Skip to content

ALİ MERT: Barışır mı acaba Manuşyan ile Talat Paşa?

20 Ağustos 2010, ekleyen Ali Mert

Biri, kesinlikle bizim, bizden biri. Diğerinde “bize ait bir şeyler de var”, kendi tarihselliğinde anlamaya bakar. Evet, biri ve diğeri, tarihsel anlamda, içinde rol aldıkları devrimlerin niteliği anlamında, sınıfsal aidiyetleri anlamında... başka başka yerdeler.  Bu başkalıkların çakıştığı, birbirine değdiği momentlerde, birini, diğerini tepeleyenler arasına da yerleştirdiler, tarihsel olarak düşman da edildiler.  Bütün bunlara rağmen, “yaşam öyküleri”nden fırlayıp gelen kimi özellikleri, kişilikleri, mücadeleleri ve örgütçülükleriyle bir yere kadar “barışık” olabilirler birbirleriyle. Kıyımların, kırımların gerçekliğine yöneldiğimizde ise, karışıverir mesele...

Yadırgatıcı bulunabilir, sosyalist bir devrimcinin, Ermeni bir komünistin “yaşam öyküsü” ile burjuva bir devrimcinin, üstelik Ermenilerin katlinden sorumlu tutulan bir siyasetçinin “yaşam öyküsü”nden “barıştırıcı” unsurlar çıkarma çabası.

Her ikisindeki “devrimci inadı” ve “örgütçü ve mücadeleci bakış”ı yansıtan yaşam öykülerini okumamış olsam ben de yadırgardım bir hayli.

Ancak Tevfik Çavdar’ın, belli ki büyük bir sevgiyle yazdığı Talat Paşa biyografisi ile, Misak Manuşyan’ın eşi Meline’nin besbelli ve büsbüyük bir aşkla yazdığı Manuşyan biyografisini okudum. Yadırgamıyorum artık!

***

Talat Paşa’yı okuyalı bir hayli oldu. Daha önce “didiklenmiş kitaplar” arasında yazdığım/tanıttığım için, oradan aktarayım:

“Herkesin Talat Paşası ayrı. Kimine göre ‘pragmatist bir politikacı’, kimine göre ‘zamanının bir kahramanı’, kimine göre de ‘Ermeni katliamının mimarı’... Ama bir taraftan da o, muhakkak dersler alınması gereken, büyük bir ‘örgüt ustası’.

(...)

İttihatçılar (ve Narodnikler) hakkında yazılanları okumanın ayrı bir ‘cazibe’si var: Başlangıç enerjisi, yola koyulurkenki heyecan ve sakarlıklar, ‘o ağacın altında’ kurulan hayaller ve teşkilatlar, el yordamıyla bulunan yollar, iğneyle kazılan kuyular, özverili mücadelenin gücü ve bir mirasın güncel unsurları, trajediler ve büyük kahramanlıklar, toplumu (tarihi ve insanlığı) zorlayan büyük eylemlerin ardındaki liderlik öğesi... Bütün bu ve benzeri hususlar, bu dönem hakkında yazılanlara ayrı bir heyecan katıyor.

(...)

Talat Paşa’nın İttihat ve Terakki içindeki ve ötesinde Türkiye siyasal tarihindeki rolünü ve önemini karakterize eden de bu oluyor: Örgütçülük... Çavdar’ın ifadeleriyle; ‘Örgüt, liderin her şeyi, bir anlamda onun ailesi, eşi, sevgilisi, yani bütün varlığı’ haline geliyor.

Talat Paşa’nın liderliği zamanla tartışılmaz bir karakter kazanıyor. Daha genel bakıldığında; liderlik, her koşulda sürdürücü ve sürükleyici bir niteliğe sahip. Ve illa ki örgüte dayanıyor. Örgüt, Talat Paşa’nın her tür siyasi-toplumsal kesinti karşısında yeniden ve yeniden güç alıp verebildiği bir ‘sigorta’ haline geliyor.

Örgüt meselesi’ bu kadar sıkı tutulunca, ona uygun bir yapı, hücre kuruluşu, heyet-i aliye’nin teşkil edilmesi, örgüte kabul merasimi (bir elini tabancaya, diğerini Kuran-ı Kerim’e koyarak edilen yemin), üzüm salkımı şeklinde gelişen bir teşkilat yapısı, örgütten çıkışın imkansızlığı, ordu içindeki ‘özel’ yapılanma vb. ile, bir büyük ‘ağ’ örülüyor. Ağın, daha doğrusu ‘buzdağının’ görünen yüzünde, İkinci Meşruiyet sonrası oluşan ‘açıklık’, Meclis’teki temsil, nazırlık kavgası, ülke çapında örgütlenip yaygınlaşan kulüpler vb. var.  Ama Talat Paşa için, buzdağının görünmeye tarafına, gerektiğinde tekrar dayanılacak bir gizli ve gizil güç olarak örgütün varlığına ve bunun gerektiğinde yeniden inşasına her dönem ihtiyaç var.

‘Örgüt ustalığı’ zamanla başka ustalıkları da gündeme getiriyor. Babıali Baskını örneğinde görüldüğü gibi ‘zamanlama’yı doğru yapabilmek, daha genel anlamda harekete geçmek ve siyasal hareketi geliştirmek için kritik momentleri iyi saptamak, dengeleri bozabilecek eylemlere girişebilmek, toplu kalkışma anına kadar suikastlar dahil farklı eylem biçimleri geliştirmek vb. örgütlü güç temelinde kazanılan diğer ustalıklar oluyor ve Talat  Paşa portresini bütünlüyor.

(...)

Fakat örgüt ve silah konusundaki ustalıkları bir yana, kalem ve kitap ayağı, sırf Talat Paşa’da değil, bir bütün olarak İttihat ve Terakki deneyiminde eksikli kalıyor. Kuramsızlık ya da hafiften Fransız ve Jean Jaures etkisi dışında doğrultu tayinine dönük bir teorik birikimin yoksunluğu, pratik sonuçlar da doğuruyor; en kritiği, ‘emperyalist dengelere-pazarlıklara oynayıp çaresiz kalmak’ oluyor. Almanya ve Fransa/İngiltere ekseni dışında, başka bir ifadeyle, kapitalist yol ve liberal güdülenme dışında bir arayışa sahip olamamak, ‘mukadderat’ diyip trajik kadere razı olmak anlamı da taşıyor.

(...)

Son olarak ‘Ermeni meselesi’ne de gelecek olursak; Çavdar’ın biyografisinin bu sorunu tarihselliği içinde ve zorunlulukları gözeterek ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. ‘İttihatçı kafası’ diye kestirip atılan mantığın, iç dinamiklerini ve dış zorlamalarını kavramak, savaş koşullarında bölgedeki emperyalist güçlerin ve Rusya’nın kışkırtmasını değerlendirmek ve sonuçta Ermeni, Türk, Kürt nüfusu, kağıt üzerinde uydurulan ‘çoğunluk’ prensiplerince ‘kırdırma ve koparma’ çabasını ortaya koymak önemli. Bu arada bölgeyi kana bulayan emperyalist güçlerle pazarlıklar yürütüp zorunlu kimi hamleler yapmak, Talat Paşa’ya düşüyor.

Tüm bu ‘açıklamalar’ bir yana, Talat Paşa, bir trajedinin zoraki ve gönülsüz uygulayıcısı konumunda ve her durumda ‘günah keçisi’ olarak kalmayı başarıyor. En özlü bir şekilde ifade edilecek olursa; örgüt inadını sahiplenip, günahlarını anlamak gerekiyor.”

***

Manuşyan’ın biyografisini ise yeni okudum.  Adıyaman doğumlu yoldaşımın 1915 senesindeki katliamlarda ailesini bu topraklarda yitirmesini, bugün Lübnan topraklarında kalan Cünye’deki yetimhaneden başlayan ve Marsilya’ya “ucuz işgücü” olarak gitmesiyle noktalanan çocukluk ve gençlik hikayesini yahut sürgünlerini, zorlu koşullarda kendini geliştirmesini ve şairliğini, başucundan ayırmadığı Romain Rolland romanı Jean Christophe’un besleyiciliğini, örgütlü mücadeleye girişini, direnişte yazdığı destanı,  mütevazılığın ve tutarlılığın abecesini, düzenin silahlarını tersine çevirebilme becerisini, “kimilerinin aleyhine olacak şekilde bir avuç insanın değil, bütün insanların mutluluğu”nu temel mesele belleme bilinci ve erdemliliğini, “örgüt zaafları”nın getirdiği ölümcül problemleri , kurşuna dizilirken güneşe ve güzelim tabiata son bir kez bakabilmek için gözlerini bağlatmama cesaretini ve elbette direnen/mücadele eden insanın yükselmesini, yükselmesini, yükselmesini...

Hem büyük bir coşku, hem derin bir sızı; Manuşyan’ın yaşadıklarının, Meline’nin o yaşama dair anlattıklarının bıraktığı... Ve bizim insanımızın bambaşkalığı.

Örgütçü ama örgütten yakınmaları bile haklı: “Her söz alanın, bir önceki konuşmacının söylediklerini bıkıp usanmadan tekrarladığı, insanların hiçbir yere varmayan düşünceler arasında kaybolduğu ve pratikteki tartışmanın devamlı, teorik tartışmayla hiç ilgisi olmayan yorumlara yol açtığı bu bitmez tükenmez konuşmalara/toplantılara dayanamazdı (...) Her çeşit insan tanıdık. Kimileri parlak sözler ederdi, kelimeler, kelimeler... Fakat bu insanlar, sözleriyle birlikte ortadan kaybolurlar. Sırf yapılan ya da yapılmayan işlerle ilgili ahkâm kesmek için yaşıyormuş gibi görünürler...”

Neyse, satır aralarına ve militan aklın haklı yakınmalarına çok dalmayalım, bu büyük ve onurlu yaşamın,  bu topraklarda tutunamamasındaki acı gerçeğe bakalım.  “Ah şu Ermeni meselesi” yani! Fransa’daki direnişin esas olduğu bir yaşam öyküsünde dahi,  sürekli bu meselenin izlerini, tortularını, acılarını, yıkımlarını... görmemek mümkün değil ki!

Öyle bir “mesele” ki, Hitler  “kendi kıyımını dünya kamuoyuna kabul ettirmek” için “örnek” gösterebilmişti (Bunu, daha öncedem bilmez idim ben sahi): “Türklerin Ermenilere karşı güttüğü politika ile kendi politikası arasında bağ kuran, Hitler’in ta kendisi değil miydi? Polonya’daki katliamların uluslararası düzeyde kınanabileceği uyarısında bulunan danışmanlardan birine, Ermeniler katledildiğinde dünyanın kılı bile kıpırdamadı, diye karşılık vermişti arsızca!  Manuşyan’ın Nazizm’e duyduğu nefretin ve onunla her yoldan mücadele etme iradesinin kaynağında da, yakınları ve kendisinden de öte, bir halkın yaşadığı bu tecrübe yatıyordu işte.”

Buradan devam edersek, Talat Paşa, Manuşyan’la değil de Hitler’le barışacak galiba! (Kaldı ki, bazı ardılları barışıktı bir bakıma). O zaman araya bir “üçüncü”yü sokalım. “Bizim çocuklar”a ve yaşananlara bir de o şekilde bakalım:

Yaşadığı topraklardan sürülerek, akrabaları katledilerek yaşama ve mücadeleye atılan bir Ermeni devrimcinin öyküsünü “bütünlemek” istiyorsanız; yaşadığı topraklardan sürülerek, akrabaları katledilerek yaşama ve mücadeleye atılan bir Türk devrimcinin öyküsünü de okuyabilirsiniz, hemen üstüne dilerseniz: Nihat Behram’ın “Miras”ı.  

Manuşyan’la birlikte iyice büyütür acıyı ama değiştirebilir bakışı.

Yaşananları, trafik kazası gibi, dokuzda yedi falanca, dokuzda iki filanca suçlu denebilecek bir “kapışma matematiği”nde değil de, emperyalizmin yüzde yüz “kusurlu” olduğu;  halkları birbirine kırdıran sömürü düzeninin ve çıkarlarının binde bin beş yüz açığa çıktığı; devrimcilerin ayrıksılığının, emek kardeşliğinin ve halk sevgisinin bilincinize aktığı bir düzlemde görmenizi sağlar.  

İşte bu düzlemde, karşınıza/karşımıza Talat Paşa da çıkar. Örgütçü burjuva devrimcisi ile örgütçü işçi önderi yine kapışır ama birbirini anlar!

Şöyle sormuştuk en başta; barışabilir mi acaba Manuşyan ile Talat Paşa?

Yanıtlamaya çalışalım şimdi en sonda; belki barışmazlar ama karşılaşmaları/karşılaştırılmaları savaşı daha anlamlı, gerçek barışı daha olası kılar.

 

Yazıya/karşılaştırmaya temel teşkil eden üç kitabın künyeleri:

Melinee Manouchian, “Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan”, Çeviri: Sosi Dolanoğlu, 199 s., Aras, Mayıs 2010

Tevfik Çavdar, “Talat Paşa, Bir Örgüt Ustasının Yaşam Öyküsü”, 592 s., İmge Kitabevi

Nihat Behram, “Miras”, 256 s., Everest 

Yorumlar

Manouchian demişken...

24 Ağustos 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 4305

konu Manouchian olunca "The.Army.of.Crime" filmini unutmamak lazım.....

 

 

AdaptiveThemes