Skip to content

ALPER ERDİK: Nimet Abla şans dağıtıyor! (yeniHarman)

5 Eylül 2010, ekleyen alper erdik

Son yıllarda, toplumsal bir infial yaratması gerekirken, gazete kupürlerinde unutulup giden, KPSS nedeni ile genç eğitimcilerin intihar olayları; sekiz yıldır AKP’nin yürütücüsü olduğu sistemin, ne kadar vahşileştiğinin de kanıtı. Ve düşünün, ülkenin yarı aydınları olarak nitelenen üniversite mezunları, işsizliklerine ve mutsuzluklarına hiçbir şeyin çözüm olamayacağını düşünüp, yaşamlarına son veriyorlar ve fakat, ateş sadece düştüğü yeri yakıyor, bu gencecik insanların ölümünden sorumlu olan iktidar partisi mensupları ise, boyunlarında hiçbir vebal hissetmiyorlar. Ramazan ayında, yarım gün bir şey yemeyip sevap kazandıklarını iddia edenler, koca bir milletin hakkını her gün yiyerek işledikleri günahları hiç hesap etmiyorlar. Dünyanın neresinde var, öğretmenlerinin intihar ettiği bir ülke? Nerede görülmüş, öğretmenlerin üç yüz liraya, kaçak işçi konumunda çalıştırıldığı? Okulları biter bitmez, yani öğretmen sıfatını almalarının hemen ardından, adeta bir tenzil-i rütbe ile, öğretmenleri KPSS kurslarında yeniden öğrenci haline getirmek reva mıdır?.. Geçtiğimiz mart ayında, Bursa’da, vekil öğretmenlik yapan ve bunalıma girip kravatı ile kendini asan 24 yaşındaki Fikret Ercan, ailesine şu satırları yazmış, ölmeden evvel: “Artık yoruldum, çalışıyorum ama olmuyor. Sizleri sıkıntıya sokacak, onurunuzu zedeleyecek bir şey yapmadım. Yaşamış olsam bile yine başarılı olamayacaktım. Ölümümden kimse sorumlu değildir.” Hayır, Fikret’in ve aynı sebeple intihar eden 15 öğretmenin ölümünün müsebbibi AKP’dir! Bunu en başta, tekrarla ve ısrarla söylüyoruz, söylememiz gerekiyor.

Bizzat yetkililer, okullarda yüz elli bine yakın öğretmen açığı bulunduğunu belirtiyorlar. Sendikaların rakamları ise, ihtiyacın, iki yüz binin üzerinde olduğuna dair. Yani, belki akıllara gelecek olan, bu kadar öğretmenin nasıl atanacağı sorusu, bir saçmalıktan ibaret. AKP’nin eğitim politikaları, sekiz yılda bu alanı o kadar sefilleştirdi ki, artık öğretmenlik de, kutsal olmaktan falan çıktı, düpedüz rezil rüsva bir hale geldi. Pek yakında, öğrenci sayısına yetişecek, işsiz öğretmenlerin toplamı da. Yok, abartmıyorum. Pedagojik formasyon denilen ve eğitim fakültelerinde dört yıla yayılan, öğretmenlik mesleği ile ilgili dersler, tüm fen-edebiyat fakültesi mezunlarına, okulları bittikten sonra zaten veriliyordu. AKP’nin son dönemki değişiklikleri ile, bu dersler artık, öğrenim süresi içinde, gereken “ücret” ödendikten sonra, kolayca alınabilecek. Bu yüzden, puanları daha düşük olan bu bölümlerin, öğretmen olabilme düşüncesi ile öğrencilerce daha fazla tercih edilecek ve de her yeni açılan üniversitede, bu fakültenin kurulmasının zorunlu olmasından kaynaklı, eğer ki bu atama sistemi değişmezse, iki yıl sonra, tam beş yüz bin işsiz eğitimci olacak! Tüm bunlar söylendiğinde, hükümetin verdiği tepkiler ise malum. En son Nimet Çubukçu, sözleşmeli öğretmenlik yapan bir arkadaşımızı, kameraların önünde nasıl da azarlamıştı! Ya Başbakan? Recep Bey, kışın, ataması yapılmayan öğretmenlerin kurduğu bir platformun, TEKEL işçilerini ziyaret etmesini içine sindirememiş, nasıl da bağırıyordu: “Orada toplanan birlikler var: Öğretmen olamayanlar birliği. Bu ne demek ya?” Asıl bu ne demek ya? Öğretmen olamayanlar kim? Hepimizin diplomasında, kocaman puntolarla yazıyor, öğretmen olduğumuz. Ama, askeri okullarda okuyanlar mezun olur olmaz askerliğe; polis okullarında okuyanlar okul biter bitmez polisliğe başladıklarından, Recep Bey, öğretmenlerin doğrudan atamalarının yapılmamasından kaynaklı, bizleri, öğretmen kabul etmiyor. Yahu, her şeyi geçtik, bu teknik olayı bile bilmeyen başbakan mı olur?.. Aslında, kendisi de her şeyin farkında, ama işte, işine gelmiyor. AKP iktidarından önce, bu atama sorunu, bu kadar can yakıcı olmamasına rağmen, Recep Bey bu konuda ne kadar da duyarlıydı! Başbakan’ın, 2002 yılında söylediklerine göz atalım şöyle bir: “Birçok gencimiz özellikle öğretmen adaylarımız işsiz kaldı. Ülkede eğitim çökmüş, köy okulları kapanmış, merkezdeki okullar bile öğretmen diye can çekişiyorken sen sınavla öğretmen seçmeye kalkıyorsun! Bıraksana genç öğretmenlerimiz gitsin çalışsın! O kadar sene beklet sonra al? O adamda artık heves kalır mı, öğretmenlik yapabilir mi? Ama inşallah biz iktidar olunca öğretmenler okulun bittiği gün hazırlıklarını yapacak, ertesi gün görev aşkıyla okuluna gidecek hiç merak etmeyin… Yahu bir sürü bölüm öğretmenimiz boşta geziyor resim öğretmeni matematiğe müzik öğretmeni beden dersine giriyor; niye öğretmen ihtiyacı var. Ama bakın ki işe, bunlar bir de sınavla öğretmen alıyor! O zaman niye okutuyorsun bu öğrencileri? Yazık değil mi? Öğretmen almıyorum de bu evlatlarım okumasın boşuna! Ama biz iktidar olunca inşallah boşta öğretmen adayı olmayacak... Buradan sözüm tüm genç öğretmen adaylarına. Siz merak etmeyin, biz geldiğimizde üniversiteyi bitirdiğimde ne yapacağım, sınavı ya kazanamazsam korkun olmayacak; çünkü sınav olmayacak…” Görüldüğü üzere, vaatler boy boy!.. Sonraki sekiz yılın özeti de, işsiz öğretmenler, öğretmensiz okullar, hâlâ ve hâlâ okulsuz köyler, fırsattan istifade, hem çalıştırdığı öğretmenleri hem de velileri sömüren cemaatçi dershaneler…
 
Bu yıl öğretmenliğe başlayabilmek için sınava giren 279.255 kişi, temmuzun ortasına kadar beklemek zorunda kaldı. Altıncı sınıflardan itibaren, “aklı eren” herkesi bir sınava sokan devlet, KPSS’yi ancak, 11-12 Temmuz tarihlerinde yapabildi.  Bir aylık bir bekletmenin ardından, 11 Ağustos’ta, sonuçlar açıklandı. Ve fakat, ÖSYM, böyle olacağını bile bile, hiçbir önlem almadı ve site, her zamanki gibi çöktü. Yüksek puan alma umudu olanlar, yıllarca yaşadıkları stresin ardından, saatlerce, yine sıkıntı çektiler bilgisayarın başında. Ve bu saçmalıklar, KPSS sürecinin hemen her evresinde yaşanıyor. Tabii, evvela bu sınavın niteliğini tartışmak gerekiyor. Yukarıda bahsettiğimiz, öğretmenlik mesleği ile ilgili derslerde, örneğin “ölçme ve değerlendirme”, öğretmenlerin yapacakları sınavların içeriğini nasıl oluşturacakları, buradan yola çıkarak ne tür ne tarzda sorular sormaları gerektiği, sınavın kapsam ve geçerliliğinin yüksek olması için nelere dikkat edecekleri öğretilir. Lakin gelin görün ki, ÖSYM bunların bir tekine dahi dikkat etmez. Her yıl, onlarca şaibeli soru tespit edilir, bunların bir kısmının yanlış olduğu resmen ispatlanır ve fakat, bunlar her yıl tekrarlanır. Bunlardan daha önemlisi, KPSS, öğretmenlerin alanlarındaki yeterliliğini ölçebilecek bir sınav da değildir. Zira, en son lisede, o da az saat, matematik dersi alan bir tarih öğretmeninin matematik sorularını cevaplaması gereken bir sınav KPSS. Evet, mezun olur olmaz, sınavsız, koşulsuz atanmak, öğretmenlerin hakkıdır; ancak mademki bu sınav yapılıyor, en azından doğru düzgün yapılmalı. Bilimsel ve herkesin kendi alanından ölçüldüğü bir KPSS, hiç değilse bir adım olur bu işsizlik sorununda. Oysaki, AKP ve ÖSYM’nin bunu yapma becerisi ve isteği olmadığı gibi, yapılan bu yetersiz sınavların sorularının da, cemaatçilere sızdırıldığı iddiaları, kuvvetli delillerle beraber, ortalığa dökülmüş saçılmış durumda.
 
Bir de bu sınava dair, artık görünce, duyunca sinirlerimizi ayağa kaldıran haberler yayınlanıyor gazetelerde. Buna da değinmek gerekiyor elbette. Son örnek, ağustos başı, gazetelerin internet sitelerine, gün içinde düşen haber: Neymiş, 30 bin öğretmen atanacakmış bu yaz! Üstelik bunu, “Öğretmen adaylarına müjde!” diye duyuruyorlar! En hafif sözcükle, ayıp be kardeşim; dizden daha da yuları çıkan bu cehalete ne demeli şimdi? Müjde, sevindirici haber demek, bu haberin nesi, kimi sevindiriyor? Sınava girmeyenlerle beraber, üç yüz binden daha fazla öğretmen atama beklerken, bu sayı, nasıl müjde oluyor? İkincisi, öğretmen adayları ne demek? Bu sınava girenlerin pek çoğu -ki, fen ve edebiyat fakültesi mezunu, pedagojik formasyon almış kişileri de dışarıda tutmayalım, yani hepsi- zaten öğretmen sıfatını kazanmış kimseler. Ne zaman, tekrar adaylığa gerilediler? Bu nasıl bir gazeteciliktir? Recep Bey’in konuyla ilgili konuşmalarını değil, bizi dinleseler öğrenecekler; kim öğretmen, kim öğretmen adayı, ama yok…
 
Neo-liberalizmin en yıkıcı politikalarını uygulamak, bilindiği üzere, ne Özal’a ne Çiller’e ne Yılmaz’a nasip oldu. Recep Bey’in partisinin iktidarında, sekiz yıl boyunca, her meslek alanında olduğu gibi, piyasacı zihniyetle, öğretmenlikte de yapısal değişikliklere gidildi. Bugün okullarda, kadrolu, sözleşmeli, vekil ve ücretli olmak üzere; öğretmenler, dört farklı konumda çalışıyorlar. Hem önceki Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik hem de Nimet Çubukçu, bugüne kadar, okullardaki öğretmen açığına dair pek bir şey söylemediler. Ama, bugün, yaklaşık yüz bin kişi, ücretli öğretmen olarak çalışıyor. Bu statü, belirtelim, tamamen bir kaçak işçininkiyle aynı. Ve özellikle doğu bölgelerinde, lise mezunu kişiler bile, ücretli öğretmenlik yapabiliyor. İşin daha da kötü tarafı şu: Üç yüz ile beş yüz milyon arasında bir aylığa eyvallah deyip, en azından günü kurtarmak için, bu işe başvurduğunuzda ise, eğer ki tanıdığınız yoksa, size boş kadro olmadığı söyleniyor. Düşünün, bu ülkenin genç eğitimcilerini, hiç utanmadan, asgari ücretin bile altında bir maaşa çalıştırıyorlar; bu “imkân”ı da, evvela eşe dosta, yandaşa tanıyorlar. Ücretli öğretmenlerin bu durumu, 4/c’yi bırakın, 4/ğ’ye bile tekabül etmiyor, yazık!  
 
Durum bu. Bugünlerde yirmili yaşlarda ve de öğretmenseniz, hayat çok zor! Zaten, askeri bir darbenin hemen ardından dünyaya gelerek büyük hata ettik, bir de bu mesleği seçerek işin vahametini iyice artırdık. İşsiz öğretmenler, en yüksek puanları alıp eğitim fakültesine girdiler ancak, bugün bu saçma sınavı geçemediklerinden, hadi bu üfürükten siyasi iktidarı falan geçtim; aileleri, arkadaşları, yakınları tarafından bile başarısız sayılıyorlar. Evet, burada yapmamız gereken elbette mücadele etmek ancak, bazı arkadaşlarımız bu haksızlığa, parasızlığa daha fazla dayanmayıp intihar ediyor. Sırf bunun için bile, bu iktidar yıkılmalı, bu düzen değişmelidir. Öğretmenlerin atanması artık bir şans meselesine, ilgili kurumun bakanı da şans dağıtan bir ablaya dönüştü. Ki, o abla, 2010 yılında, haremlik-selamlık eğitime, göğsünü gere gere onay veren abla! 
 
Şimdi, eskilerden bir fotoğraf geliyor aklıma. 2006 yılının 1 Mayıs’ında, Trabzon’da çekilmiş. Pankart taşıyorum, pankartta “Diplomalı işsiz olmayacağız!” yazıyor. Dört buçuk yıl sonra, bugün, iki buçuk yıllık en işsiz halimle düşünüyorum da; tarihin mi, burjuvazinin mi, AKP’nin mi, yoksa hepsinin birden mi cilvesi acaba bu? Evet, maalesef, bu ülkede işsizlik oranının, kendi içinde en yüksek olduğu kesim üniversite mezunları ve bu, artık kimseye tuhaf gelmiyor. Üniversite öğrencilerinin sloganına bakar mısınız? Ama şunu da belirtelim; bu bizi yıpratsa da yıldırmıyor! Evet, öğretmenleri üç yüz milyona muhtaç ettiler; evet, öğretmenleri dershanelerde sigortasız ve çok ağır koşullarda çalışan modern köleler yaptılar; evet, işsizlik yüzünden, öğretmenlerin hayatlarını kurmalarına, evlenmelerine, eğlenmelerine engel oldular; ancak bu demek değildir ki, bu işler hep böyle sürecek! Bu ülkenin kurucusu, yeni nesilleri bize emanet etti, emanete ihanet etmeyeceğiz! Atamamız ömrü billâh yapılmasa bile, mecburiyetten memur da, işçi de, kasiyer de, sekreter de olsak, her daim işsiz de gezsek; bu ülkenin yeni nesillerini Receplere, Abdullahlara, Bülentlere, Hüseyinlere, Nimetlere bırakmayacağız! Bu da, yazının sonunda, kutsal meslek sahiplerinin kutsal yemini olsun.
 
alpererdik@mynet.com
 

not: yeniHarman dergisinin bu ayki sayısında yayınlanmıştır.

 

 

AdaptiveThemes