Skip to content

Sovyet çocuk kitabından: Büyüklerin aptalca soruları

10 Haziran 2009, ekleyen Erkin Özalp

Viktor Dragunskiy yazmış, Faina Glagoleva tarafından İngilizceye çevrilmiş, 1981 yılında Sovyetler Birliği’nin Progress Publishers adlı ünlü yayınevi tarafından yayımlanmış. Kitabın İngilizce adının çevirisi, “Dennis’in Maceraları”. Ama çocuklara yönelik bir kitabı çevirmekten çok uyarlamak gerekir. Türkiye’nin çocukları (ve hatta büyükleri), nereden bilsin, örneğin “kolhoz” ile “sovhoz” arasındaki belli başlı farkları? İşte o kitaptan, “Türkçeye uyarlanmış” bir bölüm:

 
Yapacak bir şey yok...
Büyükler çocuklara sık sık aptalca sorular sorar. Sanki hep aynı soruları sormayı öğrenmiş gibidirler. Bunlara o kadar alıştım ki, bir büyükle tanıştırıldığımda nelerin olacağını size anlatabilirim.
Kapı zili çalar. Annem kapıyı açar. Gürültülü ve uzun süren bir karşılamanın ardından, daha önce hiç görmediğim bir büyük içeri girer. Ellerini ovuşturur, gözlük camlarını siler. Gözlüğünü yeniden taktığında beni görür ve hakkımdaki her şeyi ve adımı bildiği halde, omuzlarımı tutup sarsarak sorar:
“Merhaba Yiğit, senin adın ne?”
Kaba bir çocuk olsaydım, “Bana yanıtını bildiğiniz bu aptalca soruyu niye soruyorsunuz? Biraz önce söylediniz ya” derdim.
Ama ben terbiyeli bir çocuğum. Onun için, fark etmemiş gibi davranır, gülümsemeye çalışır ve “Yiğit” derim.
Sıra bir sonraki soruya gelir: “Kaç yaşındasın?”
Sanki benim otuz ya da kırk yaşında olmadığımı bilmiyormuş gibi... Ne kadar büyük olduğumu görüyor ve yedi ya da en fazla sekiz yaşında olduğumu biliyor olmalı. Öyleyse niye soruyor? Ama o, büyükler gibi düşünür ve ısrar eder: “Efendim? Kaç yaşındayım dedin?”
Ben de cevap veririm: “Yedi buçuk.”
Sanki dün yüz atmış bir yaşıma bastığımı söylemişim gibi gözleri büyür, ellerini iki yana kaldırır. Bütün dişleri gözükecek şekilde ağzını açıp yüksek sesle konuşur:
“Vay vay vay! Yedi buçuk! Vay vay vay!” Sonra yüksek sesle konuşmayı keser. Bütün bunlar bana büyük bir şaka gibi görünür. Ama o, iki parmağını karnıma sertçe bastırarak, erkek erkeğe konuşma sesiyle sorar:
“Askere gitmeye hazır mısın?”
Sonra yine başa döner. Kafasını sallar ve annemle babama şöyle söyler: “Düşünün! Bir düşünün! Şimdiden yedi buçuk yaşına gelmiş! İnanılmaz!” Sonra bana döner ve ekler: “Çocuk bezine sarılı olduğun günleri hatırlıyorum!” Ardından ellerini yaklaşık yirmi santimetre kadar birbirlerinden ayırır ve o zamanlar hangi boyda olduğumu gösterir. Ona, doğduğumda elli bir santimetre boyunda olduğumu kesin olarak bildiğimi söylemek isterim. Annemin elinde bunu gösteren bir kağıt var. “Doğum belgesi” diyorlar.
Ama ona kızmam. Hepsi birbirine benzer. Sırada, düşünür gibi görünmesi vardır. Gerçekten de düşünür. Bunun için iddiaya girebilirsiniz. Başını öne eğer ve uyuyakalmış gibi görünür. Bu sırada ondan kurtulmak gelir aklıma. Ama bir şey yapmam. Bu sırada, sorması gereken diğer soruları hatırlamaya çalışmaktadır. Sonunda hatırladığında, bütün yüzüne yayılan bir gülümsemeyle yeniden sorar:
“A, evet! Ne olmak istiyorsun? Efendim? Büyüdüğünde ne olmak istiyorsun?”
Mağarabilimci olmak istiyorum. Ama bunu söylesem sıkılacağını bilirim. Böyle bir yanıt beklememektedir ve beni anlamayacaktır. Onu şaşırtmamak için, “Dondurmacı olmak istiyorum. Böylece her gün dondurma yiyebileceğim” derim.
Adam gerçekten mutlu olur. Her şey beklediği gibidir. Sırtıma sertçe bir şaplak atar ve bir baba gibi konuşur: “Çok güzel! Yaşa! Doğru seçim!”
Zavallı ben... Oyunun bittiğini düşünür ve ondan kurtulmaya çalışırım. Acele etmeliyimdir, yapmam gereken bir ödev ve başka bir sürü şey vardır... Ama kurtulmaya çalıştığımı anladığında beni daha sıkı bir şekilde tutmaya başlar. Buna “kaba kuvvet uygulamak” deniyor. Mücadeleyi bıraktığımda, en önemli soruyu sorar.
“Şimdi, küçük arkadaşım, söyle bakalım,” der ve gizli bir şey soruyormuş gibi devam eder: “Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?”
Hiç de uygun bir soru değildir bu. Özellikle de hem annem hem de babam orada oldukları için. Bir kurtuluş yolu bulmalıyım...
“Aziz Nesin’i seviyorum” derim.
Gülmeye başlar. Bu gibi aptalca yanıtlar gerçekten hoşuna gider. Yanıtımı belki yüz kez tekrar eder. “Aziz Nesin! Ünlü yazar!” Kahkahalar atar ve ekler: “Bu ne biçim yanıt? Peki, şanslı anne ve baba bu işe ne diyorlar?”
Yarım saat daha kahkaha atmaya devam eder. Annem ve babam da güler. Ve ben onlardan ve kendimden utanırım. Kendi kendime, bu kötü rüya sona erdiğinde, babamın görmediği bir sırada annemi ve annemin görmediği bir sırada da babamı gizlice öpme sözünü veririm. Çünkü ikisini de seviyorum. Bu kadar basit; ama nedense büyükler bu tür yanıtları sevmiyor. Birkaç kez dürüst davranmaya çalıştım, ama her seferinde hayal kırıklığına uğradıklarını gördüm. Sanki, kendi kendilerine şöyle söylüyorlardı: “Ne garip bir yanıt. İkisini de aynı miktarda seviyormuş. Ne garip bir çocuk.”
İşte bu nedenle, en sevdiğim kişinin Aziz Nesin olduğu yalanını söylerim. Bu, onların gülmesini sağlar. Bu arada, yeni arkadaşımın çelik gibi ellerinden kurtulmaya çalışırım. Ama başaramam. Bir filden daha güçlüdür. Dahası, bir küçük sorusu daha vardır ve sesinden sona doğru yaklaştığımızı anlayabilirim. Soruların en güzelini soracaktır. Yemekten sonra yenen tatlı gibi... Birdenbire ciddileşecek ve şunu söyleyecektir:
“Bu sabah yüzünü neden yıkamadın?”
Yüzümü her zamanki gibi yıkamışımdır, ama neyin gelmekte olduğunu bilirim. Tek bilmediğim, bu kadar eski bir oyunu oynamaktan nasıl olup da bıkmadıkları. Neyse, her şeyin hızla olup bitmesi için yüzüme dokunur ve sorarım: “Neresi? Yüzümün neresi kirli?”
O da eski numarayı tekrar eder:
“Gözlerinde ne var? Neden bu kadar siyahlar? Onları yıkamayı unutmuşsun! Şimdi git ve yıka.”
Ve sonunda gitmeme izin verir. Böylece oradan uzaklaşıp yapmam gereken şeyleri yapmaya başlayabilirim. Yeni insanlarla tanışmak benim için gerçekten zor bir iş. Ama ne yapabilirim? Bunlar tüm çocukların başına gelir.
Yapacak bir şey yok...
 
(çeviren: Erkin Özalp)
Kaynak: http://home.freeuk.com/russica2/books/den/book.html

 

 

 

AdaptiveThemes