Skip to content

ALİ MERT: Duruoğlu, Yılmazkaya, Akıncılar, çapraşık duygular...

8 Mart 2010, ekleyen Ali Mert

Kişisel, sıkıntılı, akılla duyguların birbirine karıştığı, “yazsam mı yazmasam mı” bilemediğim, “yazsan bir türlü, yazmasan bir türlü” sözüyle didiştiğim, “yazmazsam çıldıracaktım” sözü kadar olmasa da “yazmazsan olmaz” iç sesi yüzünden yazmaya karar verdiğim, nihayetinde de bu kadar sancı çekip toparlayamadığım için dağınık bir yazı olacak, baştan belirteyim, kusuruma da bakmayıverin!

Şu “Devrimci Karargah olayı” olalı, Orhan Yılmazkaya (ve belki de “ekibi”) Türkiye solu için “acayip” bir çıkış yapalı ve üstüne de Aylin Duruoğlu ve Murad Akıncılar başta ,“garip gözaltılar” yaşanalı beri; bu “olay”ın öne çıkan/geride kalan kimi unsurlarını ve hayatıma/aklıma dokunan parçalarını kurcaladığımda “dağınıklık”tan başka bir şey çıkmıyor ortaya.

Belki bu üç isimle de aramda bağlantılar kurabildiğim için bu denli şaşırıyorum, garipsiyor ve dağılıyorum. Kişisel tanışıklığım yok ama Aylin Duruoğlu’nu, benzer mesleki deneyimler, Yılmazkaya ile Akıncılar’ı da soldaki duruşlarının ilk dönemlerinde aynı zeminlere bastığımız için biliyor/tanıyor gibiyim. Yıllar geçiyor, yollar ayrılıyor, herkes farklı deneyimlerin, birikimlerin, hayatların peşinden gidiyor ama bir yandan da farklı yıllardaki/yollardaki yaşanmışlıkları, daha çok da “yaşanma olasılıkları”nı, yer yer kesişmeleri, zorlamaları, çılgınlıkları... merak etmeden, sorgulamadan duramıyor. 

Her neyse, “aklımı bir hayli meşgul eden şu olay”ın ertesinde, yazılanları/çizilenleri biriktirmeye başladım bir şekilde: Yeni Şafak ve Zaman’daki “iddianeme sızıntılı” karalayıcı haberlerden Vatan’daki “dayanışma yazıları”na; Devrimci Karargah sitesindeki bildirilerden facebook sayfalarına; Ahmet Kaya hakkında kaleme alınan eski bir yazıdan Bedreddini Hareket hakkındaki ansiklopedik/vikipedik malumata; Yeni Harman dergisinde Duruoğlu’nun yakınlarıyla yapılan söyleşilerden “İdeolojik önder de yakalandı” tarzında verilen sendikacı Murat Akıncılar’a dair haberlere varıncaya kadar alt alta koydum.  En son 10 gün önce, 10 ay haksız yere içeride yattıktan sonra tutukluluk hali kaldırılan Duruoğlu’nun tahliyesiyle ilgili haberleri ve Duruoğlu’nun “mıymıy” savunmasını da koyunca  yanlarına, birikenler daha da “garip” bir hale geldi.

İçinden bilinmeyen bir sızı da geçen karmakarışık bir öyküye mi dönüşür, siyasi bir eleştiriye mi, “boşubokuna tutuklamalar”a karşı bir taşlamaya mı, hatta hatta farklı sütunların iç içe geçtiği bir romana mı; bilemedim. Hâla da bilemiyorum.

Yılmazkaya şaşkınlığı yaşayalı yakında bir yıl olacak. Bildiğim kadarıyla STP-SİP geleneğini  “mahallelerdeki devrimci dinamiklere” yeterince eğilmediği için reformizmle eleştirip kopan bir hizbin delidolu üyesi. Sonrasında yapıp ettikleri arasında en çok vitrine çıkan, hazırladığı “Türk Hamamı” kitabı olduğu için, “Bak sen şu hızlı devrimciye, hamam kitabı yazmış şimdi, nereden nereye”  gelgeç fikri dışında, pek de akla gelmeyen biri... aradan uzunca bir zaman geçiyor, polis telsizine yaptığı yürekli konuşmayla akıllara bir de çentik atıp geri geliyor ya da temelli gidiyor!..   (*)

Çentiğin orasını burasını kurcalayınca, “teorik yenilenmeyi, ideolojik yerelleşmeyi, örgütsel harmanlanmayı ve pratik devrimcileşme”yi deneyen hareket(ler) oluşturmaya çalıştığına, sonra dağlara çıktığına ve İstanbul’a dönüp bildiği/benimsediği mücadele anlayışı uyarınca işler yapmaya  kalkıştığına denk geliyorsunuz.

Bir yol tercih edip, doğru belleyip bu doğru bildiği yolda sonuna kadar gidene, yaptıklarının yanlış, yersiz yahut sapkınca olduğunu düşünseniz de, saygıyla yaklaşıyorsunuz bir şekilde. Zaten,  “… Muenzerlerden, Bedreddinlerden, Çayanlardan, Kaypakkayalardan, Denizlerden...” diye başlayınca birileri, eski Avrupa’daki, yakın zaman önce Türkiye’deki ve şimdilerde Latin Amerika’daki deneyimlerle birlikte, bu hareketlerin de rüzgarıyla devrimini yapan Rusya; Narodnikler’den Lenin’in ağabeyine devrimci terör, onun açmazları, yine de deli ve romantik cesaretin dorukları akla gelmez mi?

Ama dönem ve ortam bir acayip. Ergenekon dalgaları dalgalanıyor. Kendi düşüncesi uyarınca silahlı geleneğin, gerilla anlayışının izinde “etkili ve onurlu bir çıkış” yapmaya çalışanlar, Engerekon döneminde “malzeme” oluyor. Hele bir de PKK/Silivri bağlantısı kurulacak fırsatlar sunuyorlarsa, işler sarpa sarıyor.

Ve “ihale”ler açılmaya başlıyor. Hayali ya da uçuk bağlantıların Aydın Doğan medyasından da bir karşılığını bulmak fena mı olur sahi? Vatan gazetesi internet sayfası yöneticisi Aylin Duruoğlu, eski okul arkadaşı, Hamam kitabı yazarı tanıdığıyla, işyeri yakınında bir alışveriş merkezinde (takip atlatma numaraları yaparak gelen misafiriyle) yemek yiyince “bitiriliyor”. Garip bir örgüt ihalesi! Sol/sosyalist çevrelerde tanınan, çok sayıda konferansa katılan, dergilerde yazan, uluslararası sendikal hareket bağlantılı sendika uzmanı Dr. Murad Akıncılar’a ise devrimci bir dergideki editörlük çalışması yüzünden “ideolojik önderlik ihalesi” kalıyor.

Aradan bir süre geçiyor, Yeni Şafak başta, “yandaş medya”da “iddianame kaynaklı” uçuk kaçık haberler başlıyor. Dolar dolu bir teknede çekilen fotoğraflar (Dalga geçmiyorum aynen şöyle yazmışlar: “Duruoğlu'nun bilgisayarında çok sayıda silinmiş fotoğraf ele geçirildi. Uzman polislerin kurtardığı fotoğrafların, Duruoğlu'nun dolar dolu teknede ünlü bir erkekle çekilen parti fotoğrafları olduğu anlaşıldı. Soruşturmayı yürüten polis ekibinin, fotoğraflardan hareketle Duruoğlu'nun esrarengiz bağlantılarını çözdüğü öğrenildi.” – sonradan ünlü ve zengin kişi, paraları seri numaralarına varıncaya kadar sahipleniyor da esrarengiz bağlantılar çözülüyor!) yahut 20 yıl önce yaşanan gözaltılar Aylin Duruoğlu’nu yakmaya devam ederken, Yılmazkaya ile çay içen ve devrimci bir başka yayının editörü olan Mehmet Yeşiltepe, “Yalçın Küçük’le çekilmiş fotoğrafı” ile “Ergenekon bağlantılı deliller” dünyasına katılıyor (Küçük’le fotoğraf çektirmek nasıl bir suç türü tam bilinemese de, sonradan fotoğraftaki bu kişinin de Yalçın Küçük’ün oğlu olduğu anlaşılıyor!)

Herhalde “deli delil” toplayan bir delirme çağı! Ergenekon vesilesiyle sindirme ve alıklaştırma sürecinin kreşendosu ya da.

 Avukatlar bu delillerdeki tuhaflıkları gündeme getirdiklerinde dahi tutuklama kararları sürüyor; zira, “Olayın toplumda meydana getirdiği büyük sarsıntı ve infial de dikkate alınarak” başka türlü hareket edilemiyor!

 “10 ay durduk yere tutuklu kalmak”, dile kolay. Ve bir hayli ürpertici. 10 ay geç gelse de adaletin bir şekilde gelmesiyle ilgili haberler ise (tam) sevindirici... diyecek iken bir bakıyorsunuz, Aylin Duruoğlu’ndan bu kez başka türlü “ürpertici” ifadeler geliyor. “Suçsuzluğunu kanıtlamak adına kullandığı ifadeler” bunlar ya da “üst/orta sınıf refleksleri”nin rahatsız ediciliği:

“İşinden ve ailesinden başka tutkusu olmayan, kanunlara saygılı medeni bir insanım. Son 4 yılı yönetici konumunda olmak üzere 15 yıldır basın sektöründe aralıksız çalışıyorum. Başarılı bir kariyerim, düzgün bir sosyal çevrem, Türkiye şartlarının üzerinde iyi ve düzenli bir gelirim var. Fırsat buldukça yurtdışına giderim. Güvenlikli nezih bir sitede, tapusu kendime ait bir dairede oturuyorum. Kendime ait bir arabam var. Akşamları spor salonuna giden, kendine bakmaya, iyi yaşamaya, bir yandan çalışırken bir yandan da hayatın tadını çıkartmaya çalışan biriyim. Son 7 yıldır aynı işyerinde çalışıyor, 10 yılı aşkın süredir de aynı cep telefonunu kullanıyorum. Tüm adreslerim, tüm iletişimim, hayatımın her anı yasal, gözler önünde ve istikrarlı.

Affınıza sığınarak soruyorum sayın hakimler: Ben teröriste benziyor muyum? Bunca yıllık meslek hayatınızda karşınıza benim gibi bir terörist profili çıktı mı?”

Buyur buradan yak. Sanki,  İngiliz ya da Amerikan elçiliğine vize başvurusu yapıyoruz; “Nezih ve güvenlikli bir sitede, tapusu kendine ait bir evde” dendiğinde, “Kredi kartı ekstreni de göster bakiyim” diyecek bir elçilik görevlisinin karşısında “kabul edilme” sınavındayız! (Güvenlik mevcut bizim İstanbul’daki evde de. Ali Sürmeli komşu olduğuna göre nezihtir de herhalde site. Olası savunmalarım ve vize başvurularım için hazır malzeme!)

Akşamları spor salonu, hayatın tadı ve ne demekse “istikrar”ı tamam da, eksik kalmış İspanyolca, tenis ve dans kurslarının nereden alındığı, yurtdışına gitmişken Kızıldeniz’de dalınıp dalınmadığı... Teknedeki dolarlar ve “Ergenekonsal telefonlar” ne kadar alâkasız ise, nedir şimdi bunların “mevzu” ile “dava” ile alâkası!

Peki ya Murad Akıncılar ne yapsın şimdi?  

Türkiye solu tarihi, kişisel kavgaların/çekemezliklerin tarihi de olduğu için, geçmiş dostluklar ve birlikte yürünen yollar değil, en son kiminle ne yapıldığı esas alındığı için, uluslararası sendikal yapılar dışında, memleketten çok az sahip çıkan oldu sanırım kendisine.  (**)

Sendikalarda eğitimler vereceğine, Özgür Üniversite ile ilgileneceğine, Gelenek dahil onlarca dergide yüzlerce makale kaleme alacağına, işçi sınıfı davasına omuz vereceğine, ev alsaymış keşke kendine, elbette nezih ve güvenlikli bir sitede!..

 

(*) Bana göre daha yakından tanıyan biri, “olay vakti” şöyle ifade etmiş “ekşi” hislerini:

hamam kitabının ertesi günlerinde karşılaşmıştık istiklalde. şaşırmıştım, orhan'ın böyle bir ilgi alanı olduğunu bilmiyordum. uzun uzun bahsetti hamamlardan sözü vardı bir gün en beğendiğine götürecekti bizi.(sanırım üsküdarda bir yerden bahsetmişti). aradan yıllar geçti, ne haberini aldım ne gördüm bir daha. böyle bir olayda adını duydum. önce isim benzerliği dedim, sonra orhan'ın olduğunu öğrendim.

garip işte insan hayatta nelerle karşılacağını bilmiyor. 

olayın yaşanış şekli kötü olmuştur. ölen yaralan insanlar. ama 90'ların ortasındaki yargısız infaz günlerini hatırlatmıştır bana yine de. elbette orhan kendi tercihleriyle orada vardı, kendi tercihleriyle davrandı. ama koca devlet 6 aydır takip ettiği insanı bakkale ekmek almaya giderken bile yakalar ama yakalamak isterse. 

devletin tercihleri daha farklı olmalı.

(Kaynak: http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=orhan%20yılmazkaya 9. Madde)

(**) Bana göre daha yakından tanıyan birileri, şu adreste dillendirmişler sessizliği: http://www.koxuz.org/anasayfa/node/4149

 

 

Yorumlar

tuhaf tabloya bir ek

9 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2170

Bu tuhaf tabloya eklenebilecek bir ayrıntı da Aylin Duruoğlu'nun şu anda Milliyet'in genel yayın yönetmeni olan Tayfun Devecioğlu'nun sevgilisi olması. Duruoğlu tahliye olmadan bir süre önce yaşanan bazı gelişmeleri hatırlayalım: Aydın Doğan grubun yönetiminden, kızı TÜSİAD başkanlığından, Özkök Hürriyet yayın yönetmenliğinden çekildi. Ardından Doğan'ın vergi cezası konusunda bir uzlaşma sağlandığına dair ilk sinyaller ortaya çıktı ve Duruoğlu tahliye edildi.

'Murad Akıncılar'a özgürlük' videosu

10 Mart 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2175

http://www.darksite.ch/alachaine/spip/spip.php?article116

Nâzım Hikmet'in "Karanlıkta Kar Yağıyor" şiirinin çevirisi kullanılmış:

Ne maveradan ses duymak,
ne satırların nescine koymak o "anlaşılmayan şeyi",
ne bir kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi,
ne güzel laf, ne derin kelam...
Çok şükür
 hepsinin
     hepsinin üstündeyim bu akşam.
 
Bu akşam
bir sokak şarkıcısıyım hünersiz bir sesim var;
sana,
senin işitemeyeceğin bir şarkıyı söyleyen bir ses.
 
Karanlıkta kar yağıyor,
sen Madrid kapısındasın.
Karşında en güzel şeylerimizi
    ümidi, hasreti, hürriyeti
            ve çocukları öldüren bir ordu.
 
Kar yağıyor.
Ve belki bu akşam
ıslak ayakların üşüyordur.
Kar yağıyor,
ve ben şimdi düşünürken seni
şurana bir kurşun saplanabilir
ve artık bir daha
               ne kar, ne rüzgar, ne gece...
 
Kar yağıyor
ve sen böyle "No pasaran" deyip
         Madrid kapısına dikilmeden önce
         herhalde vardın.
Kimdin, nerden geldin, ne yapardın?
Ne bileyim,
      mesela;
Astorya kömür ocaklarından gelmiş olabilirsin.
Belki alnında kanlı bir sargı vardır ki
kuzeyde aldığın yarayı saklamaktadır.
Ve belki varoşlarda son kurşunu atan sendin
"Yunkers" motorları yakarken Bilbao'yu.
Veyahut herhangi bir
Konte Fernando Valaskerosi de Kortoba'nın çiftliğinde
                      ırgatlık etmişindir.
Belki "Plasa da Sol" da küçük bir dükkanın vardı,
renkli İspanyol yemişleri satardın.
Belki hiçbir hünerin yoktu, belki gayet güzeldi sesin.
Belki felsefe talebesi, belki hukuk fakültesindensin
ve parçalandı üniversite mahallesinde
bir İtalyan tankının tekerlekleri altında kitapların.
Belki dinsizsin,
belki boynunda bir sicim, bir küçük hac.
Kimsin, adın ne, tevellüdün kaç?
Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim.
Bilmiyorum
belki yüzün hatırlatır
Sibirya'da Kolçak'ı yenenleri
belki yüzünün bir tarafı biraz
bizim Dumlupınar'da yatana benziyordur
ve belki bir parça hatırlatıyorsun Robespiyer'i.
Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim,
adımı duymadın ve hiç duymayacaksın.
Aramızda denizler, dağlar,
        benim kahrolası aczim
ve "Ademi Müdahale Komitesi" var.
Ben ne senin yanına gelebilir,
       ne sana bir kasa kurşun,
       bir sandık taze yumurta,
       bir çift yün çorap gönderebilirim.
Halbuki biliyorum,
bu soğuk karlı havalarda
iki çıplak çocuk gibi üşümektedir
Madrid kapısını bekleyen ıslak ayakların.
Biliyorum,
ne kadar büyük, ne kadar güzel şey varsa,
insanoğulları daha ne kadar büyük
        ne kadar güzel şey yaratacaklarsa,
yani o korkunç hasreti, daüssılası içimin
güzel gözlerindedir
       Madrid kapısındaki nöbetçimin.
Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam
onu sevmekten başka bir şey yapamam.
 

Kaynak: http://www.siirler-sairler.com/siirler_1497.html

Bu tuhaf tabloya

26 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3982

Bu tuhaf tabloya eklenebilecek bir ayrıntı da Aylin Duruoğlu'nun şu anda Milliyet'in genel yayın yönetmeni olan Tayfun Devecioğlu'nun sevgilisi olması. Duruoğlu tahliye olmadan bir süre önce yaşanan bazı gelişmeleri hatırlayalım: Aydın Doğan grubun yönetiminden, kızı TÜSİAD başkanlığından, Özkök Hürriyet yayın yönetmenliğinden çekildi. Ardından Doğan'ın vergi cezası konusunda bir uzlaşma sağlandığına dair ilk sinyaller ortaya çıktı ve Duruoğlu tahliye edildi.

 

 

AdaptiveThemes