Skip to content

'Yeni' yıl, gerçekten mümkün mü?

31 Aralık 2009, ekleyen Ali Mert

Adam, bugünkü zaman algımızla 2010 kere 365 günlük süre boyunca, ağırlıkla güneş, ay ve dünya ilişkileriyle oluşturulan verili zaman ayarına/düzenine, başlangıç, milad ya da dönüm noktası oluşturacak bir etkide bulunmayı başarmış durumda. Elbette, bu tek başına Adam’ın başarısı değil, onun manevi/tutucu sistemini kendi sömürü sisteminin dayanaklarından biri yapan egemen sistemin, egemenliğini yaymasıyla, oluru, onayı ve zoruyla.

Bakalım, bundan sonra, mesela onun dizgesindeki senelerden 2010, 2017, 2117 ya da 2217’de, bu kurulu zaman ve takvim düzenini /dizgeyi değiştirecek, yeni bir başlangıç ya da dönüm noktasıyla yeni bir ayar çekebilecek/takvim oluşturabilecek denli radikal bir dönüşüme (1917’de yaklaşılmıştı, ama takvimi değiştirecek kadar cesur olunamadı) zamanı yaracak ve yeniden yaratacak tarihsel toplumsal bir dönüşüme imza atabilecek türden büyük sarsıntılar yaşanabilecek mi?
 
Egemen sömürü sistemini yok edip, tarihi yeniden başlatacak yeni kutlamalar olabilecek mi?
 
“Yeni” yıl, gerçekten mümkün mü?
 
Mümkünse, şimdiden kutlu olsun.

Yorumlar

Takvim değişmeli mi?

31 Aralık 2009, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 1611

Sınıflı toplumlar dönemi, yani "tarih öncesi" dönem kapandıktan sonra, insanlık takvim değiştirme gereksinimini duyar mı, bugünden kesin bir şey söyleyemeyiz belki... 

Ama bana öyle geliyor ki, gerek yok... 

Takvim dediğimiz şeyin, zaman konusunda az çok evrensel bir algı yaratmaktan başka ne gibi bir işlevi var ki? Ve bugünden sonra, takvim değişikliği yapıldığında, kafa karışıklıkları yaratmak dışında, ne gibi sonuçlar elde edilebilir ki?

Kanımca, "tarih öncesi" dönemi kapatan bir insanlık, takvim konusundaki biçimsel sorunları sorun etmeyecektir...

Zaman algımızı ciddi şekilde iyileştirecek bir "takvim devrimi" gündeme gelirse, orası ayrı... Yıl-ay-gün-saat-dakika-saniye düzeninin değiştirilmesinden söz ediyorum... Ama bunun da "tarih öncesi" dönemin sonlan(dırıl)masıyla aynı zamana denk gelmesi ihtimali hayli düşük olsa gerek...

Ali Mert'inki dahil herkesin yeni yılı kutlu olsun!

eski takvime göre, iyi seneler herkese

31 Aralık 2009, yazan Ali Mert,
Yorum no: 1612

moderatörler arası "polemik" de hoş şey doğrusu!

özetle, "harbiden komünizm gelsin, tarihi yeniden başlatsın, haliyle takvimi de değiştirir" diyen ve bunu nedense karmaşık/afili bir şekilde ifade eden kısa bir yazıya, özetle, "komünizm gelsin ama takvim kalsın" yanıtı verilmesi ve bunun her zamanki gibi sade bir dille aktarılması, ileride minicik bir tarihsel belge olarak incelenebilir belki!

ama şunu da düşünmek lazım; bugün islam dini, en sonuncusu kapitalizm olan sömürü sistemlerinde egemen ya da en tepedeki ülkelerin/devletlerin yaygın inanış biçimi olsaydı, dünyamızda hicri takvime göre yıl dönümleri belirlenecek, kutlamalar yapılacaktı.     

bu durumda, dinler tarihini de tarih öncesi araştırmalarının bir parçası yapan geleceğin toplumunda - belki de eski tarihlere ve takvimlere dair anmalar/anıştırmalar söz konusu olduğunda - bu tür parametreler de değerlendirmelere katılır sonuçta!

eski takvime göre, iyi seneler herkese, tabii erkin'e de... bu akşam tekel işçilerinin yanında 2010'a gireceklere özellikle...

 

Gökçe Fırat'ın yorumu

11 Ocak 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1648

Öncelikle G.F. denen faşistten nefret ettiğimi belirteyim. Aşağıdaki yazıyı tesadüfen gördüm ve aklıma hemen buradaki hoş sohbet geldi. G.F.'yi hiç bir konuda ciddiye almasam da Nazım'dan yaptığı alıntı (aslı var mıdır bilemiyorum) ve yıl hesabına dair yaklaşımı nedeniyle paylaşmak istedim.

Yılbaşı Batı geleneği mi?

Yılbaşını kutlamalı mıyız kutlamamalı mıyız tartışması ülkemizde hep yapılagelmiştir. Gerçi artık ülkemizdeki Şeriatçı akımlar da bu konuda pek ses çıkartmıyor, yılbaşı kavgasına girişip de laik kesimi ürkütmek istemiyorlar. Ama yine de yılbaşına karşı tavırları sürüyor.

Geçmişe döndüğümüzde de benzeri bir tartışmayı görürüz. Mesela 1934 yılında Akşam gazetesindeki makalesinde Orhan Selim şöyle yazıyordu:

"Ben bizde yılbaşını kutlulamak diye bir görenek olduğunu bilmiyorum. Bu bir frenk göreneği olsa gerek.

"Yılbaşını ben niye kutlulayım? Yılbaşı ile öteki günlerin bence bir ayrılığı yok ki... Yılbaşında ne olmuş? Emperyalizm o gün mü denize dökülmüş, yoksa halifeliğin kaldırılması böyle bir yılbaşı gününe mi rastlar?

"Belki de büyük bir bilgili adam bundan şu kadar yıl önce, böyle bir yılbaşında, adam oğullarına sağlık verecek bir nesne bulmuştur. Öyle mi? Hayır mı? Öyleyse yılbaşı neyime gerek?"

Makalenin yazarı Orhan Selim, Nâzım Hikmet'ten başkası değildi...

Yani o dönemlerde sol kesimler de bu yılbaşı geleneğine farklı bakıyordu. Ve genel olarak yılbaşı bir Batı geleneği olarak o günlerden bu yana hep tartışılmıştır.

Yılbaşı elbette bir Batı geleneği. Daha doğrusu 1 Ocak günü kutlanan yılbaşı Batı toplumlarının geleneği.

Fakat her toplum, 1 Ocak günü olmasa da yılbaşı kutlar, bu ise neredeyse insanlıkla yaşıt bir gelenek.

Batı kültürü Hıristiyanlıkla birleştikten sonra ise yılbaşı aynı zamanda dini bir tören halini de almıştır. Gerçi 1 Ocak aslında Hz. İsa'nın doğum günü değildir ama 1 Ocak ile başlayan milat, Hz. İsa'nın doğum günü olarak kabul edilir.

Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz ise bambaşka bir şey.

1 Ocak gerçekten yılın başı mı?

Sorumuz şu: Yılın başı 1 Ocak mıdır?

Bu soru, elbette ki dinlerin, kültürlerin cevaplayabileceği bir soru değil.

Bir defa "Yıl nedir? Gün nedir?" gibi kavramların ortaya çıkması ve bunların cevaplandırılması gerekir ki, bu da bilimin alanına girer.

Yılbaşı aslında insanoğlunun zamanı sınıflandırma ihtiyacından doğan bir gerçekliktir. Çok eski çağlardan beri insanlar, gündüz ile geceyi yaşamışlar, sürekli tekrarlanan bu gündüz ve gecenin sırrını çözmeye uğraşmışlardır. Bu uğraş bugünkü modern astronomi biliminin de temelini atmıştır.

Güneşin bir doğumundan diğer doğumuna kadar geçen süre, bir gün olarak adlandırılmıştır.

Ama birbirini takip eden her gün aynı değildir. Kimi günlerde gündüz (aydınlık) daha uzun, gece (karanlık) ise daha kısadır.

Bu kavrayış insanoğlunu bir süre sonra mevsimleri kavrama gerçeğine ulaştırmıştır.

Mevsimlerin birbirini takip etmesi ise şaşırtıcı derecede aynıdır, böylelikle yıl denilen kavramın da ilk hali ortaya çıkacaktır.

Galile'den çok çok önce

Tüm bu olayların iki sebebi olabilirdi; ay ve güneşin varlığı. Çünkü dünyayı geceleri ay aydınlatıyordu gündüzleri ise güneş. O halde dünyanın gece ve gündüz olmasının, sıcak ve soğuk olmasının da temel nedeni ay ya da güneş olabilirdi.

Ayın hareketlerini izlemek çok daha kolaydı. Çünkü bu hareketler her gün tekrarlanıyordu ve izlemesi kolaydı. Ay'ın hareketlerinin izlenmesi insanlara zamanı ölçmek açısından önemli bir yardımcı oldu.

Fakat asıl mesele güneşi izlemekti.

Kimileri dünyanın güneş etrafında döndüğünü ancak Galile'nin keşfettiğini iddia etse de insanlık en eski çağlarda bile bu bilgiye sahipti. Ve dünyanın güneş etrafındaki dönüş süresi de hesaplanmıştı. Basit olarak dört mevsim geçince bir tur tamamlanıyordu. Bu ise zaman olarak 365 güne denk geliyordu. 365 gün demekse tam bir yıl demekti.

Yılın başı 21 Mart

Astronominin bu gözlemleri elbette doğruydu ama bazı hesap hataları da vardı. Çünkü dünyanın bir eğimi vardı ve bu eğim dolayısıyla da gün ışınları dünyaya dik bir açıyla gelmiyordu.

İşte bu gözlem insanlara günü ve yılı çok daha net olarak gözlemleme ve bilme yolunu açtı.

Böyle bir gözlemden çıkan sonuç yeryüzünde güneş ışınlarının dünyaya dik açı ile geldiği bir gün olduğunu gösteriyordu.

Bu gün, kuzey yarımkürede 21 Mart tarihiydi.

21 Mart günü gün ile gece eşitleniyordu ve aslında yeni bir yıl da o tarihte başlıyordu.

Bugün modern astronominin takviminde yıl 1 Ocak günü başlar ama daha bilimdışı denilen burçlarda da ilk burç Koç burcudur ve 21 Mart günü başlar.

Aslında burada Koç, bir ayın adıdır.

Doğanın doğum günü mü insanın doğum günü mü?

21 Mart tarihi gerçek yılbaşı olarak insanlık tarihinde hep kutlanmıştır. Bizim Türk geleneklerindeki Nevruz da yılbaşı demektir.

Yılbaşı aynı zamanda baharın gelişi demektir. Yani yılın başı doğanın doğum tarihine göre saptanmıştır.

Bunun anlamı ise son derece büyüktür. İnsan olsa da olmasa da yıl ve gün olacaktır. Çünkü bu bir doğa kanunudur.

O halde yılın başı olarak doğa merkezli bir sistemde doğanın doğum gününün saptanması kadar akıllıca bir şey de olamazdı. Ve atalarımız bunu yaptı.

Daha sonrasında Hz. İsa'nın doğum gününün dünyanın da doğum günü olarak kutlanmaya başlanması ise hem bilim dışı bir yönelimdi hem de doğa karşıtı, insan merkezli bir sistemin başlangıcıydı.

Benzer bir şekilde Hz. Muhammed'in Hicreti'nin yılbaşı olarak kabul edildiği takvimde de, yani Hicri takvimde de benzeri bir durum vardı. Yine insan merkezli bir sistem kabul edilmişti.

Oysa insanı olduğu gibi doğayı da yaratan aynı tanrı ise, doğanın içindeki bir canlı olan insanın da doğanın parçası olması, kendini doğayla bir görmesi, doğaya üstünlük sağlamaya çalışmaması gerekirdi.

2010 yılda doğayı mahvettik

1 Ocak veya başka sıradan bir günün yılbaşı olarak kabul edilmesi, aslında insan denilen doğa canlısının, doğanın canına okuyacağı bir canavara dönüşmeyi kafasına koyduğu tarihti.

O?yılbaşından 2010 yıl sonra insanoğlu doğanın döngüsünü de, yılın akışını da, mevsimin oluşumunu da değiştirmeyi başardı.

O nedenle artık yılbaşlarında kar yağmıyor.

O nedenle Noel Baba'nın kayağının bir anlamı da yok.

2010 yılda mevsimleri mahvetmeyi başarmışız demek ki.

Tek başaramadığımızsa güneş ışınlarının yeryüzüne geliş açısını değiştirememek.

Ama bu gidişle bu eğimi de değiştirebilir ve mevsimleri toptan yok edebiliriz. Çünkü ne de olsa bu doğanın efendisiyiz.

Ve üstelik bunu o veya bu din adına ya da o veya bu ekonomik doktrin adına yapıyoruz.

Halbuki uyulacak tek kanun doğanın kanunudur ama bunu kabullenemiyoruz.

Oysa atalarımız eskiden 21 Mart'ta Nevruzu kutlarken, hem doğaya hem de doğanın kanunlarına boyun eğiyordu ve çok daha mutlu kutluyorlardı...

Kaynak: http://www.turksolu.org/265/firat265.htm

 

 

AdaptiveThemes