Skip to content

ERKİN ÖZALP: 21. yüzyıl sosyalizminde 'hedef sorunu' (ve bugünkü polemiklerimiz)

6 Nisan 2010, ekleyen Erkin Özalp

Sosyalist ülkelerdeki çözülmenin ardından, “Nerelerde hata yapıldı?” diye tartışılması, kaçınılmaz ve meşru... Bu tartışma, ancak, sosyalizmin dünya ölçeğinde daha büyük kazanımlar elde etmesiyle birlikte önemsizleşebilir. Ama açıkçası, “geçmişteki hataları tekrarlamamak gerekir”  diye yola çıkıp “önlem”leri “hedef”lerden önemli görme noktasına varanların, kapitalizmi ortadan kaldırma mücadelesine çok fazla katkıda bulunamayacaklarını düşünüyorum. İlerlemenin yolu, olası her tür hataya karşı önlem almaya çalışmak değil, geçmişteki hatalara düşülmesini de zorlaştıracak olan hedefler uğruna mücadele etmektir... 

Hem Marx ile Engels, hem de Lenin, farklı yaklaşımlara sahip devrimciler, sosyalistler ve komünistler hakkında en ağır eleştirileri yazmış olsalar da, aynı zamanda, kapitalizmi aşma mücadelesine yapılan her tür katkıyı sahiplenmişti. Örneğin, Marx, Şubat 1848 Devriminin ardından Fransa’da yaşananları değerlendirirken, “darbeci sosyalizm”in lideri Blanqui’yi, “proleter partisinin gerçek önderi” diye anmıştı... Engels, 1882 yılında, Alman sosyalistleri olarak, köklerinin yalnızca Saint-Simon, Fourier ve Owen’a (ütopyacı sosyalistlere) değil, aynı zamanda Kant, Fichte ve Hegel’e (idealist filozoflara) dayanması nedeniyle gurur duyduklarını yazmıştı. Marksizmin Rusya’da güç kazanması için Narodniklerle kıyasıya teorik mücadele yürütmüş olan Lenin, onların “devrimciliklerini” takdir etmişti.
 
Geçmişte hangi hatalar yapılmış olursa olsun, en az onlar kadar önem taşıyan, insanlığın mücadele birikiminin geleceğe taşınabilecek yanlarını sahiplenebilmek ve kapitalizmi aşma mücadelesinde bunlardan yararlanabilmektir. Tarihsel birikime yaslanmayan “yepyeni” bir yol bulmuş olduklarını iddia edenler, en iyi ihtimalle, boş hayaller kuruyordur...
 
Sovyetler Birliği’ne (Sovyet komünistlerine) en acımasız eleştiriler yöneltilebilir; ama Sovyet sosyalizminin kazanımlarının sahiplenilmemesi, kapitalizme karşı mücadeleyi zorlaştırmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında neler yaşanmış olursa olsun, Sovyet liderliği, 1960’lı ve 1970’li yıllarda, tüm yurttaşların yaşam standartlarının yükselmesini sağlarken, diğer sosyalist ülkelere ve devrimci hareketlere maddi yardımlarda bulundu. “Hangi yönetim biçimine sahip olursanız olun, yöneticiler, her şeyden önce kendi ayrıcalıklarını düşünecek, halkı ezecek ve fırsat bulabilirlerse başka ülkeleri sömürecektir” tezi, Sovyet komünistleri tarafından somut olarak çürütüldü.
 
Ama bazı “solcular”, bu kazanımı sahiplenmekten bile utanıyor! Sovyetler Birliği’nin 1960’lı ve 1970’li yıllarını yok saymayı tercih ediyorlar. Stalin dönemi uygulamalarının pek çoğunun geçici nitelik taşıdığını, tam da o dönemde yetişmiş olan komünistlerin bu uygulamalara son verebildiğini kabullenmek istemiyorlar.
 
Sovyetler Birliği’nin 1960-80 dönemi, sınıfsız topluma ulaşma mücadelesinin teorisine de katkıda bulundu. Marksizme göre, kapitalizm ile komünizm arasındaki geçiş dönemi olan sosyalizm boyunca, “herkese emeğine göre” ilkesi geçerli olacaktır. Yani çok çalışan daha çok, az çalışan daha az kazanacaktır. Sovyet komünistleri, 1960’lı ve 1970’li yıllarda, ne kadar çalıştıklarından bağımsız olarak tüm yurttaşlara (parasız olarak ya da çok düşük bedeller karşılığında) sunulan hizmetlerin ve ürünlerin miktarlarını düzenli olarak artırarak, “herkese emeğine göre” ilkesinin geçerlilik alanını daralttı. Çok tehlikeli bir iş yapmış oldular! İnsanları açlıkla terbiye edeceğinize, onlara aç ve açıkta kalmama güvencesi verirseniz, (pek fazla) çalışmadan yaşamaya başlayabilirler. Nitekim, Sovyet ekonomisine en sık yöneltilen eleştirilerden biri, eşitlikçiliğin tembelliğe yol açtığıydı.
 
Tüm yurttaşlara sunulan ürün ve hizmetler için ayrılan toplumsal fonların büyütülmesi, insanlara zorla bir şeyler yaptırma olanaklarını sınırlandırır. Açlıkla tehdit edilmeyen insanlar, “ikna oldukları”, “anlamlı buldukları” şeyleri yaparlar. Bu da, yöneticilik tarzının değiştirilmesini, halkı devlet yönetimine daha fazla katmanın yollarının aranmasını teşvik eder. Dolayısıyla, 21. yüzyılın sosyalizminde de, temel hedeflerden biri, “herkese emeğine göre” ilkesinin geçerlilik alanını mümkün olduğunca hızlı bir şekilde daraltmaya çalışmak olmalı...
 
Elbette, toplumsal fonların büyütülmesi, tek başına, halkın devlet yönetimine daha fazla katılmasının güvencesini oluşturmaz. Bunun için, halkın çoğunluğunun anlamlı bulacağı başka hedeflere de ihtiyaç duyulacaktır.
 
Sovyet komünistleri, burada başarısız oldu. Sosyalizmin sorunlarını ve ihtiyaçlarını açıkça paylaşmak, bunların tartışılmasını sağlamak, dünya devrimi mücadelesinin (sırf ikinci büyük askeri güç olma zorunluluğunun getirdiği yüklerden kurtulmak için bile) vazgeçilmezliğini gündemde tutmak, bu doğrultuda halkı harekete geçirmek, kısacası “devrimci” bir tarzda liderlik yapmak konusunda eksikli kaldılar. Fidel Castro’nun liderlik tarzı ile Leonid Brejnev’in liderlik tarzı arasındaki fark bile, çok şey anlatıyor... Bir “istikrar abidesi” olarak Brejnev, belki Sovyet insanına güven verdi, ama onu heyecanlandırmadı.
 
Sosyalist ülkelerdeki insanların kapitalist ülkelerdeki insanlarla ilişkilerinin zayıflığı da, hem sahip olduklarını şeylerin değerlerini anlamalarını, hem de tüm insanlık için mücadele etmelerini zorlaştırdı. Basit, ama kanımca önemsiz olmayan bir örnek: Sovyetler Birliği’nde İngilizce bilenlerin oranı çok düşüktü. Oysa emperyalist ülkelerde sosyalizm mücadelesinin güç kazanmasını hedefleyen bir liderlik, tüm yurttaşlarının bu ülkelerde konuşulan dillerden en azından birini iyi derecede öğrenmesini zorunlu tutabilirdi. Daha mücadeleci bir Sovyetler Birliği, bilişim teknolojilerinin 1980’li yıllardaki gelişimi sayesinde ortaya çıkan yeni iletişim olanaklarını dünya devriminin silahlarına dönüştürebilirdi.
 
Her şeyi dünya devrimi mücadelesine bağlamak yanlış değil mi? İnsanlığın bir yığın başka sorunu da yok mu?
 
Dünya üzerindeki kaynakların çok büyük çoğunluğu çok küçük azınlıkların elinde kaldığı sürece, emperyalizmin egemenliğine son verilmedikçe, insanlığın diğer önemli sorunlarını çözmek bir yana, bunları gerçek anlamıyla tartışmak bile mümkün olamayacaktır. Mesela, çevre sorunlarını mı önemsiyorsunuz? Başlangıçtaki niyetler ne olursa olsun, bugün, çevreci hareketlerin daha güçlü ve daha etkili olanları, sermayenin denetimi altına girmiş durumda...
 
Marksizm, insanlığın gündemindeki tüm sorunların kesin çözümlerini bulmuş olduğunu iddia etmez. Yalnızca, şunu savunur: İnsanların kendi geleceklerini özgürce belirleyebilmelerinin temel koşulu, sermayenin boyunduruğundan kurtulmalarıdır. Önce tek tek kapitalist ülkelerde ve ardından dünya ölçeğinde... 
 
Bugüne gelirsek...
 
Kapitalizme son verme hedefini gölgeleyecek tartışma ve polemikler, sol açısından, sınırlı anlam taşır. Marksist olmayanların sınıfsız topluma ulaşma mücadelesiyle ilgisi bulunmayan fikirlerinin hiçbir değer taşımayacaklarını söylemiyorum. Aksine, solcular, insanlığın evrensel birikimine yapılan her tür katkıyı, sınıfsız topluma ulaşma mücadelesi için değerlendirme çabasını da göstermelidir.
 
Ama örneğin, sitemizdeki polemiklerde zaman zaman benim de düştüğüm hataya düşüp, sırf cevap verme dürtüsüyle asıl hedeflerle ilgisi kalmayan tartışmalara gömülmemizin kimseye faydası olmayacaktır...
 
Somut, herkes tarafından anlaşılabilecek, uğrunda mücadele edilmesi isteği uyandırabilecek hedeflere odaklanabiliyor muyuz? Tartışmalarımızla, kapitalizmin pisliklerini gündemde tutabiliyor ve burjuvazinin tezlerini zayıf düşürebiliyor muyuz? Bu düzenin değiştirilebileceği inancına güç kazandırabiliyor muyuz? Bugüne kadar olup bitmiş şeyleri farklı şekillerde yorumlamanın (ve bu konuda birbirimizle çekişmenin) ötesine geçip, var olanları değiştirme mücadelesine katkıda bulunabiliyor muyuz?
 
Polemiklerimiz, ancak bu sorulara olumlu yanıtlar üretmemizi sağlayabildikleri ölçüde, geliştirici olabilir... Ve bu sorulara olumlu yanıtlar verebildiğimizde, teorik açıdan farklı noktalardan hareket edenlerin pratikte buluşmaları da kolaylaşabilir...
 

 

Yorumlar

Boş gösterenler!!

8 Nisan 2010, yazan muraticus,
Yorum no: 2785

 "Her şeyi dünya devrimi mücadelesine bağlamak yanlış değil mi? İnsanlığın bir yığın başka sorunu da yok mu?

Dünya üzerindeki kaynakların çok büyük çoğunluğu çok küçük azınlıkların elinde kaldığı sürece, emperyalizmin egemenliğine son verilmedikçe, insanlığın diğer önemli sorunlarını çözmek bir yana, bunları gerçek anlamıyla tartışmak bile mümkün olamayacaktır. Mesela, çevre sorunlarını mı önemsiyorsunuz? Başlangıçtaki niyetler ne olursa olsun, bugün, çevreci hareketlerin daha güçlü ve daha etkili olanları, sermayenin denetimi altına girmiş durumda...”
 
Bunlar yanlış değil, sosyalizmle az çok tanışmış en sıradan insanın dile getirebileceği ortalama sözler. Lise çağında Felsefenin Temel İlkelerini okuyan bir talebe de size hemen bu cevabı verir. İnsanlığın kurtuluşu dünya devrimi için sosyalist mücadelededir der. Ancak doğru, meşru bir talebi dile getirmekle, onun nasıl gerçekleştirileceği çok ayrı şeyler.
 
Dünya devrimi mücadelecisi sosyalistler, şu anda bulundukları coğrafyada sahip oldukları toplumsal güçleri itibariyle hangi politikaları izleyerek “insanlığın bir yığın sorunu” için mücadele edebilirler? Erkin beyin cevabı icracı sosyalist politikalarla olacaktır. Oysa içinde politika üreteceğiniz ülkede bir sosyalist hareket varsa icracı politikalardan bahsedebilirsiniz böyle bir hareket yoksa (Erkin bey de devrimci bir dönemde olmadığımızı kabul etmişti Tekel hareketliliğini yaşadığımız dönemde) icraya dönük değil, kuruluma dönük politikalar üzerinde düşünülebilir sadece.
 
Ortodoks sol yapıların kadim hatası bu beş para etmeyen ezberleridir. Sosyalist hareketin var olduğu bir durumda uygulanacak politikalarla var olmadığı bir durumda uygulanacak politikalar bir değildir. Onlar sürekli icracı politikalar üretirler. Devrime yönelik sosyalist politikalar, “insanlığın yığınla sorunları” karşısında üretilebilecek tek politikadır. Yobazlar iktidarda, gericilik yükseliyor. Nedir çaresi: sosyalist politika. Kürt meselesinin çözümü nerede? sosyalist politikalarda.  AB’ye giriş hususunda karşı tavrımız ne olacak? sosyalist politika. Kadının özgürleşmesi, ataerkil yapının yıpratılması için ne yapacağız? sosyalist politika uygulayacağız. Doğa tahrip ediliyor, iklim değişiyor, canlı yaşamı tehlikeye giriyor. Nedir öneri? sosyalist politika. İsviçre çakısı gibim bi şey yani bu sosyalist politika.
 
Kulağa hoş geliyor sosyalist öğretiyle aşina insanlar için ama somut çağrışımlar yaratıyor mu? HAYIR. Sosyalist politikalar üretmeyi ve uygulamayı talep edebilecek durumda değiliz. Bu halihazırdaki şartlarda ancak bir “boş gösteren”dir bahis konusu. Yapılması gereken, kurucu politikalar üretebilmektir. Bu kurucu politikalar da bağımsız, küçük küçük oluşumların katkılarıyla oluşur. Tek bir merkezden tek eksenli yürütülen bi mücadele biçiminde örgütlenilerek değil. Ha bu icracı hareketin öldüğü anlamına gelmez. Küçük küçük kurucu politikaların zamanla bir araya gelmesiyle bu hareket meydana çıkartılır. Bağımsız, özgün oluşumların kolektif akıl  oluşumuna yönelik icraatlarıyla bu hareket yaratılır. Bunun örneği Türkiye’de vardır. Halkevleri böyle bir niyetin, kurucu hareketin en iyi örneğidir. Tabi bu “kolektif akıl” yaratmanın önemine inanan bi politikanın siyasi çıkarımı olabilir anca. Bir öncünün iradesine ve aklına tabi tutulan halk yığınından bahseden, koskoca SSCB’nin Stalin sonrası siyasi başarısızlığını böyle bir öncül, aşkın aklın yokluğuna bağlayan bir zihni yapının eseri politikanın değil. Hala Stalinist liderlik ideolojisini benimseyen ve bunu öğütleyen bir yapının/kişinin somut konu ve politika çağrısı yapması abesle iştigaldir zati, onu geçtik lafımız bu sayfayı okuyanlara.
 
Nedir bu icracı sosyalist güruhun her derde deva politikası ona bakalım? Emek eksenli politika. Bu da çok hoş ama FTİ okumuş liseli gencimiz için hoş en çok. Orta yaşı geçmiş ortodoks sosyalist ideologlar için de hoş olduğunu görüyoruz ama neden?. Bu kavramlar, “emek eksenli politika” yada “sınıf tahliline dayalı politika” merkeze alınarak şahane ideoloji yapılandırılır da ondan. Söylemsel bir düzlem yaratılır, etrafında toplanmak için. Lakin pratik hiçbir açılımı yoktur. Altında bi toplumsal gerçeklik bulunmaz. Bulunmayanı söylemsel düzlemde kapatır sadece. Bi aidiyet yaratır. Ben, sen, bizim oğlan oluşturur. Vatan, millet, sakaryadan hiç farkı yoktur. İnsanlığın yığınla bulunan hangi sorununu pratik anlamda çözmeye yarar. Bu bi “boş gösteren”dir. Ortodoks solun yıllarca kullandığı bu “boş gösteren”dir işte. Bunun tarafı iseniz şahane solcu geçinirsiniz şimdi bana “işçi düşmanı” diyebilmenize de yarar tabi. Ama somut hiç anlamı yoktur. Bu politikanın muatabı kesimi etkileyebilme siyasi/toplumsal gücümüz yok. Kendini müthiş büyük bir toplumsal güce liderlik ediyor hayaline kapılmaktır bu. Dışlayıcılığı kaçınılmazdır.  Nitekim, her tür çevreci hareketi daha baştan potansiyel sermaye işbirlikçisi ilan eder örneğin. Bunun için önerdiği: “emperyalizmin egemenliğine son vermek” devasa ödevidir, emek eksenli politikalarla tabiki. A. İnsel bunu çok güzel tarif ediyor: “sermaye süreci esiri” olmak diyor.
 
solun ben çok fazla kendini iktisat mantığı içerisine hapsederek aslında bütünüyle sermaye süreci birikiminin bir tür esiri olduğu kanısındayım. Dolayısıyla Türkiye’deki toplumsal tahayyülde alternatif bir tahayyül yaratma olanağını da kaybettiği kanısındayım….. İktisat ideolojisinin esiri olmuş bir sol olarak kalırsak o zaman iktisat ideolojisinin marjinal kalmış bir muhalif grubu olmaya devam ederiz.”
 
Romantik ortodoks sol, robin hoodlukla kendine biçtiği ulvi görevlerin, inançların, boş gösterenlerin öncülüğünde misyoner yapılar kurmaya devam eder.. Kültürel, siyasi bir çekim merkezi haline gelmeye yetmez oysa bu politikalar, ama umurunda bile değildir. “dünya devrimi için mücadele”, “insanlığın kurtuluşuna bağlanmış bireysel kurtuluş”u açıklayan değişmez toplumsal ve kurtuluş kavramları vardır çuvalında. Bir de bunları temsil eden, kadim sorulara kesin cevap verdiği tahayyül edilen devrimci bi lider...Bu ona yeter!

 

Bir takım gariplikler hakkında...

8 Nisan 2010, yazan Muzaffer Osmanoğlu,
Yorum no: 2787

Murat Bey,
Sizin söyleyecek çok sözünüz var. Yazdıklarınızdan, tartıştıklarınızdan, inadınızdan ve azminizden bunu anlıyorum ben. Belli ki düzenli bir şekilde bu siteyi takip ediyorsunuz, ama bunu neden yaptığınızı anlayabilmiş değilim… Açıklıkla söyleyeyim: Başlarda ilgiyle ve merakla takip ettiğim ‘enteresan’ yazılarınızı artık bıkkınlık ve sıkkınlıkla okuyorum. İnsanlar tabii, her konuda aynı fikirde olmak zorunda değillerdir. Siz de – başlarda bana doğal gelen bir şekilde – itirazlarınızı ve karşı görüşlerinizi sundunuz, tartıştınız. Lakin ortada bir ‘gariplik’ var an itibariyle. Yazdıklarınız az buz şeyler değil, destan gibi mübarek. Üzerine düşünmeden, hezeyanla yazdığınız anlaşılan bir dizi şey bir yana, belli bir düşünsel emeğin ürünü olduğu anlaşılan şeyler de kaleme alıyorsunuz. Belli ki vakit de ayırıyorsunuz bu iş için. Gariplik ise, yazdıklarınızın deliksiz tamamının işbu sitenin saçma sapan zırvalarla dolu olması üzerine kurulu olmasında (haksızsam düzeltin diyeceğim ama kendinize hâkim olup düzeltmeyin lütfen, ben haksız olduğumu düşünüp sizin adınıza küfredip ayar verebilirim kendi kendime). Sizin gibi değerli bir kalem, deneyimli bir siyasetçi (tabii halkımızın aklına kazınan ‘siyasetçi’den bahsetmiyorum), usta bir polemikçi ve mücadele aşkıyla dolu bir kişilik mücadele edecek başka bir şey bulamıyor mu ki kendine? Şurada yazdıklarınızı toparlasanız şayet, Toplu Eserler diye bastırabilirsiniz evelallah… Şu siteyi takip etmekle, Erkin Özalp’in ve Ayşe K.’nın yazılarını didikleyip yeni mücadele başlıkları aramakla, her gördüğünüz hıyara tuzluk yetiştirircesine en ufak bir tartışmayı dibine kadar sündürmekle harcadığınız vakti, ne bileyim, anti-stalinist, anti-ortodoksmarksist, yepisyeni solcu bir şeyler inşa etmeye harcasanız, eminim insanlığa çok daha büyük faydanız dokunur (sizin bakış açınıza göre bir ‘fayda’dan bahsediyorum tabii). Siz kendinizi, bu sitenin ‘durmadan saçmalayan’ yazarları olmasaydı nasıl ifade edecektiniz kuzum? Diyeceğim, özgün fikirlerinizden bahsedecekseniz işgal edin bence bu sayfaları. Ya da değerli görüşlerinizi neşrettiğiniz bir platform, site, dergi gibi herhangi bir müessese varsa, onu söyleyiverin, sizi oradan takip edelim. Ele avuca gelen bir şeyler çiziktiriyorsanız emin olun daha ‘saygın’ bulunacaktır uğraşlarınız. En azından ben böyle düşünüyorum. Site amirleri Hakkımızda bölümüne şöyle yazmışlar: Hadi bakalım... Kervan yolda düzülür... Kervancının kafasını düdüklememek kaydıyla yola koyulalım... Kervancılar ne âlemde bilmiyorum ama benim kafamı bayağı düdüklediniz.
 
Saygı ve kaygılarımla…
 
Muzaffer

'Boş gösterenler' meselesi...

8 Nisan 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2789

muraticus kullanıcı adlı Murat arkadaşımızın yazdıklarına cevap verme isteğimin pek kalmadığını daha önce yazmıştım. Ama son yorumunda ileri sürdüğü tezlerden birkaçını tartışmakta yarar görüyorum.
 
Bambaşka ve okumadığım bir yazıyla ilgili bir yorum olarak konsaydı önüme, ulaştığı sonuçlar konusunda olmasa bile, itirazları konusunda haklı olabileceğini düşünebilirdim.
 
“Dünya devrimi” hayalleriyle yatıp kalkan, güncel her tür sorunun cevabı olarak “dünya devrimi” diyen birileri varsa, bence en başta, bu kişilerin zeka düzeyleri incelenmelidir.
 
Konumuzla çok da ilgili değil, ama anıldığı için yazmış olayım: Felsefenin Temel İlkeleri türünden kitapların, yetersiz olduklarını falan değil, düpedüz “zararlı” olduklarını düşünüyorum. Marksizmin son derece şematik yorumlarının yaygınlaşmasına yol açtıkları için...
 
Geri dönmek üzere, Murat arkadaşımızın “doğru siyaset tarzı budur” diye sıraladıklarına geleyim.
 
Son derece eski bir tartışmayı gündemimize getirmiş: Siyasal devrim mi toplumsal devrim mi?
 
Yani, kapitalizm koşulları altında elde edilebilecek olan küçük küçük toplumsal kazanımların sonunda büyük bir toplumsal birikime (sosyalizme) ulaşmaya mı çalışmalıyız, yoksa, kalıcı toplumsal kazanımlar (sosyalizm), ancak siyasal iktidarın ele geçirilmesi sayesinde mi elde edilebilir?
 
Marx, çok açık bir şekilde, “siyasal devrim”ciydi...
 
Çünkü, kapitalizm koşulları altında elde edebileceğiniz kazanımlar, eğer bir siyasal devrime yol aç(a)mazlarsa, bir süre sonra, kapitalizme hizmet etmeye başlayacaktır...
 
En önemli örneklerden biri, sendikalardır. Burjuvazi, başlangıçta, sendikaların kurulmasını engellemeye çalıştı. Dünyanın pek çok ülkesinde kanlı mücadeleler yürütüldü, sendikal örgütlenme hakkının elde edilebilmesi için. Türkiye’de de benzer mücadeleler yaşandı. Sonuç? Mevcut sendikaların çok büyük çoğunluğu, sermayenin denetimi altındaki örgütlenmeler durumunda...
 
Bence, asıl “boş gösterenler”, sermaye düzeninin temellerini tartışmadan, özel mülkiyetin yanlışlığını gündeme getirmeden, bu düzen içinde kalıcı bazı kazanımların elde edilebileceği hayalini üretmeye çalışanlardır. Tipik bir “küçük burjuva solculuğu”dur bu. Savunanları hangi sınıfsal kökene sahip olurlarsa olsun...
 
Bu solculuk türüyle bugüne kadar elde edilebilmiş doğru dürüst bir kazanım da bulunmuyor. Herhalde biraz da bu nedenle, bu solculuk türünü savunanlar, sosyalizmin dünya ölçeğindeki kazanımlarını karalamak konusunda burjuvaziyle yarışa girişebiliyor.
 
İlginç olaylarla da karşılaşıyoruz... Mesela, “biz ortodoks solcular”, sadece Sovyetler Birliği’ni değil, kitaba pek uymayan Küba devrimini ve kitaba hiç uymayan Venezüella deneyimini de sahiplenirken, “yeni” solcu arkadaşlarımız bunlara da (yine burjuvaziyle yarışarak) küfredebiliyor... İyi ama, sevgili kardeşler, bizimle bu kadar mücadele edeceğinize, zaten daha kolay uygulanabileceklerini iddia ettiğiniz kendi projelerinizi hayata geçirsenize!
 
Buradan, tartışmanın başına, bugün Türkiye’de yürütmekte olduğumuz mücadeleye geleyim...
 
“21. yüzyıl sosyalizmi” tartışmasını, en yakıcı güncel siyasal ihtiyaçlarımızın çözümlerini sıralamak için başlatmadım. Dahası, haberveriyorum.net sitesi de, Türkiye devriminin programını ortaya koymak ve bunun ayrıntılarını tartışmak için kurulmadı...
 
Diğer taraftan, günümüzdeki tartışmalara nasıl yaklaşmamız gerektiği konusundaki düşüncemi de ifade etmeye çalıştım:
 
“Somut, herkes tarafından anlaşılabilecek, uğrunda mücadele edilmesi isteği uyandırabilecek hedeflere odaklanabiliyor muyuz? Tartışmalarımızla, kapitalizmin pisliklerini gündemde tutabiliyor ve burjuvazinin tezlerini zayıf düşürebiliyor muyuz? Bu düzenin değiştirilebileceği inancına güç kazandırabiliyor muyuz? Bugüne kadar olup bitmiş şeyleri farklı şekillerde yorumlamanın (ve bu konuda birbirimizle çekişmenin) ötesine geçip, var olanları değiştirme mücadelesine katkıda bulunabiliyor muyuz?”
 
Bu yazdıklarımdan, “demek ki neymiş arkadaşlar, her şeyin çözümünün sosyalizm ve dünya devrimi olduğu propagandasını daha bir güçlü şekilde yapacakmışız” türü bir sonuç çıkarılabilir mi gerçekten?
 
Belki önemsiz, ama insan yazmadan da edemiyor bazen... Murat arkadaşımızın, “liderlik anlayışı” tartışmalarında bana yüklenmeye çalışırken pek de içten olmadığını kendisinin de bildiği kanısındayım... Ne yapalım, “siyaset” böyle bir şey... En azından, bu kahrolası düzende, böyle yapılıyor...
 

Belki ihtiyacımız ufak dil rötuşlarıdır

9 Nisan 2010, yazan Burcakman,
Yorum no: 2791

Erkin Bey, 

Baştan sona çok güzel bir yazı olmuş, hatta itiraf edeyim bu yazı, ilk ikisini biraz gölgede bile bırakmış:)) Keşke daha uzun yazsaymışsınız.

İnsanlığın tarihsel birikiminin damıtılmasının bir sonucu olan sosyalizmin yüceltilmesi (ya da hep önde tutulması), bazı kişiler tarafından ne kadar kolay bir biçimde "Ortodoksluk"tan tutun da "Stalinistlik"e kadar varan bir takım etiketlerle yaftalanıveriyor! Sanırım kafalardaki kalıpları kırmak, uygun koşullar oluştuğunda kitleleri harekete geçirmekten çok daha zor bir iş. Ama yine de, bu yerleşik kalıpları, sık kullanılan bazı kavramlar mı  pekiştiriyor diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Örneğin sosyalistlerin hedeflerinin "sınıfsız topluma ulaşmak" olduğunu tekrar etmek yerine acaba "eşitlikçi ve özgürlükçü bir topluma ulaşmak" olduğunu dile getirmek, sosyalistlerin, "insanlığın bir yığın sorununa" gözlerini kapatıp, emek sömürüsünü sona erdirmekten başka dertleri olmayan dinozorlar olarak görüldüğü algıyı kırmakta, en azından dilde atılan küçük bir adım olabilir mi? Elbette bazı kişiler biraz da görmek istediklerini görüyorlar ve siz ne kadar, örneğin bazı şeylerin "zorunluluk" veya  "ön koşul" olduğunu ısrarla belirtseniz bile onlar - büyük bir maharetle - bunu "yeterli bir koşul" veya "sürekli erteleme" olarak algılayabiliyorlar.

Bununla birlikte, kişisel olarak "yapılan her türlü katkıyı sınıfsız topluma ulaşma mücadelesi için değerlendirmek" yerine, sınıfsız bir topluma ulaşma mücadelesini, insanlığın özgürlük ve eşitlik özlemlerinin gerçekleştirilmesi yolundaki en önemli çaba olarak değerlendirmeyi tercih ederdim. 

Her ne kadar bunun gibi küçük dil rötuşlarının, görmek istediklerini görenler üzerinde etkili olabileceği konusunda pek umutlu olmasam da belki kendi düşünce ufkumuzun daralmasına izin vermemek yönünde formel bir baskı unsuru olabileceği kanısındayım. 

Yazılarınızın devamının gelmesi dileğiyle...

 

Muzaffer Bey’le verimi yüksek tartışmalarda buluşma hayali

9 Nisan 2010, yazan muraticus,
Yorum no: 2792

Muzaffer Bey,

Önce tanıştığımıza memnun oldum.
Yazar değilim yazık ki, mimarım. Zaman zaman vaktim oluyor yazmaya. Samimi önerilerinizi dikkate alacağımdan şüpheniz olmasın.
Bu yazı, kamuya açık bir alanda yazılmış ve her tür okurla paylaşılmış bir yazı üzerine yazılan tenkid yazısıdır. “Usul dışı” bi durum söz konusu değildir. Usulünce fikirlerimi sıralamışımdır.
Sizden farklı düşünme ve bunu ifade etme hakkım var sanırsam. Yazılarımın “işbu sitenin saçma sapan zırvalarla dolu olması üzerine kurulu olması” da pekala mümkündür, tam tersinin yani “sol mücadelede en doğru yolları ışıkla donatan bir sitede” yazıyor olma hissine kapılarak yazmanın mümkün olması gibi.
Ve hatta “Şu siteyi takip etmek, Erkin Özalp’in ve Ayşe K.’nın yazılarını didikleyip yeni mücadele başlıkları aramak, her gördüğü hıyara tuzluk yetiştirircesine en ufak bir tartışmayı dibine kadar sündürmek” de meşrudur. "Didiklemeye" de sizin gibi pejoratif bi anlam yüklemediğimi hemen söyleyeyim. "Didikleme" önemli bi öğrenme metodudur. Çok faydalanıyorum her ikisinin engin bilgilerinden. Bu da anca "didikleme" metoduyla mümkün oluyor. Hatta sizin işbu yorumunuzu görünce daha bi anladım değerlerini, şaka değil. Zamanla daha gelişmiş metodlarla "didikleme"ye advance edeceğimi ümit ediyorum, yardımlarıyla.
Bunlarda “bir takım gariplikler” görmek de sizin hakkınızdır elbet. Yazdıklarımı beğenmemenizi anlıyorum ama beğenmemezliğinizi karşı bir tezle ifade edemiyorsanız, artık “anonim” olmayan beni okumayarak da “kaygınızı” sonlandırabilirsiniz. Bu daha kolay olsa gerek. muraticus görünce okumayınız, olsun bitsin.
Ne "enteresan" değil mi? Yazdıklarım üzerine azcık zihni zorlanmaya katlanıp fikrinizi beyan etmek yerine, “site amirleri”ni göreve çağırmayı tercih ediyorsunuz. Bu durumda size hatırlatmalıyım:
Orduya güvenmeyiniz, tasfiye oluyor!  :)
Saygı ve sevgilerimle...
Murat

Boş göstereni göstermenin hikmetleri

9 Nisan 2010, yazan muraticus,
Yorum no: 2794

"Son" cevap vurguları gibi "aslında cevap vermeye değmez" göndermelerini de biraz çocuksu kapris ve lüzumsuzluk olarak gördüğümü söyleyeyim önce. 

“Son derece eski bir tartışmayı gündemimize getirmiş”
Erkin Bey’e konu beğendirmek başlı başına bir mesele. SSCB’yi Stalini tartışıyoruz, hoşlanmıyor, bunlar eskidi takılıp kalmayalım buralara, buyurun buradan yakın diyor, tartıştığımızdan kaçınan başka bir metin yazıyor. Onun üzerine tenkid yazıyoruz, buna da eski gündem diyor. Ne yapacağımı şaşırdım. Sanki ortodoks sol çok yeni, çok dokunulmamış gündemler kazandırıyor hayatımıza da biz tartışmıyoruz. Neyse...
Marks “siyasal devrim”ciydi, peki. 19. yy. kapitalizm koşullarını ve toplumsal yaşamını inceleyen Marksın her söylediğini, her çıkarsamasını değiştirmeden/yenilemeden kabul edeceksek yaptığımız sadece kütüphanecilik olur, başka bi şey değil. Yani bu bi cevap değil. Yeni olgular ışığında tartışmayı ve gündemi yenilememiz icab eder. O zaman tartışma da “son derece eski” olmaz, Erkin Beyin sandığı gibi.
“Boş gösterenler” derken kişilere gönderme yapmamıştım. Lacancı kavramlardan aşırarak, etrafında söylem yaratıldığı halde gerçek gösterileni olmayan kavramlara değinmiştim. Erkin Bey, lafı bana iade etmiş. Olsun!
Direk soruyla başlayalım: İktidar aygıtını ele geçirmek, toplumun sosyalist dönüşüm yoluna girmesine yol açar mı?  Böyle basitçe ele geçirilen iktidar, günlük hayatın asli unsurları iktidarı desteklenmezse sürdürülebilir mi? 
Sırf devleti iktidar aygıtı olarak görmek ve onu ele geçirince, toplumsal iktidarın da ele geçirilmiş olacağına duyulan inanç sosyalist mücadele tarihindeki en büyük hatalardan biri oldu. Sosyalistler tarihin farklı dönemlerinde, defalarca bi iktidar organı olarak devleti ele geçirdiler ama koruyabildiler mi. Sadece bu tarihsel veriler bile iktidarın bir merkezi olduğu fikrini çürütmeye yeter.
 
Şu bilinçli olarak çarpıttığım zannedilen “liderlik anlayışı”na değinmenin zamanı: Erkin Bey, çok açıkça SSCB’nin Stalin sonrası başarısızlığını halkı kendi nezdinde devrime inandıracak etkili lider olmayışına bağladı. Yukarda yazıyor, ben de alıntıladım. (gayet samimiyim niye olmayayım. Ne yazmışsa Erkin bey onu anlıyorum, içini bilecek halim yok) Bu, sonuna kadar karşısında olduğum, üretilmesinden tiksindiğim “lider kültü”nü öğütlemenin yanında, duyduğum en sığ açıklamayı tekrarlayan bi retorik. SSCB’nin çöküşünün ardında bir çok politik sebep bulunabilir (hadi ihanet de olsun birisi, üzmeyelim Ayşe hanımı), ama asıl sebep günlük yaşam alanında esas yapılması gerekli devrimi yapamamış olması gerçeğidir. Stalinist çıplak şiddetin de içinde bulunduğu, (Ayşe hanımın akademik akademik akladığı) “büyük temizlik” yapılarak “zararlı otların” ayıklandığı 70 küsur yıllık koca iktidar günlük yaşamı değiştirmeye, insanı dönüştürmeye yetmedi. Başka nasıl açıklanır, o kadar cana mal oluş bir devrimin kimsenin burnu bile kanamadan yıkılması? Bugün her yerde toplumsal hareketlilik yaşanabilirken orda toplumsal muhalefetin bu kadar geride kalması? Stalin sevdalısı anaların yetiştirdiği çocukların bu gün faşizme yönelebilmesi? Yıkılır yıkılmaz makyaj malzemelerine, jartiyere, yaldızlı çikolataya hücum etmeleri insanların? Bu bize o kadar yıllık sosyalist iktidar boyunca Erkin Beyin yazdığı müthiş refah ve eşitlik dönemini gördüğü halde kimsenin devrimi içselleştiremediğini göstermeye yeter. Demek ki siyasi iktidarı ele geçirmek zorunlu ve yeterli bi önkoşul olamıyormuş. Hadi limuzinleri unutalım zati Ayşe hanım ona da "yalan" diyor, eşitliği iktisaden gerçekleştirmeye çalışarak insanı sadece homoeconomicus olarak görüp midesine hitap ederek olmuyormuş. Yani Erkin Beyin yaptığı gibi toplumsal devrimle siyasi devrim arasında hiyerarşik mutlak bi ilişki kurmak doğru değilmiş.
 
Bunun tersine de gidilmez buradan. Yani mülkiyet ilişkilerini sorgulamayan bi mücadele olmaz aksi. Bilakis her katmanda bu ilişkileri sorgulayan ve sorgulatan, çok daha net ve kapsayıcı biçimde çizen bi sol hareket oluşturulur. Kadının aileyi, ataerkil yapıyı sorgulaması kapitalizme büyük darbedir. Ekolojik hareket direk kapitalizmin doğayı sömüren üretim biçimini ve ilişkilerini hedef alır. İnsan denen yaratık sadece homo-economicus değildir. (Ayşe hanım anlatır bunu bize belki). Sınıf mücadelesinin alanı genişlemiştir artık, yaşamın her yeri mücadele alanıdır, çelişkisi de çok daha kapsamlıdır. Bu sadece emek süreçlerinde oluşmaz ki emek süreçlerinden bi politika oluşturalım. Artık insan-doğa çelişkisi de göz önüne alınmalıdır.
 
Her sorunsalı devrim ertesine havale etmenin, halihazırda yapılacakları göz ardı etmeye yol açtığını da gösteriyor bize reel sosyalizm. Lakin insanoğlunun günlük varoluşu, toplumsal alışkanlıkları, hemencecik değiştirilemiyor. Toplumun devrim gibi anlık bir altüst oluşla, kadim alışkanlıklarından vazgeçebileceğini ve yepyeni bireylerin ortaya çıkacağını düşünmek, Güneş Ülkesi’nde yaşamak kadar uzak. Yepyeni toplumsal varoluş tipleri, küçük özlerden tecelli eder, yavaş yavaş toplumsal alana yayılır ve yeni bir tarz olarak yerleşir.
 
Ortodoks sol yapıları düşünelim: hitap ettiği bir toplumsal özne kalmamış olan yapılar bahis konusu. Bunlar toplumsal öznelerin sadece bir yönüne hitap ediyor. Hiçbir özneyi kendi varoluşsal gerçekliği ve kendi öz kimliğinin bütünlüğü içinde kavrayamıyor. Bu durumda  özne dediklerimiz (ortodoks sola göre nesne oluyor) daha kapsayıcı, kendilerini daha iyi ifade edebildiklerini düşündükleri partilere koşuyorlar yada apolitik oluyorlar. Hareketli kitlelere yaklaşımsa bi felaket. Onları yabancılaşmış bireyler olarak görüyor en iyi halde, öz kimliğinin kendi gerçek ve özgün sorunlarının çözümüne yönelik içkin bir mücadele olduğunu bile asla kata kabul etmiyor. (eş cinsellere bakışına bakınız). Ekolojik hareket boş zaman faaliyeti, Erkin bey sermaye yandaşı da diyor, vs vs. Böyle bi yapı nalına mıhına iktidara koşmaktan geri kalmıyor ama. Çünkü kurmaya heves ettiği zati sosyalizmle hiç alakası bulunmayan temsiliyetçi bi yönetim. “Devrimci tarzda liderlik” yapacak kişi her şeyi anlatacak onlara, onlar da özümseyecek “Küba’da olduğu gibi”!.
Bütün iktidarı hedefleyip soyut bir kurtuluş çağrısı yapmaktan vazgeçen bi sol mücadele yaratılmalıdır. Toplumsal mücadele perspektifi böyle soyut göndermelerden arınmış olmalıdır, ulvi amacı iktidar olan bu politika paradigmasının mücadele senaryosu çöpe atılmalıdır. “Devrimci tarzda liderlik” misyonu yüklenmiş bi üst aklın başında olduğu merkezi ve hiyerarşik bi örgüt, kitleselleşmesi beklenen tabi, iktidarın tamamını ele geçirecek, adil bi yönetim kurulacak, ezilenlerin umudu “devrimci tarzda liderlik” halka devrimleri benimsetecek, yavaş yavaş. Aman çok hoş..

Diyeceğim şu geçmişe sığınmanın alemi yok. (SSCB tartışmayalım demiyorum bilakis pek makbule geçiyor Stalin halkın iktidarı yerine hem de kanlı biçimde parti iktidarını geçirmemiş olsaydı yapısal anlamda nice şey değişirdi belki örneğin). Bugün emek eksenli sosyalist politika savunucusu yapıların toplumsal kümesi boş bir kümeyi gösterir. Kendi inançlı devrimci üyelerinin haricinde hitap edebildiği, kapsama alanına alabildiği toplumsal özne bulunmaz. Zati bunların çoğu da emek eksenli sosyalist politikaların direk fiilen muhatabı değildir. Ama o ille de ona, tabanında olmayana hitap eder inatla.
Erkin Bey 21. yy’a bu şekilde yaklaşamaz. Liderlik konusunda beni yanlış anlıyorsunuz diyerek ara ara kurtulmaya çalıştığı ama geleneksel şekillenişle kestirip atamadığı SSCB ve Stalin deneyimlerinden kurtulmayan bi sol hiçbir şey vaat edemez yeni yüzyılın insanına. Onunla hesaplaşmak zorunda çünkü bugünkü zihni yapısı tamamiyle bu şekilde belirlenmiş Gün Zileli haklı. Bunu tartışmaktan ise nerdeyse tümü sadece bu sitedeki okurlar değil inatla kaçıyor. Bi “cesareti” olan Ayşe hanım ve Erhan bey. Ayşe hanımın, Erkin beyin politika önerilerinde ve bence günlük yaşama bakışında (hala pişman olmadığı bana “komplocu” bakışından biliyorum) tecelli eden tezleri de “ihanet, komplo, inkar” dizgesini tekrarlamaktan başka bi işe yaramıyor. Önkabulleri var ama Erhan beyin tartıştığı yer çok daha ele avuca gelir nitelikte.
 
Bu durumda ara ara devrim duasına çıksak daha iyi değil mi diye insanı düşündürten tezler tekrar tekrar “yeni” diye sunuluyor, geleneksel solcularca da!
Murat 

Ah Dert Küpü Murat Beyefendiciğim,

9 Nisan 2010, yazan Burcakman,
Yorum no: 2795

Biliyorum, yazdıklarınızı okuyoruz, insanlığın bir yığın sorunu karşısında dertlere düçar olmuşken sizi bir de kendi ehemmiyetsiz sorularımla meşgul etmek istemezdim ama bir hususu bilhassa çok merak ettim. Ortodoks solun eşcinsellere/eşcinselleğe bakışı konusunda biz naçizane takipçilerinizi aydınlatma lütfunda bulunabilir misiniz? Ortodoks sol kesimden isimlerin bu konuda yazıp çizdikleri üzerinden somut örnekler ve alıntılarla desteklenmiş bir yazı bendenizi daha da memnun edecektir.

Teşekkürler... 

muraticus

9 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2796

De bi git ya...

Yönetim alooo, esas sözüm size...

Sivili, demokratı, eşcinseli, feministi, biyolojisti... ÖDP bunlardan kurtuldu da rahatladı partiye benzedi. Siz toplamaya mı uğraşıyorsunuz nedir anlamadım ki. Bunlarla tartışmaya ayrılan vakit insanın ömrüne zarar yazar, haberiniz olsun. Herkes bildiğini yapsın doğrusunu tartışacağına. İsteyen istediği gibi parti kursun, dernek kursun laf yetiştireceğine görelim boylarının ölçüsünü. Birbirimize benzediğimiz yerde yan yana geliriz, ters düşersek karşı karşıya geliriz.

Biz söyleyince kızıyor sonra 'beğenmezseniz yorumlarımı okumazsanız' diyor. Gitsin bu ya, artık iyice sıktı. Yazdırmayın şuna. Beğenmiyorsa o da gitsin beğendiği yere yazsın.

iş değil bu yaptığınız, haberiniz olsun. Bu adama harcadığınız enerjiyle 4 tane veri haberi girseniz memlekete daha hayırlı olurdu. Kimsenin sallamadığı mevzularla kafa ütülüyor. Göndersin tarafa yayınlatsın. Fiyatı da 25 kuruş oldu, fethullahçılar okusun öğrensin.

Emek eksenli sosyalist yapıların toplamı boş kümeymiş. Bunların toplamı % 1-1.5 civarındadır. En kaba hesap ile, müzmin boykotçu parti-cephe vb. hareketler ile Kürt hareketinin hiç sayılmadığı halde bile, ki içlerinde en az bir bu kadar daha emek eksenli sosyalistin oyu vardır. Bu kadar dar bir toplumsal tabanda bu kadar fazla yapının varlığı bile bütün antidemokrattırlar yaftalarının geçersizliğini gösterir aslında.

Sen bırak ortodoks solu, senin toplumsal karşılığın ne kardeşim? Yukarıda çevirdiğiniz dolaplarla, Kürtlerin lütfuyla kaptığınız bir buçuk milletvekilinin oyları mı? İşsizlikten bunaldığın ofisinde bile dinleyenin var mı acaba? Tembellikten ve pintilikten bir boka benzetemediğiniz sitelerinize kim bakıyor, yayınlarınızı kim okuyor? Git kendine bir blog aç, bedava, kaç kişi okur, kimin umurunda bu zırvaların?

Yeter bunun bu kadar konuştuğu vallahi. Bir romanda okumuştum sanırım: Sovyetlerde, daha Bolşevikler iktidarı almadan, Stalin gelmeden önce, toplantılarda söz alıp da boş konuşanı su dolu bir varile sokup çıkarırlarmış bir daha boş boş konuşmasın diye. Böyle bir imkanımız da yok ki.

Hakkımızda bölümü yoruma açık olsaydı?

9 Nisan 2010, yazan Muzaffer Osmanoğlu,
Yorum no: 2797

Murat Bey,
 
Benim anlamadığım şey, tartıştıklarınızı hangi niyetle tartıştığınız... Yazdıklarınızın üslubuyla bir alıp veremediğim yok. Hatta helal olsun size, ekşisözlük yazarı olsaydınız şayet ayarmatör mevkiisine erişip ‘sözlük selebritisi’ olmanın keyfini sürüyor olabilirdiniz.
 
Önceki yazımda yer alan ve cevap vermemeyi tercih ettiğiniz şeyler (özgün fikirleriniz, Erkin Bey ve Ayşe Hanım’ı hiç tanımadığınız/okumadığınız günlerde üzerine kafa patlattıklarınız) hakkında bir şeyler çiziktirecekseniz, onları tartışmaktan geri durmam tabii ki. Bir de bana cevabınızda ““sol mücadelede en doğru yolları ışıkla donatan bir sitede” yazıyor olma hissine kapılarak yazmanın mümkün olması gibi.” bir olasılıktan söz etmişsiniz... Aslında tam da onu söyleyecektim ben: Bu sitede gördüğünüz ışık nedir? Ya da tersine, bu site insanların aklının içine eden bir karanlık ‘odak’ mıdır? Ne var bu sitede ki ha babam yazıp duruyorsunuz? Mesela Hakkımızda bölümü yoruma açık olsaydı, ne yazardınız altına? Biz ne anlamalıyız sizin yazdıklarınızdan? İşaret ettiğiniz yer neresidir? Bu sitenin okurlarına “sakın ha geleneksel solcu olmayın” mesajı mı vermeye çalışıyorsunuz? Ya da Erkin Bey’i yeni solcu yapma gibi bir derdiniz mi var? Mesela, kendisi “Evet Murat kardeş, ne kadar da haklısın, ben hep hata yapmışım” dese ortalık yerde, siz artık ne yazarsınız bu sitede? Hakikaten zevk olsun diye yazıyorsanız, işiniz gücünüz yok mu sizin? Adı üstünde, ‘yeni’ bir şeyler kuruyor sizin tayfa. Gidin adam örgütleyin oraya, allahın ortodokslarıyla ne diye uğraşıyorsunuz?
 
Şimdiye kadar yazdığınız onlarca yorumda, yazarlarımızın zırvalıklarından girdiniz, üretilmesinden tiksindiğinizi ifade ettiğiniz öğütlemelerden çıktınız. Siz bu yorumlarınızda, ortodoks solcuların kafa ütüleyen teraneleriyle uğraşmaktan başka, hangi niyetlerle davrandınız? Birilerine ağızlarının payını vermekten başka bir amacınız var mı? Varsa bu amaçlar nelerdir? Hepsinin ötesinde, - hepsinin ötesinde çünkü yazdıklarınızı hep orayı anlama çabasıyla okuyor(d)um - hayallerinizdeki ülkeyi/dünyayı kuracak siyasi adımlar ne olmalıdır, nasıl atılmalıdır?
 
Son sorum ise şu: 21. yüzyılda sosyalizm kurulmalı mıdır, kurulacaksa nasıl bir şey olmalıdır?
 
Saygı ve (dinmek bilmeyen) kaygılarımla...
 
Muzaffer

2796'ya

9 Nisan 2010, yazan Tuzu Kuru,
Yorum no: 2799

Muraticus'a burada yanıt verenlerin neredeyse hiçbiri esas olarak kendisini ikna etmeye çalışmıyor  ya da söylediklerine olduklarından fazla önem vermiyor. Fark edeceğiniz üzere eleştirilerinin/zırvalıklarının bizim için anlamlı olan yerinden tutup bizim için anlamlı olanı söylüyoruz, söylemeye çalışıyoruz. Yazması sorun değil yeter ki biz itişmeye, gol atma sevdasına girip kendimizi kaybedip hedefi şaşırmayalım.  

Ayrıca ilk paragrafınızın şu kısmında "eşcinseli, feministi, biyolojisti.." bence problem var. İnsanlar sosyalist olmayı kafaya koyduktan sonra ayrıca ne oldukları çok sorun değil. Sağlıklı kafalara sahip olsunlar yeter (Sonra psikopat falan çıkarlar, partiyi ele geçirip totaliter, bürokratik bir yönetim kurup Hitler'den çok komünist öldürürler falan..Aman deyim dikkat. Psikoloji çok önemli birşey. Görüyoruz etraf manyak dolu, çok da takmamak lazım vırı, tırı şeyleri)

Ayrıca "Bolşevikler iktidarı almadan, Stalin gelmeden önce, toplantılarda söz alıp da boş konuşanı su dolu bir varile sokup çıkarırlarmış bir daha boş boş konuşmasın diye." demişsiniz ama nerden biliyorsunuz Stalin gelmeden önce olduğunu. SSCB arşivlerine güvenilmez, onlar çarpıtılmıştır. Bolşeviklerin anlatılarına, yazılarına da güvenemezsiniz Stalin'in baskı rejiminde nasıl doğruları yazsınlar. Zaten Prof. Dr. Gottenstein'in Rus Tarihi isimli araştırmasında da yazdığı gibi Narodnik'lerin kurucusu da Stalin'dir. Azıcık okuyun araştırın. Siz ortodokslar ne kadar geri kafalısınız. Azıcık yenilikçi olun. Atın kafanızdaki Rus kalpağını huni takın.

muraticus'u anlama kılavuzu

10 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2814

Hakkınızda...

10 Nisan 2010, yazan muraticus,
Yorum no: 2818

Muzaffer Bey,
 
Bu mesajı biraz isteksizce yazdığımı söyleyeyim. Son haddinde lüzumsuz ve anlamsız ama alışkın da olduğum bi şeye cevap vermenin sıkıntısıyla daha doğrusu.
 
Fikirlerim ve ifade ediş şeklim bu kadar ortada iken, onlara değil ama kişiliğime tepkinize benim yerime siz mana vermeye çalışın artık. Karşı çıktığım fikirleriniz ve tezleriniz hakkında ne düşündüysem yazdım, bu ne celaldir, buna nasıl bi mana verilir onu siz düşünün, benim ne düşündüğüm belli.
 
Neden yazdım, sizden farklı fikirlerimi? Nihayetinde sizleri çok iyi tanıyorum ve fikirlerimle birlikte beni linçe girişeceğinizi de biliyorum. Sormak ve öğrenmek istediğiniz bu. Enteresan, Erkin bey bunu çok iyi anlamış, sanırsam Ayşe hanım da anladı “üstelik siyasetçi” olduğumu hatırlatarak. Siz sanırsam bunu anlamadınız, diğerleri gibi. Sizin siyaset anlayışınız bu değildir bilirim ama ben hayatımın her döneminde siyaseti kendimi ve fikirlerimi benim gibi düşünmeyen insanların arasına atarak yaptım, yapmaya çalıştım, hatta bulunduğum yapının kurallarını ihlal etmeyi göze alarak. Her zaman kapalı ve izole, sekter sosyalist yapıları reddettim, yanlış buldum. Sizin gibi kapılarımı kapatıp zıttımı düşünenlerle arama duvar örerek değil, bilakis kendimi onlara ifade ederek, tenkid ederek siyaset yapmayı tercih ettim. Bundan da vazgeçecek değilim. 
 
Sosyalizmin insanlığa seslenen güçlü bi çağrı olduğunu, insan ilişkilerini yeniden tanımlayan, militarizm karşıtı ve cinsiyetçi olmayan bir özgürlükçü sosyalizm anlayışıyla yola çıkılması gerektiğini düşünürüm. Sosyalizmin faşizan hiç bir uygulama ve düşünce kırıntısıyla ilgisi olmadığını, fikirlerin ve alışkanlıkların bu ileri düşünce ve hayat anlayışı ile geliştirilebileceğini, dışlayıcı ve ötekileştirici yanlarının bulunmadığını anlatmaya çalışırım. “Erkin Bey ve Ayşe Hanım’ı hiç tanımadığım/okumadığım günlerde üzerine kafa patlattıklarım” da bunlardı, şimdi de bunlar. “Hakkınızda” bölümü “yoruma açık olsaydı”!! bunlar eksik der, içinde bunları barındıran bi şeyler eklerdim işte. 
 
Bilmem anlatabilmiş mi derdini beni?
 
Sosyalizmi küreselleşme veya militarizm destekçisi olma ikilemine sokma çabalarına, soldaki muhafazakar ve mutaassıp anlayışlara, devrimci yenilenmenin lafını bile duymak istemeyen yoz anlayışlara karşı çıktım, şimdi de çıkıyorum. Kabul edemediğiniz bu. Özgürlükçü ve demokratik bir sosyalizm anlayışını sahiplenemiyorsunuz ve bunu en ufak bi itirazda ortaya çıkarıyorsunuz. SSCB’de devrimcilerin katledilmesi aklanıyor, yukardaki ziyaretçi de farklı ses çıkaranın kafasını koparma (varile sokma, her ne halt ise) çağrısı yapıyor yine hangi dönemi olursa olsun SSCB örneğiyle. İşte bu yüzden Stalinle, Stalinzimle hala işim ve işimiz var. Ayşe hanımın dün için aklayarak açtığı yollardan giderek Erkin bey yukardaki gibi bugün için aynı tezleri öne sürüyor, ziyaretçi üstün zekalar ve Erhan bey aynı metodlara sarılabiliyor...İşte bu yüzden birbirinden ayrılamaz bunların tenkidi, işte bu yüzden hakiki sosyalizmin hedefidir bu fikirleri deşifre etmek!!
 
Ortodoks sol yapıların bu tür uygulamalara sevgisi ve ilgisi ortadayken insanlığın yeni bir dünya, toplum ve insan tahayyülü olarak sosyalizmi gündemine asla ve kata yerleştiremeyeceğini, artık sosyalizmi temsil edemeyeceğini insanların görmesi lazım. Sizi alkışlamayan, bilakis tenkid eden birinin, üzerine yürüyüş şekliniz bunun en güzel kanıtıdır. Sorunuza başka bir cevap: bu yaştan sonra siyaset yapma tarzımı değiştirmeyeceğim, sitenizi de ziyaret edeceğim. Hangi ziyaretçinizi benim kadar çözebildiniz ki? Lütfen komik olmayın daha fazla, fikirlerim yerine, kişiliğime ve niyetime yönelik bu tür sorgulamalarla. Ama tenkidlerle yüzleşmek sizin için hep zor oldu. Karşınızda olanlara, sizi tenkid edenlere, farklı bi şey söyleyenlere ya deli ya antikomünist dediniz hep. Ya görmemezden geldiniz, ya susturdunuz.  Olsun, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın demiştim. Bunları duymaya devam edeceksiniz, nerde, ne zaman olursa olsun.
 
Burcakman sorusunun cevabı için fazla uzağa gitmesin, beni de yormasın binlerce yazının programın içinde eşcinsellerle ilgili atıf aramak için, çünkü yok ve kendi gerçek
özgün sorunlarının çözümüne yönelik içkin bir mücadele olan bu evrensel hareketle ilgili muhafazakarlardan farklı olarak, elle tutulur hiçbir programının olmaması da en büyük göstergedir. Tam altındaki kafa kırıcı arkadaş ise gayet net açıklamış:
 
Sivili, demokratı, eşcinseli, feministi, biyolojisti... ÖDP bunlardan kurtuldu da rahatladı partiye benzedi. Siz toplamaya mı uğraşıyorsunuz....”
 
SSCB uygulamalarını ise çok merak ediyorsanız savunanlarına sorun. İnkar da etseler karşı tezi çok iyi bildiklerine eminim.
 
Murat

Yokluğun varlıktan iyi olabileceği durumlar

10 Nisan 2010, yazan Burcakman,
Yorum no: 2823

YOKLUĞUN VARLIKTAN İYİ OLABİLECEĞİ DURUMLAR

(Muraticus’un “Ortodoks sol” ile ilgili yakınmalarını, sadece kendi payıma düşen kısım itibariyle – yani kadın hareketi ve eşcinsel hareket bağlamında –  tartışmak istiyorum. Sözlerimin hiçbir şekilde TKP ve ilgili örgütleri bağlamadığını da eklemek istiyorum.)

Önce Murat Bey’in idealindeki sosyalizm anlayışını hatırlatmak amacıyla kısa bir aktarma yapmak istiyorum: “Sosyalizmin insanlığa seslenen güçlü bi çağrı olduğunu, insan ilişkilerini yeniden tanımlayan, militarizm karşıtı ve cinsiyetçi olmayan bir özgürlükçü sosyalizm anlayışıyla yola çıkılması gerektiğini düşünürüm.”

Burada bir sorun yok çünkü hepimizin kafasındaki ideal sosyalizm anlayışı aşağı yukarı bu kavramlarla ifade edilebilir. Hatta bunları dile getirmek için günümüzde sosyalist olmaya bile gerek yok, ortalama bir liberal de kafasındaki ideal toplum düzenini aynı kelimelerle tanımlayacaktır. Ne var ki idealler ve kavramlar düzleminden ideolojik/politik tavır almayı gerektiren pratik düzleme geçildiğinde, herkesin üzerinde uzlaşma sağladığı kavram ve ideallerin hiç de göründüğü gibi sorunsuz olmadığı açığa çıkacaktır.

Sözü uzatmadan, Murat Bey’in, benim de bir ölçüde ilgi alanıma giren şikayetçi olduğu konuya gelmek istiyorum. Yorumunda bana cevaben “Burcakman … beni de yormasın binlerce yazının programın içinde eşcinsellerle ilgili atıf aramak için, çünkü yok ve kendi gerçek özgün sorunlarının çözümüne yönelik içkin bir mücadele olan bu evrensel hareketle ilgili muhafazakarlardan farklı olarak, elle tutulur hiçbir programının olmaması da en büyük göstergedir.”

Anladığım kadarıyla Murat Bey “Ortodoks sol” olarak etiketlediği yapıların kadınlarla veya eşcinsellerle ilgili somut bir programının olmamasından yakınıyor. Aslında, cinsiyet ya da cinsel yönelim sorununa ilişkin ne tür bir programa sahip olunabileceği hakkında birkaç öneride bulunsaydı daha somut bir zeminde ilerliyor olacaktık ama sorun değil. Başlangıç için bu kadarı da yeterli.

İlk olarak söylemek istediğim, sosyalistleri sürekli olarak cinsiyet ve cinsel yönelim sorunlarına duyarsız kalmakla, çözüm üretememekle ve bu hareketleri dışlamakla suçlayanların, bu hareketler hakkında ne kadar az bilgi sahibi olduklarını görmenin beni hep şaşırttığıdır. Kadın sorunundan başlayalım, evet kadınlar erkeklere göre çok daha dezavantajlı konumdalar ve bunun düzeltilmesi gerekir. Ancak feminizme uzaktan da olsa biraz bulaşmış bir kişinin bile, kadın hareketinin, kadınların sorunları ve bu sorunların çözülmesine ilişkin öneriler konusunda ne kadar bölünmüş olduğunu fark etmesi hiç zor olmayacaktır. Ne teorik düzlemde tek bir feminizm, ne de pratik düzlemde tek bir kadın hareketi vardır. (Bu konuda kaynak olarak her kitapçıda rahatlıkla bulunabilecek bir kitap önerebilirim “Çatışan Feminizmler, Metis Yayınları” ). Böyle bir bölünmüşlük ortamında, bir sol partinin hangi perspektifte yer alacağı bile sonu gelmez tartışmalara neden olacaktır. Benzer bir durum eşcinsellik konusunda da geçerlidir. Kaldı ki kimi durumlarda bu cinsiyet/cinsel yönelim alanında belirleyeceğiniz bir tavrın, başka alandaki ideal tavrınızla da çelişkiye düşmesi çok yüksek bir olasılıktır.

Hemen somut birkaç örnek üzerinden gideyim. Bugün ABD’deki eşcinsellerin en önemli iki talebi:

1)      Eşcinsel evliliğin yasalaştırılması,

2)      Eşcinsellerin orduya alınmasıdır.

Şimdi siz özgürlükçü bir sosyalist olarak, eşcinsel evliliğin yasalaştırılması yönünde mücadele veriyor olabilirsiniz, ancak Ayşe Düzkan gibi kadın hareketi içindeki bir kesimin temsilcileri, evlilik ve aile ilişkilerini patriyarkayı üreten başlı başına bir sömürü odağı olarak gördüklerinden buna şiddetle karşı çıkacaktır. Onlara göre her türlü evlilik ilişkisinin ortadan kaldırılması gerekmektedir. (Ayşe Düzkan ile olan kısa polemiğimi bu siteden okuyabilirsiniz). Böyle bir durumda artık basit bir “özgürlükçülük” sloganının sorunu çözmeye yetmediği açıkça ortadadır sanırım. İkinci örneğe baktığımızda ise, bu da sizin sürekli savunuculuğunu yaptığınız “anti-militarizm” ilkesiyle eninde sonunda çelişkiye düşecektir. Ya da örneğin yine ABD’de bayrağını kadınların çektiği kürtaj karşıtı (pro-life) hareket konusunda takınacağınız “özgürlükçü” tavır (yani kürtajın serbest bırakılması), mutlaka birilerini sizin deyiminizle “ötekileştirecektir”. Peki, bu türden ikilemlerde sizin önerileriniz ne olurdu acaba? TKP’nin parti programında olmasa da (elbette bu bir eksikliktir) son olarak hazırladığı Toplumcu Anayasası’nda hiç kimsenin, ırk, dil, cinsiyet ve cinsel tercih yönünden ayrım gözetilemeyeceği ve herkese belirli bir standardın altına düşmeyen ücretlerle çalışma imkanı sağlanacağı belirtilmiş. İlkesel olarak bu kadarı yeter.

Daha fazlası mı bekleniyor, peki?

Belki de sizi hayal kırıklığına uğratan örneğin eşcinsellerin ve transseksüellerin konumlarıyla ilgili olarak daha ayrıntılı bir düzenleme öngörülmemiş olmasıydı.

Esasen, buraya kadar saydıklarımın konunun sadece, sol hareketi ilgilendiren pratik yönleri olduğu açıktır. Oysaki cinsiyet ve cinsel yönelimle ilgili olarak yaşanan sorunların, bunun dışında toplumsallık ve kişilerarası ilişkiler alanına giren çok daha farklı boyutları da vardır. Bu farklı boyutun temelindeki sorunsalın ise şu şekilde özetlenebileceğini düşünüyorum: Cinsiyet/cinsel yönelim sorunları ile ilgili olarak, “kapsayıcılık” adına, her türlü ayrıntıcı düzenleme girişiminizin, psikolojik/moral tahakküm kuran bir iktidar odağı olmanızla sonuçlanması muhtemeldir. Hele ki bir de bunu arkanızı bilime yaslayarak yapıyorsanız. Bu da özgürlükçü bir kişinin isteyebileceği son şeydir herhalde. 80’lerden itibaren bir bunalım içine düşen feminizmin teorik iflasını ilan eden post-yapısalcılık, biraz da bu türden haklı nedenlerden hareketle her türlü kapsayıcı aklı inkâr eder noktaya kadar gelmiştir. Sonuç olarak, siyasal ve toplumsal iktidarı ele alma ve –sizin tabirinizle – “insan ilişkilerini yeniden yapılandırma” iddialarınız, bazıları açısından bu iddialarınızın hiç olmaması durumunu aratabilir de!

Bu noktada, TKP’nin Toplumcu Anayasası’nda engelli kişilerle ilgili bölümün, yukarıda tartıştığımız konularda rehber olabileceğini eklemek istiyorum: “Engelli yurttaşlarla ilgili düzenlemelere ilişkin kararlar engelli yurttaşların örgütleriyle birlikte alınır.” İnanın, bu çok daha sağlıklı bir yaklaşım. Bir sosyalist hareketin her türlü mağduriyete çözüm üretmesi gerektiği yönündeki iddia, “toplumsal ve kişiler arası çelişkileri tüm boyutlarıyla kavramış olduğumuz” inancından kaynaklanıyor olabilir. Ve unutmayalım bir yanılsama ile harekete geçmek, hiç harekete geçmemiş olmaktan daima daha vahim sonuçlar doğurur.

(Sözlerimin partiyi bağlamadığını yazının girişinde belirtmiştim, çünkü daha önceki bir yorumumda da dile getirdiğim gibi partili değilim, geçmişte de olmadım. Ancak TKP’nin Türkiye solunun en tutarlı ve ilerici hareketi olduğunu düşündüğüm için köstek değil destek olmam gerektiği bilinciyle hareket ederim. Elbette çok zaruri durumlarda eleştiri yöneltmekten de geri kalmayarak – K. Arslanoğlu'nun son kitabı örneğinde olduğu gibi – . Size de tavsiyem öncelikle kafanızdaki kalıpları kırıp, ardından biraz daha yapıcı eleştiriler yöneltmeye çalışmanızdır. Tabii ki sosyalizme inancınız hâlâ varsa.)   



[1] Feminist hareket içindeki kadınların, psikoloji ve sosyolojinin bilimsel araştırmalarına (!) dayanıp, transgender ve transseksüel kişilerin cinsiyetlerinin aslında birer “taklit” olduklarını söyleyerek dışlayıcı ve küçümseyici bir tutum takınmaları buna sadece bir örnektir.

Yine bu konuda daha ayrıntılı bir inceleme için:

Bkz, Judith Butler, İktidarın Psişik Yaşamı, Ayrıntı Yayınları

Judith Butler, Taklit ve Toplumsal Cinsiyete Karşı Durma, Agora Kitaplığı

Michel Foucault, Özne ve İktidar, Ayrıntı Yayınları

 

Sayın muraticus İnsanların

11 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2825

Sayın muraticus

İnsanların size niye kızdıklarını anlamıyor olmanızı anlamıyorum. Tartıştığınız için değil bozgunculuk yaptığınız için kızılıyor size. Bir sürü şey tartışılıyor bu sitede. Çok ağır sözlerde sarfediliyor. Mesela Kaan Arslanoğlu'nun antimarksist tezler savunduğu yazılıyor, bizzat kendisi aksini savunuyor ve kendisini suçlayanların antimarksistler olduklarını yazıyor vs. Ama neticede insanlar birbirlerini karalamak için değil birbirlerine birşeyler katmak için tartışıyor. Bence de böyle olmalı.

Nasıl bir sosyalizm istiyoruz?

11 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2832

NASIL BİR SOSYALİZM İSTİYORUZ? “O SOSYALİZMİ” İSTEYENLER STALİNİST OLMAYA DEVAM EDEBİLİRLER. Kısa yazarak birbirimizde soru işareti uyandırmak daha iyi olacak gibi geliyor bana. Kaynakları vermek v.b. Arayan bulur! Salt inananların bir şey okuması da gerekmez! Stalin konusu benim 17 yaşından beri merak ettiğim bir konudur. O yaşlarda, çok fazla bir şey bilmeden kendime sorduğum tek bir soru vardı? Dostlarım, birlikte olmayı seçtiğim arkadaşlarım için Stalin, yüce’ydi, Şanlı’ydı. Onlara safça sorardım. “Nasıl oluyor da yıllarca birlikte çalışmış iki adam biri cüce, diğeri Yüce. 30 yıl iktidarda kalıp, öldükten kısa süre sonra devrim, kurşun atmadan karşı devrime yeniliyor? Diyalektik öyle bir şey mi!?” Sonra bir akşam yatarken de Mao yüceydi; ertesi sabah hain olduğunu öğrendik; bunu o zaman da gülünç bulmuştum. Yapacak bir şey yoktu. “Parti Yücedir”. “Hikmetinden sual olunmaz!” Nette bir bilgi araştırırken bir site gördüm. Kırmızı zemin üstüne bir yazı. “Marksiszm her şeye kadirdir, çünkü hakikattir. Vİ Lenin” Gerçekten böyle bir şey söylemiş olabilir mi? Çevirideki bir hata mı? Gülünç bir önerme bu. Velev ki söylemiş olsun! Lenin’in de arada bir saçmalama hakkı olamaz mı?! Yazılı mı? Yoksa kulaklara söylenmiş bir Hadis_i şerif mi? “Allah’a ve Peygamberine” inanmak isteyenler bunların adını değiştirmesinler! Stalin konusu yalnızca gelecekte “nasıl bir sosyalizm istiyoruz” yanıtını verme, bulma sürecimizde halledilmesi, aşılması gerekli hayati bir konudur. Sub komandante Marcos bir gün, Marks, Engels, Lenin’in yanına konulur mu acaba? (Stalin silinerek!) Nasıl bir sosyalizm istiyoruz? Uzatmayacağım. Stalin’e saygı duyan, inanan insanların, onu aklamak, ona yapılan haksızlığı göstermek amacıyla hevesle önerdiği bir kitaptan iki alıntı yapacağım yalnızca. (Stalin ve Hruşçov hakkında. İ.A.Benediktov ile söyleşi.) Gerçekten “tarafsız” , dedektif gibi okunursa bu 30 yıllık hikayenin, işçi sınıfının –parti’nin- dışında, saray içi iktidar oyunları, vahşeti olduğu görülür. Bizdeki parti yapılanmaları çok daha demokrat! (Zaten işçi sınıfı işin içinde olmadığı için hesaplaşmalar kanlı! ) “Hakiki komunistler de insani zaaflardan yoksun değildir ve bu zaaflar yüksek mevkilerde devlet için çok ağır sonuçlar doğurabilir. O yıllarda üst düzey parti ve devlet yöneticilerini izleyen özel bir servis olması boşuna değildi.” (sf 97) Siz “üst düzey” belki politbüro üyesi olacaksınız, sizi polis denilen, sizin emrinizde çok altınızda olması gerekli muhbir adamlar sizi izleyecek ve bu zamanın kukla, ruhu kurutulmuş adam da bunu OLAĞAN bulacak! Korku imparatorluğunu açıklıyor. (Mert Kıpti itirafı…) Syfa 101 deki hikaye de ilginç. Benediktov iş gezisi için Moskova dışından, eşinin doğum günü için evine dönüyor. (Döndüğünden kimsenin haberi yok sanıyor! Varmış. İzleniyor elbette. Benediktov bunu o kadar olağan buluyor ki üzerinde konuşmaya değer bulmuyor.) Evinde çok içiyor. Gece yarısından sonra Stalin yanına çağırtıyor. Anlaşılan ertesi gün de yapılabilecek bir konu geçiyor aralarında. Sonunda Stalin, Benediktov’a bir kutu şeker vererek eşinin doğum gününü kutlayarak yolluyor onu evine. Ve az içmesini de öğütleyerek.” Bir devlet başkanı hem de eşinin doğum günü o saatte bakanını çağırıyorsa… Stalin ‘Benediktov’unahlaki olmayan davranışları’ hakkında birkaç sinyal aldıktan sonra bizzat işi ele almaya karar vermişti. Sadece geziden döndüğümü nasıl öğrendiğini hala anlayamıyorum…” Tüm bunlar Stalin’i övmek için anlatılıyor. Evet, Stalin’in yaptıkları Tarihsel Zorunluluk olabilir ama bu sonuçta Sosyalizm olmaz! Stalin kendince haklı olabilir ama bu Sosyalizmin neden olamayacağının hikayesi olabilir… Bu konu dilerim bir bilimsel soğukkanlılıkla, kavga etmeden, samimiyetle tartışılabilir. Kendimizi haklı kılmaya çalışmıyoruz. GERÇEĞİ ARIYORUZ; NASIL BİR SOSYALİZM İSTİYORUZ?

Var olan ortodoks sol, yok sayılan eşcinseller

11 Nisan 2010, yazan muraticus,
Yorum no: 2841

Burcakman, bunlara bi yere kadar bi itirazımız yok elbet. Olması arzu edilenden bahsediyor esasen bizim eşcinsel ve feminist harekete yaklaşımımızı özetliyorsunuz. Elbet bi siyasi parti hareketin bağımsız bileşenlerinin iradesine göre sorunu tanımlar, siyasi taleplerini sıralar.
 
Lakin bunları belirterek görmemezden geldiğiniz fiili durum, esas sorgu konusu. İçkin kimliklerini bi sosyalist yapıya tanıtacak ve içsel bi unsur olarak siyasi partice temsil olunan toplumsal dinamiklere eklemlenecek hareketin nüvelerinin bu kimlik ile öz örgütlülüklerinin tanınmasından bahsediyoruz. Önce onların temsil ettikleri öz kimlikleri ile tanınmaları lazım ki varlık şekilleri, örgütlenme ve harekete eklemlenme biçimleri ve bunları belirleyen talepleri ifade olunabilsin.
 
Eşcinsel hareket yerel olmaması anlamında (sosyalizm başı başına bi kimlik oluşturmaz ama eşcinsellik güçlü bi evrensel kimliktir), küçük küçük eklemlenebilecek kurucu pratiklerin çok güzel bi örneğini teşkil eder. Bu açıdan siyasi oluşumların göz ardı edeceği oluşumlar değildir. Oysa ki ortodoks sol yapılar onları tanımlamaktan bile kaçınırken, bahsettikleriniz ve bahsettiklerimizin siyasi gündeme alınması çok güç, sizin de belirttiğiniz gibi gündemlerinde de bulunmaz zati.
 
Tespit konusunda size katılırken, ortodoks solun siyasi ataletini aklayan var olmayışlarının daha iyi olacağı yönlü önerinizi kabul etmek imkansız. İhtiyacımız olan, başında söylediğiniz gibi, kültürel, siyasi, toplumsal belirleyenleri ve özneleri ile bu hareketi etraflıca tanımlamak ve siyasi mücadeleye dahil etmek, üzerine uzlaşılamayan talepleri nedeniyle bulunmamasını öğütlemek değil.
 
Bu sözlerinizle akladığınız fiili tutum ise bambaşka şekilde ceryan ediyor. Korkunç bi dışlama, ötekileştirme, susturma ve yok etme faşizan eğilimi taşıyor, akladığınız da buna hizmet ediyor. Yukarıdaki ziyaretçi çıplak örneğidir. Türkiye’de ilk kez tüzüğünde cinsel ayrımcılığa karşı olduğunu bildiren parti olan ÖDP’nin, “onlardan kurtularak” partiye benzediğini haykırıyor. Bu çıplak akılda temsil olunan ortodoks solun kurduğu, yücelttiği iğrenç zihni yapının eseridir.
 
ÖDP, ne kadar başarılı olmuştur tartışılır ancak eşcinsellerin mağduriyetlerini gören ve haklarına sahip çıkan bi yapı olma örneği vermiştir Türkiye’de ilk kez. Bir zamanlar Ülker Sokak'taki olaylarla ilgili, hiç bir siyasi parti tepki vermezken İnsan Hakları Derneği ve LambdaIstanbul’un yanında bu sorunları siyasi gündeme taşıma sorumluluğunu üstlenmiştir.
 
Sizin gibi talepleri, üzerinde ortaklaşılamaz ilan edip ötelemeye ve imkansızlaştırmaya lüzum yok çok daha somut bi talep, lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüellerin Anayasada eşitlik talebine hangi ortodoks siyasi parti ses katmıştır? Çok meşru, demokratik bi talep yükselttiler Lambdaİstanbul’un “hukuka, ahlaka ve Türk aile yapısına aykırılıktan” kapatılması gündeme geldiğinde. Hakim kararını, Anayasa’daki eşitlik maddesinde eşcinsel, biseksüel, travesti ve transseksüellerin kapsanmadığını gerekçe göstererek aldı. Bunun karşısında hiçbi geleneksel siyasi parti Anayasada eşitlik taleplerini dile getirmedi. Anayasanın eşitlik maddesine "cinsel yönelim" ve "cinsiyet kimliği" kavramlarının eklenmesini talep ettiler, hiçbi siyasi parti yanlarında yer almadı. Sene 2008 idi, özdüğünüz TKP nerelerde idi?
 
Bu somut ve insani talep için örgütler, derneklere, vakıflara, sivil inisiyatiflere, sendikalara, meslek odalarına, siyasi partilere çağrıda bulundular, nerden destek gördüler dersiniz? Elbet yetersiz ama mahiyetini ve onlara yaklaşımı göstermesi açısından önemli olarak kimsenin yapamadığını yapan eşcinsel yurttaşların yaşam koşulları için önerge sunan DTP olmuştur.
 
Kısa olarak ifade edersek, ötekiyle kurulan adil ilişkide kendini gösteremeyen, en zor ötekilik ilişkisini aşıp adil ve vicdani tavrı alamayan ortodoks sol, imkansızlaştırma eğiliminizle aklanacak bi siyasi tutum içinde değildir. Düpedüz ötekileştirip marjinalleştirmeye hizmet ediyor bugün.
 
Özgürlükçü yapılar, ortodoks solun yapısal niteliklerinden kaynaklanan bu vurdumduymazlığını kırmaya, aşmaya gayret ediyorlar. Başarılılar mı? Hayır ama niyet ediyorlar, bu zihni engeli aşmaya niyet ediyorlar... Sizin gibi taleplerinin ortak bi öz örgütlenme için buluşturulamaz oluşu gibi inkara giden bi açık bahanenin ardında saklanan TKP gibi siyasi partilerin fallosentrik eğilimlerini benimsemek, aklamak ve sürdürmek yerine...
 

Murat 

Sayın ziyaretçi 2825

11 Nisan 2010, yazan muraticus,
Yorum no: 2842

Sayın ziyaretiçi 2825,  Ne demek bozgunculuk? Sayfalarca yazı yazıp fikirlerini açıkça yalnız başıan bildiren biri ne şekilde bozgunculuk yapar? Siz konuyu kaçırmışsınız bu yüzden anlamıyorsunuz. Bana yazdıklarımı beğenmedikleri için bu şekilde davranıldı, sizin dediğiniz sebepten değil. "Komplo teorisi"ne bakın Stalin tartışmasındaki, orda Stalin tartıştık diye idi dışlama, yukardaki

"Sivili, demokratı, eşcinseli, feministi, biyolojisti... ÖDP bunlardan kurtuldu da rahatladı partiye benzedi.....Emek eksenli sosyalist yapıların toplamı boş kümeymiş. Bunların toplamı % 1-1.5 civarındadır. En kaba hesap ile, müzmin boykotçu parti-cephe vb. hareketler ile Kürt hareketinin hiç sayılmadığı halde bile, ki içlerinde en az bir bu kadar daha emek eksenli sosyalistin oyu vardır. Bu kadar dar bir toplumsal tabanda bu kadar fazla yapının varlığı bile bütün antidemokrattırlar yaftalarının geçersizliğini gösterir aslında. Sen bırak ortodoks solu, senin toplumsal karşılığın ne kardeşim? .....Yeter bunun bu kadar konuştuğu vallahi. Bir romanda okumuştum sanırım: Sovyetlerde, daha Bolşevikler iktidarı almadan, Stalin gelmeden önce, toplantılarda söz alıp da boş konuşanı su dolu bir varile sokup çıkarırlarmış bir daha boş boş konuşmasın diye. Böyle bir imkanımız da yok ki. " 

ifadelere bakın. Burdaki "dışlama" sizin dediğiniz sebeple filan değil, fikirlerime karşı oldukları içindir yine. Dedim ya ama alışkınım... Eski tartışmalardan bu yana olanda budur. Yoksa kimi kime bozdurayım yahu...Bu kadar gücüm mü var, bu kadar iradesiz mi bu arkadaşlar yani! İnsaf!

 

Gel de anlat...

11 Nisan 2010, yazan muraticus,
Yorum no: 2843

“Stalin’i övmek için” anlatılan masallardan mı bahsetti biri? Tam yerinde bulunmakta. Gel sen bunları çıplak haliyle Stalinizmi bilimsel bilimsel savunan, iktisatçı olup en belirgin iktisadi eşitsizliği sırf Stalin dönemi üzerinden atmak için parti elitizminin yozluklarını tespit etmek ve açıklamak yerine inkar etmeyi tercih eden, kapitalizmden bi farkı olmayan üretim ilişkilerini, yaratıcı emek miydi neydi en çok kim sömürülecek, pardon çalışacak rekabet uygulamasını acımasızca zihinlere de kazıyan bi sistemi sosyalizm diye yutturmaya çalışan Ayşe hanımlara anlat. Bunlar yetmezmiş gibi lider kültünü halen yükselten, ağzınızı açınca da “Marks Kapitalde...” diye söze başlayan yaptığı esasen kütüphanecilikten başka bi şeye yaramayan, aynı biçimde iktisadi eşitsizliği ayrıcalıklar kılıfına sokan, 30lu 40lı "önlem nitelikli" yılları geçelim bi kalem 60lı 70li yıllara bakalım insanların karnı doyuyordu diyen başarısızlığı sorunca da iktidarı halka değil parti elitlerine teslim eden Stalinizmin çarpıtklığının üzerinden atlayıp "halkı heyecanlandıran Fidel gibi bi lider yoktu" gibi bi açıklamaya giden Erkin beylere anlat... Stalinizmin en vahşi yönlerini, konuşanın kafasını varile sokma, kaba gücünü konuşturma eğilimlerini temsil eden Erhan beylere ve ziyaretçilere anlat... Gerçeği arıyoruz, ama işimiz çok zor bilimsel soğukkanlılık da inkar olarak algılanır ve icra olunurken... 

üzerinde durulması gerekli itirazlar

13 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2859

Birçok açıdan itiraz edilmesi kabil olsa da tartışanların kimliğinden ayrı tutularak dünya solunun tartıştığı önemli mevzularda dikkate değer itirazların yükseldiği görülüyor. Gündeme getirene kızıp bunları bir kenara itmek yanlış. Sonuçlarına katılmasak da belli tespit ve eleştirilerin üzerinde durmak gerekir. Benimde kafamı meşgul eden sorular var içlerinde. Daha geniş çerçevede yeniden yorumlamak için okuduklarımı şöyle bir toparlamak istedim. muraticus’tan: - Sosyalist hareketin var olduğu bir durumda uygulanacak politikalarla var olmadığı bir durumda uygulanacak politikalar bir değildir….. İsviçre çakısı (gibi birşey midir?) bu sosyalist politika - özgün oluşumların kolektif akıl oluşumuna yönelik icraatları - Halkevleri böyle bir niyetin, kurucu hareketin en iyi örneğidir. - Kollektif akıl (!) - Bir öncünün iradesine ve aklına tabi tutulan halk yığınından bahseden, koskoca SSCB’nin Stalin sonrası siyasi başarısızlığını böyle bir öncül, aşkın aklın yokluğuna bağlayan bir zihni yapı - “emek eksenli politika” ya da “sınıf tahliline dayalı politika” merkeze alınarak şahane ideoloji yapılandırılır da ondan. Söylemsel bir düzlem yaratılır, etrafında toplanmak için. Lakin pratik hiçbir açılımı yoktur (?) - Kendini müthiş büyük bir toplumsal güce liderlik ediyor hayaline kapılmaktır (?) - ortodoks sol, robin hoodlukla kendine biçtiği ulvi görevlerin, inançların, boş gösterenlerin öncülüğünde misyoner yapılar kurmaya devam eder.. Kültürel, siyasi bir çekim merkezi haline gelmeye yetmez oysa bu politikalar - değişmez toplumsal ve kurtuluş kavramları vardır çuvalında. Bir de bunları temsil eden, kadim sorulara kesin cevap verdiği tahayyül edilen devrimci bi lider - Marksın her söylediğini, her çıkarsamasını değiştirmeden/yenilemeden kabul edeceksek yaptığımız sadece kütüphanecilik olur - İktidar aygıtını ele geçirmek, toplumun sosyalist dönüşüm yoluna girmesine yol açar mı? - Sırf devleti iktidar aygıtı olarak görmek ve onu ele geçirince, toplumsal iktidarın da ele geçirilmiş olacağına duyulan inanç sosyalist mücadele tarihindeki en büyük hatalardan biri oldu. Sosyalistler tarihin farklı dönemlerinde, defalarca bi iktidar organı olarak devleti ele geçirdiler ama koruyabildiler mi. - SSCB’nin çöküşünün ardında bir çok politik sebep bulunabilir …….. ama asıl sebep günlük yaşam alanında esas yapılması gerekli devrimi yapamamış olması gerçeğidir - 70 küsur yıllık koca iktidar günlük yaşamı değiştirmeye, insanı dönüştürmeye yetmedi. Başka nasıl açıklanır, o kadar cana mal oluş bir devrimin kimsenin burnu bile kanamadan yıkılması?... müthiş refah ve eşitlik dönemini gördüğü halde kimsenin devrimi içselleştiremediğini göstermeye yeter….Demek ki siyasi iktidarı ele geçirmek zorunlu ve yeterli bi önkoşul olamıyormuş…. toplumsal devrimle siyasi devrim arasında hiyerarşik mutlak bi ilişki kurmak doğru değilmiş. - her katmanda bu ilişkileri sorgulayan ve sorgulatan, çok daha net ve kapsayıcı biçimde çizen bi sol hareket - Sınıf mücadelesinin alanı genişlemiştir artık, yaşamın her yeri mücadele alanıdır, çelişkisi de çok daha kapsamlıdır. - Her sorunsalı devrim ertesine havale etmenin, halihazırda yapılacakları göz ardı etmeye yol açtığı - Bunlar toplumsal öznelerin sadece bir yönüne hitap ediyor. Hiçbir özneyi kendi varoluşsal gerçekliği ve kendi öz kimliğinin bütünlüğü içinde kavrayamıyor. Bu durumda özne dediklerimiz (ortodoks sola göre nesne oluyor) daha kapsayıcı, kendilerini daha iyi ifade edebildiklerini düşündükleri partilere koşuyorlar yada apolitik oluyorlar. - kurmaya heves ettiği zati sosyalizmle hiç alakası bulunmayan temsiliyetçi bi yönetim. - ulvi amacı iktidar olan bu politika paradigmasının mücadele senaryosu çöpe atılmalıdır (?) 2832 ziyaretçiden: - 30 yıl iktidarda kalıp, öldükten kısa süre sonra devrim, kurşun atmadan karşı devrime yeniliyor? - Stalin konusu yalnızca gelecekte “nasıl bir sosyalizm istiyoruz” yanıtını verme, bulma sürecimizde halledilmesi, aşılması gerekli hayati bir konudur. - 30 yıllık hikayenin, işçi sınıfının –parti’nin- dışında, saray içi iktidar oyunları, vahşeti olduğu görülür. Bizdeki parti yapılanmaları çok daha demokrat! - Siz “üst düzey” belki politbüro üyesi olacaksınız, sizi polis denilen, sizin emrinizde çok altınızda olması gerekli muhbir adamlar sizi izleyecek ve bu zamanın kukla, ruhu kurutulmuş adam da bunu OLAĞAN bulacak! Korku imparatorluğunu açıklıyor. - Stalin’in yaptıkları Tarihsel Zorunluluk olabilir ama bu sonuçta Sosyalizm olmaz! Stalin kendince haklı olabilir ama bu Sosyalizmin neden olamayacağının hikayesi olabilir - Bu konu dilerim bir bilimsel soğukkanlılıkla, kavga etmeden, samimiyetle tartışılabilir.

Kimlik Siyaseti Üzerine (Muraticus'a 2. ve Son Yanıt)

13 Nisan 2010, yazan Burcakman,
Yorum no: 2861

Tartışmanızın toptan bir Ortodoks sol ve Stalinistlik yaftalamasından çıkıp somut sorunlar/sıkıntılarda odaklanmasının daha iyi olduğunu belirterek başlayayım.  

Anladığım kadarıyla, genellikle “Ortodoks sol yapılar” olarak etiketlemeyi tercih ettiğiniz TKP ile derdiniz, bu partinin kimlik siyasetine açık olmaması noktasında yoğunlaşıyor.

Kimlik siyasetine yaklaşım konusunda TKP adına söz söyleyecek konumda değilim. Ancak hatırladığım kadarıyla ÖDP’nin kuruluş sürecinde çeşitli sol çevreler (buna Gelenek çevresi de dahildir) arasında yeterince “kanatlı parti” tartışması yapılmıştı. Şimdi bu tartışmalara geri dönmenin zaman kaybından başka bir şey olmadığını düşünüyorum. O süreçte taraflar kendi tavırlarını netleştirmişlerdi. Eğer bu metinleri okuduğunuz halde hala ikna olmamışsanız bu durumda yapılabilecek bir şey yok. Siz kendi bildiğiniz siyaset türünü devam ettirirsiniz, TKP kendi siyasetini devam ettirir. Aradan onca yıl geçtikten sonra sizin TKP’yi “seçtiği yanlış yoldan” çevirme çabanızı ise çok anlamlı bulmadığımı üzülerek belirtmek istiyorum.

Kişisel olarak kendi görüşlerimi açıklamam gerekirse, ilkin “siyaset yapmak” kavramının sizin için ve benim için çok farklı anlamlara geldiğini belirteyim. Bir “sosyalist partinin” öncelikli hedefinin, üretim ilişkilerini sınıf çelişkilerini ortadan kaldıracak bir biçimde yeniden düzenlemek üzere siyasal iktidarı ele geçirme mücadelesi vermek olduğunu düşünüyorum. Bu hedefe ulaşmak için çeşitli yollar seçilebilir. Bunlardan bir tanesi ülkedeki siyasi duruma ilişkin tespitlerden yola çıkarak güncel müdahalelerde bulunmaktır ki siyasi mücadele bu kapsama girer. Bu noktada ülkedeki genel siyasi gidişata ilişkin tespitlerin, yürütülecek siyaset bakımından hayati önem taşıdığını ayrıca belirtmeye gerek yok sanırım.

Güncel siyasi mücadele üzerinden somut bir örnek ile devam edecek olursak (her ne kadar bu tür örneklendirmelerin hep basitleştirici olduğunu düşünmüş olsam da), bir sosyalist partinin uluslararası konjonktürü ve iktidar partisinin politikalarını değerlendirerek, ülkenin mevcut yapısının tasfiye edilme sürecine girdiği ve olası bir çözülmenin hem ülke halkı, hem de sosyalist hareket açısından neredeyse elde edilen tüm kazanımların kaybedilmesine yol açabilecek bir geriye gidiş olduğu yönünde bir tespitinin bulunduğunu varsayalım. Eğer bu çerçevede, iktidar partisinin çeşitli girişimlerinin (ya da “açılımlarının”) bu çöküş sürecini hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacağı öngörülmüş ise, parti güncel siyasi mücadelesini de bu tespitleri ve öngörüsü doğrultusunda yürütecektir.  Aynı süreçte diğer sol(!) ve muhalif oluşumlar başka tespitler yapıyor ve “demokratikleşme” adı altında dinci-gerici iktidar partisinin açılımlarından bazılarını (Anayasal değişiklikler gibi) destekliyor olabilirler. Bu noktada, doğası gereği siyasal iktidar perspektifiyle hareket etmeyen kimlik siyasetinin, kendi çıkarları doğrultusunda sistem içi kazanımlar elde etmek amacıyla “demokratik açılım” adı altında yürütülen politikalara – bu politikaların ilericiler ve emekçi sınıflar açısından ülkeyi cehenneme çevirme projesinin bir parçası olduğunu gör(e)mediklerinden – angaje olması olasıdır. Artık böyle bir durumda, söz konusu sosyalist partinin kendi yürüttüğü siyasal mücadele ile taban tabana zıt duruma gelen hareketlere yakın durmasının anlamlı ve mümkün olamayacağı ortadadır sanırım. Özetle, kimlik siyaseti yürüten grupların, siyasal ve toplumsal iktidar perspektifinin yokluğunda, mevcut düzen içinde kimi iyileştirme ve kazanımlar elde etme üzerinden yürüttükleri mücadelelerin – ki bu kendi içinde tutarlı olabilir, benim buna diyeceğim bir laf olamaz – müzmin muhalifliğe değil, siyasal iktidara oynayan bir sosyalist parti tarafından yürütülen mücadelelerle belirli kesitlerde çatışmaya düşmesi kaçınılmazdır.

Ancak yukarıda anlatılanlardan, kimlik siyaseti ile sosyalist hareket arasında daimi bir çatışma durumunun hüküm sürdüğü bir sonucun çıkarılması doğru değildir. Buna paralel olarak, sosyalistlerin yalnızca insana verdikleri değer temelinde, belirli bir kesime yapılan açık ayrımcılık ve horgörü fiillerine sessiz kalmama yönünde ahlakî yükümlülüklerinin bulunduğu da tartışma konusu dahi edilemez. Ancak bu ikincisinin, ahlakî bir sorumluluk olduğunun altını çizmek gerekir. Ve yalnızca bu ahlakî sorumluluktan hareketle sizin yazınızda biraz karmaşık bir şekilde dile getirdiğiniz “içsel bir unsur olarak siyasi partice temsil edilme”, “öz kimlikleri ile tanımlama”, “bu kimlik ile öz örgütlülüklerinin tanınması” gibi, kısaca “bünyeye dahil etme” olarak adlandırılabilecek bir siyasi örgütlenme modeline zıplamak, bu yazıda yeterince açıkladığımı düşündüğüm gerekçelerle sosyalist siyaset açısından düşünüldüğünde her daim olanaklı, anlamlı ve rasyonel olmadığı gibi, yazınızda biraz gelişigüzel kullandığınız ifadelerin de açığa vurduğu üzere bu “kimliklerin” kendileri açısından da (aslında buna “kimlik haline gelmiş/getirilmiş bedensel ve cinsel durumlar” demeliyim) son derece sakıncalı bir tavır teşkil etmektedir.

Bu sakıncalara bir önceki yazımda değindiğimi hatırlıyorum. Eğer yazımı ve yazıda belirtmiş olduğum kaynakları sorgulayıcı bir akıl ve yeterli dikkatle okumuş olsaydınız, tartışmada tekrar aynı noktaya dönmek zorunda kalmazdık. Her şeyden önce  sosyalizm başı başına bi kimlik oluşturmaz ama eşcinsellik güçlü bi evrensel kimliktir” ifadenizden bile bu “kimlik sorunu” konusunda önünüzde kat etmeniz gereken bir hayli mesafe olduğunu ortaya koyuyor. İlk olarak, sosyalizmin başlı başına bir kimlik oluşturmadığını nereden çıkartıyorsunuz? Sizin için öyle olmayabilir ancak onbinlerce kişi için sosyalistliğin bilinçle kurulmuş bir üst kimlik olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim, hatta sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada da. İkincisi ise eşcinselliğin evrensel bir kimlik olduğu iddianız. Yine aynı cümleyi olumsuzlayarak tekrar etmek zorunda kalacağım: sizin için öyle olabilir ancak dünya üzerindeki onbinlerce kişi için durum hiç de böyle değil. Eğer öyle olsaydı, batı ülkelerinde kadın ve erkek eşcinseller aynı hareket içinde aynı talepleri dile getiriyor ve yıllardır uyumlu bir şekilde birlikteliklerini sürdürüyor olurlardı. Oysaki bu ülkelerde kadın ve erkek eşcinsellerin yol arkadaşlığı çok kısa ömürlü olmuş ve kadın eşcinseller genellikle feminist harekete daha yakın durmayı tercih etmişlerdir. Ancak kadın eşcinseller ile feminist kadın hareketi arasındaki ilişki de sancılı olmaktan kurtulamamıştır, çünkü bir önceki yazımda belirttiğim gibi tek bir “eşcinsellik” kimliği olmadığı gibi tek bir “kadınlık” kimliği de yoktur. Kaldı ki kadın hareketi de geçmişte benzer sorunları cinsel yönelim konusunda olmasa bile, ırk ve sınıf temelli çelişkiler nedeniyle yeterince yaşamıştır. Söz konusu çelişkilerin nedeni ise gayet açık olarak, cinsiyet ve cinsel yönelim kimliklerinin sınıfsal, ırksal, ulusal, bölgesel vs. aidiyetlerle bir kez daha kendi içlerinde ayrımlaşmış olmasıdır. Cemil İpekçi magazin gazetecilerine mayosuyla poz verirken rahatlıkla “yakında damadı da tanıyacaksınız” veya “ben muhafazakar eşcinselim” türünden laflar edebilirken, bir emekçi eşcinselin durumu bambaşkadır. Eşcinsellik de kadınlık da, farklı sınıflarca farklı farklı deneyimlenen kimliklerdir sizin anlayacağınız. Bu konuda daha fazla ayrıntıya girmeden, günümüzde eşcinsellerin azımsanamayacak bir kısmının asıl mücadelelerini, eşcinselliğin tek bir evrensel kimlikmiş gibi algılanmasına ve kendilerinin eşcinsellik kimliğine sabitlenmelerine karşı yürüttüklerini bir kez daha vurgulayarak, ayrıntılı bir inceleme için bir önceki yazımda verdiğim kaynakları okumanızı tavsiye ediyorum.

Son olarak, bu yazının size verebileceğim son yanıt olduğunu eklemek istiyorum. Eğer niyetiniz ÖDP ve TKP’nin tarz-ı siyasetlerini tartışmak ise bunun için hem yanlış zeminde olduğunuzu hem de biraz geç kaldığınızı belirtmek isterim. Size ve partinize özgürlükçü mücadelenizde başarılar dilemekten başka söyleyecek bir sözüm yok. Siyasette kadınların ve eşcinsellerin yaşadığı sorunlara böylesine duyarlılık gösteren sizin gibi bir beyefendinin, kişisel yaşamını tüm fallosentrik eğilimlerden kurtarabilmiş olduğunu varsaymak bile beni mutlu eder.  

Burcu Akman

Yalçın Küçük, Haberci, Eksöz'den

13 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2863

"Sosyalistler, önce "devrimci demokrat" ve sonra sade "demokrat" ve nihayet "mürteci" oldular."

Yalçın Küçük, Haberci, Eksöz

Troçki, SSCB'yi Troçkistlerden kurtarmaya çalışmıştı!

23 Nisan 2010, yazan Serdal Tümkaya,
Yorum no: 3023

21. yüzyıl sosyalizmini tartışabilmek için önce Marx'ı anlamak lazım. En büyük problem de bu kanımca. Elbette hiyerarşik bir sıralama yapılması gerektiğini düşünmüyorum. Yani, ilkin Marksizmi, ardından sosyalist inşa deneyimlerini tartışmak ve en sonu da 21. yüzyıl sosyalizmine dair öngörülerde bulunmamız gereklidir demiyorum kuşkusuz. Lakin 20. yüzyıl boyunca Sovyet deneyimi üzerine yapılan tartışmaların eksen(ler)i düşünüldüğünde, SSCB hakkında yapılan değerlendirmelerin anti-Marksist doğası ortaya çıkıyor. Söylediğim, Marksist kimlikle yapılan saptamalar; diğerleri şimdiki konumun dışında kalıyor.

Marksit olduğunu iddia eden arkadaşlarınızla bir anket yapsanız ve onlara "SSCB'yi en çok kim eleştirdi?" deseniz alacağınız yanıt Türkiye'de üç aşağı beş yukarı aynı olacaktır: Lev Davidoviç Bronşteyn Troçki. Çünkü Türkiyeli Marksistlere göre, "Stalin'e karşı olduğuna göre, Troçki SSCB'ye de karşı olmalıdır."

HAYIR, DEĞİLDİR!

Değildir. Troçki'nin, 1917 Kasımı'ndan 1940 Ağustos'una kadar, herhangi bir yazısını okuyan biri Troçki'nin şu türden ifadelerinden birine rastgelmiştir: "SSCB, tarihsel gelişimin en büyük kazanımıdır; emperyalizme karşı kayıtsız şartsız savunulmalıdır." En zor günlerde , 1936-38 duruşmalarında, en yakın çalışma arkadaşı (oğlu) öldürüldüğünde vb., bile SSCB'de, en başta olmak üzere, üretim araçlarının devletleştirilmesinin, merkezi planlamanın ve dış ticaret tekelinin yeni toplumun üzerinde inşa edileceği "olmazsa olmaz" zemin olduğunu yazdı. Sovyetler Birliği'ne, "işçi devleti" değildir dendiğinde, ölene kadar sürdürdüğü bir tartışmaya girişti. Onlar, Troçki'nin çalışma arkadaşları ve Dördüncü Enternasyonalin Amerikan Seksiyonun önde gelenleriydiler. Bu adamları öyle şeylerle eleştirdi ki: betimsel sosyolojiye tapmak, burjuva ideolojisine kölece boyun eğmek, ampirizme rezilce teslim olmak, sınıfsızlaşmış küçük burjuva ekonomisinin ifadesini kendilerinin yazılarında bulması, SSCB'nin sınıfsal karakterine kayıtsız kalmak, şamatacı taklitçiler değilse bile Platonik Marksistler olmak vb.

Tuhaf olan ise, bizzat Troçki, yaşamının son on beş yılında ve şimdi de, bu suçlamalara maruz kaldı. Kendi zamanında Stalin'in Troçki'ye yönelttiği eleştirilere burada girmeyeyim. Kayıp olmaz, ne de olsa aynı eleştiriler yaklaşık 50 sene sonra Yalçın Küçük'ün "teorik olmayan siyasi mücadelesi" tarafından Türkiyeli Marksistler, Troçki'den başka her bir şeye benziyen bir Troçki portresi ile karşı karşıya kalmışlardır. Sayın Hocamız, Troçki'yi Amerikan sosyolojisine sapmakla suçlamıştır. Önce Troçkistler için bu ifadeleri kullanmış, ardından ise aynı bağlamda kalarak, birden Troçkistlerden Troçki'ye şıçramıştır (bk. Sol Müdahale). Böylelikle, Troçki ve Troçkistler aynı konuma yerleştirilmiştirler. Sonuç ise bugünlerde çokça anlatılan bir fıkrada (muhtemelen 30'lardan kalmıştır!) en parlak ifadesini bulmuştur. Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Troçki bir trende seyahat ediyorlarmış. Tartışmaya başlamışlar. Ortada çürüyen bir ağaç var. Marx, "Bırakalım kendisi çürür zaten" demiş. Lenin "gidip keselim"ciymiş. Troçki, "Treni geri döndürelim" buyurmuş. Stalin: "Biz ağacı kestik çoktan." Şimdi insan düşünmeden edemiyor: Buradaki kuramsal-tarihsel cehalete mi yoksa fikir ve argümanların yerine dedikodu ve iftiranın geçirilmesine mi yanalım?

Öyle ya, toplumsal olgular "sıfır" ve "bir"lerle tahlil edilmesi gerekli şeylerdir(!) Meselenin bir boyutuna itiraz eden, aslında meselenin ta kendisine karşı çıkmıştır. Diğer bir deyişle, olayların ikili karakteri yoktur: Ya sonsuz karakteri vardır yahut olay karakterisizdir(!)

Marksizm SB dışındaki her coğrafyaya ve tarihsel döneme uygulanabilir bu arkadaşlarımıza göre. Sovyetler ise bambaşka kıstaslarla incelenmelidir. Sevapları Stalin'in yüceliğine, günahları ise Troçki'nin boynuna(!) Hak getire, Troçki başarabilseydi, ortada bırakın SSCB'yi Marksizmden bile eser kalmazdı. Fakat, "İktidarımıza asla inanamamış bir hain olan İç Savaş'ın eşsiz komutanı Troçki" çelik zırhlı bir duvara çarptı da, duruldu. Bu sözlerdeki akıl almaz çelişkiyi geçelim şimdilik...

Daha çelişkili olan ise Troçkistlerin kendi tutumlarıdır. SSCB'deki tarihsel-toplumsal kazanımları asla sahiplenmemiz gerekiyormuşmuş. SB gerici imiş. Bu olguyu anlamadan 20. yüzyıl siyasi tarihi asla anlaşılamazmış. Soruyorsun adama, "Ya ama Troçki bunların tam tersini söylemiyor mu?" Cevap: "O, fikirlerini sonradan değiştirdi."

HAYIR, DEĞİŞTİRMEDİ!

Değiştirmedi. İkinci Dünya Savaşı da fikirlerini değiştirmedi, Almanya ile yapılan anlaşma da. Tersine, şunu dedi: "Bu türden olaylar bizim SSCB hakkında değerlendirmelerimize yeni bir şey katamaz". Ardından ise daha açık konuştu:

"Sovyet birliklerinin yaklaşmasıyla birlikte köylüler toprak sahiplerinin mülklerine el koymaya, köylü komiteleri kurmaya başladılar. Toprak öncelikle küçük mülk sahiplerine verildi. Böylelikle tarımsal toprağın yaklaşık yüzde otuzu kamulaştırıldı. Tarım devriminin önü açıldı [New York Times, 17 Ocak 1940 (aktaran Troçki)].

"Fransız Birlikleri Polonya'yı işgal ettiklerinde, Napolyon bir kararname imzaladı: 'Serflik feshedilmiştir.' Kızıl Ordu'nun Polonya operasyonu, SSCB'nin bir işçi devleti olması gerçeğinden ötürü, Polonya'da rejimi SSCB'nin rejimi ile uygun hale getirmek için, kapitalist özel mülkiyetin feshedilmesi ile sonuçlanmak durumunda idi.

"SSCB ile Komintern hakkında yapılacak genel değerlendirmeler, gene de Polonya'da mülkiyetin devletleştirilmesinin son derece ilerici bir başlangıç olduğu gerçeğini değiştirmez."

Aynı tarihlerde yazdığı diğer makalelerinde ise kendi arkadaşlarına, "Gerekirse işgal edilen bölgelerde Kızıl Ordu'ya yardım edilmelidir" diyen gene Troçki'nin ta kendisidir. Eğer,

"İktidarımıza asla inanamamış bir hain olan İç Savaş'ın eşsiz komutanı Troçki" bile "SSCB'nin kazanımlarını kanımızın son damlasına kadar savunmalıyız" diyebiliyorsa, biz SSCB dostları da aynısını yapabilmeliyiz.

Serdal Tümkaya

 

 

AdaptiveThemes