Skip to content

ALİ MERT: Diyarbakır zindanını 'bilmek'...

6 Eylül 2010, ekleyen Ali Mert

Geçtiğimiz Cuma günü, “Diyarbakır cezaevini biz bilirizzz, biiiiz” diye vurgulu vurgulu konuşunca RTE markası, kendimi biraz mahçup hissettim. “Sağcısı vurgulu vurgulu biliyor, solcusu usturuplu  hareket etme derdinde hiçbir şey ‘bilmiyor’, durum kötü galiba” dedim.

Tamam, en aşağılık işkencelerin yapıldığını, tutsaklara bok yedirildiğini ama en soylu direnişlerle bir derece üstesinden gelindiğini  biliyordum da, herhalde bilmediğim bir şeyler de var diye, şüphelendim.

Sevgili dostum Necmettin Salaz’ın kaleme aldığı ve iki yıldır arayıp bulamadığım “Kürtmüşüz” kitabını, geçen hafta İstanbul ziyaretimde Kadıköy İmge kitabevinde bulmuştum, haftasonu araya sıkıştırıp onu okuyayım dedim. Son derece sade ve açık, onca acıya rağmen gülümseyen/gülümseten ve sımsıcak bir dille anlatılan “yaşanmış öyküler”i okuyunca, sanırım birazcık daha “bilebildim”.

Şimdi diyorum ki, gerçekten bilmek, harbiden bilmek, damardan bilmek, ama öyle vurgulu vurgulu değil, etini lime lime eden falaka darbeleriyle bilmek, görüşme günlerinde sırtına inen tekmelerle, mahkeme sevklerinde boynuna akan kusmuklarla bilmek, “öğretmenmiş, komünistmiş” diye çekilen özel muamelelerle bilmek, acemi erlere dayak konusunda verilen “uygulamalı eğitimler”le bilmek, “yapılması planlanan ancak gerekli izin alınmadığı için yapılamayan ‘gecede’ şiir okumaya hazırlanma suçu işleyen Salih’in” içeride yatma gerekçesini anlayarak bilmek, “yasadışı olarak asılmış afişe sempatiyle bakarken yakalanan ‘bölücü örgüt üyesi’ Mehmet”in “suç”u ile bilmek, işbu koşullar düzelsin diye hücresinde kendini asan Mazlum Doğan’la, ölüm orucuna yatıp yaşamlarını sonlandıran Kemal Pir ve arkadaşlarıyla bilmek için, “Kürtmüşüz”ü okumak, belki de Kürt olmak gerek!

Ben sadece iki öykücüğü buraya alayım, böylece, başkaları da biraz daha yakından bilsin, diye düşündüm. Hatta, vakit ayırabilirse, RTE markası da okusun, gerçi bildiğini söylüyor ama biraz daha “bilmiş” olur fena mı, hem belki vurgulu vurgulu konuşurken, biraz da usturuplu... olur mu?

(...)

İlk “ziyaret”

“Şöyle yaklaşın bakalım ulan!” dedi çavuş, parmaklıklara doğru yaklaştık. Adlarımızı, ne iş yaptığımızı, hangi davadan yargılandığımızı sordu sırayla, sonra da sırayla İstiklal Marşı’nı bilip bilmediğimizi. Sıra bana geldiğinde öğretmen olduğumu ve tabii ki bildiğimi söyledim.

“Daha gelir gelmez yanlış yaptını ulan amına koduğumun çocukları, kim ya da hangi rütbeden asker gelirse gelsin ayağa kalkacaksınız!” dedi, bir süre yüzümüze baktıktan sonra talimatlarını birbiri ardına sıraladı, sayım düzeninin nasıl olacağını vs. anlattıktan sonra:

“Anlaşıldı mı?” diye sordu.

“Anlaşıldı!” dedik.

“Anlaşıldı komutanım, diyeceksiniz ulan, anlaşıldı komutanım!”

Ses etmedik, birbirlerine baktılar ve çavuş yanındakine başıyla işaretini verdi, er bağırdı:

“Dayak vaziyetiii alll!”

Dayak yemeyi anladık tamam da, bu “vaziyet” nasıl alınacak, onu bilmiyoruz işte” Biz içeride, onlar dışarıda ve aramızda demir parmaklıklar var. Ama öğrenmemiz uzun sürmedi, önce ellerimizi parmaklıklardan dışarıya uzattık, patlayıncaya kadar vurdular, sonra da sırtüstü yatıp ayaklarımızı çıkardık. Zaten akşamdan parçalanmış el ve ayaklarımın sızısı yeniden beynime dolmaya başladı. Çığlıklarımız bütün cezaevinden duyulana kadar devam eden bir falaka faslı yaşadık. Sonra birkaç marşın yazılı olduğu kâğıtları içeriye atıp:

“Bunlar yirmi dört saatte ezberlenilecek, yoksaaa...” dediler ve gittiler.

Burası bir cehennemdi.

Burası bir cezaevi falan değil, düpedüz bir kamptı.

Ayaklarımız öyle dışarıda kaldı bir süre, çekecek dermanımız yoktu. Ellerimizi yere dokundurmadan, kollarımızın yardımıyla kendimizi geriye çekmeyi bir süre sonra başarabildik. En genç  olan arkadaşımız ağlıyordu, ameliyatlının yüzü bembeyazdı.

(...)

Mahkeme sevki vesilesiyle acemi er eğitimi

İşte o zor günlerden, yani Diyarbakır tutsaklarının görüşe ve mahkemeye gitmek istemedikleri günlerden birinde, bir tanıklığım var ki hayatım boyunca unutamayacağım!

Mahkemeye götürülmek üzere koğuştan alınıp diğer tutsakların da bekletildiği duvarın önüne getirilmiştim. O ana kadar getirilmiş olan arkadaşlarla yirmi beş otuz kişi kadar vardık. Henüz yüzümüz duvara döndürülmemiş ve kelepçelenmemiştik. Ya daha gelecek olan vardı ya da komutanlardan birisi bir şey söyleyecekti. Biz öyle ne olacak diye beklerken askerlerin yemek yedikleri A Blok tarafından bir grup asker gelmeye başladı bizim olduğumuz tarafa. Acemi oldukları her hallerinden anlaşılan, yetmiş seksen kişi kadardılar ve başlarında da tanıdığımız birkaç çavuş ve onbaşı vardı. Tam bizim önümüzde durduruldular ve yüzleri bize dönük olmak üzere öbür duvarın dibine tek sıra oldular. Bir şeyler olacaktı, ama ne, anlayamamıştık! Biraz daha zaman geçti ve idare tarafından cezaevi komutanı ile alt kadrosu göründü. Hem biz hem acemi erler esas duruşta bekliyorduk. Önce bizim tarafa yöneldi, karşısında durduğu ya da yüzüne baktığı arkadaşlar tekmil verdiler, bir şeyler sordu havadan sudan ve döndü askerlerin tarafına geçti. Genel bir konuşma yaptıktan sonra sordu:

“Dayak atmasını biliyor musunuz?”

Bir şey anlamamışlardı. Daha anlaşılır biçimde yineledi sorusunu:

“Evladım, adam dövmeyi biliyor musunuz?”

İçlerinden ikisi birer adım öne çıktılar. Biri boksör, diğeri karateci olduğunu söyledi.

“Aferin, siz şöyle yana doğru gidin, orada durun” dedi komutan ve çavuşa dönerek:

“Çağır bakalım bizim çocukları” talimatı verdi. Çavuş yemekhane yönüne doğru gitti, bir iki dakika sonra acemilerin sayısı kadar eski askerle (gardiyanlar) birlikte geldi. Ne yapacaklarını önceden biliyor gibi bir halleri vardı. Komutanın önünde dörderli kol sıra yaptılar, çavuş geçip emir ve görüşe hazır olduklarına dair tekmilini verdi ve komutan konuşmaya başladı:

“Evlatlarım, sizin birçoğunuzun terhis süreniz yaklaştı. Kısa bir süre sonra gideceksiniz. Bu arkadaşlarınız ise sizlerin yerine buradaki işlerinizi devralacaklar. Ancak bazı eksikleri var, el birliğiyle o eksikleri gidereceğiz. Bakın biraz önce sordum kendilerine, şurada duran iki arkadaşlarının dışında hiçbiri adam dövmesini bilmiyormuş. Şimdi ilk olarak arkadaşlarımızın bu eksiklerini giderelim. Öğrensinler bakalım nasıl adam dövülürmüş! Hadi, öğretin bakalım!” dedi. Emir komutayı çavuşa devrettiğini ekledi ve epeyce bir geriye çekilip izlemeye başladı. Çavuş, ustaların her birini acemilerden birinin önüne dizdi ve bağırdı: “Başlayın!”

Gözlerimize inanamıyorduk. Bu gerçekten inanılması çok zor bir şeydi, ama “Diyarbakır Beş Nolu’daydık ve burada “olmaz” diye bir şey yoktu. Dayak faslı on beş – yirmi dakika kadar sürmüştü ve acemilerin hepsi yerdeydi. Çavuş yaklaştı, ustalara çekilme talimatı verdikten sonra yerdekilere  bağırdı:

“Koğuş kalk, tek sıra ol, sola dön!”

Solda biz vardık. Acemiler toparlanıp bir iki dakika sonra yüzleri bize dönük halde tek sıra oldular. Neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Komutan yaklaştı ve sordu:

“Öğrendiniz mi evlalarım?”

“Öğrendik komutanım!” diye bağırdılar hep bir ağızdan.

“E, o zaman bi gösterin bakalım, gerçekten öğrenmiş misiniz, bakın tam karşınızda size yardımcı olacak arkadaşlar var!” diyerek bizi işaret etti ve yeniden çavuşa baktı. Çavuş en baştaki arkadaşımıza girişip ilk “örnek” adımı attıktan sonra, ne yapması gerektiğini anlayan yüzü gözü kan revan içindeki acemiler, adeta hınçlarını bizden çıkarırcasına vurmaya başladılar. En son yerde tekmelendiğimi hatırlıyorum. Bir süre sonra kendimize geldiğimizde “Bu çocuklar bugün mahkemeye falan gidemezler, koğuşlarına geri götürün!” talimatı verdi komutan.

Bir usta, bir de acemi er eşliğinde ve “Tarihi çevir nal sesi, kısrak sesi bunlar, delmiş Roma’nın göğsünü mızrak gibi Hunlar” marşını, olabilecek en yüksek sesle söyleyerek ve uygun adım yürüyerek koğuşlarımızın yolunu tuttuk.

İlgili kitap ve alıntılar: Necmettin Salaz, Kürtmüşüz (Anı-Öykü), s. 60-61 ve s. 80-82, Kurgu Kültür Merkezi Yayınları, 3. Baskı, 2010

 

 

AdaptiveThemes