Skip to content

ALİ MERT: Kaan Arslanoğlu'nun evrimi, devrimi ve eleştirisi - 2

16 Mart 2010, ekleyen Ali Mert

Kaan Arslanoğlu’nun “Evrim Açısından Devrim” kitabını tartışırken, en son “Marx, Karatani, Çulhaoğlu, Zizek, diyalektik, salınım, transkritik ve paralaks” bölümünde kalmıştık (Başlığı bu kadar uzun değil elbette, “Karatani vesilesiyle Marx’ı anlamak” sadece). Tartışmaların ekseni, yönteme, altyapıya, maddi koşulların nasıl üretildiğine ve yeniden üretildiğine, üretim ile dolaşım, değişim ve tüketimin nasıl ilişkilendiğine, “ilişkilenme süreçlerinin marksizm cephesinde nasıl formüle edildiği”ne kaydığında bile, eksenin de ekseninde, altyapının da altyapısında, insanın yer aldığını unutmayarak devam edelim kitabı tartışmaya/tanıtmaya o halde...

Marksizmi “içinde bulunduğu kriz ortamı”ndan kurtaracak “sihirli değnek”, tıkanıklıkları açacak/aşacak “yeni müdahale” ya da “büyük kuramsal açılım” nereden ne zaman gelecek belli değil, belki Karatani’den gelmiştir, diye büyük beklentiler içine giren pek yoktur herhalde. Değerli yayıncı/yazar Ahmet Öz, Transkritik’i okuyup “coştuktan” sonra sanki böyle bir beklentiye girer gibi olmuş, Arslanoğlu ise bu kitapta söylenenlerin olsa olsa “ufuk açıcı yönleri olan” ama ciddi boşluklar da barındıran birer “katkı” olduğu gerçeğini ortaya koymuş.

Katkının iki temel boyutu var; birincisi, tüketim eksenli mücadeleye daha fazla anlam ve değer kazandırmak (toplumsal/ekonomik işleyişte sadece atardamarlarda değil, toplardamarlarda da oluşturulacak tıkanıklıkların önemine dikkat çekmek), ikincisi “komünizmin metafiziğini oluşturma iddiasıyla Marksizmle ahlakı ve insandaki din ihtiyacına Marksist cevabı birleştirmeye çalışmak”. Yalnız, bu “anlamlı” hedeflere yönelirken, onlara dayanak bulacağım diye “kuramı onlara uydurmanın” yahut düpedüz uydurmanın da manası yok.

Arslanoğlu, ayrıntılı bir Kapital okumasının ardından, uzunca alıntılarla da göstererek, özellikle “artı-değer”i tüketime bağlantılandırma yolundaki uydurma ya da zorlamanın üzerine gitmiş. Dolaşım, değişim ve tüketimin, genel üretim sürecinin bir parçası olması da buna eklenmiş. Hani siz elmayı seviyorsunuz diye elmanın da sizi sevmesi gerekmiyor ya, siz tüketim eksenli mücadele daha fazla öne çıksın dediğinizde de, onun da içinde yer aldığı üretim süreci ortadan kalkmış, yerine tüketimin büsbütün ağırlığı geçmiş olmuyor özetle.

Yöntemsel tartışmalarda ise, “uydurma”nın yeni kavramlar türetmeye ya da sadece adlandırmaya dönük bir başka boyutu söz konusu. “Nesneye konumlararası çatlaklardan, yarıklardan bakmayı” öneren, “aynı şeylere durmadan kayan bir açıdan” yaklaşan (nedense “perspektif” gibi sözcükleri tercih etmeyen) Zizek’in yeni kavramı “paralaks” ile aynı bakış ve yaklaşımı Marx-Kant yakınlaştırmasıyla sağlayan Karatani’nin yeni kavramı “transkritik”in, bildiğimiz diyalektik yöntemle temel farkları nelerdir diye bakıldığında, Bertell Olman’ın “Diyalektiğin Dansı” adlı çalışması ile Metin Çulhaoğlu’nun “Bin Yıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu” çalışmasındaki çözümlemelerle kıyaslandığında, “adlandırma” dışında çok da önemli farklar olmadığı sonucuna varılıyor.

Tartışma sadece yöntemle, kavramlarla, kavramların kıvrımlarıyla ilgili değil elbette, Transkritik’in paranın ortadan kalkması ve ulus devlet tartışmalarından sosyalist ahlak ve Freud’cu psikolojiye ulaşan birçok başlığı “insan sorunu” ekseninde yeniden değerlendiriliyor. Mesafe en çok Freud’da açılıyor, en çok ahlakta kapanıyor. Çünkü Kaan için, insan araştırmasının verileri Freudcu psikolojiden çok bilişsel ve evrimci psikolojiden, siyasetin güdüleyicileri ise “maddi koşullar”la birlikte, belki de onlardan da çok ahlaktan kaynaklanıyor.

Tümüyle insan ve ahlak konusuna geçmeden, yönteme kısaca geri dönüp, gördüğümüz bir “boşluğa” işaret edelim. Zira, maddi gerçekliğe dair çözümlemelerin yöntemsel çerçevesi ortaya konurken farklı belirleylenler arasındaki diyalektik ilişki, etkileşimler, konum kaymaları, belirlemeler, salınımlar ve paranteze almalar (paralaks ve transkritik) bütünlüğünde değerlendirmeler yapılıyor ama “insan gerçeği/gerçekliği” ile maddi gerçekliğin ilişkisini kuran tartışmalarda bu ilişkilenmelere girilmeden “insan da insan” denmesi, kanımca, Arslanoğlu’nun bıraktığı “boşluğu” oluşturuyor. Öte yandan, Kaan’ın yaklaşımının bu eleştiriye karşı da “korunmalı” bir yanı bulunuyor, zira, “insan doğası” daha üst, daha temel, en derinlerde, farklı bir yerlerde, her bir şeyin tepesinde ya da dibinde ya da şöyle: “İnsan doğası, evrim üstüne düşünceler ... onlar Marksizmde bulunmayan daha derin ve daha temel bir anlayıştan yola çıkan farklı boyutta bir eleştiri”yi (s. 187) temsil ediyorlar.

Eleştirimizi, dönüp bir de indirgeme bağlamında ifade edersek, o da şöyle: Ne kadar diyalektik, paralaks ya da salınım denirse densin, karmaşık bir bütünde diğer (belirleyici) etkileri paranteze alıp bir belirleyenin önemini, işleyişini, belirleyiciliğini özellikle vurgulamak icap ettiğinde, diğer “belirlemeler”in tarafları, “indirgeme” görüyorlar önlerinde. Altyapı temelli belirlemeler için de, insan temelli belirlemeleri için de, bu durum kanımca “sorun” olmayı sürdürüyor bir şekilde...

Yöntemi kapatıp insana odaklanırsak ve odaklanmayı siyasete uzatırsak, bu kez sorumuz şöyle; ne gibi somut öneriler var önümüzde?

Kitabın en esaslı ve tartışmalı bölümlerinden biri de zaten bu minvalde; yani, sıra geliyor, en başta belirttiğimiz, “iktidar mı istiyorsunuz harbiden, buyurun buradan yakın” bölümüne. Bölümün adı da çok hoş gerçekten; “Sol siyaset için insan doğası yönünden halka yaklaşım rehberi.” (Burada dayanamayıp “otostopçunun galaksi rehberi” esprisi yaptığım için kendimden utanıyorum, ama yine de yapıyorum; akrebin ve Kaan’ın dediği gibi, ne yapayım doğam böyle!)

İlk cümle şöyle: “İnsanlığın evrimsel yolla ilerleyerek bir yere kadar ulaşmış akıl düzeyi, taş devrinin ilkel kabile yaşamını başarıyla sürdürebilecek kadar gelişmiştir.” (s.261). Bu koşullarda ya da “bu verili insan”la da olsa, sosyalizmi, eşitlikçiliği aramaktan vazgeçemeyeceğimize göre, şunlara dikkat edeceğiz, rehberimizin izinde:

1. Liderlik: Biraz otoriteryen olacak. Biraz değil epey otoriteryen olacak. Tek kişi olacak. “Kolektif liderlik, sık değişen liderlik ve zayıf, eşgüdümcü liderli anlayışları eğer başarı isteniyorsa, insan doğasına uygun değildir.” (s. 262)

2. Bencillik ve birlik: Genlerimizde eskiden gelen eşitlikçi ve ortaklaşmacı bir damar bulunsa da, günümüz toplumunda bencillik bir hayli önplanda. O halde, “Sol siyaset mecburen bu bencillik üzerinde yürütülmek zorundadır. Kitlelerin talepleri denen şey, bencilliğin toplumsal ifadesidir.”(s. 262)

3. Ulus: O da eskinin devamı. “Ulus bilinci, kabile bilincinin günümüzdeki yansısıdır, ondan çok farklıdır, ama onun doğrudan, en kuvvetli uzantısıdır. Şu bilinsin ki, enternasyonalist bilinçle sol kolay bağdaşmaz. Acıdır ama gerçektir. O yüzden sol, ulusa kendini hoş gösterir davranmak ve dahası ulusal çıkarların en atak savunucusu olmak zorunda.” (s. 264)

4. Din: Eskinin de eskisi, suyuna gitmeli. “Din duygusu en az yüz bin yıllık bir evrimsel refleksten kaynaklanır... Yüz bin yıllık kökeni bulunur ve genetiğimize işlemiş durumdadır... (günümüzün gericilerine, emperyalizmin maşası olmalarına, tüccarlıklarına, halk üstünde yobazca bir baskı uygulamalarına dair bilgilerimiz/kayıtlarımız bir yana - ali mert) Dini iyi bilen, dinle barışık, dinsel rüzgârı da arkasına alan bir sola gereksinim duyuyoruz.” (s. 266 -8).

5. İnsandan beklentiler: Eski ve eksikli. “Budaklı bir odundur insan. Ondan düzgün eşya yapmak fevkalade zordur. Solun boş söylemlerden arınıp gerçek üstüde ustalaşması gerek... İnsana (büyük çoğunluk için söylüyorum) kazanabileceği hedefler, elle tutulur, kendi yaşamında ulaşabileceği hedefler göstermek gerek.” (s. 270)

6. Siyasette eşitlik: “İnsan eşitliği bir yalan söylemdir ... Hiyerarşide üst noktadakiler gerçekten iyilerse, siyaseti iyi yönetirler; siyaseten gerçekten iyi değilseler, kendi çıkarlarını yönetirler... İnsan doğası eşitsizliğe, hiyerarşiye uygundur; ama sınıflı topluma, özel mülkiyete uygun değildir. Bunu en az 140 bin yıl sınıfsız toplumda yaşaması, ancak son beş altı bin yılda sınıflarla tanışmasından çıkarıyoruz.” (s. 270-1)

7. Kabile ruhu: “Toplumsal bilinçaltına seslenmeyi önemsemeliyiz... Kabile ya da komün yaşamının sıcaklığını, hem üretim, hem tüketim, hem yaşamdaki her türlü gereksinim ve biçim üzerinden canlandırmaya çalışmalı.” (s. 271)

8. Ahlak ve toplumsal bilinçaltı: “Toplumsal vicdana seslenmek gerekiyor. Sol muhakkak ahlaklı ve ahlakçı olmalıdır... Toplumsal yozlaşma, çürüme, toplumsal suçlar, günahlar, buna karşın insanlığın ve toplumların bedel ödeyecekleri fikri, tufan, yeniden ayağa kalkış, diriliş motifleri sol propagandada muhakkak işlenmeli.” (s. 272)

Evet, sekiz başlıkta da, epey cesur ve “riskli” tespitler, değil mi? Özet geçtiğim için, meselelerin diğer boyutlarına da değinen kayıtları vb. atlamış oluyorum (ne kadar “ana görüşü temsil eden ifadeler” seçmeye çalışırsam çalışayım, lüften kitaptan yaptığım alıntılardan hareketle bütününü eleştiren değerlendirmelere gitmeyiniz, tamamını okuyunuz) ama temelde Kaan bu sekiz ayrı başlıkta bu cesur çıkışları dile getiriyor diyebilirim. Kimi konularda (örneğin enternasyonalizm, eşitlik, din ya da vicdan) taban tabana zıt düşünebilirsiniz, yine de eksene “insanın evrimsel gelişimi, bunun yetersizliği ve bu veriyle siyaset yapılması gerektiği” yerleştiğinde, daha önce başka bir bağlamda ya da “paradigma”yla tartıştığınız/değerlendirdiğiniz konuları, bir de bu pencereden görmeyi denemelisiniz.

Aynı sonuçlara, farklı hareket ve gelişim noktalarından ulaşılabilmesi ise konunun bir diğer boyutu. Örneğin leninist örgüt/önderlik anlayışına, siyasette özne/nesne diyalektiği/ilişkisi ile yaklaşmak bir yanda, insan denen gelişmemiş varlığın tepesine görece gelişmiş öznenin otoritesi binecek elbette diye yaklaşmak diğer yanda, aynı sonuca ulaşıyor, o da ilginç...

Tekrar olacak ama, merkezde ya da eksende hep “insanın bozukluğu, çürüklüğü, evrimsel ve de zihinsel açıdan gelişmemişliği” var. 150 bin yıllık sürü hayatının ardından, 7-8 bin yıllık bir “bilinen uygarlıklar” döneminde ne kadar gelişebilirdi ki sorusu da peşinde. Buraya kadar dile getirdiğim birkaç ara notla birlikte benim bu yaklaşıma dönük temel eleştirilerim ise şu iki noktada toplanmakta.

1. İnsan karakterlerini kadere, kişiliğinin/beyninin gelişmemişliğini evrime bağlayıp (bugün için) sabitlemek, mücadelenin ve toplumsallığın dönüştürücü gücünü, ötesinde, yeni bir toplumsal düzenin sıçratıcı olanaklarını göz ardı etmek anlamına gelmemeli. Elbette, etkin mücadele ve toplumcu düzen, belli zaaflarını yenmesine yardımcı olsa da, yeni bir insan doğurabilir mi, yaratabilir mi, tartışmalıdır. Lakin, Kaan Arslanoğlu’nun yaptığı, bir yandan da “yeni insan” tartışması açacak düzeyde iken bu “(d)evrimsel sıçrama” konusuna hiç girilmemesi, eldeki “hazır malzeme”nin çürüklüğü ile yetinilmesi de tartışmalı.

İnsanlar genelde çarpuk çurpuk olmakla birlikte, “lider karakterli”, birikimli, bilgili vb. mensupları da var sonuçta! Peki, insanlığın ileri birikimini, tabulardan arınmış aydınlık bilincini, teknolojik marifetlerini, doğayla ilişkisinde kültürel ve bilimsel anlamda “kazanç” hanesine yazabildiklerini, dünyanın zenginliklerini eşitçe paylaşarak/bu zenginliğin olanaklarından yararlanarak kendi potansiyellerini geliştirebilme becerisini vb. sadece üretim ilişkilerindeki konumları gereği ayrıcalıklı olanlara ya da çeşitli nedenlerle çok iyi eğitim fırsatı bulanlara/bu birikimi süzüp edinme olanağı elde edenlere değil, herkese açacak, benimsetecek sistemsel bir dönüşüm; “insanın yetersizliği/doğası” dediğimiz veriyi sıçramalı bir şekilde ileri taşıyabilemez mi?

“Eğitim şart” basitiği ya da “sosyalizmde her şey çözülür nasılsa” kolaycılığı değil, toplumsal devrimin/dönüşümün olanaklarını iyi görmek (geçmişteki hatalardan ders çıkararak değerlendirmek) denebilir belki... (Lider kadrolar hariç, 15 yaşından büyük herkesi kesmeyeceksek tabii! – Meseleyi “bu açıklıkta” ortaya koyan, Neçayev miydi, Tkaçev miydi?)

Tabii burada, Kaan Arslanoğlu’nun söylediklerinin daha çok “siyasal devrim”e ve onu önceleyen mücadele sürecine değin olduğu (o noktadaki ahlakı aradığı), “toplumsal devrim”e ve onun yaratabileceği yeni olanaklara uzanmadığı da belirtilmeli.

2. Kaan’ın bir yazara ya da kitaba yaklaşımı temelde iki parçalı: a) Kendi “baba kuramı” kapsamında neler demiş? b) Bunun benim “baba kuramım” ile ilişkisi ve/veya mesafesi nedir?

Benim dediği “baba kuramı”na, bağnazca demeyelim ama sıkı sıkıya bağlı sonuçta. Mesele, diğerlerinin ona ne kadar bağlı, yakın ya da uyumlu olduğunda düğümleniyor (Bu noktada, Karatani’ye yönelttiği eleştiri, kendisine geri dönebiliyor). İncelenen yazar ya da çalışmada bir “baba kuram” yoksa (örneğin Kıvılcımlı’nın “Osmanlı Tarihinin Maddesi”nde var ama “Günlük Anılar”ında yok) bu kez de kendi “baba kuramı”nı ne derece doğruladığına bakıyor. Bu kitapta da, bazı marksist yazarlarla mesafe ayarı yaptığını görüyoruz. Ancak örneğin, bir noktada “üst insan”la da ilişkili olduğu için, Nietzsche ile uyumlu yönleri de bulunup bulunmadığını, mesafesinin daha kısa olup olmadığına da düşünebiliyoruz .

Özetle, kişilikler belirleyici, karakterler kader tayin edici, insan denen varlık da evrimsel açıdan bir hayli geri diyen bir “baba kuram”; kişilik çözümlemelerine, insan araştırmasına dayanan edebiyat ve psikolojide ve ikisinin kesişim bölgelerinde etkileyici, dolu dolu şeyler söylerken, ekonomi, siyaset ve ideoloji alanlarında bir miktar “dışarlıkIı” ve eksikli kalıyor galiba. Kaan, bu alanlarda da “kendi baba kuramı”nı merkeze koymaya kalktığında ise, hadi “kırılma” demeyelim ama zorlamalar, eğip bükmeler, sarkmalar başlıyor.

Küçümsemek için söylemiyorum, tam tersine zorlamaların önemli olduğunu düşünüyorum. Siyaset de, kuram da zorlamadan ilerlemiyor, bir yol oluşturamıyor. Hele tartışmadan, hiç! Kaan’ın dediği gibi; “Ortaya koyduklarımı adam gibi tartışabileceğim bir muhatap arıyorum, yoksa gözüm açık gideceğim.” (s. 294)

Dilimizin döndüğü, aklımızın bastığı, başka bir “baba kuram”a dayalı birikimimizin yettiği kadarıyla muhatap olup temel eleştirilerimize de sıraladığımıza ve bir hayli uzattığımıza göre, en son iki paragrafımızı bir kez daha tekrar edip bitirelim burada:

Tüm bu ve benzer tartışmaları, açması/açımlaması bakımından, son derece önemli ve başa dönüp tekrar edelim “değişik” bir çalışma... Sol (düşünsel) statükoyu -insana bakışı ile - dağıtan yaklaşımı özellikle önemli.

Şu insan denen zavallı, pespaye, şekilsiz yaratık gibi boş boş oturmayın; okuyun, anlamaya çalışın, icabında “üst-insan” olmaya çalışın, hadi harekete geçin biraz da!..
 

Yorumlar

tkaçev

16 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2311

25 yaşın altındakileri keselim diyen tkaçev'dir. devrimci demokrat dediğin böyle olur.

 demek 25 yetmez diyen bir

16 Mart 2010, yazan Ali Mert,
Yorum no: 2312

 demek 25 yetmez diyen bir arkadaş yüzünden 15 kalmış aklımda. bir de "altında" değil "üstünde" olacak, sanırım... 

tabi ya..

16 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2313

amanın, tabii ki 25 yaşın üstündekiler, klavyem sürçmüş, hep narodnikler yüzünden...

kıvılcımlı

17 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2315

Kitapta benim gözüme çarpan bir eksiklik Kıvılcımlı ile ilgili. Arslanoğlu Kıvılcımlı'nın bütün eserlerini okumuştur böyle bir bölüm yazdığına göre. Ancak onun Kürt sorunu üzerine yazdıklarını sadece son yıllardan alıntılamış. Oysa "İhtiyat Kuvvet: Şark" adlı eser farklı bir yön taşıyor.

Peki "hayatının son dönemini, soldaki bölünmeleri de düşünerek yaptığı uyarıları öne çıkarmak" istemiş olamaz mı? Elbette olabilir ama Arslanoğlu'nun iddiası Kıvılcımlı'nın üretgen ve özgün bir marksist olduğudur ki ben de aynı fikirdeyim. Bu durumda ülkemizde ulusal sorun hakkında yazılmış önemli bir özgün eserin, kırk çeşit farklı yorumu olan "Kürt ayrılıkçılığının emperyalistlere hizmet ettiği" şeklindeki uyarılara tercih edilmesi gerekirdi. Bu haliyle Hikmet Kıvılcımlı'nın bu konudaki görüşlerinin bir özgünlüğü bulunmuyor. Kitabın da ilgili bölümün de en zayıf yanı burası olmuş.

Tkaçev hakkında

18 Mart 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2330

haberveriyorum.net'e çevirilerini ekleme düşüncesiyle farklı zamanlarda araştırmış, ama İnternet aracılığıyla, Rusya'daki Narodnik (devrimci demokrat) hareketin teorisyenlerinden Tkaçev'in (1844-1886) çalışmalarına ulaşamamıştım. Zamanında, Walicki'nin "Rus Düşünce Tarihi" adlı kitabından çıkardığım notlar şöyleymiş:

- Tkaçev (o zamana kadar çok etkin değil):
- Kitleler, kendilerini, kendi çabalarıyla kurtarma yeteneğine sahip değil.
- Devrimin başarısı için kitlelerin desteğini sağlamak gerekli; ama bu yoldaki rolleri "yıkıcılık" olacak...
- Sonucu belirleyecek olan: Halk ayaklanmalarının yol açtığı kargaşadan devrimci öncülerin iyi bir örgütlülükle yararlanması
- Halk arasında hazırlayıcı çalışmalar yapmanın anlamı yok; bu yalnızca gerçek devrimci görevlerden sıyrılmanın bir yolu. ("Gerici devrimciler")
 - Başarı şansı her geçen gün biraz daha azaldığı için Rus devrimi ertelenemez.
 - Rus devleti "mutlak olarak saçma ve saçmalık derecesinde mutlak"  olduğu için herhangi bir gerçek destekten yoksun ve "pamuk ipliğiyle asılı"... 
 - Ama çok geçmeden anayasacı-ılımlı bir yönetim durumuna gelecek ve bazı kesimlerin desteğini kazanacak
- Marx'ın KATKI'sından [Siyasal İktisadın Eleştirisine Katkı]: Hiçbir toplumsal formasyon, ona denk düşen üretici güçlerin tam olarak gelişmesinden önce ortadan kalkmaz
- Rus marksistleri, 1880 ve 1890'larda, Rusya'da öncelikle kapitalizmin gelişmesine ve tüm potansiyelini tüketmesine kadar beklenmesi gerektiğini savunuyor
- Tkaçev'e göre, devrim YA kapitalist gelişme evresinin tamamlanmasından SONRA, YA DA bu evremenin başlamasından ÖNCE gerçekleştirilebilir.
- Ekonomik gelişmede ara evreleri sıçramak olanaksızdır...
- Ama geçiş dönemlerinde, tümüyle yeni bir evreye geçme olanağı var...
- Rusya'da devrim ya kapitalizm henüz kökleşmemişken, HEMEN yapılacak; ya da kapitalizmin tüm acılı evreleri geçtikten sonra, uzak gelecekte gerçekleşecek...
- Plehanov'un [Tkaçev'den] alıntısı: "Her geçen gün bize yeni düşmanlar kazandırmakta, bize hasım yeni bir takım sosyal etkenler yaratmaktadır. Alev devlet şekillerimizi de yalamağa başlıyor. Bu devlet şekilleri donup katılaşmış, ölmüştür, ama iktisadi ilerleme bunları canlandıracak, bunlara yeni bir ruh aşılayacak, şimdilik yoksun bulundukları kuvveti ve gürbüzlüğü verecektir." (1875) 
- Rusya'nın kapitalist olmayan bir gelişme yolu çizebileceği: Herzen ve Çernişevskiy
- Tartışmaya Marx ve Engels de katılıyor
- Tek başına halk, dinamik, ilerici bir toplum kurma başarısını gösteremez
- Devrimci öncü takımın görevi mutlakçılık düzeninin yıkılmasıyla sınırlı tutulamaz.
 => Devrimci parti, Rus devletinin mutlak erkini devralıp güçlendirmeli
- Toplumun her yönünün baştan aşağı değiştirilmesi için devrimci diktatörlük kurulmalı...
 - 25 yaş meselesi... [Tkaçev'in, devrimden sonra, 25 yaşın üzerindeki herkesin öldürülmesi gerektiğini söylediği rivayet ediliyormuş...]

 

 

 

AdaptiveThemes