Skip to content

ERGİN YILDIZOĞLU: Yeni 'vazgeçilmez ülke' (Cumhuriyet)

21 Temmuz 2010, ekleyen Ali Mert

Yakın zamana kadar dünyada bir “vazgeçilmez ülke” vardı. Şimdilerde bu sayının ikiye çıktığını görüyoruz. Bu da ister istemez aklımıza “bir ipte iki cambaz” deyimini getiriyor. Uluslararası ilişkilerin ne kadar kırılganlaştığının bir başka göstergesi...

Dünyanın ilgi odağı...

Kosova savaşı sırasında, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, ABD’nin “vazgeçilmez ülke” olduğunu ileri sürmüştü.

Geçen hafta, Çin devletinin resmi yayın organı Halkın Günlüğü, Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki Politika ve Planlama Bölümü Genel Müdürü Lu Yuchen’le yaptığı bir söyleşinin giriş bölümünde, “Bu yılın ilk yarısında uluslararası durumda, yeni eğilimlere ve yönelimlere yol açan büyük gelişmeler gözlemlendi. Çin uluslararası arenada belirleyici ülke haline geldi. Çin ile ilgili her şey, ekonomik büyüme etkisi, Batı medyasındaki değişen algı, onu dünyanın ilgi odağı haline getirdi” (Halkın Günlüğü, 19/07) derken Çin’in de bir “vazgeçilmez ülke” olduğunu ileri sürmüş oluyordu.

Gerçekten de, son G8 ve G20 toplantılarına ilişkin yorumlara Çin’in etkisi damgasını vurmuştu. Chindia (Çin-Hindistan), Chimerica (Çin- Amerika), Chermany (Çin ve Almanya) kavramları, Çin’in merkezi konumunu vurguluyor. Küresel ısınmadan ekonomik krize, İran’dan Kuzey Kore’ye, doğal kaynakların bölüşülmesinden değerli metallerin stoklarının kontrolüne kadar tüm stratejik konuları Çin’i düşünmeden tartışmak, artık olanaksız hale geldi.

Kapitalizmin tarihi bize, birden fazla ülkenin kendini diğerleri açısından “vazgeçilmez” olarak görmeye başlamasının arkasından büyük siyasi çalkantıların geldiğini gösteriyor.

Gerçek bir yükselen ülke

Çin 1980’de Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelik için başvurduğunda, ABD ve Almanya gibi ülkelerden kredi almaya çalışıyordu; yıllık dış ticaret fazlası 6 milyar dolar civarındaydı. Bugünlerde, ciddi bir küresel resesyonun ortasında, Çin’in dış ticaret fazlası, yalnızca geçen ay 20 milyar dolara, toplam döviz rezervleri 2.5 trilyon dolara ulaşıyor.

Bu çarpıcı değişikliklerin arkasında 1979-2009 arasında yılda ortalama yüzde 9.8 gibi görülmemiş bir büyüme hızı var. Çin’in yıllık büyüme hızının bu yıl da yüzde 10 olması bekleniyor.

Otuz yılda dünyanın en büyük ihracatçısı konumuna ulaşan Çin, gelecek yıl imalatta, sanayi üretiminde ABD’yi geçecek. Çin bugün dünyanın en çok milyonerine, dünyanın en büyük üç bankasına, en büyük petrol şirketine, en çok mega kentine, en çok internet kullanıcısına, en çok sayıda gökdelene sahip ülkesi ve de en fazla enerji tüketen, en fazla karbon dioksit üreten ülkesi konumuna ulaşmış durumda. Ama Çin’de kişi başına gelir, ABD’ninkinin yüzde 8’ine eşit. Geçen üç yıl boyunca Çin’de ücretlerin yüzde 14 artmış olması, Çin halkının tüketim kapasitesinin, tüm yan etkileriyle birlikte giderek daha da artacağını gösteriyor.

Böyle baş döndürücü bir büyümeye bağlı olarak Çin’in dünyanın, enerji, hammadde, gıda ve su kaynakları üzerindeki basıncı hızla artıyor. Bu da ister istemez Çin ile diğer büyük güçler arasında, kaynaklar ve piyasalar üzerinde rekabeti keskinleştiriyor.

Çin modeli...

“Belirleyici ülke” konumuna ulaştığını düşünen Çin’in çok daha kendine güvenli davrandığı, yükselmeyi sürdürebilmek için bir üçlü strateji izlediği söylenebilir. Birincisi, dünyadaki temel enerji ve doğal kaynaklar üzerindeki denetimini ekonomik, siyasi yollarla arttırmak. İkincisi, Çin düşük ücretli, emek yoğun malların üretiminden ileri teknolojiye dayalı, yüksek ücretli malların üretimine geçmek istiyor. Üçüncüsü, Çin yönetimi ekonomi üzerinde ulusal denetimi ve teknolojik gelişmeyi özellikle teşvik ediyor. Bu üçlü strateji de Çin’i, Batı (egemen emperyalist güçler) ile karşı karşıya getirmeye başlıyor.

Bu bağlamda geçen hafta uluslararası medyada, ABD ve Avrupa, özellikle Alman çokuluslu şirketlerinin, Çin’de çalışma koşullarının değişmeye başlamasından yakındıkları aktarılıyordu. Çin hükümeti ihalelerde yerli teknoloji kullanan projeleri özellikle destekliyor, Çin piyasalarına erişmek isteyen yabancı şirketlere know-how ve teknoloji transferi koşulu dayatıyormuş.

Dünya Bankası bünyesindeki Finance Corporation’un bir araştırmasına göre, Çin, dünyada yabancı sermayeye en çok sınır koyan, denetim uygulayan ülkeymiş. Yine de Çin’de gerçekleşen yabancı sermaye yatırımlarının bu yılın ilk yarısında bir önceki yıla göre yüzde 39.6 oranında arttığı görülüyor.

 

 

AdaptiveThemes