Skip to content

AHMET BERTUĞ: Tribün Halleri / Bursa'da kuyuya atılan taş Diyarbakır'da gökten yağdı

10 Mart 2010, ekleyen ahmet bertuğ

tribün hallerinin mukayeseli dertnamesi -6- 

tribünler bu hafta taşlı, kavgalı, hoyrat... diyarbakırspor-bursapor maçı, ligin ilk yarısındaki bursapor-diyarbakırspor maçında memleket vizyonuna giren filmin devamı niteliğinde sahnelendi.
 
diyarbakır'da tribünler, kendisine yapılan haşin faule hakem düdük çalmayınca, cezayı bir hışım kendisi kesmek isteyen hırçın futbolcu gibiydi. kuşkusuz o futbolcunun akşam eve dönmüş, pozisyonu tv'den seyretmiş, yatmış kalkmış, sabah kahvaltısını etmiş, ardından gidip tekmeyi yapıştırmış hali gibi. tabii bu teşbihi, "tekmeyi, kendi canını yakan adama değil de onun yolda bulduğu halaoğluna yapıştırdı" şeklinde sürdürmeyeceğim; "hatasız teşbih olmaz" lafının kaldırma gücü de bir yere kadar. ama öte yandan "yahu size saldırı bursa tribünlerinden geldi; hakemlerden, bursasporlu futbolculardan ne istediniz" diye de sormayacağım. diyarbakır ahalisinin, bursa'daki ırkçı saldırılara karşı "siyasi" ve kıyıcı bir tepki verdikleri ve aynı siyasetin bir uzantısı olarak, kıyıcılıklarının diyarbakırspor'a temas etmemesi için bir özen göstermedikleri açıktı.
 
ama milli maç teşbihi, sorunlu da olsa işe yarayabilir. zaten gazeteler "türkiye-ermenistan maçında alınan önlemler, neden bu maçta uygulanmadı" diye soruyorsa, bu teşbih, mevcut husumetin zihinlerde nasıl resmolunduğunu biraz anlatıyor demektir. ama bu teşbihin inşasının bursa tribünlerinden başladığını unutmayarak... ve o taş hakemin ensesine indiğinde içi ezilen ya da bursasporlu oyuncuları staddan kaçıran otobüsün içinde çekilen görüntüleri izlediğinde efkarlanan bursasporluların, kendi tribünlerinin vebali konusunda da sorumluluk ve efkar sahibi olması gerektiğini hatırlatarak... 
 
 
hatırlatalım: 26 eylül 2009 günü, bursa tribünlerindeki milliyetçi kesimler, "özel çalışmalar"la hazırlandıkları ve kendileri için bulunmaz propaganda vesilesi olarak gördükleri diyarbakır karşılaşmasını milli maç havasına sokmayı becermişlerdi. diyarbakırspor taraftarlarının da bu misafirlikten paylarına ırkçı, küfürlü tezahüratlar yanında, fiili olarak da saldırıya uğramak düşmüştü. diyarbakırspor yöneticileri de o gün "eğer bursaspor'a ciddi bir ceza verilmezse ligden çekiliriz" demişlerdi. sonra bir şekilde diyarbakırlıların değil ama diyarbakırspor yöneticilerinin gönlü alınmış olsa gerek ki, diyarbakırspor ligden çekilmemiş ama bursaspor'a da ciddi bir ceza verilmemişti. kısacası o gün yapılanlar, yapanların yanına kâr kalmıştı. ve bunun neticesinde, bursaspor karşısında diyarbakır tribünlerinin patlayacağı aylardır biliniyordu. önlem alınmadı. aynen, bursa'daki "çalışma"nın, en azından bursaspor yönetimi ve bursa'nın mülki idaresinin ilgisinden bütünüyle azade yapılmasının mümkün olmadığının bilindiği gibi.
 
bundan on yıl önce benzer vahamette olayların yaşandığını da ayrıca hatırlatalım. 2. lig yükselme grubu'nda oynanan konya endüstrispor deplasmanında saldırıya uğrayan diyarbakırspor taraftarları, ikinci yarı konya endüstrispor kendi sahalarına geldiğinde misliyle karşılık vermiş ve konya endüstrispor can güvenliği olmadığı gerekçesiyle maça çıkmamıştı, neticede de 3-0 hükmen mağlup edilmişti. yani bu tip bir gerginlik ilk kez olmuyor ve olayların encamını olduğundan fazla göstermenin bir manası yok. ama o vakitler, milliyetçi unsurlar aktif olsa da futbol içi rekabetin, bir husumet kaynağı olarak bugünkünden daha etkin olduğunu belirtmek lazım. şehirler arası çatışma olarak başlayan düşmanlık dalgasının, bir çatışmalar silsilesine dönüşme olasılığı, bugün ufukta gittikçe daha koyu bir siluete dönüşüyor.
 
ırkçı saldırılar, milliyetçi slogan ve dayatmalar, halklar arası husumeti körüklüyor. bana kalırsa, diyarbakırlılar, bursa'daki saldırıdan sonra bir özürden de fazlasını hak etmişlerdi. bir dayanışmayı mesela. karşılık vereceğiz diye hakemin ensesine taşı geçirmek, futbolcuların sağlığına kastetmek nasıl bir dalaletse, ırkçı saldırılara karşı sessiz kalmak ya da sesini yükseltmesi gerekenin sadece kürtler olduğunu düşünmek de benzer bir gaflet. 
 
 
algıda seçicilik mi, savunma mekanizması mı? 
yöneticiler ise her yerde aynı. tribünler ne yaparsa yapsın, yöneticilerin çapına erişemiyor. taraftarlık halinin aklı kör bir noktaya sürüklemesi, nadir görülen bir şey değildir. ama yönetici olmak için bu körlük, bir zaruret midir? diyarbakırspor başkanının "taş yardımcı hakemin sırtına gelmesine rağmen kendini yere atıp başını tutması düşündürücüdür” demecini, başkanın fiziksel bir körlük yaşadığına mı yormalıyız?
 
futbol federasyonu ise bir başka aymazlık içinde. hayır, bursaspor'a vakti zamanında verilmeyen cezadan bahsetmiyorum. federasyonun, tribünlerden sahaya atılan maddelerle ilgili "tüm canlar eşittir, ama bazıları patlıcandır" yönetmeliği mi var? muhabirin gözü çıkar, malzemeci ensesine gelen koltukla yere yıkılır, futbolcular ayaklı hedef tahtası gibi dolaşır, kaleciler yerlerde kıvranır ama maç devam eder; sonrasında da lafı edilmeyecek cezalar verilir. ama "şişman şarkıcı çıkmadan opera bitmez" misali hakem yere inmeden maç asla tatil edilmez; sonrasında da tabii cezalar en üst düzeyden verilir. can güvenliği ya da insan sağlığı dediğimiz nesne, maçın oynanabilirliği başlığı altında lazım gelen bir şey midir? yani hakemler yedeklerinin azlığından mı bir kudsiyet kazanıyorlar?
 
sırp diyarından ligimize bağışlanan bursasporlu marksist oyuncu ivan ergiç'in olaylar için sarfettiği "benim için fark etmez, ben savaş gördüm" sözünün, dışarıdan bir gözün değerlendirmesi olarak kalmasını, bir kehanete dönüşmemesini umarak bu taşlı sopalı faslı keselim.
 
halkın inönü, honduras'ın boğaz turu
yukarıda teşbihe kurban ettik ama hiç milli maça gitmemişler için belirteyim. milliyetçi duygularını hindi gibi kabartıp kendinden geçenlerin ortamı terörize ettikleri bir cehennnem atmosferi tahayyül etmesinler zihinlerinde. bugüne dek gittiğim onlarca milli maçın hemen hiçbirinde, bir derbi maçtaki şiddetin yanına bile yaklaşılmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. aslında bir hazırlık maçıysa, milli maçlara fazla ilgi de duyulmaz. yıllar önce dünya şampiyonu fransa'nın türkiye ile oynadığı hazırlık maçında tribünler boş kalmıştı. biz de biraz buna güvenerek geçen seneki türkiye-ispanya maçına bilet almakta acele etmemiş, ama yine de bir gün önce açıktan yer bulabilmiştik. evet, en kötü yerler kalmıştı ama ispanya gibi bir takım (ispanya yahu), üstelik türkiye için çok önemli olan bir puan maçı için istanbul'a gelmişti ve maç ali sami yen gibi küçük bir stadda oynanmasına rağmen bir gün öncesine kadar biletler tükenmemişti.
 
nasıl olsa yer buluruz düşüncesi(zliği) ile önceden bilet almama huyumuz, türkiye-honduras milli maçında da yarı yolda kalmamıza yol açtı. "yıllar oldu özledik inönü kapalısından maç seyretmeyi, hazır biletler de 10 tl iken gidelim" dedik ama bu sefer de kapalı ve numaralı tribün biletleri tükenmişti. ama dolmamıştı; evet, biletleri tükenen tribünde olmaması gereken boşluklar vardı. federasyon şu sponsorlara dağıttığı davetiyelerin sayısını abartmasa iyi olacak. bu arada gördük ki, bilet fiyatlarının yüksekliği halkı stadlara hasret bırakmış. maç seyretmeye demiyorum, çünkü honduras maçına gelenlerin epey bir kısmı maçtan çok kendi aralarında tezahürat yapmakla ya da inönü stadı'nda hatıra fotoğrafı çektirmekle meşguldü. eski açık tribünü'nün kapıları ise hiç açılmadı. yetkililer "yeni temizlik yaptık, diğer tribünler size yeter" diye mi düşündü acaba?
 
maç türkiye'nin 2-0 galibiyetiyle neticelendi. bize de "bu honduras gidiyor, biz gidemiyoruz güney afrika'ya" diye dertlenmek düştü. ama honduraslı oyunculara da haksızlık etmeyelim. bana akılları çok da maçta değil gibi geldi. boğaz'dan efil efil gelen iyot kokuları inönü stadı'nın çimlerini nemlendirirken "maç bitse de şu boğaz'da keyif yapsak" diye düşünmüş olamazlar mı?
 
kadıköy'de "tarihi" kırmızı gece
fener taraftarı, tribünleri doldurmaya ve beklenmedik dirayetine devam ediyor. önceki hafta olimpiyat stadı'ndaki belediye maçına beklenenin üstünde ilgi göstermişlerdi. ki ben ankara deplasmanını, olimpiyat stadı'na tercih ederim. belediye maçının dönüş yolculuğu her şey dahil işkence turuna dönüşse de, pazar akşamki antalya maçına gelmekten imtina etmediler. bunca puan kaybına ve takımın bir ışık vermemesine rağmen... ama bunu, bilet fiyatlarının ucuzlamasıyla stada gelebilen fener seyircisinin takımına olan hasretinin dinmemesine de bağlayabiliriz. malum, ucuz bilet tarifesinden ligde ikinci maç bu.
 
fener tribünlerindeki hemen tüm taraftar gruplarının bir araya gelerek "hakem hatalarını protesto amaçlı" kırmızı kart organizasyonu örgütlediğini duymayanlar, antalya maçına girerken küçük bir şok yaşamış olmalılar. fener stadı'nda seyircilere kırmızı karton dağıtıldı, en azından bu şekliyle tarihi bir geceydi. ne var ki "kırmızı" kadıköy'de yine galebe çalamadı. girişte dağıtılan kartların baskı adedinde bir sorun görünmüyordu ama tribünler kırmızıyla pek "lekelenmedi". "makul çoğunluk", takımın kötü gidişinin asıl müsebbibi olarak hakemin işaret edilmesine razı gelmiş değil gibi. ya da stad ikliminde geçerli olan kırmızı alerjisi ellerde kaşıntıya yol açtı.
 
maçın son dakikaları ise mutad olduğu üzere, tribünler için korku filmi gibi geçti. hani diyeceksiniz, zaten her maç öyle değil mi? evet ama bu sefer "kötü adam" geri gelmedi ve maç 1-0 fener'in galibiyetiyle neticelendi. yine de ne olur ne olmaz diye epey bir fener taraftarı, önceki maçların epey üstünde bir oranla maçın bitimini beklemeden staddan ayrıldı. "yolum uzun. gecikmemeyim" kaygısıyla, ama o maçı seyretmek için haliyle uzun yoldan gelenlerin, maçın belki de en kritik ve seyredeğer dakikalarını seyretmeden çıkıp gitmesi benim anlayamadığım bir şeydir. ama bu sefer gidenleri hoş görebiliriz. "ne olacaksa olsun, bari gözlerim görmesin" demeleri geçerli bir mazeret sayılabilir.
 
bir söz de antalyaspor taraftarıyla ilgili. takımını kadıköy'de 22 tl'lik ucuz tarifeden seyretme şansını sadece bursaspor taraftarı, üstüne üstlük iki maçla yakalamıştı. onlar da kendilerine ayrılan yeri bu iki maçta da tamamen doldurarak, promosyonun hakkını vermişti. zaten şu ana dek bu sezon beşiktaş ve fenerbahçe'nin iç saha maçlarında rakip tribünler, derbi maçları haricinde bir tek bursa maçlarında tamamen doldu. rakip tribünlerdeki bu derin boşlukların da birinci nedeninin yüksek bilet fiyatları olduğundan emindim. ama artık değilim. evet, aslında 22 tl hâlâ yüksek bir fiyat ama "memlekette ne kadar antalyalı vardır, istanbul kaç milyonluk şehir, futbolu ne kadar seviyoruz" diye düşünmeye başladığınızda, antalyaspor kısmındaki boşluğu hangi denklemle açıklayabileceğinizi bilemiyorsunuz.
 

Yorumlar

Berbat bir yere doğru gidiyor

15 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2261

Bugünkü İstanbul Büyükşehir Belediye-Diyarbakır maçında seyircilerin sahaya girmesi nedeniyle maç tatil edildi. Oyuncuların kaçtığı, taraftarların kovaladığı sahneler gerçekten kötüydü.

 

 

AdaptiveThemes