Skip to content

ALİ MERT: Kaan Arslanoğlu'nun evrimi, devrimi ve eleştirisi - 1

10 Mart 2010, ekleyen Ali Mert

İlginç bir kitapla karşı karşıyayız. Değişik de denebilir. Solcu eleştirmenler böyledir, iyi, kötü demeyeceklerse, “ilginç”, “değişik” vb. derler (“Tuhaf” ya da “garip” olmaz, onlar biraz “kötü”ye kaçar).
 
Ey sosyalist soldakiler, solcular; kitleselleşmek mi istiyorsunuz, iktidarı mı istiyorsunuz harbiden, buyurun buradan yakın o zaman diyen bir çalışma bu.  Buyurup oradan yakmamız gerekenlerin en başında “insan” var. Pespaye yaratık.
 
Dine ve dini duygulara bakış, mücadelede liderlik ve disiplin anlayışı, ahlak arayışı, eşitlik sorgulaması,  diyalektiğin esası, “bu insan malzemesiyle sosyalizm mümkün mü sahiden” gibi soruların kurcalanması vb. bir dolu “standart  algı ve yaklaşım” da –yaş ya da kuru- diğer yakılacaklar arasında. Yakma/yazma eylemi ise, son derece açık ve sade bir anlatımla, tartışmalı konulara yaklaşırken, zorlu bir jargona dalarken bile mümkün olduğunca basit bir dille ve uzuuuun alıntılarla.
 
Kaan Arslanoğlu’nun son dönemde eğildiği Kıvılcımlı, Marx/Kapital, Karatini, Okuyan, Çulhaoğlu, Zizek, Althusser gibi “has kaynaklar”dan yaptığı uzuuun alıntılar arasına, “altyapının da altyapısı” olan insana dair kendi görüşlerini (şu insan denen yaratığın yaramazlığını, evrimsel bozukluğunu, karakterinin kaderi olmasını vb.) eksene koyarak, temel argümanlarını sıraladığı, aktarıcı/anlatıcı bir tarz özetle.
 
Kitaba geçmeden önce bir çağrışım... Yoğun ilkçağ tarihi ve evrim okumaları yapanların, yanına insan psikolojisi ya da araştırması denen “evren”i katanların temel soruları arasına şunlar sıklıkla girer bilindiği üzere:  Bugün geldiğimiz, daha doğrusu “takılıp kaldığımız” noktalara bakıldığında “ilkel insan”dan, hatta maymundan ne kadar “hallice”yiz acaba... Koskosa dünya ve uygarlık tarihinde minicik bir yer kaplıyoruz, yine de nelerle uğraşıyoruz, 500 yıl ya da 5 bin yıl sonra nasıl olacak ki dünya... İnsanlığın ileri birikimini özümseyen, gerçeğe dair bilgilerle donanabilen, güdülerinden ve cahilliğinden sıyrılabilen kaç insan var ki şu dünyada; nasıl bu kadar ümitliyiz değişimden yana... Eskiden toteminin, yılanının, boğasının vb. peşinden giden zavallı insan, doğa ve hayat karşısındaki çaresizliğini şimdi tek tanrıya sığınarak, avunarak geçiştirmeye çalışıyor, doğrusu ne fark ediyor... Diyelim “düşünen hayvan” sahiden bu insan; peki, ne düşünüyor, ne kadar düşünüyor, kapasitesi ve gerçeği arasındaki devasa mesafe ne olacak bu dünyada...Nasıl olacak da olacak, bu kadar aptallığın ortasında... Altı üstü 7-8 bin yıllık “uygarlık denemeleri”nin ortasında, barbar varlıklarız sonuçta...
 
Özcesi; hamuru/mayası bozuk (çiğ süt emmiş!) henüz gelişmemiş, yamuk yumuk bir “malzeme” ile buraya kadar!
 
Bir yandan naif düşünceler denebilir, diğer yandan sapına kadar gerçek! Öte yandan, marksizmin “insan doğası”nı öne koymakla, “insanın özü” arayışı/anlayışıyla ve bunların idealizme götüren yönleriyle çizdiği mesafe de gerçek...
 
Kaan Arslanoğlu tam da bu “gerçek”in üzerine gidiyor, böyle mesafe olmaz olsun diyor. Nesnel gerçekliğe, onun tarihsel dönüşümüne dair baskın vurguyu, altyapı çözümlemesini ve farklı etkileşimlerin diyalektik bütününü vb. anladık ama bir de “altyapıların altyapısı” var, insan gerçeği var, karakteri ya da karaktersizliği var, onun söz konusu etkileşim içindeki yerini bu denli “tali” göremezsiniz, “o onu belirler, bu da geri döner şunu belirler, falanca ise filancaya şu kadar etki eder” vb. diyebilirsiniz ama bana göre “temel belirleyen” işte budur diyor.
 
Bu mudur, değil midir; “diyalektik kavrayış”ı, farklı bütünler/etkiler/belirlemeler arasındaki “salınım”ı çözdükten ve çözümledikten sonra, olsun yine de “ana belirleyen budur” demek doğru mudur?
 
Ben olsam oraya kadar götürmem, “diyalektik bütünün devinim ve salınımlar”ında bırakırım. “Bir belirleyen bir belirleyene gel bre belirleyen hangimiz daha belirleyen” dediğinde, pek güvenmem ona, “indirgeme” derim, işin içinden çıkıveririm! (Lakin, Kaan, “indirgeme” sözünü duyunca, tepesine binebilir adamın! Sen de her şeyi siyasetle yahut altyapıyla açıklıyorsun, asıl indirgemeci öyle olur, der, biter!)
 
Bitmemesi için devam edelim ya da başlayalım. Hikmet Kıvılcımlı ile başlıyor “Evrim Açısından Devrim”. İki açıdan ele alınıyor Kıvılcımlı, birincisi Osmanlı Tarihinin Maddesi gibi eserlerindeki tezleriyle, ikincisi Günlük Anılar kitabındaki asıp kesmeleri, sevgisiz saldırıları ile. İlkinde, uygarlıklar ile barbarlıklar arasındaki savaşların “ilkel komünal” toplumu yaşayanlara sunduğu “eşitsiz” avantajlar ve fakat sonradan onların da yaşadığı kaçınılmaz çözülüşler bâbında “insanın ilkelliği”ne, “düşünce-davranış-duygulanım kalıpları ya da refleksleri”nin evrimsel gelişmemişliğine vurgu yapıyoruz.  İkincisinde sosyalist siyasetin kadrolar düzeyindeki çekişmeleri özelinde, en gelişmiş insanların bile ne kadar ilkel tepkiler verebildiğini görüyoruz. Üzülüyoruz. 
 
Arada “sosyalist liderliğe” dair psikoloji ile “management” arası tespitler de buluyoruz: “Kanımca insan kişilikleri grup gruptur ve bu gruplar insanda neredeyse bir alt tür kadar farklılık gösterir. Ve kişilik tek tek insanların yönelimlerinde belirleyici etkendir. (Bunları Yanılmanın Gerçekliği ve Politik Psikiyatri’de uzun uzadıya açımlamıştım.) Kişilik farklılıklarını ve bunların belirleyici önemini (kuramsal açıdan veya hiç değilse el yordamıyla pratikte) kavrayamayan, o noktalarda esneklik ve yönetme, motive etme becerileri gösteremeyen sosyalist hareketlerin, sosyalist liderlerin başarılı olabileceğine inanmıyorum.” (s. 54) Katılsak mı, katılmasak mı diye tartar, kısmen katılsak nasıl olur diye değerlendirirken, daha “ağır”ına denk geliyor, katılmıyoruz: “Ancak tüm sınıf ayrımlarının ötesinde daha üst ve daha temel bir kategori vardır. İnsan özellikleri kategorisi. Ve kişilik farklılıkları kategorisi. İşte bu yüzden kimin devrimci, kimin karşı-devrimci, kimin apolitik olacağı bu temel insan özellikleriyle belirlenir sınıf ayrımından çok.” (s. 86)
 
Tabii burada “kişilik özellikleri”yle kastedilenler nelerdir diye tam açımlanmadığı için, “filanca gibi sakin yaradılışlılardan devrimci olmaz”, “falanca hırtın tekidir, olsa olsa karşı devrimci olur” gibi kestirimlerde bulunmuyoruz. Ancak söz konusu özellikler, hangi koşullarda ve nasıl gelişir, değişir; ilk gençlikte ne ise 30’unda da öyle midir; “öznel özne” diyebileceğimiz kişilik ile “nesnel özne” diyebileceğimiz kimlik arasında nasıl bir etkileşim söz konusu olabilir, bunun nesnellikle bağlantısı nasıl kurulabilir; mücadelenin farklı kişilik özelliklerine sahip insanlardan katkı sağlayabilme gücü ve potansiyeli nasıl değerlendirilir; bunlar “sabit değerler” midir, insanın hayatının farklı dönemlerinde bıraktığı fotoğrafları sabitlemek mi yoksa fotoğrafların ötesinde yaşam filmine mi bakmak gerekir; bir “insan araştırması” olarak edebiyatın, romanın ve psikolojinin merkezine yerleşebilecek “değerler”, siyasal mücadelede ne kadar yer kaplayabilir vb. vb. soru ve sorunlar Kaan’ın yaklaşımını bir hayli eğip bükebilir. Elbette, “ne derseniz deyin, bunların hepsi mutlak anlamda genetiktir ya da kaderdir” denmeyecekse. (“Karakterin kaderindir” sözünün kitap boyunca hatırlatılıp şiar edinilmesi bu anlamda şüphelendiricidir!)
 
Devam ediyoruz. Sıra Stalin’i ve Kemal Okuyan’ın “Stalin’i Anlamak” çalışmasını anlamaya geliyor.  Okuyan’dan “sorumluluk, risk alma cesareti; karizmatik lidere duyulan gereksinim; kaçak güreşmeyi siyasal erdem sanan Bolşevik elit (Kamanav, Zinovyev, Trotskiy, Buharin); kanlı tasfiye operasyonlarının ilkel, kaba ve ölçüsüz olması” gibi noktalara temas eden alıntıları sıraladıktan sonra, sıra Kaan’ın karakter merkezli kanısına geliyor: “Şu Alman anlaşması haricinde Stalin’in önderliğinde üstün bir zekâ, gelişmiş hassas taktikler, ince düşünce, insan idare yeteneği, sinerji yaratma kabiliyeti, gerektiğinde gönül alma, gerektiğinde ölçülü cezalandırma gibi nitelikli liderlik için olmazsa olmaz özelliklerden hiçbirini göremiyorum. Stalin önderliği altında bulunmasa Sovyetler’in bu kadar büyük insan kaybına uğramayacağını düşünüyorum. Stalin, her süreci, insanı hiçe saymayla, bireysel ve yığınsal temelde onu itip kakarak, vurarak, kırarak, sökerek, korkutarak idare etmeye alışmış, yetenekleri bu yönde gelişmiş biri.” (s. 115)
 
Sonra sıra, Stalin’den ona sevimli görünmek için olmadık işler yapan yetersiz kadrolara, Molotov ve Benediktov’un hatıraları eşliğinde Hruşçov ve Beria’ya, Zizek’in Stalinizm çalışması çerçevesinde çizdiği Kafka’nın Dava’sını andıran Sovyet toplumu tasvirine geliyor. Sosyobiyolojinin, evrimsel psikolojinin, bilişsel-davranışçı yaklaşımların ışığında insana ve doğasına dair gelişen tespitler ise, hangi konu ele alınırsa alınsın “temel”i oluşturmaya devam ediyor. Sonuç: “Bu insan malzemesiyle bu kadar sosyalizm”. Kaan’ın ifadesiyle “... insan evrimsel olarak yeterince gelişmediği için sosyalizmi kaldıramaz derken, kastettiğim kafamızdaki ideal sosyalizm. İnsan soyu yakıcı bir gereklilik ve bir yandan da doğasına fazla aykırı düşmeyen, hatta belli yönleriyle doğasına uygun bulunan bir sistem olduğu için sosyalizme yönelecektir, ama kurduğu sosyalizmler yamuk yumuk, hatalı, eksikli, çürük çarık çıkmaya devam edecektir” (s. 156)   Eh, hatasız kul olmaz, hatalarıyla seviyoruz onu!
 
“Siyaset”in genel olarak ele alınmasından, burjuva siyaseti ile devrimci yaklaşımların, marksist siyasal eleştirinin ayrı değerlendirilmemesinden, otorite kavrayışının “otorite kaynaklarını paylaşmak” gibi, “kolektif önderlik” gibi alanlara uzanmamasından kaynaklanan (maalesef gerçek hayatta, pratikte girmeyince bunlar devreye, Kaan’ın yazdıklarında nasıl girsin ki!) kimi “boşluklar” da var. Sonuçta, siyaset ya da siyasal beceri/liderlik, seyislikle paralel biçimde, şöyle özetleniyor güzelce:  “Siyaset tıpkı öteki hırs gerektiren iş alanlarında olduğu gibi genelde katılık, tek yönlü sabit düşünce, çalışkanlık, sorgulamama, her ne pahasına olursa olsun örgütte kalma ve örgütte yükselme tutumunu gerektiriyor. Bu karakterde insanlar siyasette daha başarılı oluyorlar. Davanızın haklılığına inanıyorsanı bu bir haslet.” (s. 150) ve de “Bazen de tepkisel olarak sol içindeki tüm vefasızlık, kıymet bilmezlik, emeğe saygısızlık, iftiraya yatkınlık, manevi ve fiziksel yok etmeye heveskarlık, bürokratlık, kariyerizm vb. eğilimlerini Stalinizme bağlardım. Oysa bunlar insanın, siyasi insanın, sağcı olsun solcu olsun genel özellikleriydi ve sol bunların üstesinden gelemediği için yeterince sol olamıyor ya da başarısız kalıyordu. Geçmiştekinin aksine şimdi bakıyorum da, söz konusu sol içi şiddet ve sol içi nobranlık, kabalık tezahürleri sol içindeki her akımda var. Hem de birbirine yakın oranlarda var. Bu anlamda ne anarşistler masum, ne Troçkistler, ne de liberaller...” (s. 159)
 
Özetle ve herkesin bildiği gibi, “siyaset pis iş”, yerse! Bize öyle “başka türlü siyaset”, “yeni insan” falan filan diye de gelmeyin; patlatırız iki tane...
 
Neyse, biz gelelim, kitabın en ufuk açıcı bölümlerinden “Karatani vesilesiyle Marx’ı Anlama”ya, Kapital’e, diyalektiğe, Çulhaoğlu’nun “salınım”ına ve Zizek’in “paralaks”ına... ama yazı çok uzayacak. O yüzden buraya kadar olanına “1” diyip keselim, diğerlerini “2”ye bırakalım ve en sonda yazacağımız iki paragrafı buraya da taşıyalım:
 
Tüm bu ve benzer tartışmaları, açması/açımlaması bakımından, son derece önemli ve başa dönüp tekrar edelim “değişik” bir çalışma... Sol (düşünsel) statükoyu -insana bakışı ile - dağıtan yaklaşımı özellikle önemli.
 
Şu insan denen zavallı, pespaye, şekilsiz yaratık gibi boş boş oturmayın; okuyun, anlamaya çalışın, icabında “üst-insan” olmaya çalışın, hadi harekete geçin biraz da!.. 

Yorumlar

Okuyalım da

10 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2184

Bu alıntılardan sonra hiç hevesim kalmadı. Zizek denen adamdan zaten huylanıyorum. Bu yaklaşımla kendime baktım. Benden devrimci olmaz herhalde, zaten adım mülayim, güvensiz ve yoksul bir ailede yetiştim, silik bir tipim. Öne çıkmayı hiç sevmem. E memlekette 'gerektiğinde gönül alan, gerektiğinde ölçülü cezalandıran' cin fikirli, anasının gözü sosyalist lider de yok. Bugüne kadar bulaştığım yapılarda ne çok afiş yaptım diye bana bir çikolata veren oldu, ne de geç kaldım diye kulağımı çeken... Evrim de zaten müsait değilmiş sosyalizme....!!!??? Şaka mı bunlar ya? Edebiyatımızın siyasetimizden daha fazla 'parlak beyne' ihtiyacı vardı. Diyorum hep, ah Fethi Naci ve Mehmet Fuat daha yaşayaydı, Adam Yayınları ve Adam Sanat eski gücünü koruyaydı... Bir de allah korusun, ya birileri de bu kitabın psikolojik okumasını yaparsa. Rezil oluruz allahıma... Milliyetçi bile olduk, bir de yetimhaneye çıkmasın adımız. İçimden konuşuyorum. Yayınlamayın isterseniz bu yorumu.

Arslanoğlu'nun kitabı...

10 Mart 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2186

Kitabı okumadan yorum yazmak ayıp olacak belki, ama Ali Mert'in sunduğu özetin ilk anda aklıma getirdiklerinden bazılarını yazmadan da edemiyorum, nedense... 

Eğer hayatta olup biten "neredeyse her şey"i "en genel" olarak resmetmeye kalkışırsanız, varacağınız nokta, "insan"ın belli-başlı, değişmez, ezeli-ebedi vs. özelliklerinin bulunduğu düşüncesi olabilir... Olmak zorunda değil belki, ama olabilir... Anladığım kadarıyla, Kaan Arslanoğlu özelinde, böyle olmuş... 

Ama buradan çıkması hiç de zorunlu olmayan bir şey var: Devrimcilik!

Aslına bakılırsa, Marx, Alman İdeolojisi'nde, "insan"ın, kafasında yalan yanlış fikirler bulunan bir garip yaratık olduğunu yeniden saptamanın ötesinde, bunun neden kaçınılmaz olduğunu anlatmaya çalışmıştı... İnsanı insan yapan, maddi varlık koşulları... Başkasının üzerine basmadan hayatta kalma şansı bile bulunmayan bir yaratığın "kötü" özelliklere sahip olmasından daha doğal/kaçınılmaz bir şey bulunabilir mi? 

Meselemiz gerçekten de "insan"ı değiştirmekse, kalkış noktamız, insanın bugünkü özellikleri olamaz... Çünkü insan, bugünüyle hesaplaşarak, geleceği kuramaz... Daha doğrusu, insan, ancak farklı bir geleceği kurma mücadelesi yürütüyorsa, bugünüyle doğru/verimli bir şekilde hesaplaşabilir... (Sınıflar söz konusu olduğunda bunun ancak belirli tarihsel dönemeç noktalarında mümkün hale gelebileceği türünden noktalara hiç girmeyeyim...)

Bir başka deyişle, ben, "hedefler"in ve onlar için yürütülen "mücadele"nin devrimcileştiriciliğine önem vermemiz gerektiği kanısındayım. İnsanlığın farklı olmasını mı istiyorsunuz? Ne tür (somut) hedefler koyuyorsunuz, insanlığın farklılaşmasını da mümkün kılabilecek? Hangi amaç(lar) uğruna mücadele içinde dönüşebilir insan?

Genel/soyut bir sınıfsız toplum ya da sosyalizm hedefinden söz etmiyorum yalnızca... Bugün, ne öneriyoruz? Neyin mücadelesini yürüten insan, bugünün pisliklerinden tümüyle arınamasa bile, tümüyle bu pislikler tarafından belirleniyor olmaktan uzaklaşabilir? 

Ali Mert, Arslanoğlu'nun (en azından bazı) tezlerini, "siyaset pis iş" diye özetlemiş... 

Gerçekten de, insanlığı devrimcileştirmeyi pratik olarak başaramamış olan her tür siyaset, insanlığın tarihine, bir "pis iş" olarak geçirilebilir... Hatta, benzer bir yaklaşımla, 1789 Fransız Devrimi'ni gerçekleştirmiş olanların da aslında "pis işler" yapmış oldukları iddia edilebilir. Denebilir ki, Robespierre türü "kişilik"ler, aslında, insanın şu ya da bu özelliklerini uca taşımış, eksikli, sorunlu ve hatta düpedüz "bozuk" kişiliklerdir... 

Peki, bu tür bir "analiz", bize/insanlığa ne fayda sağlar?

Eğer insanlığın gelişimini izleyip tek tek insanlara not vermekten başka bir derdimiz yoksa, tatmin duygusu yaşatabilir... 

Elbette, insanlığın gelişimi hakkındaki her tür çalışma, tez, analiz vs., öyle ya da böyle, insanlığın evrensel birikimine bir katkı anlamına gelebilir ve dolayısıyla, bir şekilde, devrim mücadelesi yürütenlere de katkıda bulunabilir... 

Ama kanımca, "sol içi" bir tartışma yürütülecekse, bu kadar "dolayım" biraz fazla olabilir... 

Kitabı okumadan, daha fazla yazmayayım... Bu kadarı bile fazla oldu zaten... 

Belki de, Kaan Arslanoğlu, Ali Mert'in ikinci yazısında ele alacağı üzere, somut, devrimci, ön açıcı hedefler (de) koymuştur önümüze...

ortodoks solcular, evrim, devrim, falan feşmekan

11 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2187

Ne kadar kızgınlığını gizlemeye çalışsa da başarısız, hatta gülünç bir tanıtım ve bir o kadar abuk kaçan ortodoks yorumlar... ortodoks solcuların post yapısalcı, post marksist meraklarını gülünç bulurum. aynı mahallede taksi şoförlüğü yapan gencin okullu yaşıtına duyduğu kıskançlığa benzetirim biraz. Ama bunlardan sonra kitap ilgimi çekti asıl. Derhal okumaya başlayacağım. Ortodoks pek çok inancı yıkma girişimlerine temkinli yaklaşmak içgüdüsel bir tepki halini almş olduğundan bilimlerin ve siyasi tarihin yol göstericiliği kaba bir anlayışla reddediliyor. Sosyalizmin insanların varoluşlarını tam kapasiteyle geçekleştirmelerinin sağlanması demek olduğunu unutup insanı temel alan yaklaşımları sosyalizm mücadelesinden dışlarsanız varacağınız Stalinizmin tahrip edici politika hattı olur. Ama bu hat da olduğu gibi savunuluyor. Yazarın daha önceki değinilerinden de anladığım kadarıyla, kendisinden önce var olmayan bütün olumsuz teori ve pratik unsurları kendinde toplamış Stalin'e yaklaşımı da doğru bir açıdan. Tarih, ekonomi ve siyasete dayanarak açıklamak da zor değil ama asıl Stalinizmin (kendisinin psikopat ve paranoyak olduğu aşikarken özellikle) yerle bir edileceği alan her dalıyla psikolojidir. Bunun için bir ölçek Frankfurt okulu tavsiye edilir. Fakat katılmadığım bir alıntı da yapılmış. Okuyunca göreceğim burada kesilmiş olabilir ama Stalin'in kaba ve düzen içi politik taktiklerden mahrum olduğunu düşünemeyiz. Bilakis entrika dolu parti içi oyunları mükemmel oynamış, devrimin diğer ve asıl unsurlarının bu konudaki yeteneksizliğinden yararlanmayı bilmiş, birikimli ve partide sevilen ne kadar insan varsa tasfiye etmiş, sosyalizmin başlangıç emellerinin tam tersini katı biçimde inşa etmiş bir "imam hatipli" elindeki sınırsız güçle idare etti zihinlerden silinmeyecek bir dönemi. Neyse, kitabı okumak için çok neden buldum tanıtımda. Yazık ki ortodoks marksistler bu yazarı dikkate almayacaklar (neden aralarında bulunuyorsa) o da bu analizlerini derinleştiremeyecek öyle gözüküyor. Halbuki bir de kaleminden bilimsellik otoritesi ve solcular üzerindeki etkisi babında (ikinci yorumda bu etkinin vahametini görmek mümkün), Engelsi okumak isterdim (bunun için de bir ölçek Holloway tavsiye edilir)... Velhasıl ne diye buraya yazdım ben de bilmiyorum ama galiba ortodoks solcularda geçen onyıllar boyunca kaybettiklerini kazanma arzusu, iktidar patolojisinin derin köklerini araştırma eğilimi, azıcık da olsa görüyorum. Gerçek devrimci bir sosyal teori ve hareketi, Stalinist ahlak ve siyaset dayatmalarından-önemli olan da stalin değil bu zati- tamamen kurtulmamış ve yeni kavramlar ve siyaset biçimleriyle tanışmamış insanların kuramayacağı gerçeğiyle yüzleşmeleri, sosyalist tanrılardan, kurumsallaşmış güce tapmaktan vazgeçmeleri, yenileşme niyeti taşıyorlarsa tabii zorunludur ortodokslar için. (çelişik bir söz ettiğimin farkındayım, aynı cümlede ortodoks ve yenileşme kavramlarını kullandım ama mikro çevrelerde bundan umutlu olduğumu göstersin bu) Belli bir özenmenin dışa vurumundan başka burada yazılanlar bundan çook uzak henüz. Aslanoğlu bu açıdan ileri bir adım atmış gibi duruyor, tabii ne kadar anlaşılabilecekse içinde bulunduğu çevrede. ( Aklıma gelmişken, hazır burada da ilgililerini bulmuşken, e tabii anma zamanı da gelmiş hatta 6 gün geçmişken, bahsetmemezlik edemeyeceğim birinin bir tavsiyesi daha tavsiye olunur: "stalin-prokofyev günü (5 mart) ... stalin okuyup prokofyev dinleyin... votka-lahana turşusu (havyar demiyorum tabii) deneyin... sonra bakın bakalım ne oluyor... lavrentiy beria'yi da unutmayın..." ulus s. baker (2003) )

Başkalarını da analım mı

11 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2189

''Tarih, ekonomi ve siyasete dayanarak açıklamak da zor değil ama asıl Stalinizmin (kendisinin psikopat ve paranoyak olduğu aşikarken özellikle) yerle bir edileceği alan her dalıyla psikolojidir.'' Bu yaklaşımı benimsediğinize göre Stalin'e laf edenlerin de psikolojik olarak ele alınmasına itiraz etmezsiniz sanırım. Stalin'i anarken alıntı yaptığınız Ulus Baker'i de analım mı mesela? Leningrad doğumlu, Sovyetler'de aldığı müzik eğitimiyle de övülen entelektüel arkadaşınız alkolikti ve karaciğer yetmezliğinden öldü. Şizofren olduğu yakınlarınca ifade ediliyor. Babası evli sevgilisinin kocası tarafından vurularak öldürülmüş... Çok acılı bir çocukluk geçirmiş. Sizin Stalin'e bakarken yaptığınız iş tek tek herkes için yapılabilir ve hiç de iyi sonuçlar vermez. Biz ortodoksuz ve kötülüğe teşneyiz madem böyle şeyler yaparak eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmeyin. Sizin cenahın en zeki, en birikimli, en derin çocuklarından olan bu sevgili arkadaşınız Ulus'un sadece alkolden değil, kimsesizlikten, yalnızlıktan ve büyük ölçüde de bakımsızlıktan erken gittiği konuşuluyor hep Ankara'da. İstediğinizi atıp tutun ama bize insanlık dersi vermeye kalkmayın. Açtırmayın kutuyu, söyletmeyin kötüyü...

Kötü kutuyu açmış, söylemiş söylemiş...

11 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2191

Öğrencisi olmakla gurur duyduğum; parlak, özgün fikirleri olan aydın sıkıntısı çekilen bu ülkede Ulus Hoca hakkındaki söylediklerinizi de, tarzınızı da çok pespaye buldum. Yok efendim çok beğendiğiniz hocanız alkolikti de, şizofrendi de, yok babası evli sevgilisinin kocası tarafından vurulmuş, efendim sadece alkolden değil, bakımsızlıktan, kimsesizlikten ölmüş. Efendim Ankara'da hep bunlar konuşuluyormuş. "Ortodoks sosyalist olsa kurtulurdu mu" diyorsun yani. Ne kadar akıllıca bir hayat algısı gerçekten! Hayran olmamak elde değil! Ulus Hoca birçok öğrencisine feyz veren, ilham kaynağı olan bir insandı. Ucuz kahve dedikodularınızı kendinize ve çevrenize saklayın. Açın da www.korotonomedya.net'te Hoca'nın yazıları bir okuyun.

Ulus Baker'e dair benim fikrim

11 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2192

Algı, yaklaşım, bakış ve veriler bana değil size ait. Orada bana ait olan tek düşünce şudur: 'Sizin cenahın en zeki, en birikimli, en derin çocuklarından'.... Yukarıda yazdıklarımın hepsi herkesin konuştuğu ve Ekşisözlük'e Ulus'un sevenlerinin yazdığı şeyler, birini bile uydurmadım.... Konu bugün bile Rusya'da kahraman sayılan Stalin olunca papaz okulunda okuması, psikopat oluşu, ruh hastası oluşu, sadist oluşu ne kadar rahat atılıyor ortaya ama aynı minvalde sizin bir arkadaşınız hakkınızda konuşulunca pespayelik oluveriyor değil mi? Anlayın durumu diye yazdım, anlaşılmış sanırım. Siz Ulus hocanızda nasıl öncelikle birikimli bir aydın görüyor ve böyle şeylere kızıyorsanız biz de Stalin'de öncelikle Sovyetler Birliği'ni Nazilere karşı savunanların liderini görüyoruz. Ulus ortodoks olsaydı kurtulur muydu? Bunu bilemem. Ama Zehra Kosova'nın sobası genç yoldaşlarınca yakılır, İdris Erdinç'e hastanede onlarca refakat edilirdi.

ayna ayna söyle ne oldu bana

11 Mart 2010, yazan Tuzu Kuru,
Yorum no: 2193

İnsanın birilerini eleştirilirken kullandığı tarzın kendine karşı kullanıldığında bile vehametini anlamayıp sadece içeriğine karşı çıkması ne büyük bir dramdır. 2189 nolu entryi giren arkadaşın anlatmaya çalıştığı çok açık değil mi?

Bir insanın alkolik olması hatta şizofren olması yani sizin bakış açınızla içinde olduğu psikolojik durum onun söylediklerin yada yaptıklarının değerini değiştirmez. Onu yargılama hakkını vermez. 

Yine tarzını ve yorumunu paspaye bulduğunuz arkadaş "Sizin cenahın en zeki, en birikimli, en derin çocuklarından olan" andığını da nedense atlayıp arkadaşın zaten teslim ettiği özelliklerini anlaması için ona yazılarına yönlendirmenizde bana ilginç geliyor. 

Neden derseniz? 

Sizin yazdığınız anlaşılabilir olmaktan çok çok uzak yorumun (ki zaten yazım tarzınızdan öyle bir derdiniz olmadığı sonucunu çıkardım) üzerine yazılan kısacık ve açık bir yorumda ki bu detayı atlarken sizin yazınızdan (zaten anlaşılabilir olması beklenmiyor da) insanların birşey çıkarmasını beklemeniz de ayrıca ilginç ve bir de buraya yazma nedeniz ilginç. Onu direk alıntıladım.

"Velhasıl ne diye buraya yazdım ben de bilmiyorum ama galiba ortodoks solcularda geçen onyıllar boyunca kaybettiklerini kazanma arzusu, iktidar patolojisinin derin köklerini araştırma eğilimi, azıcık da olsa görüyorum. Gerçek devrimci bir sosyal teori ve hareketi, Stalinist ahlak ve siyaset dayatmalarından-önemli olan da stalin değil bu zati- tamamen kurtulmamış ve yeni kavramlar ve siyaset biçimleriyle tanışmamış insanların kuramayacağı gerçeğiyle yüzleşmeleri, sosyalist tanrılardan, kurumsallaşmış güce tapmaktan vazgeçmeleri, yenileşme niyeti taşıyorlarsa tabii zorunludur ortodokslar için. (çelişik bir söz ettiğimin farkındayım, aynı cümlede ortodoks ve yenileşme kavramlarını kullandım ama mikro çevrelerde bundan umutlu olduğumu göstersin bu) Belli bir özenmenin dışa vurumundan başka burada yazılanlar bundan çook uzak henüz. Aslanoğlu bu açıdan ileri bir adım atmış gibi duruyor, tabii ne kadar anlaşılabilecekse içinde bulunduğu çevrede." 

zehra teyze

11 Mart 2010, yazan samata,
Yorum no: 2194

evet bende zehra teyzenin ampulunu degistirmistim...ahmet amca (eski bir tkpli) defalarca yemek yedirdim, severdim ikisini de...ulus bakeri de birkez spinoza uzerine konusurken mimar sinan universitesinde dinlemistim... etkileyiciydi...kaan arslanoğlunun ise cevremde genelde ön yargı le karşılandığını söyleyebilirim...insana dair acimasiz yaklaşımları olduğu anlaşılıyor...hani boylelerini çok itici bulageldigim de yalan degil...neyse ben bu sizin cenah bizim cenah tartışmalarından yoruldum... keske hepimiz kardes olsak...

ilginç

11 Mart 2010, yazan samata,
Yorum no: 2196

Bu arada sadece solcular degil akademisyenlerde boyle durumlarda hep ilginç diyorlar, hani hakkını yemek istemem, guzel yanları var söylediklerinin ama biraz karışık, zor, hani zorlama, ama renkli, çelişkili ama yoğun, değişik ama eksik, etkileyici ama madolyonun diğer yüzü yok burada, beni aşar ama kıl oldum bazı bazı gibi...Bu arada liberal eğilimli akademisyenlerin her lenin stalin hatta marx lafı geçtiğinde yuzlerinde olusan sacma gulumseme de bence kayda deger bir konu....

itiraz

11 Mart 2010, yazan Tuzu Kuru,
Yorum no: 2197

Okumadığım bir kitap hakkında yorum yapmak istemiyorum ama Ali Mert'in yazısından alıntılayacağım aşağıdaki kısma itirazım var.

"Bitmemesi için devam edelim ya da başlayalım. Hikmet Kıvılcımlı ile başlıyor “Evrim Açısından Devrim”. İki açıdan ele alınıyor Kıvılcımlı, birincisi Osmanlı Tarihinin Maddesi gibi eserlerindeki tezleriyle, ikincisi Günlük Anılar kitabındaki asıp kesmeleri, sevgisiz saldırıları ile. İlkinde, uygarlıklar ile barbarlıklar arasındaki savaşların “ilkel komünal” toplumu yaşayanlara sunduğu “eşitsiz” avantajlar ve fakat sonradan onların da yaşadığı kaçınılmaz çözülüşler bâbında “insanın ilkelliği”ne, “düşünce-davranış-duygulanım kalıpları ya da refleksleri”nin evrimsel gelişmemişliğine vurgu yapıyoruz.  İkincisinde sosyalist siyasetin kadrolar düzeyindeki çekişmeleri özelinde, en gelişmiş insanların bile ne kadar ilkel tepkiler verebildiğini görüyoruz. Üzülüyoruz."

İlk kısma girmeyeceğim ama ikinci kısımda bahsedilen Günlük Anılar değil "Yol Anılar"ıdır. Ve yurdundan kaçmak zorunda kalmış ağır ve ölümcül bir hastanın çoğu hasta yatağında yazmaktan başka bir şey yapamadığı dönemde yazdığı iç yazıların ölümünün ardından derlenip yayınlanmasından oluşur. Kendi babamı da kanserden kaybeden biri olarak şunu rahatça söyleyebilirim ki hastanın söylediğinin hükmü yoktur. Kişisel olarak bunları yayınlamayı ya da bunları alıp değerlendirip üzerine yorum yapmayı "ilkel tepki" ve "sevgisiz saldırı" olarak görüyorum.

Bu demek değil ki Hikmet Kıvılcımlı'nın "sevgi kelebeği" olduğunu düşünüyorum. Tam tersine kendinin aynı tarzda olmasa da "sinkaflı" eleştirileri gerek TİP'i eleştirirken gerekse MDD'yi eleştirirken de yaptığını biliyorum. Ama nedense Kıvılcımlı eleştirilirken kullanılan en önemli argümanlardan 2'si nedense hastayken yazdığı Yol Anıları ve yine hasta iken 12 Mart darbecilerine yazdığı mektup olmamalı.

kutudan çıktı: eleştirel akla bakın!

12 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2200

Ben “falan feşmekan” başlıklı yorumu (2187) yazan kişiyim, 2. yorumumu yazıyorum.

Bu yaptığınız psikolojik tahlil, çıkarsama falan değil, resmen ahlak bozukluğu yayan çirkin bir bulama işidir. Buradan neyi anlayacağım, neyi çıkaracağım? “Algı, yaklaşım, bakış ve veriler bana değil size ait.” diyorsunuz bir de. İnsan bir yazdığına bakar önce. Söylediklerinizin hangisi benim algım, benim yaklaşımımmış. Karşılaştırmanın bir ölçüsü olur. Sosyalizmin yaygın düşünüş tarzını belirlemiş, lider sultasıyla döneminin ve sonraki dönemlerin zihni gelişiminin yönünü çizmiş bir diktatörün psikolojik tahlilinden bahsediyoruz (tanıtıma göre Kaan Arslanoğlu bahsediyor), siz bunlara laf söyleyemiyorsunuz cevap olarak Ulus’a saldırıyorsunuz, kalkmış sosyal teori alanında çalışmış, sosyolog, sinema kuramcısı, liderlik iddiası ile yakından uzaktan ilgisi olmayan bir entelektüelin, despotizme, otoriteye, aklı zaptı rapt altına alan her tür politik eğilime karşı durmuş birinin özel yaşamını ağzınıza alıyorsunuz. Biri de kalkmış şu hiç bilmediğimiz (yazık bize) küçük burjuva nasihati veriyor ninem gibi: “Bir insanın alkolik olması hatta şizofren olması yani sizin bakış açınızla içinde olduğu psikolojik durum onun söylediklerin yada yaptıklarının değerini değiştirmez. Onu yargılama hakkını vermez.” Hay Allahım! Biz de alelade bir mahalle bakkalını psikopat diye yargılıyorduk. Küçük dayımızı çok despot diye eleştiriyorduk. Anlamıyor musunuz siz? (arkadaş da tutmuş Ulus’u okuyun demiş size) Psikopat dediğimiz sosyalizmi temsil etmiş, hala takipçileri bulunan toplumsal bir vaka. Ulus'un psikolojik sorunları, çok acılı geçen çocukluğu (bir de alay ediliyor!) milyonlarca insanın, sosyalistin hayatına mal olmadı, sosyalizmi adi bürokratizme, despotizme, baskıcı sınıf iktidarına indirgeme fiillerine yol açmadı. Ne ile neyi karşılaştırıyorsunuz? Ne yani, Stalin’i bu fiilleriyle eleştirmekle bir birey, bir akademisyen olarak Ulus’u babasının öldürülme şekliyle, alkolikliğiyle eleştirmek aynı şey mi? Ulusizm diye bir şey duydunuz mu siz? Onu takip eden partiler kurulup cinayetler mi işlendi, işkence tezgahları mı kuruldu, yolsuzluk mu yapıldı, yazarlar, şairler ölüme mi gönderildi, sürgün mü edildi, soykırım mı tezgahlandı? Bu dedikodu yordamıyla nereye varacağınızı zannediyorsunuz? (bu kadarını da beklemezdim, bu kadar mı düştü sekter/ortodoks sol, sabah programı dedikodularına kadar mı düştü). Aferin iyi çalışmışsınız ekşi meşki sözlüklere, dedikodu cafelere sıkı tur yapmışsınız. Ulus'un psikolojik sorununu keşfetmişsiniz. Şimdi sıra Stalin'in psikopatlığında. Buyrun açın kutunuzu onu da yazın yazacak edecek lafınız bulunuyorsa, bulunmuyorsa da ona buna laf atmaya, kişisel yaşantılarını magazinleştirmeye devam edin. Pek zorlanmazsınız, eminim kutunuz bunlarla doludur, başka bir şeyden beslenmediğinize hiç kuşkum yok.

(İğneyle kuyu kazıyor, Nazım'ı eleştirmesine tahammül edemeyenlerin karşısında Stalin'i eleştiriyor, kimlere laf anlatmaya çalışıyor, Arslanoğlu'nun işi çokk zor çokk)

Zeka sorunun mu var?

12 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2203

2010 numaralı, sana söylenmek istenen şey şu:
1. Böyle konularda psikolojik tahlillere girmeyin. Yönteminiz, birini psikolojik sıfatlar takarak karalama yöntemidir. 'Komünistler delidir' tarzı karalama yöntemidir. İyi bir iş değildir.

2. Bunu yaparsan sizin de psikolojik tahlilinize girilir. Bu hoş bir şey değildir. Bunu Stalin de yapsa, Arslanoğlu da yapsa yanlış sen de yapsan yanlış. Yaparsanız ucu nereye gider görün. Örneklenen budur.

2. Ulus Baker burada özellikle seçilmiş değildir. Alıntı yaptığın, sevdiğin anlaşıldığı için öyle denk gelmiştir. Onun hakkındaki veriler özel bir araştırmayla ortaya çıkmamıştır. Hepsi en popüler sitelerden birinde orta yerdedir ve iki dakikada, daha dün öğrenilmiştir. Ayrıca verilerin hiçbirine aşağılama, küçültme katılmamıştır. Ulus hakkında özel bir olumsuz yargım da yok. Sevenler bu verileri onu yüceltmek için kullanıyor Ekşi de... Ayrıca o verilerin herbirini hiç gocunmadan kendimde sıfat olarak da taşıyabilirim. Şizofren arkadaşım da var (çok da zekidir Ulus gibi), babası çapkın olan da... Ayrıca ben de nevrotiğim ve övünemeyeceğim ilişkilerim oldu. Bunlar senin gibi özgürlük aşkıyla dolup taşan birini niye bu kadar kızdırdı anlamadım. (Leningrad doğumlu oluşuna kızdıysan haklısın ama, orası Sovyet diktatörlüğünden önce Petersburgdu ya, gücüne gitti herhal.) Kafeye de gitmem ben, Ankara'yı da bilmem, kahveye giderim. Bizim kahvede de Ulus Baker, üzerinde konuşulabilecek bir mevzu değildir. Konunun değersizliğinden değil ağırlığından dolayı.

Bunlar bir yana; asabımız bozulduğunda, nasırımıza basıldığında acayip pisleşebileceğimizi Yalçın Küçük örneğinden de bilmen gerekir. İnsanız nihayetinde. Sizin gibi melek taifesinden değiliz. Sen niye çirkefe taş atıyorsun. İşte böyle sıçrar üstüne.

Ayrıca: Sizler her ağzınızı açtığında okumamış mahalle gencini, bakkalı, çırağı, manavı, şoförü, işçiyi aşağılayarak nasıl bir sosyalizm tahayyül ediyorsunuz hiç anlamıyorum. Ne zaman bir aşağı örnek verecek olsanız okuyamamış, kahve, bakkal, şoför başlıyorsunuz. (Psikoloji yapayım mı gene: Ne iş, ufakken çok mu dövdüler mahallede?) Bunlar bir geberse kendi aranızda sosyalizm zaten kendiliğinden olacak havasındasınız. Ulus'un yazılarını, Frankfurt Okulunu, Benjamini kitaplıkta şık durur, manitalara hava yaparım, alıntısı ağır gösterir diye okursan işte ancak böyle kakma, çakma bir solculuk olur. Böyle meleğin de kanadına tükürürler, afedersin.

Stalin'e 'taksiratı affolsun' demekten başka lafım yok benim. İkinci savaşta bir yamuğumuz olmadığı için bir zararını görmedik. Öldü gitti. İyi biliriz.

tarihsel materyalizm

12 Mart 2010, yazan Tuzu Kuru,
Yorum no: 2204

 Sayın Ulusist ziyaretçi,

Birisini sevince onun isti olunuyor ki biz de stalinist olmuşuz o zaman sizde ulusist oluverin. Biz sizin deyiminizle "ortodoks"lar tarihsel materyalizm diye bir şey bellemişiz tarihi ve olayları şu psikopattı, bu narsistti, öteki paranoyaktı gibi değerlendirmeler ışığında değerlendirmeyi reddediyoruz. Sadece dostlarımızın değil düşmanımıza da böyle değerlendirmelerle bakılmasını kabul etmiyoruz. Stalin için yaptığınız psikopat olduğundan şunu şunu yaptı değerlendirmesini Hitler içinde yapsanız bu sayfalarda destek değil eleştiri bulacaksınız. Anlamak istemediğiniz nokta bu(anlamadığınızı düşünmüyorum bal gibi anladınız)

Ne Nazım'ı, ne Stalin'i ne de bir başkasını eleştirmek suç değil. Ancak amacı eleştirmek değil değersizleştirmek olan çamur atmaların tepki çekmesi doğal. Amacınız Stalin'in yaptıklarını eleştirmek ve mahkum etmek olsa idi bizzat siz Stalin'in birşeyleri psikopat ve paranoyak olduğu için yaptığı tezine karşı çıkmanız gerekirdi. Bilirsiniz bu tip gerekçeler hem hukuki hem de vicdani mahkemelerde "yaptıklarından sorumsuzluk" hakkını veriyor.

Ama sizin derdiniz eleştiri değil çamur atmaktı değil mi? 

Hangisinden kurtulsak acaba?

12 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2206

Demişsin ki:
Stalinist ahlak ve siyaset dayatmalarından tamamen kurtulmamış ve yeni kavramlar ve siyaset biçimleriyle tanışmamış insanların kuramayacağı gerçeğiyle yüzleşmeleri, sosyalist tanrılardan, kurumsallaşmış güce tapmaktan vazgeçmeleri, yenileşme niyeti taşıyorlarsa tabii, zorunludur ortodokslar için.

Parçalarsak:
- Stalinist ahlak ve siyaset dayatmalarından tamamen kurtul
- yeni kavramlar ve siyaset biçimleriyle tanış
- sosyalist tanrılardan, kurumsallaşmış güce tapmaktan vazgeç
bunları yapmazsan yeni bir şey (ne olduğu anlaşılmıyor) kuramazsın

Ben de sana derim ki:
- Kapitalist merkezlerde üretilmiş sosyalizm eleştirilerinden kurtul
- Hele bir eskiyi öğren, bak bakalım nasıl devrim yapmış adamlar, biz daha burasındayız işin, kurumsallık falan yok, korkma
- Sen boşver sosyalist tanrıları, pazarlama mekanizmalarıyla başımıza düşünür diye kakılan şarlatanlara tapmaktan kurtul, kurulu düzene tapmaktan vazgeç

Bunları yapmazsan sosyalizm falan hiç olmaz. Önce bir o olsun. Ciğerimiz yanıyor işsizlikten, sefaletten, savaşlardan da... Önce bir kamulaştırma olsun, halkın karnı doysun, iyi eğitim görsün, insan gibi yaşasın da..

Sizin yaptığınız, bunun amcası fena adamdı diyerek daha doğmamış çocuğun katil olacağına hükmedip, sabah akşam babasına-amcasına küfretmek. Yılanın başını ufakken ezelim mantığıyla bırak devleti, daha partileri bile yeterince büyümemiş sosyalistleri aşağılamak. Biz vaktiyle doğmuş olana bakıp, onun hayatını kurtarana, ömrünü uzatana saygı duyuyoruz. Öyledir böyledir, hiç olmamasından bin kat iyidir. Ona bakarak daha iyisini özlüyoruz. Orada açlık sefalet yoktu, yine öyle olabilir diyoruz millete. Yaşamış olduğu için kıymetini biliyoruz. Başka örnek mi var. Burada Stalin'in briyantinli saçına, pala bıyığına övgü mü gördün, büyük teorisyen diyen mi var, eğitimlerde stalin okutulduğunu mu sanıyorsun? Adam zor zamanda sosyalizmin korunmasına ön ayak oldu, elinden geleni yaptı. Ama ona bunu, şurda bunu. Yeter ya hu. Biliyoruz hepsini. İspanya'da, Yunanistan da faşistler hiç yoktu da Stalin mi kesti devrimin önünü. Ha Murat Belge ya da Roni Margulies olsaydı SSCB'de daha iyisini yapardı diyorsan bilemem. Adamın her yaptığı iyi de değildir elbet. Bir araba hatası sayılır. Ama bunlar onun sosyalizme hizmetini unutmaya engel ve onu aşağılamaya sebep değildir. Hiçbir şey yapmasa orta ve doğu avrupayı nazilerden kurtaran ordunun komutanıydı. Bu bile hatırasına saygıya değer. Sizin kiminiz var da bunu beğenmiyorsunuz?

Özeti bu... Ama her sazı alan liberal solcuya da her seferinde anlatacak sabrımız, vaktimiz yok ki kardeşim.

okumam kalsın

13 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2210

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kaan-arslanoglu/nazim-adi-bende-neler-c... Bunu okuduktan sonra oluşan çağrışımlardan uzak durmanın yerinde olacağını düşünüyorum.

zaten niye okuyamadığınızı anlatıyordum kardeşler

13 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2214

Sol’daki yazılarıma ve başkalarının yazılarına yapılan yorumlara karşı hayli duyarlıyım. Editörlerim bunlara cevap verme derler, bazen tutamam kendimi. Girin herhangi bir siteye, bir haber veya makaleye getirilen yorumlara göz atın, bayağı eğlenirsiniz. Tabii iyi bir gününüzdeyseniz. Bu yorumlara, kimlerin niye yorum yazdığına karşı büyük merak duyuyorum. Okuru ne kadar temsil ederler? Tam bir temsil yoktur burada, ama bir yönüyle kabaca bir fikir verirler okur profili açısından. İyi bir gününüzdeyseniz eğlenirsiniz diyorum, bu bile bazı yorumları okuduktan sonra bayağı zordur. Çok trajik bir kaza haberi okursunuz örneğin, yorumcunun biri “önüne baksaymış salak!” türünden dalga geçer, başka biri onu duyarsızlıkla suçlayıp konuyu başka yana çekip hakaret eder. Daha başkası hakaret edene küfredip içindeki hiç ilgisiz kinleri dışarı vurur. Böyle sürer gider. Sol sitelere de göz atıyorum bazen, eğlenemiyorum, çünkü aynı düzeysizlik, aynı sevgisizlik orada da hüküm sürer. Güya “sol”cuyuz ya (kimse solcuyum diyemiyor rahatça, çünkü sen mi solcusun! şeklinde bir araba küfür yağar üstünüze o dakika, kim olursanız olun, isterseniz sol için ömrünüzü verin - ne ortam ama) sol adına üzülüyor insan. Ben bu kitapta, önceki kitaplarımda aşağı yukarı şöyle bir şey söylüyorum. Havasızlıktan boğulmak üzereyiz sıkıştığımız dar, kapalı alanda, solcular olarak, tüm insanlık olarak. Bunu söylüyorum, havasızlıktan düşünce kabiliyetini de yitirdik, hiçbir şey anlamıyor, hiçbir şey algılamıyoruz artık... Bir hava deliği açmak gerek, diyorum. Acele. Yüzüme bakıp “Ne diyorsun sen?” diye soruyorlar, “Anlamıyoruz, ne saçmalıyorsun!” Tam da bunu anlatmaya çalışıyorum işte. Tam da bu yukarıdaki ve muhtemelen aşağıdaki yorumlara bakın, anlarsınız. Bir kitap tanıtılıyor 22 yıl artı bir yıllık yazarlık emeğinin sonucu, bir kitap. Kitaba kimsenin saygısı yok. Yukarıdaki makaleye de yok. Hatta yorumcuların yazdıklarına da yok. Birçok yorumcu o çok değerli vakitlerini sakınarak, söz konusu kitabı okumayacaklarını, makaleyi de doğru dürüst okumadıklarını, birbirlerini aşağıladıkları kısacık yorumları bile anlamak için dikkatli şekilde okumadıklarını ifşa ediyorlar. Kitapta da tam olarak işte bunu anlatmıştım, ilgilenenler için bundan çıkış yollarını tartışmaya çalışmıştım. Bu makalenin tüm okurlarına sevgisizler de dahil olmak üzere sevgiler gönderiyorum. Kaan Arslanoğlu

Buna bir şey diyen yok

15 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2282

'Havasızlıktan boğulmak üzereyiz sıkıştığımız dar, kapalı alanda, solcular olarak, tüm insanlık olarak. Bunu söylüyorum, havasızlıktan düşünce kabiliyetini de yitirdik, hiçbir şey anlamıyor, hiçbir şey algılamıyoruz artık... Bir hava deliği açmak gerek, diyorum.' Bu fikre katılmayan yoktur ama o delik sanki beynimize matkap dayayarak açılacak endişesi yaratıyor yaklaşımınız. Psikolojik analizler korkutuyor bizi. Yazıda da, yorumlarda da bu şüphenin olanca etkisini görmüyorsanız siz de pek okumuyorsunuz demektir. Şunlardan ürküyoruz ve bu alıntılardan anladığımız kadarıyla kitabınız bize teneffüs imkanı vermeyeceği gibi daha da havasız bırakmaya aday: “Kanımca insan kişilikleri grup gruptur ve bu gruplar insanda neredeyse bir alt tür kadar farklılık gösterir. Ve kişilik tek tek insanların yönelimlerinde belirleyici etkendir. (Bunları Yanılmanın Gerçekliği ve Politik Psikiyatri’de uzun uzadıya açımlamıştım.) Kişilik farklılıklarını ve bunların belirleyici önemini (kuramsal açıdan veya hiç değilse el yordamıyla pratikte) kavrayamayan, o noktalarda esneklik ve yönetme, motive etme becerileri gösteremeyen sosyalist hareketlerin, sosyalist liderlerin başarılı olabileceğine inanmıyorum.” (s. 54) Ha burada ne dediğinizin derinine inmeden korkuyoruz belki ama 20 yıllık yazar da ürkütmeden yazmayı bilmeli. (Buradaki tavrımız, 'Tanrı varsa bile onu yoketmek lazım diyen anarşistin tavrına da benzetilebilir.Bu işte kişilik önemliyse bile o zaman kişiliklerin dönüşümünün yolunu inceleyin.) Evet solcusunuz ama buralarda yenisiniz, ve maalesef çok geç geldiniz. Sevgi meselesi değil bu, yoksa sizi de seviyoruz. Niye sevmeyelim.

Kitabı henüz okumadım ama

3 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3778

Kitabı henüz okumadım ama ali mert bu kitabı anlamak için değil anlamamak için okumuş.Yeni bir şeyler okuyup kafa patlatmamak için bahane arayanlara da gün doğmuştur bu eleştirilerden sonra.

 

 

AdaptiveThemes