benzerini yıllar içerisinde devrimci örgütün yönetici kadrolarının da yaşamasına engel olacak "şey" nedir? Olmaması için alınabilecek önlemler neler olabilir?”
 
Son yazımda da tartışmaya çalıştığım üzere, kanımca, “önlemler”den çok, “hedefler”e odaklanmalıyız. Biçimsel önlemlerin her biri, “kötü niyetli” yöneticiler tarafından farklı yollarla aşılabilir. Örneğin, bugünkü sendika ağaları da, aslında son derece “demokratik” yollarla, yani seçimle işbaşına geliyor. Buna karşın, yine örneğin, yöneticilerin şeffaflığa zorlanması, kesin olmasa bile etkili bir önlem olabilir...
 
Başka arkadaşlarımız yazmış: Bence de, yöneticilerin sadece yöneticilik yapmaması, aynı zamanda belirli dönemler boyunca fiili olarak üretim sürecinde görev üstlenmeleri, pek çok açıdan yararlıdır. Özellikle de, komünist parti üyesi yöneticiler söz konusu olduğunda... (En azından sosyalizm döneminin başlarında, komünist olmayan bazı “uzman”ları yöneticilik yapmaya teşvik etmemiz, bunun için onlara bazı “ayrıcalık”lar sağlamamız gerekecektir.)
 
“Tabanın belirdiği hedefler yönetici kadrolar tarafında doğru bulunmadığında ve tabanı ikna edemediklerinde yönetici kadrolar ne yapmalıdır?”
 
Bence, bu şekilde sorulduğunda, kesin ve tek bir cevap verilemez... Eğer tabanın belirlediği hedefler çok ciddi sorunlara yol açma tehlikesini barındırmıyorsa, elbette, tabanın dediği yapılmalı. Sonuçta, taban haklı ya da haksız çıkabilir. Haklı çıkarsa, ne güzel... Haksız çıkarsa, bundan ders alınmış olur... Ama yöneticiler, tabanın belirlediği hedeflerin çok ciddi sorunlara yol açabileceğini düşünüyorsa, risk alabilir. Tabanı belirli bir süre sonra ikna etmek üzere, mevcut meşruiyetlerini kullanarak, kendi hedeflerini “dayatabilir”ler. Bunun tehlikesi açık: İnsanların taleplerini gözardı edip onlara bir şeyler dayattığınızda, sizin istediklerinizi yapmaları zorlaşır, meşruiyetiniz azalır, bir süre sonra hiçbir inandırıcılığınız kalmayabilir...
 
Bu arada, iktidara gelirken ve iktidara geldiğinizde vaat edecekleriniz, tam da bu nedenlerle büyük önem taşır. Her şeyin en doğrusunu ve en güzelini yapacağınız konusunda mutlak güvenceler veremezsiniz belki; ama temel hedeflerinizi ne kadar net bir şekilde tarif ederseniz, kendinizi (yönetici kadroları) o ölçüde bağlamış ve “keyfi” hareket etme olanaklarını o ölçüde sınırlandırmış olursunuz...
 
2554 no’lu yorumda dile getirilenlerin “ruhuna” tümüyle katılıyorum... Ama kanımca, “biçimsel” yan biraz fazla öne çıkmış durumda. Ve fakat, bu ikinci cümleyi, söylenenleri önemsizleştirmek için kurmadım! Komünistlerin gerçekten farklı bir “yöneticilik” tarzı sergilemeleri gerektiği düşüncesine katılıyorum.
 
2558 no’lu yorumu yazan sevgili Ziyaretçi arkadaşımız, sanırım, benden bir yanıt beklentisi içinde değil zaten... Bence, güzel yazmış, güzel uyarmış!
 

 

Komünist olmayan yöneticiler

7 Nisan 2010, yazan krasnador,
Yorum no: 2771

Erkin Bey'in notundan aşağıda ki parantez konusunda düşünülmesi gerektiği inancındayım

"En azından sosyalizm döneminin başlarında, komünist olmayan bazı “uzman”ları yöneticilik yapmaya teşvik etmemiz, bunun için onlara bazı “ayrıcalık”lar sağlamamız gerekecektir"

Parantezde bahsedilen değerlendirme aslında komünistlerin ne kadar hoşuna gitmesede hemen hemen bütün sosyalist kuruluş süreçlerinde yaşanmış bir gerçeklik.. Yanlış hatırlamıyorsam B. Wolfe şu meşhur 3 ciltlik kitabında "devrim tarafından ön kapıdan kovulanlar bu dönemde arka kapıdan içeri alındı" diye bahsediyor.. Sovyet devletinin ilk kuruluş dönemlerinde kadro yetersizliğinin aslında ne kadar su yüzüne çıktığının bir göstergesidir.Dolayısıyla sovyet yöneticileri çarlıktan kalma kimi unsurlarla tamamen çıkara dayalı bir ilişki kurmuş ve ülkenin yeniden örgütlenmesinde bu birikimden faydalanmıştır.. Ekonomik ve askeri anlamda çarlık rejiminden kalan yöneticiler ve askeri önderlerin sosyalist kuruluşa katkısı yadsınamaz (Bkz. Kızılordu'nun kuruluş süreci) bir süre sonra bu isimlerin bir kısmı gerçekten devrim saflarına geçmiş bir kısmı ise kuruluşa ciddi zarar veren komplo, sabotaj ve casusluk faaliyetlerinin merkezinde yer almıştır.. Doktor Jivago filminden hatırlayacağımız Komarovsky karakteri bunu amacından bağımsız olarak gayet güzel yansıtmıştır diye düşünüyorum..  Sonuca gelirsem bu konu üzerinden tartışılmasını önemsediğim şey aslında Erkin bey'in henüz böyle bir süreç yaşamamış olan ülkemizde olabilecek bir kuruluş sürecinde mutlaka komünist olmayan devşirme yönetici yada uzmanların olacağı ve onları "teşvik" etmek için bazı ayrıcalıkların sağlanması meselesi'ni biraz erken bir ön kabul olarak görüyorum.. Benim düşüncem o sürece bu devşirme kadrolara ihtiyaç duymayacak şekilde bugünden neler yapılabileceğini tartışmak aslında.. Bunun aynı ekim zamanlarında olduğu gibi detay konular olarak görenlerin olabileceğinin farkındayım ancak bir yandan yıkarken bir yandan asıl önemli olan kurma sürecine yetenekli kadroların şimdiki örgütlerle nasıl yaratılabileceğini tartışmanın hayati önemde olduğunu düşünüyorum.. Sanırım Komarovsky gibilere bu günden bakarak o zaman ki devrimciler nasıl tahammül etti hiç bir zaman anlayamayacağız.

 

 

AdaptiveThemes