Skip to content

ALİ MERT: Oligarşi dediğiniz ne kadar somut olabilir ki? (Erguvaniler ve eleştirisi)

14 Temmuz 2010, ekleyen Ali Mert

“Türkiye’de iktidar doğanlar”ın, doğuştan oligarşi mensubu avantajlıların, seçilmişlerin ve de seçkinlerin, neredeyse tek bir ailenin mensubu olup da kayırılıp kollananların ve asansörle yükseltilenlerin  vb. vb. “araştırması”nı yapmanın (dökümünü çıkarmanın) kuşkusuz belli faydaları var. En azından “bir avuç yönetenin iktidarı”nı, oligarşiyi, daha somut biçimde görmemizi/hissetmemizi sağlar!..

Peki, bu somutluğu farklı bağlarla/bağlantılarla ortalığa çıkarır yahut saçarken, elimizde ne tür dayanaklar var?
 
Yalçın Küçük isimlerden, sabetaycı şifrelemelerden gider, Talat Turhan Bilderberg toplantılarından, son dönem yazdıklarıyla dikkat çeken (ve Küçük’ün çalışkan bir öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim, ebced hesaplarını saymazsak “bilim alanı”ndan yaptığı benzetmelerle Küçük’e benzettiğim) Tayfun Er ise doğrudan aile bağlarından.
 
O bunun dayısının oğluyla evli, ilk eşinden olma üç çocuğundan falancanın filancayla yaptığı iş ortaklığı belli, filancanın dedesi feşmekan paşa, o paşanın kardeşinin torunları arasında şunlar, bunlar var, bunlar köklü bir aile ve İttihat ve Terakki’den beri masonlar, onların loncasından büyük üstad x’in ve y’nin çocukları Paris’te aynı evde kaldılar, birinci çocuk şu anda solumsu A gazetesinin yayın yönetmeni, ikinci çocuk ise sağdaki B gazetesinin... diye uzayarak giden devasa bir listede “Türkiye’de iktidar doğanlar” yahut Erguvaniler var.
 
Tüm bu, falanca, filanca, x, y, şunlar, bunlar vb.’nin yerinde ise, 302 (büyük boy) sayfa boyunca hep isimler var. Bunların kimisi tekrar edip duran adlar, zira (mealen) “yumağın hangi noktasından tutup çekiştirmeye başlarsanız başlayın, karşınıza muhakkak aynı isimler çıkar ve de hepsi oligarşi dediğimiz tek bir aileye çıkar”.
 
Sistemle ve eşitsizliklerle dertleri olanların ilgisini çekecek, merakını kaşıyacak enteresan bir çalışma olduğu aşikâr... ama...
 
Evet, “ama”lar da var... Sorular şeklinde formüle edilsinler;  sorular, sorular, sorular:
 
Öncelikle, “dıdısının dıdısı...” diye devam edip giden ve yüzlerce isme sapıp geri dönen uzunca bir listede ilerlemek, epey bir boğucu değil mi? Somutluk peşinde “hedef küçültmek”, daha doğrusu, doğru hedef belirleyip sadeleşmek, örneğin çok yararlı bulduğum “TSKB’nin kredi verdiği/semirttiği isimler”, “Adana’da dağıtılan topraklar”, “İlk sermaye birikiminin sağlanmasında ve devamında devletin ve soygunların rolü” vb. üzerinde ağırlıkla durarak Türkiye kapitalizminin ve “oligarşi”sinin özgün gelişme dinamiklerine yoğunlaşmak varken, bin beş yüz isme dağılmak  garip değil mi?
 
Diyelim, oligarşinin bin altı yüz kırk iki adet “aynı aile”den ve geçmişten gelme üyesi varsa; semirmekte, oligarklaşmakta ve bir şekilde onlara eklenmekte olan bin yedi yüz altmış üç adet yeni üye (yeni ve yeşil sermaye mensupları, Balıkesir’deki maden sahibi, dershane patronu eski eğitimci, yeni matbaacılar kralı, Belediye ihalelelerinin gedikli müteahhiti, İstanbul’un kuzeyindeki arazileri kapatan hocaefendinin damadının kuzeni, yandaş beyefendi ve tüm bunların sülaleleri) “aile”den olmadıkları için yok sayılabilirler mi? Toplamda oligarşinin üç bin dört yüz beş üyesinin seceresini çıkarıp öğrenmek, kapitalizme karşı, eşitlik için mücadelemizde bize ne sağlar sahi?
 
Bazı kurumlarda “kayırma/kollama” ilişkileri olduğu, medyada, bürokraside, yargıda “yerleşme” girişimlerinin belli sonuçlar aldığı, yönetici ayrıcalıkları sağlanırken muhakkak kimi “yandaşlıklar”ın ön plana çıktığı aşikâr da, bunu tek bir “köken”e bağlamak, farklı “yanlar”ı görememek; yenilenlerin, yenilenenlerin, elenenlerin ve kökenlerini reddedip mücadeleye geçenlerin vb. özgün dinamiklerine yönelmemek  yanlış değil mi? Örneğin TRT, diyelim, kitapta dendiği gibi “Erguvaniler’in ele geçirdiği bir kurum”, peki sadece bu “bağlantı”ya bağlı kalırsak şimdiki “yeni ele geçirme”yi nasıl açıklayacağız, eski oligarşi bitti, yeni oligarşi mi geldi?
 
Marksizmi (“mekanizm”le “determinizm”i karıştırıp) determinizm yönüyle eleştirelim... iyi... peki, kabalacı “çözümlemeler”le ve ebced hesaplarıyla yapılan “açıklamalar” ve anlamlandırmalar determinizmin neresine düşer ki?
 
Gelelim en ciddi hassasiyetimize, bazı solcularımıza ve değerlerimize: Tevfik Fikret, Nazım Hikmet, Suat Derviş, Zeki Baştımar, Mehmet Ali Aybar, Mahmut Dikerdem, Rasih Nuri İleri, Aydemir Güler, Abidin Dino, Can Yücel, Belli’ler, Erdal Öz, Emil Galip Sandalcı, Tülay German, Sabiha Sertel vb. vb. bu kitapta “edindikleri yer” ile oligarşiye dahil edilebilirler mi sahi?! İşte bu, çok, çok garip değil mi?
 
Kendilerine ayrıcalık sunan/sunabilecek bağlarını reddedip, başka (düzen karşıtı ya da muhalif) yolu seçenler de, sırf aile bağları yüzünden (başları sıkıştıklarında, dara düştüklerinde aileden yardım alsalar dahi) oligarşiye mi dahil olurlar sahi?
 
“İyi olanaklar” varken başka türlü tercihler yapmalarındaki “devrimci romantizm”, nasıl böyle es geçilir ki?
 
Eşitsizliğin üzerine gideceğim derken yeni eşitsizliklere kapı aralayan bu tür ayrımlarda, “köken avcılığı” nerede biter, ötekileştirme nerede başlar, belli mi?
 
Sevim Belli’nin babası Emniyet Müdürü olduğu için işkence görmemiş, Nazım onca yıllık mapusluğunda bazı ayrıcalıklar elde etmiş... iyi... peki, bunlara ve benzerlerine üzülelim mi?
 
Melike Demirağ’ın Ali Koç’un baldızı, Mahmut Dikerdem’in Mehmet Ali Birand’ın dayısı, Aydemir Güler’in Mehmet Akif Ersoy’un torunu, Erdal Öz’ün İsmail Cem’in kuzeninin damadı (Rasih Nuri İleri’yi saymayayım, o anladığım kadarıyla herkesle akraba, hem bunca şeyi okuduktan sonra bıraktım “bir gün İleri’nin biyografisini yazacağım” projesini bir kenara!) vb. vb. olduğunu bilmek ilginç tabii. Peki, siz solcu düşünce ve eylem insanlarının; eniştelerinin, yeğenlerinin, dedelerinin, kaynanalarının kuzenlerinin yolundan/düşüncesinden gittiğini nereden çıkardınız ki? Siz öyle mi yaptınız ki?
 
Şu paragraftaki “müthiş”lik vurgusu, sadece Nâzım’la Sunalp’in birbirine bağlanan halkalar olmasıyla bile “parodi” haline dönüşmez mi: “Şimdi geldik en can alıcı akrabalığa: Keçecizade Fuat Paşa’nın Eşi İkbal Hanım’ın Kızkardeşi Nafia Hanım, Sadrazam İbrahim Ethem Paşa’nın eşidir. Yani İbrahim Ethem Paşa, Fuat Paşa’nın bacanağıdır. İşte şimdi müthiş bir zincir karşımıza çıkar: İbrahim Ethem Paşa- Osman Hamdi Bey- Ali Fethi Okyar- Cemal Reşit Rey- Ali Fuat Cebesoy- Kazım Karabekir- Hiram Abas- Rasih Nuri İleri- Abidin Dino- Nazım Hikmet- Turgut Sunalp- Mehmet Ali Aybar- Recaizade Ekrem- Çiğdem Talu- Umur Talu- Oktay Rifat- Cevat Rifat Atilhan- Bülent Oran ve daha pek çok ama pek çok ünlü isme ulaşırız. ‘Kaplumbağa Terbiyecileri’ olarak bu aileyi anlattık.” (s. 227)
 
Fazla somuta girdik, biraz daha genel sorulara dönelim mi:
 
Türkiye’de/Osmanlı’da, Fransa’daki anlamda bir feodalizmin ve dolayısıyla aristokrasinin bulunmaması, paşalardan ve paşa çocuklarından başlayarak nüfuz edici ilişkilerin gelişmesine ve devlet/bürokrasi, tüccarlar ve toprak zenginleri yolundan burjuvazinin/oligarşinin inşasına ve zamanla “sosyete”nin vitrin haline dönüşmesine engel mi ?
 
Neticede “iyi aile çocukları” işte... “iyi doğanlar”... “iyi işler”e girmekte haliyle avantajlılar; hem davul bile dengi dengine değil mi?! Bunlar “içinden şaka da geçen doğrular” olsa bile, sistem ve eşitsizlikler sadece bu noktadan sorgulanırsa “somut” olayım derken “sığ” kalmaz mı sahi?
 
Peki şu yazarlar, hani şu “tutunan” edebiyatçılar; Servet-i Fünun’dan Tercüme Odası’na, özellikle “ilk dönem yazarlar”ın varlıklı ailelerden çıkmasından daha doğal ne var ki? Yazacak kadar boş zaman/geçim derdinden uzaklık, eğitim olanağı vb. sayesinde, yazabilmelerinin temelinde eşitsizlik olsa da bu eşitsizliği de sorgulayan akıllar, “öbür zenginliği” iterek, “çilekeş yazarlığa” yöneldiklerinde (kimisi, bağlarını da reddettiklerinde) farklı bir “köken”e geçmiş olmazlar mı artık; olduklarıyla değil de yazdıklarıyla ve yaptıklarıyla değerlendirilmezler mi?
 
Oligarşiyi yer yer şıngır mıngır sosyete ve magazin düzeyinde “somutlamak”, “Mahir Çayan’ın vurgu yaptığı oligarşi kavramına katkı koymak açısından oligarşiyi ete kemiğe büründürmeye çalışıyoruz” (s.15) görüşüyle yan yana biraz garip durmaz mı? 
 
“Şöyle ‘harbi ve gerçek zenginler’in, efendilerin, doğuştan avantajlı paşa ve patron çocuklarının dünyasına bir girelim bakalım, kimi eli kimin cebindeymiş” ilgisi, zengin karşıtlığının haklı bir açılımına, çirkin/çürümüş burjuva değerlerinin deşifrasyonuna yönelecekse, magazinden farklı yerde durabilmeli değil mi?
 
Magazinden çıkarsanız, Altan sülalesinin sıralandığı yerlere Ahmet Altan’ın kızı Sanem Altan’la bir dönem sevgili olduğu için Soner Yalçın’ın adını ve resmini koymazsanız, Yalçın’ın bugün Altanlarla hesaplaşmasını farklı bir bağlamda açıklarsınız, değil mi?
 
Hay Allah, yine somuta girdik, izninizle biraz da “geyiğe” geçelim mi: “Bak hacı, sen o yazara iyi adam dersin, tutarsın ama böyle böylemiş, ailesi komple mason, kendi de öyledir, yaaa... “... “Bak hacı, adam Barış Derneği’ni kurmuş, sosyalizm falan demiş ama Türkiye’nin en genç büyükelçisi olarak yükseltilmiş, feciymiş feci, yaaa”... “Bak Nazım onca yıl hapis yatmış ama bir yandan da hep rahatmış, ayrıcalıklıymış, yaaa... “... “Bak, sen oy veriyorsun adamlara ama ‘TKP, baştan sona liderlerinin oligarşi mensubu olduğu bir hareket’miş (s. 271), şimdiki de milliyetçi zaten, yaaa”...  Ayıp değil mi?
 
Bir geyik daha: “Bak hacım, eskiden çok çocuk yaparlarmış; şimdi falancanın 4 teyzesi, 3 dayısı var diyelim, neredeyse her bir teyze ve dayı da birden fazla evlilik yapmış, araya bir dolu üvey enişte ve yenge katmış ve her evlilikten de farklı çocuklar, etti mi sana bir sürü kuzen; baba tarafından amcalar ve halalar da ‘paralel bir evren’ kurarlarsa, üstüne öz annen, baban da ayrılıp yeni evlilikler ve yeni kardeşler yaparlarsa, bu iş iyice çıkmaza, bilim kurguya yahut Nazım Hikmet’e girer gibi, ne dersin, ‘rasyonel’ değil mi?”
 
Bir üçüncüsü; bu kadar içine girmeden, biraz “dışarıdan” bakıp düşünüldüğünde, “iş”in belli bir “doğallığı” var hacım: Alayı, Şişli, Teşvikiye, Nişantaşı hattında oturan, Boğaz’daki ve Ada’daki yalıları, Aşiyan’ı ve Bebek’i yazlık yapan zenginler için, onların mürebbiyelerle büyüyen çocukları için, Şişli Terakki, Robert Kolej vb. dışında ne gibi okuma; Teşvikiye Camii ve Aşiyan Mezarlığı vb. dışında ne gibi gömülme seçenekleri var haci?  
 
Geyik ayıp oldu, birazcık ciddi bir şeyler de söyleyelim mi: Köken araştırmalarında, sanırım, etimoloji ve epistemoloji arasındaki ayrıma benzer bir durum da var.  “Köken merakı”, hem sözcüklerde hem insanlarda, bilgiye ve hatta bilme sürecine dair bazı açıklıklar sunar... evet...  ancak söz konusu bilme sürecinin  çok yönlü, yer yer çelişkili, farklı katmanlarla bezeli, eylemle ve sezgiyle ilişkili, ayrıntılarla birlikte ve bazen ayrıntılara rağmen bütünlüğe yönelen, hareketin ve değişimin yasalarına bakan, etkileşimli esaslarından koptuğunda  “havada” kalır biraz da! Değil mi?
 
Ve en sonda, “müthiş bir Nazım Hikmet – Turgut Sunalp zinciri” yahut çelişki de benden: Bütün bu “eleştirel ifadeler”e ve soru işaretlerine rağmen, eline sağlık Tayfun Er!
 
Altan’lardan Pamuk ve Cıvaoğlu’na bir dolu kirliliğin “farklı bağlar”ını ortaya sermek, bu kadar insanın akrabalığını ortaya çıkarmak meşakkatli ve önemli bir iş gerçekten.( Yine de bunların “asıl bağlar”ı varken, “ne gerek var ki” demeden geçemem!)
 
Neyse, insan böyle bir kitabı, bu kadar enteresan “bağlantılar”ı merak etmeden, okumadan nasıl durabilir ki?..
 
Kitabın Künyesi:
Erguvaniler, Türkiye’de İktidar Doğanlar
Tayfun Er
Duvar Yayınları
5. Baskı: Haziran 2007

 

Yorumlar

Erguvaniler

18 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3902

Kitabın, Türkiye'de sermaye, medya, akademi ve bürokrasi arasındaki ilişkinin kan bağını göstermesi, yani oligarşiyi ete kemiğe büründürerek daha bir somutlaştırması ve büyük bir fotoğraf sunması açısından övgüyü hak ettiğini düşünüyorum.
Yaşamın her yerinde kilit noktaları tutmuş bu insanların belli bağlarla (masonluk, mevlevilik vs) açıklanması aslında sermayenin ve kapitalizmin gerçek yüzünü perdelemiş gibi geldi bana. Yani bu insanlar mason veya mevlevi oldukları, ya da Şişli Terakki, mezunu oldukları için mi güce ve sermayeye sahipler, yoksa güce ve sermayeye sahip oldukları için mi bu tip toplulukların doğal üyeleri oldular, orasını iyi ayırt etmek gerektiğini düşünüyorum.
İttihat ve Terakki'den hatta daha gerilere giderek yüzlerce insanın kan bağını ve aile ilişkilerini sunması, kitabın ne kadar yoğun bir çalışmanın ürünü olduğunu gösteriyor. Ne var ki sıralanan ve aralarındaki akrabalıklar gösterilen yüzlerce insan okuyucuda karmaşaya neden oluyor. Bence bu isimler biraz sadeleştirilmeliydi, kişiler ve olaylar arasındaki bağları anlatan kısımlara daha geniş yer verilmeliydi. Bu kitabı okuyup, Erguvaniler'in arasındaki kan bağını sadece yine bir Erguvani anlayabilir. Ben okuduktan sonra kafam allak bullak oldu. Kim kimdi, kimi kimin kuzeniydi, dayısı, halası vs. hepsi birbirine girdi. Bir kere daha okusam mı düşünmüyor da değilim.
Yazarın yer yer değindiği, Marksizm ve sola dair eleştirileri ayrı bir tartışma konusu elbette. Ancak şu kadarını belirtmeden geçemeyeceğim: Yazarın kendi sol algısı kitabın genel çerçevesini ve kurduğu neden sonuç ilişkilerini göstermesi bakımından önemli. Kapitalizmi neredeyse kan bağına indirgeyen bir dil kullanılmış.
Medya seçkinleri ile ilgili, özellikle, Altanlar ve Civaoğlu ile ilgili olan kısmının Türkiye medyasının bir fotoğrafını sunması açısından son derece güzel olduğunu düşünüyorum. Çetin Altan bundan güzel nasıl anlatılabilirdi.

Yoğun bir emeğin ürünü olduğu daha ilk satırları okununca anlaşılan Erguvaniler, Ali Mert'in de belirttiği gibi, her şeye rağmen okunmayı hak eden bir kitap diye düşünüyorum.

 

 

AdaptiveThemes