Skip to content

Stalin kitapları taze börekler gibi kapış kapış

4 Ocak 2010, ekleyen Ali Mert

haberveriyorum.net sitesinin "belirgin" özelliklerinden biri de, nerede bir Stalin haberi varsa onu bir kez daha açığa çıkarmak! Bugün de Cumhuriyet gazetesinde, dış basından çeviriler bölümünde, Rus resmi haber ajansı RİA Novosti'den -enteresan bir şekilde- soyadı Troitsky olan bir gazetecinin makalesinden Deniz Berktay'ın yaptığı bir çeviri mevcut. Stalin'e dönük ilgi ve tartışmanın bir türlü bitmemesini, onun birçok yönü bulunmasını ve Lenin "out" olurken Stalin kitaplarının taze börekler gibi kapış kapış satılabilmesini anlatan kısa haber/yorum şöyle: 

Stalin tartışması kapanmıyor

© Kendi hakkındaki efsaneyi bizzat kendisi yaratmaya girişen Stalin, halka yüzünü çok az gösterdiği gibi, sesini duymak da nadiren mümkün oluyordu... Stalin, bazıları için iyi, bazıları içinse kötü bir efsaneye dönüştü.

NİKOLAY TROİTSKİY

Josef Çugaşvili - Stalinin doğumundan bu yana 130 yıl, ölümünden bu yana ise 56 yıl geçti. Fakat Stalinin ruhu, bu dünyayı hâlâ terk etmedi. Stalin, hâlâ, en ateşli tartışmaların merkezinde yer alıyor. Siyasetçilerden her biri ona olan yaklaşımını ayrıntılı olarak belirtme ihtiyacı hissederken onun hakkında yayımlanan herhangi bir kitap binlerce eleştiriye maruz kalıyor.

Bütün bu tartışmaların ve siyasi açıklamaların tarihle, tarihe geçmiş bir kişilikle ilgisinin olduğunu söylemek tabii ki mümkün değil. Stalin hakkında en ateşli tartışmalara girenlerin pek çoğu, tarihi ya çok az biliyor ya da gerçekleri açıkça görmezden geliyor.

Bazıları Stalinin zamanında ülkenin İngiliz ve Japon casuslarıyla dolu olduğunu ve Stalinin hiç kimseyi suçsuz yere hapse göndermediğini, kurşuna dizdirmediğini söylüyor ve bu iddialarına bir de Churchillin Stalin, kara saban kullanan bir Rusyayı devraldı ve ardında atom bombasına sahip bir Rusya bıraktı sözünü ekliyorlar. Bazılarıysa, Stalinin II. Dünya Savaşının en başında 800 bin Sovyet askerini ve subayını kurşuna dizdiğini, 2 milyon kadar Sovyet askerinin ise Almanların safına geçtiğini iddia ediyor. Bu durumda Öyleyse, Almanlara karşı kim savaştı ve zaferi kim kazandı? sorusunu sormak gerekiyor. İkinci Dünya Savaşında ülkeyi işgalden kurtaran kişinin Stalin olduğunu karşıtları görmezden geliyor. Taraftarları ise Stalinin savaşın başlarında yaptığı çok büyük hataları ısrarla göz ardı ediyor. Stalin, daha hayattayken bir efsaneye dönüştü. Aslında kendi hakkındaki efsaneyi bizzat kendisi yaratmaya girişmişti. Stalin, halka yüzünü çok az gösterdiği gibi, sesini duymak da nadiren mümkün oluyordu. Bunların sonucunda Stalin, bazıları için iyi, bazıları içinse kötü bir efsaneye dönüştü. Stalinin bazılarının iddia ettiği şekilde, toplumun tamamı tarafından halkların babası olarak kabul edildiği doğru değildir. O dönemde aileler bile bu konuda ikiye bölünmüştü. Mesela, benim annem Stalinden nefret etmesine rağmen, bu nefreti onun 1942de gönüllü olarak cepheye gitmesine engel olmamıştı. Teyzemse, babası ve üç erkek kardeşinin toplama kamplarına gönderilmiş olmasına rağmen Stalin öldüğünde, hüngür hüngür ağlamıştı. Günümüzde, Lenine sadece bazı marjinal gruplar ilgi gösterirken Stalin ilgi görüyor ve hakkında yayımlanan kitaplar, taze börekler gibi kapış kapış satılıyor. Fakat, çeşitli kamuoyu araştırmalarının da gösterdiği üzere bu ilgi, somut bilgilerden ziyade, bir efsaneye inanmaktan kaynaklanıyor. Ayrıca, Rusyada on yıllarda karşılaşılan kaosun, düzensizliğin, Rusyanın 20. yüzyıl tarihinin en berbat devri olan Stalin devrinin, kitlelerin gözünde altın çağa dönüştüğünü görmek gerekiyor.

Rusçadan çeviren: Deniz Berktay (Rus Resmi Haber Ajansı RİA Novosti, 21 Aralık 2009)

Yorumlar

Çeviri, eleştiri, Stalin, börek

5 Ocak 2010, yazan Ayşe K.,
Yorum no: 1622

Cumhuriyet’te yayınlanan yazıyı okuyamadım ama metin buraya aktarılandan ibaretse (Ali Mert kırpacak değil ya), bu çeviri metninin, gazeteci/siyasi yorumcu Troitsky’nin orijinal yazısının kırpılmış bir versiyonu olduğunu belirteyim. Kısaltılmasında bir tuhaflık yok elbette ama bu kırpma işlemi yazının gerçek içeriğine bir hayli zarar vermiş görünüyor. Şu metni okuduktan sonra, kaynak ve kanıt sunmadan tarihi çarpıtmanın başka bir yolunun da, inkâr edilmesi artık imkânsız tarihsel gerçekleri absürd iddia ve söylencelerle karalamak yerine, bazı yerlerde ve durumlarda resmikabul de görebilen “ülkeyi işgalden kurtaran Stalin’di” türü su götürmez gerçekleri dile getirip “nesnel” bir değerlendirme yapıyor olma görüntüsü sayesinde, Stalin’in tüm diğer olumlu icraatlarını örtbas etmeye, Stalin “felaketlerini” öne sürme vizesi almaya ve bunları kanıksatmaya çalışmak olduğu söylenebilirdi belki. Aslında eski ve hiç de zekice olmayan bu yöntem eleştirilebilirdi.

Ancak kırpılmış hali bile fena halde çarpık olan yazının orijinali, bu oldukça naif yorumu hak etmeyecek kadar hınçla ve çarpıtma ile yazılmış. Dolayısıyla standart bir anti-komünist retorikten görünüşte dahi hiçbir farkı olmayan yazının özellikle temel fikrini ve amacını da belirten kısımları çevirmen niçin kırpmayı tercih etmiş, onu anlayamadım doğrusu. Yazıda yalnızca Lenin ile Stalin’in popülerliği karşılaştırılmıyor. “20. yüzyılın bu en kötücül üç diktatörünün farklı kaderleri”nden bahsediliyor. Lenin ve Hitler ile, günümüzde ancak tarihçiler ve bazı marjinal gruplar ilgileniyorken, yalnızca Stalin’in yeni nesil tarafından bu kadar yaygınca tanındığı belirtiliyor (gazeteci Troitsky’nin zihniyetini açıkça ifade eden bu benzetmeden, kullandığı sıfatlardan bizi keşke mahrum bırakmasaymış çevirmen). Bir başka kırpma da orijinal yazıda “Stalin, daha hayattayken bir efsaneye dönüştü” cümlesinden hemen önceki paragraf için söz konusu: “[Stalin] kültünün ardına saklanan acımasız despotizm..., ve despot, şef, ‘zaferlerin baş yöneticisi’ [tırnak yazara ait], bir mite dönüştü...” Sonrasında yazar, Stalin’i olumlu değerlendiren anket katılımcılarının (%37 - %54) görüşlerine pek güvenmediğini açıklıyor. Birkaç satır sonra da, ülke liderlerinin kendi ideolojilerinin olmadığı, insanlığı yeniden şekillendirme ve yeni bir dünya yaratma ideallerine ilgi duymadıkları, Stalin gibi onlarca tiran ve despotun her zaman yapmış olduğu gibi yalnızca kendi kişisel iktidarını güçlendirme gibi basit bir amaca sahip oldukları şeklindeki “parlak” fikirlerini sıralıyor. Bir de bugünün “ilerici toplumunun” Stalin’in yeniden itibar kazanması konusunda kaygılanmaması gerektiğini vs. bildiriyor.
 
Bunlarda şaşılacak bir şey yok tabii. Ama bu çeviri yazısı hakkındaki merakım sürüyor. Yazı genelde beğenilmiş ve ille de aktarılmak istenmiş ama bu sözlerden mi utanılmış acaba? Yoksa amaç “Stalin haberleri meraklılarını” fazla kızdırmadan bir kötü yazı örneği sunmak mıymış? Ya da börek gibi kapışılan metaların değerlendirilmesine küçük bir örnek olarak mı görülmüş yazı? Gazeteyi bulup yazıyı bir de bağlamı içinde okursam fikrimin değişeceği umudumu koruyayım gene de.
 
"Stalin haberleri meraklısı" kişiler için gazeteci/yorumcu Troitsky'nin orijinal yazısının bütüncül eleştirisine gelince, bu iş artık başka zamana bırakılsa da olur sanki. Nasılsa "taze börek" misali her daim ve her yerde, herkesçe kapışılabiliyor, sıcak servis ediliyorlar!
 

 

Stalin'le Ilgili Makalenin Cevirisi

5 Ocak 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1626

Sayin Ayse K,

Soz konusu makaleyi Rusca'dan ceviren kisi benim. Ciddi ve duzeyli bir elestiri yazisi yazdiginizi gordugum, fakat bazi degerlendirmelerinize katilmadigim icin bir yanit yazma geregi hissettim. Yaklasik uc yildir, Cumhuriyet gazetesinin Ukrayna muhabiriyim ve Rusya da benim bolgem icinde. Ilgilendigim ulkelerin basininda ilginc gordugum makaleleri, gazetemin dis basin sayfasi icin Rusca ve Ukraynaca'dan tercume ediyorum. Tercume ettigim makalelerin orijinalleri genellikle uzun oldugundan ve ayni sayfa icinde en az iki cevirinin yayimlanmasi soz konusu oldugundan, mecburen, kirpmak zorunda kaliyoruz. Fakat, benim makaleyi kirpma esnasindaki tercihlerimin ne "Stalin meraklilarini kizdirmadan kotu bir yazi ornegi sunmak"la ne de birseylerden utanmakla ilgisi yok. Benim bu zamana kadar cevirmeyi tercih ettigim makalelerin pek cogu, goruslerine kismen yada tamamen ters dustugum, fakat o ulkedeki genel kanaati yada bir kesimin kanaatini yansittigini dusundugum ve Turk okurunu ilgilendirecegini dusundugum makalelerdir. Ben, siyasi cizgi olarak, Kadro dergisi ekolune bagli bir jakoben Kemalistim. Stalinist degilim, fakat Sovyet donemine ozel alerjisi olan biri de degilim. Haber ve ceviri tercihlerimde, ne Sovyet karsiti propaganda yapma istegi, ama ne de Stalin meraklilarini incitmeme istegi kesinlikle rol oynamaz. Ben, gerek Rusya'da, gerekse Ukrayna'da her kesimden insanla Lenin ve Stalin konusunda sohbetler yapmis biri olarak size soyleyebilirim ki, yazarin bazi yorumlarina katilmamakla birlikte, yazi, Rusya'daki genel kanaati yansitiyor. Ruslar'in Lenin ve Stalin'e yaklasimlari arasinda da gercekten ciddi fark var. Bunu ayrica uzun uzun tartisabiliriz. Saygilarimla.

Deniz Berktay
Cumhuriyet Gazetesi
Ukrayna Muhabiri

Stalin'le ilgili yazı ve çevirisi hakkında

6 Ocak 2010, yazan Ayşe K.,
Yorum no: 1628

Sayın Deniz Berktay,

Yanıtınız için teşekkür ederim. Öncelikle siyasi görüşünüzün/ekolünüzün, üzerinde durmak istediğim konu ve çevirinize yönelttiğim eleştiri açısından ancak ikincil bir önemi olabileceğini belirteyim. Siz ya da bir başkası, Sovyetlere sempati ya da antipati besleyebilirsiniz, Stalin hakkında şu ya da bu düşünceye sahip olabilirsiniz. Önemli olan, konuyla ilgili çalışmalarınızda iddialarınızı, görüşlerinizi destekleyecek argümanlara hangi yollarla ulaşmış olduğunuz, bilimsel ve etik araştırma kriterlerine uygun davranıp davranmadığınız ve aktarımlarınızda kaynak, kanıt sunma kaygısına sahip olup olmadığınızdır. Stalin ve dönemi hakkında öğrendiklerimin önemli kısmını anti-Stalinist denilebilecek, sosyalizmle de bir ilgisi bulunmayan ama bilim ahlakına sahip, mesleğine saygı duyan Arch Getty, Mark Tauger gibi tarihçilere borçluyum. Bu yüzden ne siyasi görüşümün uyuşmadığı kişilerin çalışmalarını daha başlangıçta göz ardı etme eğilimi taşırım ne de bu kriterlere uygun çalışmayan sosyalist araştırmacıların yanında yer alırım. Bu açıklama, insan aklına hakaret niteliğinde karalamaların, iftiraların, bulandırmaların, bilgi kirliliğinin, açık yalanların kol gezdiği Sovyet tarihi çalışmalarına yaklaşımımı da sanırım özetler.
 
Orijinal yazı ve çevirinizle ilgili eleştirilerime gelince, öncelikle hakkında hiçbir olumlu görüşe sahip bulunamadığım yazının, tarafınızca tercih edilen aktarım biçimine anlam veremediğim için eleştirdiğimi belirteyim. Yer kısıtı nedeniyle yazıyı kısmen çevirmeniz gerektiğini belirtmişsiniz. Fakat hangi kısımları çevirmenin hangi vurgunuza uygun düştüğü, örneğin yazının Lenin ve Stalin’in popülerliğini ele aldığı paragraf, hatta aynı cümle içinde yapılan Hitler’le benzeştirme ya da gene aynı yerde geçen “en kötücül üç diktatör” ifadesini çeviride bulundurmayacak kadar detaylı, özenli bir kırpma işlemini neye göre gerçekleştirdiğiniz hakkında net bir fikrim oluşmadı maalesef. Bu durumda, açıklamanızdan yola çıkarak, katıldığınız ve katılmadığınız görüşlere sahip gazetecinin katıldığınız görüşlerinden bir tanesi olan Rusya’da Lenin ve Stalin’e bakış farklılıklarını vurgulamak istediğinizi düşünebiliyorum ancak. Gene yalnızca tahminime göre, çevirmeyi uygun bulduğunuz kısımların sizin dikkat çekmek istediğiniz konuyla/konularla örtüşeceğini ve yer sıkıntısı dışında özellikle çeviriye katmadığınız (belki de katılmadığınız içindir), bence son derece önemli parçaları yazının bütününden ayıklamanın bir kayıp oluşturmayacağını düşünmüş olabilirsiniz. Bu tercihi yaparken yazının parçalarından ziyade, içeriğini bütüncül olarak değerlendirip değerlendirmediğinizi; vurgulamak istediğiniz konu ya da konuları sağlıklı yansıtıp yansıtamayacağı değerlendirmesini hangi kıstaslara göre yaptığınızı bilemiyorum. Ama değinip geçtiği tüm konuların yanısıra, türlü nedenlerle benim de belki kısmen katılabileceğimi hissettiğim Lenin ve Stalin’e bakış farklılıkları vurgunuzu da kırpılmış ya da orijinal haliyle, kanımca yansıtma yeteneğine sahip bulunmayan bir yazıyı aktarmayı tercih etmişsiniz. Gazetecinin yazısını bu yeteneksizliğe mahkum eden, hiçbir uzlaşı içerisinde bulunamayacağım siyasi yönelişinden önce, incelemek ya da aktarmak istediği konuları, tarihsel olayları ele alış biçimi. Yazı boyunca açıkça belirtilen, ima edilen tüm argümanlarda izlenen yöntem, çok bildik anti-komünist karalama kampının kullandığıyla aynı. Hiçbir kaynak ve kanıt gösterme kaygısı gütmeyen bu kampın tek bir yöntemi bulunuyor: “Gerçek, benim doğru olmasını istediğimdir". Ve bu yöntemin en sonunda ulaştığı da "gerçek önemli değildir” sonucu oluyor. Çok çarpıcı ve ilgili kişilerce bildik bir örnek vereyim. Sovyet ve Stalin mitlerinin babası diyebileceğimiz, pek çok takipçisi bulunan (kendini solda görenlerin bir kısmının bile bilinçli ya da bilinçsizce onu referans aldıklarını gördüğümüz) tarih profesörü Robert Conquest’in (92) şu açıklaması mitlerin kaynağını, onlara itibar edenlerin çalışma yöntemini, iddialarının dayanaklarını açıklıyor:
“Gerçek, yalnızca söylenceler halinde elekten geçirilebilir”, “...siyasi konularda, mutlaklığı bulunmasa da en iyi kaynak dedikodudur...” (Robert Conquest, The Great Terror, Macmillan, 1973, New York, p.569.) Stalin üzerine yazdığı ve birçok kaynakta açık ya da örtülü referansına rastlanabilen kitapta bu yöntemini çok iyi icra eder Conquest (http://www.amazon.com/Stalin-Breaker-Nations-Robert-Conquest/dp/0140169539 ). Sonra bütün sağ ya da bir kısım sol yayında, çalışmalarda bu hayret verici yöntemin izlerine, ürünlerine rastlanır. Üstelik bilimsel verilerle çalışan Mark Tauger gibi tarihçilerle girdiği polemik sonucu itiraf etmek zorunda kaldığı yalanlarını bile bugün hâlâ referans alan onca kişi bulunur. Bunların tümü insan aklına, bilime gerçek birer hakaret ve önce bu nedenle kabul edilmesi mümkün değil.
 
Çevirdiğiniz yazı da bütün itibariyle bu zihniyeti, bu yöntemi yansıtıyor. Bazı konulara değiniliyor, yığınla iddianın içinde yer aldığı koskoca bir “en berbat çağ”dan bahsediliyor vs. Bu “berbat çağı” kanıtlar hiçbir veri, kanıt sunulmuyor. Belki de gösterdiği tek “kanıt” olan ailesinin izlenimlerine, yaşam deneyimlerine ya da kendi kurgularına, inançlarına, bu alanda etkin ve biricik kaynak olarak değerlendirilmeyen tanıklıklarına inanmamız bekleniyor. Sizin çeviri amacınızla ilişkili olabilecek ama aktarmayı tercih etmediğiniz o çirkin benzetme aynı kaygısızlıkla yapılıyor. Lenin ve Stalin’in popülerliklerini temellendirecek esas unsurlar, toplumsal ve siyasal nedenlere değinecek yerde –ki sizin açıkladığınız ve belki kırpma tercihinizde de etkili olan yazarın katıldığınız görüşüne ancak bu hizmet ederdi- “20. yy.’ın en kötücül diktatörleri” dediği Lenin, Stalin ve Hitler popülaritesini karşılaştırmaya girişiyor. İnsanlık tarihinde bir dönüm noktası olan dönemin, doğru ya da yanlış somut eylemleri, söylemleri, mesajları, eserleri ile var olmuş/olan bir temsilcisinin bir mite dönüştüğünü (yalnızca Rusya'da da değil, tüm dünyada)  tespit etmekle kalmıyor, adeta bunu istiyor ve bu nedenle ona (bir mite) yoğun ilgiden (dünya çapında gösterilen ilgi de dahil) korku duyulmaması, bu ilginin ciddiye alınmaması gerektiğini hırsla belirtiyor. Bizzat Stalin tarafından yaratıldığına dair hiçbir kanıtın bulunmadığı, tersine Stalin’in mücadele ettiğini yazıları ve konuşmaları sayesinde bildiğimiz “putlaştırma” hakkında gene kanıtsız iddia ve doğru olmayan bir yargıda bulunuyor. Lenin ve Stalin’e bakışı bu derece nesnellikten ve bilimsellikten uzak bir gazetecinin, herhangi bir iddia ve gözlemine güvenilemeyeceği gibi onlara toplumsal bakışı da doğru yansıtabileceğine haliyle inanamıyorum.
 
Yazının kırpılmış çevirisi (özel bir kırpma tercihinizin söz konusu olmadığını bilsek bile), işte bizi bu gözlemlerden ve dolayısıyla gazetecinin zihniyet ve yönteminden büyük oranda bihaber bırakıyor, bu haliyle de yazıdan etkin ve doğru bir sonuç çıkarılamıyor. Tersine, yazının orijinalini okumamış, yazarın görüşünü ciddiyetsiz kılan yöntemi, mesnetsiz ve hınç dolu ifadelerinin eksikliği içinde kalan birisi için objektif olmaya çalışan bir analist görüntüsü oluşturma tehlikesi bile taşıyor. Sizin izlenimlerinizle örtüşür sonuçların gazeteci tarafından da ifade ediliyor olması gibi bir neden, kaynağın bu niteliği ortadayken, ne yazık ki benim için pek bir anlam oluşturmuyor.
 
Son olarak, hangi yazıyı okura sunmak istediğiniz sizin tasarrufunuzda elbette. Ama benim gibi, yaptığı işle doğrudan ilgili bulunmasa da konuya merakı olan okurların, artık ortaya çıkan belge ve bilimsel çalışmalar sayesinde daha sağlam ve güvenilir kaynaklar elde ettiğini ve konu üzerine çalışanların ya da çalışmaları aktaranların bu tür eleştirilerle daha sık karşılaşabileceğini zannediyorum. Umarım bilimsel verilere ve akademik kaynaklara daha hakim bir okur yazar kitlesi etkileşimi, Türkiye’de de konunun hak ettiği ciddiyet ve özenle ele alınmasını sağlar.
 
İyi çalışmalar dilerim...Saygılar...
 

Tekrar merhaba, Çok gecikmiş

26 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2072

Tekrar merhaba,

Çok gecikmiş bir yanıt olacak belki, ama, bu konuda birkaç noktayı aydınlatma ihtiyacı hissettim.

Söz konusu yazı, Stalin'in kim olduğundan çok, onun toplum tarafından nasıl algılandığını irdeliyor. Benim Stalin'le ilgili bir makaleyi dış basın sayfası için çevirmek isteyişim de, tarih tartışmasından ziyade, günümüzde Rusya'da Stalin çevresinde dönen tartışmalar hakkında bilgi verme amacını taşıyordu. Stalin dönemini özellikle Rus yazarların eserlerinden ayrıntılı olarak öğrenmekle birlikte, o dönem hakkında yine de kendimi yetkin saymam. Fakat, hemen her kesimden Rus'la Stalin konusunu konuştuğum için, Rusya'da Stalin'in özellikle de günümüzde nasıl algılandığı konusunda konuşabilirim. Burada, söyleyebilirim ki, yazar -Stalin'in kendisine yönelik yaklaşımı ne olursa olsun- günümüz Rusyası'nda Stalin hakkındaki algılanışı büyük ölçüde doğru olarak dile getirmiş. Zira, günümüzde Rusya'da Stalin'e yönelik her kesimde büyük bir ilgi var. Entellektüel olsun olmasın, hemen kiminle konuşursanız, konu bir şekilde Stalin'den açılıyor ve insanların önemli bir bölümü, Rusya'nın Stalin gibi bir lidere ihtiyacının olduğunu söylüyor (bu noktada yine bir hususun altını çizmek isterim ki, bu durum, özellikle 2004 ve 2005 yıllarında, yani, NATO ve AB'nin Doğu Avrupa'ya doğru genişlediği ve Rusya'nın kendisini Batı tarafından kuşatılmış bulduğu günlerde geçerliydi). Fakat, Stalin'i öve öve bitiremeyenlerin önemli bir kısmının sosyalizmle yakından uzaktan alakası yok. Lenin'i "Alman casusu" ve "Rusya'yı kaosa sürükleyen bir şeytan" olarak görüyorlar (Bana bu ifadeyi söyleyen de, Moskova'nın en saygın eğitim kurumlarından birinin profesörlerinden biriydi). "Bu nasıl olur" derseniz, hemen söyleyim, Rusya'da bugün egemen olmaya başlayan kültür, gayet muhafazakar bir kültür. İktidardaki Birleşik Rusya Partisi de, geçtiğimiz aylarda düzenlediği kongrede, ideolojisini "yenilikçi muhafazakarlık" olarak belirledi. Kilise, devlet ve toplum hayatında giderek daha fazla öneme sahip durumda. Stalin'i sevenlerin önemli bir kısmı da, Stalin'i, Rusya'yı (Rusya'da Sovyetler Birliği'ne duyulan özlem de artık büyük ölçüde, sosyalizme olan özlemden ziyade, geçmişteki imparatorluklarına duyulan özlem niteliği taşıyor) imparatorluk düzeyine getirdiği, dünyanın iki büyük süper gücünden biri yaptığı ve ülkeyi, içinde bulunduğu kaostan (bu kaostan da Lenin'i sorumlu tutuyorlar genellikle) demir yumruğunu kullanarak çıkardığı için seviyorlar. Belirtmek gerekiyor ki, Rusya toplumunda zaten mutlak devlete yönelik var olan eğilim, 1990'lı yıllarda Yeltsin, Yegor Gaydar gibi politikacıların "demokrasi" altında ülkeyi düşürdüğü bataktan sonra, büsbütün güçlendi. En ortalama bir Rus'la konuştuğunuzda, "birilerinin Stalin gibi, bizi demir yumruğuyla kurtarması lazım" dediğini görüyorsunuz. Biraz önce sözünü ettiim, Lenin'i "şeytan" olarak nitelendiren akademisyen ve onun arkadaşlarına Stalin'i sorduğum zaman, şunu söylemişlerdi: "Stalin ve Beria, Rusya'yı nükleer güce dönüştürmüş kişilerdir. Ha, ayrıca da komünist olmuş olabilirler, ama bundan bize ne? O, onların tercihi. Fakat bizim ülkemizi bir süper güce döniştüren, onlardı". Gerek bu kesimde (onlardan çok çeşitli örnekler de sunabilirim), gerekse toplumun diğer kesimindeki Stalin taraftarlarının sadece az bir kısmı, Rusya Komünist Partisi'ne sempati duyanlar arasında yer alıyor (RFKP, gerek Lenin'e, gerekse Stalin'e olumlu yaklaşıyor). Hem muhafazakar olan hem de Stalin'i öven kişilere Stalin'in 1930'larda dini kurumlara yönelik politikasını hatırlattığımda bana "fakat sonra hatasını anladı", ya da, "Stalin değil, onun çevresi suçluydu", gibi yanıtlar veriyorlardı.

Bir diğer noktayı daha belirtmek istiyorum, benim çevirimle ilgili olarak bu sitede -benim bazı ifadeleri metinde yeterince açamamamdan da kaynaklanabilecek- bir yanlış anlaşılma olmuş: Rusya'da "taze börekler gibi kapış kapış satılanlar", Stalin'in kendi yazdığı kitaplar değil; Stalin'in hayatı hakkında çeşitli yazarlarca kaleme alınan kitaplar. Stalin'in külliyatını Rusya'da kitapçılarda bulabilmek, en azından bundan birkaç yıl önce, çok zordu. Kitapçıya gidip Stalin'in kitaplarını sorduğumda, bana tuhaf tuhaf bakıyorlardı. Nedeni, sosyalizm tartışmalarının Rusya'da epeyce gündemden düşmüş olması. Rusya'daki komünistlerin bile Marksizm'e yaklaşımı, Türkiye'de benim de çocukluğumdan beri içinde yetiştiğim ve tanık olduğum sosyalizm tartışmalarından ve sosyalizm algılamalarından çok çok farklı. Bunu da olumlu bir gelişme olarak falan söylemiyorum (siyasi eğilimimi de belirtmenin en önemli nedeni buydu), fakat, Rusya'da mevcut durum, budur.

Diğer taraftan, sizlerin ilgisini çekebileceğini düşündüğüm için, kendi haber portalım olan www.avrasya-haber.net'te Stalin ile ilgili son günlerde gündeme gelen iki haberin linkini vermek istiyorum:

http://www.avrasya-haber.net/rusya/stalin-gazozlari-piyasaya-suruluyor

http://www.avrasya-haber.net/rusya/moskova-belediyesi-stalinin-resimlari...

Bunlara ek olarak, Cumhuriyet gazetesinde bundan ikibuçuk yıl önce (12.08.2007) yazmış olduğum ve Stalin'le ilgili olarak Rusya'daki izlenimlerimi aktardığım bir pazar yazısını, aşağıda takdim ediyorum. Saygılarımla.

Deniz Berktay

DENİZ BERKTAY
KİEV
Stalin'in gölgesi

Üç yıl önceydi. Güney Rusya şehirlerinden birinde trenden inmiş ve bindiğim taksi dolmuşta şoföre, şehrin nüfusunun ne kadar olduğunu sormuştum. Şoför, "Bu şehrin nüfusu eskiden 1 milyondu, fakat Sovyetler dağılınca yüz binlerce kişi Batı ülkelerine, bazıları da İsrail'e göç etti" diye anlatırken, arka koltukta oturan ve görünümünden yüzyıllarca Rusya'daki merkezileşme politikalarına en fazla karşı çıkan ve bunun en fazla cefasını çekmiş Eski Müminler tarikatı üyesi olduğu anlaşılan ak sakallı rahip, hiddetle ve kelimeleri tükürürcesine dişlerinin arasından fırlatarak "Yüz binlerce kişi de Stalin yüzünden öldü. Allah onun belasını versin" diye sohbete girdi. Şoför bunun üzerine arkasına dönerek "Peder, niye öyle diyorsun? Bizim ülkenin sanayileşmesi de Stalin sayesinde oldu" diye Stalin'i savunmaya kalkınca, benim şehrin nüfusu hakkındaki sorum, ateşli bir Stalin tartışmasını başlatmış oldu. Stalin, 1924'ten 1953'e kadar Sovyetler Birliği'ni yönetmiş ve bir taraftan ülkeyi ileri bir sanayi ülkesi ve dünyanın ikinci süper gücü haline getirirken, diğer taraftan milyonlarca kişinin ölümüne neden olmuş; sonuçta, ölümünden üç yıl sonra Sovyet Komünist Partisi tarafından suçlu ilan edilerek ismi her yerden çıkartılmıştı.

Yakın bir yerde inmem gerektiği için bu ilginç tartışmanın gerisini dinleyemediysem de, sonradan hemen hemen kiminle sohbet ettiysem konu bir yerde Stalin'den açıldı.

İşin bana ilginç gelen yönü, Stalin'i övenlerin çoğu dindar, hatta muhafazakâr sayılabilecek kimselerdi ve bir taraftan halkı Stalin gibi yönetecek bir lidere ihtiyaç olduğunu söylüyor, diğer yandan da sosyalizmi ve Lenin 'i yerden yere vuruyorlardı. Onlara göre Lenin, "ülkeyi parçalanmaya ve anarşiye sürükleyen bir Alman casusu" , hatta bir akademisyenin bizzat kullandığı deyimle "şeytanın ta kendisi" idi. Merak edip de muhataplarıma "Peki, Stalin döneminde binlerce kilise kapatıldı. Siz ise dindarsınız..." diye hatırlattığımda, ya "O kadarcık kusuru olur" ya da "Kendisi de sonradan hatasını anladı" diyerek işin içinden çıkıveriyorlardı.

Rusya'da geçen günlerde yapılan ankette Stalin'e sempatinin arttığının ortaya çıkması da, aslında sosyalizme özlemden çok, "Başımızda sert bir lider olsun" anlayışını gösteriyor. Yoksa, sözgelimi, kitapçılarda Stalin'in eserlerini bulmak o kadar kolay değil.

Fakat Stalin'e sempatinin artmasına ve bazı şehirlerde onun heykellerinin dikilmesine rağmen devlet, bu zamana kadar Stalin'in itibarının iadesi için yapılan girişimlere gayet mesafeli yaklaştı. Çünkü Stalin'in itibarını iade etmek, onun dönemindeki baskı politikalarını ve siyasi cinayetleri de aklamak anlamına gelebilecek. Stalin'in mirasını sürdürdüğünü söyleyen Rusya Komünist Partisi bile, Stalin döneminde Orta Asya'ya sürülen halklardan özür dileme gereğini hissetti. Kilise de Stalin'e tepkili.

O nedenle, Stalin'e karşı, Berlin'i ele geçiren Mareşal Jukov 'u öne çıkartıyor ve Jukov'un aslında Marksist değil,

"gizli bir Hıristiyan" olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Fakat, Stalin karşıtlarının azımsanamayacak kadar çok olmasına rağmen ülke genelinde "dediği dedik lider" imajına olan bu yoğun ilgi, Rusya'nın Batı yanlısı "renkli devrim" girişimlerinin başarıya ulaşma şansı bakımından çevresindeki ülkelere benzemediğinin ve böyle bir girişim başarıya ulaşacak olsa bile bunun liberal partiler aracılığıyla olamayacağının en somut kanıtı.

Lenin, Stalin ve Rus milliyetçileri…

28 Şubat 2010, yazan Ayşe K.,
Yorum no: 2092

Merhaba,

Aktardığınız izlenimler ve yorumlarınız faydalı oldu, teşekkürler. Ele aldığınız konulara zaman darlığı nedeniyle şimdilik kısa kısa değineceğim ama dileyen olursa daha sonra üzerinde durabiliriz.
 
* Her ülkenin egemen sınıfı, vatandaşlarında milliyetçilik duygularının gelişmesi için “işine yarar bir geçmiş” oluşturmaya çalışır. Baltık ülkelerinde, Polonya’da ve Ukrayna’da, bu “işe yarar geçmiş”, şimdi “özgürlük savaşçıları” adı altında toplanmış Nazi yandaşlarınca yaratılıyor/korunuyor. Buna sıkı sıkıya bağlılar ve ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlar.
 
Rus milliyetçilerinin bugün Stalin’le yapmaya çalıştıkları da bu. Ülke onun liderliğinde sanayileşmiş bir süper güç haline geldiğinden, Stalin, bugün birçok Rus milliyetçisi için bir kahraman. Lenin ise, ülke henüz yeniden yapılanmadan, sanayileşme ve “süper güç” olma yolunda atılımlar sonuca varmadan önce öldü. Dolayısıyla, Lenin’in anti-komünist milliyetçiler için bir “kullanım değeri” yok.
 
“Turuncu Devrim”in sabit bir anlamı bulunmuyor zannedersem. Bu, bazen Batı Avrupa ya da (hatta) ABD tarzı (güdümlü) “demokrasi” isteyenleri işaret etmek için kullanılıyor (sanırım Kasparov’un yapmaya çalıştığı bu). Rusya’da ise bunun anlamı farklı. Rusya’da “liberaller” eliyle böyle bir şeyin olabileceğine, bizim gibi, Rus burjuvazisi de inanmıyor tabii. Bu nedenle, gerçek içeriğiyle, “Lenin’in öğrencisi”, komünist Stalin olarak ondan yararlanamazlar, ama sizin çeviri yazınızın orijinalinde öne sürüldüğü gibi “despot şef, diktatör, gaddar lider” Stalin’den yararlanabilirler. Onlara gerekli olan “imajın” içini de bugün Putin’le, öbür gün başka biriyle (belli mi olur belki bir piyasacı sosyalist liderle) doldurabilirler. Sizin görüştüğünüz profesörün belirttiği gibi, “ülke çıkarları”nı dışarıda savunacak (elbette burjuvazinin çıkarlarını), içeride ve dışarıda yumruğunu masaya vuracak, despot bir liderin otoriter yönetimi… Gereksinim bu… “Turuncu Devrim”, bugün Rusya için bu anlama geliyor.
 
Bu arada, bu sitede de haberleri yapılan, bugünkü yönetimin Sovyetlerin itibarı için ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekleştirdiği “savunular” da burjuvazinin çıkarları doğrultusunda yapılıyor. Batı, SSCB’nin parçalanması için çok uğraş verdi. Bu sırada, Rusya’yı çevreleyen birçok düşman ülke yaratıldı. Rus burjuvazisi bu durumdan da memnun değil tabii. Stalin’den ayırarak, yüzeysel biçimde savunmaya çalıştıkları tarihsel gerçekler de bu memnuniyetsizliği gidermeye yönelik…(gerçi yüzeysel savunudan söz etmek bile ne kadar doğru bilemiyorum. Mesela hükümet, Katyn katliamını Sovyetlerin yaptığını kabul ediyor, yalnızca bunun bir soykırım olmadığını savunuyor, tam da çıkarlarına uygun olarak).
 
İşte, bizim gazeteci/analist Troitsky’nin aktarmadığı (ve siyasi yönelişi nedeniyle aktaramayacağı), tersine, milliyetçi, anti-komünist Rus burjuvazisinin gereksindiği bu Stalin imajını desteklemek ve yeniden üretmek üzere kaleme aldığı yukarıdaki yazıda eksik olan bu.  Sizin ikinci yorumunuzda aktardığınız izlenimlere siyasal/toplumsal açıklama getirmek, karalama ve çarpıtmaya başvuran bu gazetecinin üstlenmeye niyetlendiği/niyetleneceği bir iş değil. Oysa Rus halkının Stalin ve Lenin’e yaklaşımıyla ilgili bu durumu tespit etmek yetmez, açıklamamız da gerekir.
 
* Lenin hakkındaki “Alman casusu” iddiaları, bildiğimiz gibi, çok eskiye dayanıyor. Lenin’i Alman bağlantılı olarak tanımlamaya başlayan Menşeviklerdi. Bu konuda, Parvus-Helphand araştırılabilir (Parvus hakkında birçok kaynak bulunuyor, özellikle Almanca). Lenin’in Almanlardan ilk kez 1915 yılında 2 milyon, son olarak da 1918 yılında 60 milyon mark aldığını iddia ediyorlar (“satın alınmış devrim” söylencesini böyle yayıyorlar). Bu para transferini gerçekleştirenin Ganetsky, organize edenin de Parvus olduğu iddia edilir. Kanıt için bir ABD temsilcisinin adıyla anılan “Sisson belgesi” sunuluyor. Fakat belge, 1918 yılında basıldığından itibaren sahteliği kanıtlanmış. 1956 yılında da ABDli bir araştırmacı bu belgenin sahteliğini kanıtlamış son olarak (Kennan G., The Sisson Documents, Journal of Modern History., Vol. 27, 1956). Bu tarihten beri, Sisson belgesinin sahteliği genel kabul görmüş ve ciddi hiçbir araştırmacı tarafından bir daha öne sürülmemiş. Sahtekârlığı yapanların kim oldukları da bugün biliniyor, biri Polonyalı bir yazar, diğeri Rus bir gazeteci. Parvus o dönemde Lenin’e muhalif kanatta bulunuyor ve para aktarımını gerçekleştirdiği iddia edilen Ganetsky de Almanya ve Rusya arasında yasa dışı ticaret yapan bir İsveç firmasında çalışan biri. Bugün de Lenin’i ve Devrim’i karalamak isteyenler bu sahte belgelere ve söylencelere dayanarak işlerini yürütüyorlar. Bu iddiayı öne süren “Stalinciler”, anti-komünist Rus milliyetçilerinden başkaları değil.
  
* Mareşal Zhukov’a (Jukov) gelirsek, iyi ki açtınız bu konuyu, belki ilginizi çekebilir diye size önemli ve çok az kişi tarafından bilinen, 1993–94 yıllarında açığa çıkmış bir belgeden söz edeceğim. Zhukov’un, bazılarınca ileri sürüldüğü gibi, Stalin’in “sağ kolu” falan olmadığını gösteriyor bu belge.  Stalin, savaş sonrasında Almanya’dan elde edilen savaş ganimetlerini zimmetine geçirmesi nedeniyle Zhukov’u çoktan yanından uzaklaştırmıştı (belge). (Bunun yanı sıra hakkında daha başka iddialar da bulunuyor.)
 
Kruşçev döneminde, Stalin gözden düşürüldü ve Zhukov, 1957’de Molotov, Malenkov ve Kaganovich’e karşı Kruşçev’e ciddi biçimde yardım etti ve tabii Zhukov bundan sonra öne çıkarılmaya başlandı. Zhukov’un anılarının bir kısmında Stalin’den övgüyle söz etmesi de bir şeyi değiştirmez. Destekçisi olduğu Kruşçev’in zamanında ve Kruşçev’den sonra olmak üzere anılarının iki versiyonu bulunuyor ve ilki gayet anti-Stalinist görünüyor.
 
Zhukov, 2. Dünya Savaşı’nın önemli bir ismiydi ve bu imaj, burjuvazinin gereksinimi “işe yarar geçmiş”in bir parçası oldu. Böyle bir figürün de Stalin’e karşı öne çıkartılması tesadüf değil tabii.
 
* “…Rusya Komünist Partisi bile, Stalin döneminde Orta Asya'ya sürülen halklardan özür dileme gereğini hissetti.”
 
Konumuzla ilgili olarak, bunun da şaşırtıcı olduğunu düşünmüyorum (sinir bozucu olduğunu kabul etmekle birlikte). Ne yazık ki bugün Rusya’nın en geniş komünist kitlesini (bu kitlenin de parti eliyle nasıl eritildiğini düşünmek gerekir) bünyesinde toplamış partinin lideri (yöneticileri ve tabanının bir kısmı da) Kiliseyle uzlaşmış, Slav halklar dışındaki Sovyet savunucularını reddetme noktasına gelmiş, milliyetçi bir Putin yandaşı...Yukarıda ifade etmeye çalıştığım Rus burjuvazisinin Stalin imajı üzerindeki çalışmalarına katkı sunan bir siyasetçi. Gizli saklı olmayan böyle bir siyasi çizgi izleyen komünist parti liderinin Sovyet tarihine ne kadar sahip çıkabileceği düşünülürse, o da o kadar çıkıyor... Birçok Sovyet çarpıtması hakkında tarihsel gerçeklere arkası dönük (sürgün Orta Asya halkları konusu da dahil). Bir yandan doğum günlerinde, ölüm yıldönümlerinde, türlü anmalarda, çelenk, toplantı vs. türlü ritüelleri yerine getiriyor, TV programlarında en heyecanlı Stalinist kesiliyor, öte yandan ne hakla, niçin, neye dayanarak özür dilediği anlaşılamadan Stalin adına özür dileyip duruyor. 
 
Geçtiğimiz günlerde “Ulusal Bolşevikler" denilen gamalı haç benzeri bir amblem ve diğer Nazi sembollerini çağrıştıran materyallerle kendilerini tanımlayan bir grubun hapse atılmış üyesi için Medvedev'den af diledi Ziuganov (savaş gazilerinin yanıtı: http://www.regnum.ru/news/1222831.html )
 
“Ulusal Bolşevikler” onlarca yıldır (1930lara kadar dayanıyor) var olan bir oluşum aslında. Strasser kardeşler ve Goebbels yönetimindeki Nazilerin “sol” kanadı, 1920lerde ve 1930ların başında Almanya’da “Ulusal Bolşevikler”e yakındı. Rusya’da söz konusu parti (NBP) ise 1992’de kuruldu.
 
(Doğrusu, ben bu tayfayı izlemiyorum ama Batı’da çok iyi yapılıyor bu.)
 
Ziuganov’un kendisi de bir tür “ulusal bolşevik”, bana göre.
 
Diğer komünist oluşumlarınsa (CC AUCPB gibi) maalesef değerli üretimleri bulunsa da etkinlik ve etki alanları sınırlı. Anti-komünist tezler Rusya’da da üretilmeye/korunmaya ve yayılmaya devam ediliyor böylelikle…
 
İyi çalışmalar dilerim…
 

 

Lüküs limuzini de kapış kapış olur mu sizce?

29 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2523

Koleksiyoncu bir arkadaş göndermiş ilgimi çeker diye . Belki sizin de çeker. Kapış kapış gden bi tek Stalin kitapları değilmiş. Lüküs limuzini de satılıyormuş bugünlerde. Sapkın liderin ölen milyonları istatistik diye onurlandırdığını biliyoruz zati ama bu bi kez daha sefahatçi, saltanatçı, halk düşmanı yönünü göstermiş oldu. Halkı savaştan çıkmış, açlık ve yokluk içinde, 22 milyon kayıpla acı içinde iken, diktatör deri koltuklu lüks limuzini görüp özenmiş, kendisi için de bir tane emretmiş. Şimdilerde de satışta imiş. Dönemin son model arabası, bakalım kapış kapış kaça gidecek müzayedede. Lakin bence satılmamalıydı, ibret olsun diye stalin hayranlarının diline yapışmış tek “başarısı” savaşta ölen 22 milyon adına dikilen bir savaş anıtının yanıbaşında koruma altına alınmalıydı. Bokunda boncuk arayan, kaba saba her konuşmasından, yazısından, her adımından deha çıkartmaya çalışan muhterem Stalinistlerimiz savaş kahramanı milyonları anarken onu da ziyaret ederlerdi. Hakkındaki görüşleri okuduktan sonra çok ümitsizim ama belki içlerinden bu kadar kör cahil olmayan, biraz insaflı, vicdanlı ve objektif birileri çıkıp “gominist Stalin” nasıl bir "Lenin öğrencisi" imiş anlayabilirdi de bu traji komik durum bi işe yarardı... belki yani...

http://blog.jameslist.com/2010/joseph-stalins-car-for-sale-on-jameslist/

Stalin was given a Packard Super Eight by FDR during the war. The car impressed him so much that ZiL in post-war times decided to manufacture their own “variant” of the car. From 1950 until his death in 1953, the ZIS-110 served as the red czar’s parade car

Stalin'in arabası

30 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2530

ZİS-110 sovyet fabrikalarında üretilen bir sovyet arabasıdır. Sadece Stalin tarafından kullanılan bir araba da değildir. Arabanın yapıldığı fabrika da Stalin'in adını taşır. Aşağıdaki fabrikada üretilmiştir: http://en.wikipedia.org/wiki/ZiL O vakitler şimdiki gibi sağlam eşekler olmadığından sağlam bir arabaya binmiş adam, kusura bakma.

lüks limuzin

30 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2538

e tamam işte aynı şeyi söylüyorsunuz. limuzin kullanan diğerleri kimler işçiler mi? parti kodamanları, nomenklatura... farklı birşey demediniz yani., bir grup elitin yönetiminde kullanılan kaynaklardan, sosyalist sistem adı altında bürokrat elitlerin sömürüsünden bahsediyorsunuz biriniz bilerek biriniz bilmeyerek. külte de karşıymış yorumlardan birine göre ama siz onu da yalanlıyorsunuz verdiğiniz bilgiyle. limuzin fabrikasının adı bile stalinmiş. ne kadar komik ama. savaşın gerçek kahramanı jukov'u karalamak ve onun hakettiği üne sahip olmak için kendisi de "zimmetine para geçirme" yalanına sarılmış. sözde soyguna karşı gelişmiş diktatör. sonra emekçiden aldığını elitlerin limuzin ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanmaya utanmamış. başka bir yazıda yazar ufuk urasa akıl vererek ne kadar komik duruma düşmüş meğersem. adam kapitalist sistemde milletvekili maaşının bir bölümü üzerindeki tasarruf hakkından vazgeçsin gibi bir mücadele yöntemi öneren handiyse bunu formülle açıklayacak akıl, sosyalist sistemdeki lüks limuzin kullanımına bakmıyor hiç.

Dedik ya eşek yoktu, olsaydı...

30 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2540

O fabrika sadece limuzin değil otomobil fabrikası. O arabadan da 46-58 arasında 2038 tane yapılmış. ( http://en.wikipedia.org/wiki/ZIS-110 ) Yani başka modelleri de saymazsak 2038 tane daha kült varmış SSCB'de. Orada olsa Uras'a da bi tane düşerdi demek. Herhalde sadece Stalin'e tapmamışlar, çok tanrılıymışlar. Karar verelim tek adam iktidarı mı var, bürokrat elit diktatörlüğü mü? Tek adam kültü varsa, 2038 kişiye daha aynı arabadan verilmesi düşünülemez, böyle lider kültü mü olur, bir sürü bürokratla, hatta bilim adamıyla aynı arabaya biniyor. (Sen bile farklı arabam olsun diye uğraşırken üstelik.) Bir de araba hiç de abarttığın kadar gösterişli bir araba değil. Lüks deyip duruyorsun, altın mı kaplamışlar kapı kollarını? Haki boyalı asker arabası işte. Tek marifeti zırhlı olmasıdır muhtemelen. Ben anlamam arabadan ama onunla akran bir başka arabalara bakınca abartılacak bir şey olmadığını görürsün. http://en.wikipedia.org/wiki/Rolls-Royce_Silver_Wraith Araştırın bakalım, çarşafları da ipeklidir katil harifin. Belki evinde kalorifer bile vardır.

Anti-Stalinizmin dayanılmaz yüzeyselliği

31 Mart 2010, yazan k.a.,
Yorum no: 2544

Stalin'in ve Stalin döneminin önde gelen diğer bolşeviklerinin lüks, zevk, sefahat, limuzin vb. düşkünü olmadığını, tam tersine bunlardan nefret ettikleri ve zorunda kalmadıkça en mütevazi koşulları tercih ettikleri bilinen bir şey, en koyu anti-stalinist burjuva tarihçilerinin bile çoğunun kabul ettiği bir gerçek. Aslında bu tür gösteriş ve lüks merakı tam da Stalin'in ölümünden sonra patlama yaşıyor. Böyle yüzeysel şeyler üzerinden Stalin'e kara çalmaya çalışmak sadece hiçbir politik argümanları olmayan insanlara yakışan bir şey.

Araba sevdası ve ötesi...

31 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2545

Therefore more likely that the top commissars, including Stalin, owned several Packards and wanted their first effort at a luxury car to be based on what is arguably one of the top cars of the 1940s. Verdiğiniz kaynakta yazıyor bu. Okumadınız mı? O dönem sağlam eşek varmış, hammer yokmuş da alamamış. Ama bu da dönemin en iyi otolarından biriymiş, lüksmüş bi de kaynağınızda öyle yazıyor. satışa sunan kanal zati lüks ve ender malları, değerli eşyaları satıyor, öyle ki daha fiyat bile biçilmemiş. bi de buraya bakın http://www.luxist.com/2010/03/26/joseph-stalins-zil-limousine-for-sale/ . The car, a sort of Russian Rolls-Royce, is based on the Packard Super Eight and powered by a 6 liter, 8 cylinder engine producing 140 hp with a top speed of over 87 mph. Stalin was supposedly given a Packard by FDR during the war and was so impressed that he ordered ZIL to copy it. Packard Super Eight de buymuş: Packard Super Eight was the name given to the largest eight cylinder luxury automobiles produced by the Packard Motor Car Company of Detroit, Michigan. Stalinin aynen Hitler gibi araba takıntısı da varmış. Bunu da sizin adamlarınızdan Gündüz Fındıkçıoğlu söylüyor. Siz işinize gelene cevap veriyor gelmeyen birşey olursa ya susuyor ya konuyu değiştiriyorsunuz. Yukardaki yorumcu arabanın yerine sistemin önemini anlatmaya çalışmış işte. Parti elitlerinin sömürüsünün bir göstergesi bu da. Parti elitlerini besleyen de bizzat Stalin. Kendi kültü, saltanatı, diktası için bu asalaklara ihtiyacı vardı çünkü. 2038 araba da dağıtmıştır tabi. (Fındıkçıoğlu bundan da bahsediyor) Sonra araba manyaklığı da iş mi diğer manyaklıklarının yanında? Adam resmen ölenlerle alay edecek psikopatlığa ulaşmış, tarihsel koşullar veya değil, durum budur. 2538 nolu yorumcunun söylediği gibi Ufuk'un maaşının nasıl dağıtılacağı, yukarda yazıyor Jukov'un savaş ganimetlerine güya el koyması (hey allahım!) politik argüman olma seviyesine getiriliyor da Stalin liderliğindeki parti elitlerinin sözde sosyalist sistemde sefahat düşkünlüğü mü politik argüman olamayacak? Tarihi böyle mi okuyorsunuz insaf artık! Yahu neyi savunuyorsunuz allasen? Ayan beyan ortada olan şeyler bunlar işte, tek tek ortaya çıkıyor. İdam ve sürgün babası ruh hastası katil adamı- sizin lafınız- savunarak sosyalist geçineceksiniz, sonra ona buna burun kıvıracaksınız. Yerinizde olsam 21. yy sosyalizmini ağzıma almam şu konudan sıyrılamadan, söylediğiniz her şey boş çünkü ama nerde nato kafa nato mermer. Ara ara aranızdan çıkmaya çalışıyor birileri onun da kafasını eziveriyorsunuz.

bir de sovyetlerde estetik yokluğunu stalinizme bağlayanlar var.

31 Mart 2010, yazan Tuzu Kuru,
Yorum no: 2549

Çok daha önce bir yerde görmüştüm. Şu lada samaraları örnek göstererek SSCB'de estetik üretim kaygısı(kapitalizmde ürün farklılaştırılması diyorlar) olmamasını stalinizme bağlayan bir eleştiriye de 2. dünya savaşı öncesi ve hemen sonrası Limuzun tarzı araçlar bile üretebilecek yaratıcılığın olduğuna dair bir yanıt verilmişti. 

Tabii ki yöneticilerin halktan kopuk, halkın ulaşamayacağı bir lüks içinde yaşamaları bir sorun (dikkat lüks sorun değil halkın ulaşamayacağı bir lüks sorun) fakat öteki taraftan sosyalizmi herkesin aynı şeylere (şey burada sadece araba, ev, mobilya değil buna sinema, tiyatro gibi sanatsal olayları da ekleyebilirsiniz) sahip olması saçmalığına indirgemekte bir sorun.

Ayrıca "The car, a sort of Russian Rolls-Royce, is based on the Packard Super Eight and powered by a 6 liter, 8 cylinder engine producing 140 hp with a top speed of over 87 mph. Stalin was supposedly given a Packard by FDR during the war and was so impressed that he ordered ZIL to copy it. Packard Super Eight de buymuş: Packard Super Eight was the name given to the largest eight cylinder luxury automobiles produced by the Packard Motor Car Company of Detroit, Michigan." Sizin kaynaktan yaptığınız alıntıdan anlaşılacağı üzere Stalin'e zaten amerikan malı bir Packard verilmiş ve kendisi de Sovyet fabrikasına bunun aynısını yapmasını istemiş. Buraya kadar bir sorun yok. 2038 aracın üretilmesinde de bir sorun yok. Sizin çıkarsamanız olan bu üretilen 2038 aracın Stalin tarafından parti bürokrasisine ve dikta için asalaklara dağıtılması doğruysa gerçekten bir sorun var. Ama iş çıkarsama ile olacaksa şu da olabilir; yurtdışında elçiliklere gönderilip kullanılmış ve hatta yurtdışından gelen diplomatik konukların ağırlanması sırasında kullanılmış olabilir. Ne de olsa bir yerimizden uyduruyoruz. 

Lüks ve otomobiller üzerine düşün biraz

31 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2550

Stalin'in arabasının satıldığı mağazanın lüks nesneler satması ve Stalin'in kullandığı bir şeylerin orada satılması, Stalin'in kullandığı şeylerin lüks olduğu anlamına gelmez. Stalin'in tırnak çakısı da, diş fırçası da bugün lüks ürün kabul edilebilir, koleksiyon nesnesi olarak satılabilir. Bugünden bakıldığında onları değerli yapan o nesnelerin özelliklerinden çok kullanan kişinin kimliğidir.

Araba kötü araba demedik zaten, araba iyidir, sağlamdır. Sovyet malı kötü olacak değil ya :) Ama lüks denebilecek ne özelliği var? Altın kaplı kapı kolu mu, yılan derisi koltuk mu, elmas taşlı vites kolu mu? Böyle bir veri göremedik. Ha o zaman araba azmış ama Stalin'e araba vermişler. Vay anasını sayın seyirciler.

Gündüz Fındıkçıoğlu bizim adamımız mıymış, yeni duyuyorum. (Yazdıklarından hiç öyle anlaşılmıyor.) Ama söylediğiniz için sağolun. Stalin'in arabalar hakkında söylediklerine sayenizde ulaşmış oldum.

Bakalım Fındıkçıoğlu Stalin'in araba sevdası hakkında ne aktarmış:
Stalin’in de arabalara özel bir ilgisi vardı. Daha da önemlisi Sovyet tarihine geçen meşhur bir konuşmasında 1931 yılında “On yıl içinde Batı’yı ya yakalarız, ya da bizi ezip geçerler” derken, iki yıl öncesinde Otomotiv hamlesi başlarken“Sovyetler
Birliği’ni bir arabaya ve mujiği traktöre bindirelim de, o zaman Batı gelip bizi yakalamaya çalışsın bakalım” demekteydi.
http://www.tskb.com.tr/images/PartDocuments/ECONOM%C4%B0ST%C4%B0N%20K%C3...

Bakar mısınız canavara Sovyetleri otomobile mujiği traktöre bindirmek istermiş, vahşi bu vahşi, düpedüz diktatör. Sanayileşmek için otomotiv sektörünün önemli olduğunu düşünmüş. Vay şerefsiz vay, zerre insanlık yok bunda.

Sen gerçekten okuduğunu anlamaktan aciz birisin. Kara çalarken 'ulan adamlar ya gidip okursa' diye düşünmeden kaynak verecek kadar da budalasın. Ayrıca cahilsin de, o koca yazıda Fordizmi görmüyorsun da Stalin'in araba sevgisi diye saçma bir şeye tutunuyorsun. Al bak, bi de ben söyleyim, Fordizmden daha kolay vurabilirsin. Orada bahsettiğiniz arabadan daha önemli bir araba daha sağlam eleştiri malzemesi var.

(Bunlar bir yana, şimdi biz sosyalizmi kursak 'Abi hanım hamile, annem hasta sık sık pikniğe çıkarmak lazım, bana yeni model bir araba ayarlasan' diye başkanın kapısına ilk dayanan senin gibiler olacak. Sonra da başkan suçlu olacak tabi.)

Ayrıca eşek yoktu diyoruz inanmıyorsun, bahsettiğin yazıyı da okumuyorsun. Bak ne diyor:
Elbette, Sovyet otomotivinin kuruluşunu çok kritik bir öneme taşıyan gelişmenin tarımda kolektivizasyon, ve kolektivizasyon hamlesi sırasında kaybedilen atların yerine –çünkü zorunlu kolektivizasyona karşı koyan köylüler atlarını kesip yemişlerdi- kamyonları koyma zorunluluğuydu.

Eşek şimdiki gibi bol değildi, yoksa Stalin de İsa gibi eşekle gezerdi. Yüce Stalinimiz bizim, o da tanrının bir başka oğlu nihayetinde. Bu kadar bulaşmayın, çarpılacaksınız o olacak. Bakın işinize ya da gidin Cihangir kahvelerinde anlatın bunları. Dokanmıyor bize işte.

Stalin, Fordizm ve limuzin!

31 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2561

Arabanın lüks tanımına girmesi için altın kaplı olması gerekmez. Önce, döneminin kriterlerine göre en lüks arabalarından biri, bunun neyini tartışıyorsunuz hala? Altın kaplı olanını 21. yy. sosyalizminin liderlerinde ararız artık. İkincisi, yukarda dendiği gibi halkın ne kadarının bu lükse ulaşabiliyor oluşu önemli. Kendi ağzınızla söylediniz, 2038 adet üretilmiş (stalin isimli fabrikada hatırlatırım). Gündüz Fındıkçıoğlunun söylediğine göre de Stalin tarafından dağıtılmış bunlar. Buna ne diyorsunuz, cevap yok pek bilmiş halleriniz bu sorunu açıklamıyor.

Fordizme tam isabet! Ama bunları en çok da siz okumalısınız. Fordist metodlar hakında ne düşünüldüğünü tabi okudum, sadece Gündüz Fındıkçıoğlu'ndan da değil. Sözde sosyalist sistem derken ne demeye getirdiğimizi düşündünüz, rüyamızda görmüyoruz herhalde, üretim ve bölüşüm ilişkileri ve dış ilişkiler itibariyle bu sistemin sosyalist olmadığını yazıp çiziyoruz, Fındıkçıoğlu yeni birşey söylemiyor yani ama söyledikleri önemli ve altını çizdiğiniz iyi oldu. Son haddinde çarpık bir sosyalizm kavrayışını ve aslında kapitalizmin vahşi koşullarından hiç bir farkı olmayan bir yapıyı temsil ediyor bu. Nazım'ın da dediği "makinalaşmak istiyorum" gibi bir sosyalizm kavrayışı tam anlamıyla ortodoks ve sakat bir modernleşme anlayışını, yani bir modernleşme anlayışı olarak sosyalizm algısının tezahürü sakat düşünceleri yarattı. Sovyetlerin yanlış hızlı tempolu sanayileşme ve en gelişmiş ülkeyi yakalama misyonu vahşi kapitalist ilişkileri yeniden üretti ve sağlamlaştırdı. İşçi ve emekçinin yeni bir sistem adı altında yeni ezilme koşulları oluştu. Üretimden gelen gücü işçiler adına kullanan parti elitleri egemenliklerini ve refahlarını sağlamlaştırdılar ve işçilerin boyunduruklarını artırdılar. 2038 limuzinin Stalin eliyle dağıtılması korkunç bir sömürü ağının işlemekte olduğunu gösteriyor, siz bu yozlaşmanın, işçilerin sırtından beslenen asalak takımının üretim sisteminden yalıtık olduğunu mu düşünüyorsunuz, pes artık. Fordizm seçimi Stalin'in eseridir, bütün vahşetleri gibi bu da bir halk ve emek düşmanı politikasıdır. Lanetle anılacak bir dönemin "kahramanının" limuzini, bu somut gerçekleri, yani yeni bir tahakküm biçimini bu kez sosyalist sistem adı altında ayan beyan gözler önüne seren bir göstergedir ve bu yüzden çok önemlidir.

"Bunlar bir yana, şimdi biz sosyalizmi kursak 'Abi hanım hamile, annem hasta sık sık pikniğe çıkarmak lazım, bana yeni model bir araba ayarlasan' diye başkanın kapısına ilk dayanan senin gibiler olacak. Sonra da başkan suçlu olacak tabi.)"

Nedir bu zırva geyik, arkadaşım yahu? Nerden biliyorsunuz, cevabınız, kurup kurabileceğiniz bu mu yani koskoca bir sistemin yozluğu ve gelecekte kuracağımız sistemlerin "olası yozluğu" hakkında? Tuzu Kuru arkadaş, dürüstçe itiraf etmiş. "Tabii ki yöneticilerin halktan kopuk, halkın ulaşamayacağı bir lüks içinde yaşamaları bir sorun" demiş. Cümlenin gerisini iddia eden yok zati ama bu tespit bile çok anlamlı. Sonrası da öyle: "2038 aracın üretilmesinde de bir sorun yok. Sizin çıkarsamanız olan bu üretilen 2038 aracın Stalin tarafından parti bürokrasisine ve dikta için asalaklara dağıtılması doğruysa gerçekten bir sorun var." Ama bu benim çıkarsamam değil. Gündüz Fındıkçıoğlu yazmış (kişisel ilişkilerimden biliyorum, sizin adamınız yada tutuğunuz biri olduğunu). Sorunun varlığını kabul etme noktasına bile gelememiş idefikslerin yanında bu hakikaten çok ilerici bir tavır Tuzu Kurununki. En azından eleştiri eşiğine gelebilmiş, Stalin savunacam diye daha yukardakiler gibi komik duruma düşmekten kendini kurtarmış, bu da kazançtır.

Diğer yazdıklarınızın içinde, öne sürülenler hakkındaysa hiç bir cevap yok. Büyük açlık felaketi (ki o da Stalin babanın halka armağanıdır) itibariyle açıklanan pek değerli eşek verilerini doğruladıktan, Cihangir çevresinden de değilim dedikten sonra ben, sizin söyleyecek neyiniz kalır? Laf atmak, üstten bakmak, alay etmeye çalışmak dışında bir cevabınız okunamıyor. Stalin hakkında iler tutar yanı olan hiç bir savunmanız yok, bunu görmüş oldum yine.

Stalin, limuzin vs. tartışmak güzel...

31 Mart 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2562

Güzel, çünkü eşitlikçiliğin fazlasının zararlı olacağını düşünmüyorum!

Herhalde, Stalin hakkındaki en zorlama suçlamalardan biri, lüks içinde yaşadığı olacaktır. Ama olsun. "Limuzin, bir ihtiyaç falan değildir; hiçbir devlet yöneticisine limuzin tahsis edilmemelidir" denmesi, güzel bir şeydir... 

Ama buradan kalkıp, "korkunç sömürü ağı"ndan söz eden bir kişi, ya sayı saymasını bilmiyordur ya da hiç dayak yememiştir... 

Başka ülkelerden örnek göstermeye gerek yok: Türkiye'de, en az 350 milyon dolarlık servete sahip olan 100 kişi bulunuyor (Kaynak). Sovyetler Birliği'nde hiçbir devlet yöneticisinin bu ölçüde servet sahibi olması mümkün değildi. Yine de dünya geneline bakarsak, 50 milyar dolarlık servete sahip insanların bile bulunduğunu görürüz! (Kaynak)

Sosyalist ülkelerin hiçbirinde, yurttaşlar arasında, kapitalizmde olduğu ölçüde gelir ve asıl önemlisi yaşam standardı uçurumları ortaya çıkmadı. Ve sosyalist ülkelerin hiçbirinde, birilerinin zenginleşebilmesi için, aç kalan, sokaklarda yatan, eğitim alamayan, sağlık hizmetlerinden yararlanamayan insanlar bulunmadı... 

Kanımca, sosyalist ülkelerdeki yöneticilerin bazı ayrıcalıklara sahip olmasından hareketle "sosyalist ülkeler de kapitalist ülkelerden farksızdı" demek için, ya biraz akılsız olmak gerekir, ya da düpedüz anti-komünist olmak... 

Ama bunları da bir yana bırakalım... Eşitlikçilik, güzel şeydir!

Sovyetler Birliği çözüleli epey oldu... Stalin'in ölümünün üzerinden çok daha uzun bir süre geçti... 

Bugüne ve Türkiye'ye gelsek?

Mesela, Stalin'in limuzinini tartışmaya açan sevgili arkadaşımız, Ufuk Uras'ın milletvekili maaşı hakkında ne düşünmektedir? 

Miktarlarını bilemeyeceğimiz ek gelirlerini, harcırahlarını vs. saymazsak, Uras, ayda 10 bin lira civarında maaş alıyor. 

Net asgari ücretin 600 lirayı bulmadığı bir ülkede, bu maaş, "hak edilmiş" bir gelir midir? Halkın oylarıyla seçilmesi sayesinde bu maaşı alan Ufuk Uras'ın, bir limuzin satın almak için gerekli olan parayı biriktirmesi hiç de o kadar zor değil... 

Stalin'in her şeyini tartışıyoruz da, "sosyalist milletvekili" Uras'ın maaşını ("bu maaşı hak etmiyorum ve bu nedenle şu kadarını şu kurumlara bağışlıyorum" dememesini) neden hiç tartışmıyoruz? 

 

Yönteminiz ve ‘ötesi’ hakkında...

1 Nisan 2010, yazan Ayşe K.,
Yorum no: 2565

Erkin Bey’in pek politik gündemi

1 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2572

Siz ne diyorsunuz Erkin Bey, oturun bi düşünün bakalım. Hadi Ayşe Hanımın öne sürdüğü bir şeyler var, körü körüne de ezberine de olsa bi geleneğin kült argümanlarını savunuyor, anakronizmin dik alasını yapıp siyasi mücadelenin merkezine Stalin ve onun öğretisinin sonuçlarını getirerek konuşuyor, yanlış da olsa beni vurmaya çalıştığı bir argümanı var peki ya siz ne diyorsunuz, beni neyle vurmaya çalışıyorsunuz, yani temeli ne bu şahane fikirlerinizin, hakikaten anlayamıyor ve size hiç yakıştıramıyorum bu kadar sığ değerlendirmede ısrarcı olmanızı. Hadi bi kere yazmışsınız şimdi kafanıza dank edeceği yerde hala aynı şeyi söylüyorsunuz. Bu ne manasız ve temelsiz bir eleştiridir, öneridir böyle! Alın size cevabım: Bence de maaş falan hak etmiyorlar. Bedava bile tutulmamaları gerekiyor orda, şu burjuva haliyle meclisten bi bok çıkmaz. Ufuk orda ufacık bir ses sönük bir ışık olabilir anca, ondan da sosyalist eylemler açıklamalar beklemem. Yahu ben size daha önce demedim mi? Ufuk umrumda mı benim? Ayrıca Ufuk’un maaşını ne yaptığını nerden biliyorsunuz önce? Sonra böyle bir mücadele biçimini nerden öğrendiniz siz, bu kimin siyasi gündemidir, hangi çevreler böyle abuk, zırva argümanlar üzerinden iş görür yahu? Diyelim ki maaşının tümünü bağışlıyor bilmem ne kurumuna. E ne olacak? Hakiki sosyalist mi olacak? Bence olmayacak. İşte cevabım. Ufuk hiçbir zaman eylemli ve hakiki bir sosyalist olmamıştır, var mı daha ötesi? Ama bu söylediklerini, politik önerilerini, ilişkilerini değersiz kılmaz! Sadece bizim onu koyacağımz yeri belirler! Ben size hiç tersini söyledim mi ki bana bu sığ argümanla saldırdığınızı zannediyorsunuz? O saçma sapan hiçbir şeyi kanıtlamayan maaş dağıtımı yönteminiz hariç, sizinle aynı fikirdeyim Ufuk konusunda, peki şimdi ne diyeceksiniz?

Şimdi ben sizin bu sığ sözde politik tutumunuza nasıl mantıklı cevap vereyim? Tavrınız neye benziyor biliyor musunuz? Çıkışta görüşelim diyen lise talebelerine! O kadar çılgına dönmüşsünüz kinle dolmuşsunuz ki ne olduğunu açıkladığım Ufuk ve yeni sol konusunda, gözünüz ne durumda olduğunuzu görmüyor! Görüş alışverişi yapabilecekken beni düelloya davet ediyorsunuz! “Dayak yememişsem” kolayı var yani! Zorbalığı meşru kılan zihni yapınızı tespit etmiştik daha önce, şaşırmadık. Ama “silahınızı” gösterme nedeniniz olan konuya bi bakın bakalım: demek “sömürü ağı” işlemiyormuş. Ayşe Hanım es geçmiş, siz açıklayın o zaman 2038 limuzinin dağıtılma nedeni ve şeklini. Fındıkçıoğlunun yazısında kaynağı da var hem de. Görüşünüzü bildirin bakalım Erkin Bey. Bununla yetinmeyin, gulaglardaki emek sömürüsünü de anlatın! Hiçbir işçi hakkı olmayan, ücretsiz çalıştırılan işçilerin yani kölelerin emeğiyle yapılan kanallardan, köprülerden, bir sürü inşaat işlerinden nemalanan, bu emekçilerin alınterinin ve onların hakettiği övgünün üzerine oturan Stalin’den ve siyasi elitten bahsedin biraz. Boş boş konuşmayın, insanlara “sayı saymayı” öğreteceğinize, emek sömürüsüyle şirketleşen gulag kurumunun karını, sırtından geçinen devlet memurlarının, o asalak elitlerin refahlarını hesaplayın, bunlarla alınıp dağıtılan lümuzinleri, bunları sayın siz önce. Sonra dayak da yeriz biz!

Stalin'i yaratan

1 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2578

Sayın ziyaretçi, öncelikle karşı olduğunuzun ne olduğuna karar vermelisiniz. Erkin Özalp mi, Stalin mi, SSCB deneyimi mi? 3'nü ortaya karışık yaptığınızda cevap vermesi de anlaması da zor oluyor.

Erkin Bey, sizin de ziyaretçi ya da kayıtlı kullanıcı eleştirilerinde direk o kişiye karşı cevap verirken bile tartışmayı diğer okuyucular için de anlamlı ve birşey katıcı olarak yapmanız çok daha anlamlı olacaktır. Ayşe Hanımın mesajı bunun çok güzel bir örneğini sergiledi.

Yorumun başlığına gelirsek biz size göre "stalinist"lerin anlamadığı ve anlayamayacağı şey tarihte bireylerin rolüdür. Eğer bu varsa, tarihsel materyalizm yok. O yüzden anti-stalinizmi de anlamıyoruz.

Açıklaması zor olacak ama deneyeceğim. Stalin'i SBKP'nin başına getiren bizzat bolşevik parti ve Rus İşçi sınıfıdır. Bunda ne Lenin'in ne de Troçki'nin ve hatta Stalin'in doğrudan payı var.

Çoğumuz okumuşuzdur, Rus devriminin tarihini. Lenin'in Zinovyev'e karşı duruşu dışında partinin ideoloğuna karşı çıkışlardan kısmen de olsa başarılı olan var mı? Kısmen diyorum çünkü Lenin'in karşı çıkışı da ayrım getiriyor. En güzel örneği Nisan Tezleri Lenin kendi eski görüşünü değiştirdiğinde bile partiyi ikna etmek için mücadele etmek zorunda kalıyor.

Yani 1) teori üretecek kadrolar anlamında fakir
2) mevcut düşünceyi koruma anlamında sağlam kadrolar var.

Gelelim Stalin'i yaratan koşullara,
Bolşevik parti (hatta Rusya'da ki tüm sol partiler) mücadele koşulları nedeniyle sert disiplinli kadrolardan oluşuyor. yine Rusya'nın şartları nedeniyle disiplinli ve merkezi bir örgüt yapısı var. Ve buda Örgüt Komiseri'ni Lenin'den sonra en önemli adam yapıyor. Örgütün en sert, en örgütçüsü de bu koltuğu işgal ediyor. (inanmayan Stalin'in öncülü Sverdlov'u ve ardılı Ordzhonikidze'yi inceleyebilir ) Kesinlikle teorik üretimleri olmayan ama Lenin'in fikirlerini takip edebilme de, gerekli örgütsel taktikleri atabilme de Lenin'den daha kesinlikte davranan insanlar bir tümleyen olarak parti örgütünün başına geçmişler.

Bolşevik parti ve Rus toplumu Lenin sonrası yeni bir teorik önderlik yaratamadığından Rus devriminin başı da örgütçülere kalmış. Sverdlov yaşasaydı Stalin'in yerine o geçecekti. Bu tarihsel gidişatı değiştirir miydi? Hayır. Olaylarda değişikler olabilirdi ama neticeyi değiştirmezdi.
Hatta kişisel kanılarım, partide Stalin'den daha sağlam bir yeri olduğundan Troçki'nin tasfiyesi çok daha çabuk olurdu. Parti içi hizip ve muhalefet hiç olmazdı. Ama yine de Sovyetlerin yerinde yeller eserdi.

limuzin tartışmasına devam...

1 Nisan 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2582

Yazdıklarımdan (içinde “dayak” sözcüğü geçen deyim nedeniyle olsa gerek) “zorbalığa eğilimli” olduğum, “çıkışta görüşelim diyen lise talebelerine” benzediğim sonucunun çıkarılması, “enteresan” olmuş... Bu konuda diyecek başka bir şey bulamıyorum!
 
Tartışmayı herkes için anlamlı kılma çabasını göstermenin gerekli olduğu uyarısına hak veriyorum... Aslında ben de öyle yapmaya çalışıyorum; ama bundan sonra bu konuda daha da özenli olmaya çalışırım.
 
Tekrarlara düşmek pahasına ve özetleyerek, düşündüklerimi aktarmaya çalışayım:
 
a) Tartışmaya açılan konu, Stalin’in limuziniydi... Kişisel olarak bu konuyu çok önemli bulmasam bile, “devlet yöneticilerine limuzin tahsis edilmesi gereksizdir ve sırf gereksiz olduğu için bile yanlıştır” denmesine itiraz etmem, hatta bunu desteklerim...
 
b) Ama Stalin’in limuzininden hareketle, eski sosyalist ülkelerde de “korkunç sömürü” ilişkilerinin bulunduğu söylendiğinde, kaba anti-komünist propagandanın söz konusu olduğunu vurgulamak gerektiğini düşünürüm. “Sermaye biriktirmek” başka bir şeydir, “ayrıcalık sahibi olmak” bambaşka bir şey... Sovyetler Birliği’nde, Türkiye’nin zenginleri kadar servet biriktirmiş devlet yöneticileri bulunmuyordu. Diğer yandan, bu ülkede, tüm yurttaşların sahip olduğu pek çok önemli hak vardı. İkinci Dünya Savaşı öncesinin ve savaş döneminin olağanüstü koşullarında alınan önlemlerle bu tartışmayı birbirine karıştırmak, ancak kötü niyet ürünü olabilir.
 
c) Eski sosyalist ülkelerdeki toplumsal eşitsizliklerin kapitalist ülkelerdekilerden farksız olduğunu iddia edenler, bu iddialarını kanıtlamalıdır. Yapamazlar...
 
d) Diğer yandan, 21. yüzyılda çok daha eşitlikçi bir sosyalizmi savunmamız gerektiğini de savunuyorum. Stalin’in limuzinini tartışmaya açmak, 2010 yılında ve Türkiye’de, çok faydalı olmasa bile, meşrudur... Ama bence, bundan daha önemlisi (ve çok daha meşru olanı), sosyalistlik iddiasıyla yöneticilik görevlerine aday olanlardan, bu görevleri kişisel ayrıcalık sahibi olmak için kullanmayacakları konusunda güvence vermelerini istemektir. “Eşitlikçilik”i savunmuyor muyuz? Aslına bakılırsa, bu tartışmayı, yeni solculara gol atmak için değil, yöneticilik görevlerine aday olacak herkes için, hepimiz için yapıyorum... 
 
e) Limuzin tartışmasını açan ziyaretçimizin Ufuk Uras hakkındaki kişisel görüşlerinin tartışmamızla pek fazla ilgisi bulunmuyor. Kullandığım üslup nedeniyle, doğrudan doğruya onunla tartıştığım izlenimi doğmuş olabilir; ama ben, “Stalin düşmanı tipik yeni solcu”yla tartıştım. Tanımadığım bir “ziyaretçi”nin her konudaki fikirlerini bilemeyeceğim açık...
 
f) Ufuk Uras’ın maaşını ne yaptığını bilmem gerekmiyor. Sosyalist olma iddiasıyla halktan oy isteyen/alan insanların, alacakları/aldıkları maaşlar ve elde edecekleri/ettikleri başka ayrıcalıklar konusunda şeffaf davranmaları gerektiğini savunuyorum. Bu, tek başına, yeterli bir ölçüt müdür? Elbette değildir; niye olsun ki? Ama mevzu, Stalin’in limuzininden açılmıştı... 
 

"limuzin tartışmasına devam"a cevap...

2 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2625

“Ama Stalin’in limuzininden hareketle, eski sosyalist ülkelerde de “korkunç sömürü” ilişkilerinin bulunduğu söylendiğinde, kaba anti-komünist propagandanın söz konusu olduğunu vurgulamak gerektiğini düşünürüm.” Biliyorum düşündüğünüzü ama size yukardaki ziyaretçinin wiki’den verdiği bilgilere ve Fındıkçıoğlunda geçen referansa dayalı olarak soru sordum limuzin konusuna devama yönelik: Stalin’in tek limuzini hadi helal olsun diyelim şimdilik, onu unutun, 2038 limuzin neden, ne hakla, kimin adına dağıtıldı? Bu kimin emeğinin sömürüsünün parçasıdır? Bu sömürünün bir çeşidi değil midir? Sosyalizmi sorgulamamız için veri oluşturmaz mı?

“ “Sermaye biriktirmek” başka bir şeydir, “ayrıcalık sahibi olmak” bambaşka bir şey”. Çok mu başka şeyler acaba? Sadece ayrıcalık sahibi olanlar sermaye de biriktirirler. Sermaye biriktirenler de ayrıcalık sahibidirler!

“Sovyetler Birliği’nde, Türkiye’nin zenginleri kadar servet biriktirmiş devlet yöneticileri bulunmuyordu.” Evet bulunmuyordu, Türkiye, ABD, Almanya ile karşılaştıran olmadı zaten.

“Diğer yandan, bu ülkede, tüm yurttaşların sahip olduğu pek çok önemli hak vardı.” Buna bi diyeceğim yok, en azından belli bi dönem için.

“İkinci Dünya Savaşı öncesinin ve savaş döneminin olağanüstü koşullarında alınan önlemlerle bu tartışmayı birbirine karıştırmak, ancak kötü niyet ürünü olabilir.” “Bu tartışma” yani limuzin konusu 1949 yılına ait, başka türlü söylersek savaş öncesi ve savaş dönemi değil! Bu dönemlerin olağanüstü koşulları da geçerli değil! Ama Fındıkçıoğlu’nun Stalin eliyle dağıtılan lüks arabalardan bahsettiği yıllar 1930’larmış. Bu durumda, “olağanüstü koşullar” ile lüks araba dağıtımını nasıl bağdaştırıyorsunuz, ben yapamadım.

“Eski sosyalist ülkelerdeki toplumsal eşitsizliklerin kapitalist ülkelerdekilerden farksız olduğunu iddia edenler, bu iddialarını kanıtlamalıdır. Yapamazlar...” Üretim biçimi yani Fordist metodlar ve yönetim kadrosunun anlayışı için bunu kullandım. Nedenlerini de açıkladım, açıklıyorum. Bu konuda çürütülmeyi bekliyorum ve samimice istiyorum.

“Stalin’in limuzinini tartışmaya açmak, 2010 yılında ve Türkiye’de, çok faydalı olmasa bile, meşrudur” O zaman diğer sayfada neden bunu “komplo” olarak yorumladınız? Hakkımda da kolay yollu komplocu izlenim oluşturdunuz! O görüşünüzü mü bu görüşünüzü mü baz alalım?

“Ama bence, bundan daha önemlisi (ve çok daha meşru olanı), sosyalistlik iddiasıyla yöneticilik görevlerine aday olanlardan, bu görevleri kişisel ayrıcalık sahibi olmak için kullanmayacakları konusunda güvence vermelerini istemektir. “Eşitlikçilik”i savunmuyor muyuz? Aslına bakılırsa, bu tartışmayı, yeni solculara gol atmak için değil, yöneticilik görevlerine aday olacak herkes için, hepimiz için yapıyorum...” Güzel fikir! Şimdiye kadar hiçbir sol ya da sosyalist, komünist partinin programında gördük mü bunu, yani Ufuk’tan şimdi talep ettiğimizi? Belki görmüşüzdür, “görmediklerimiz” o zaman acilen kolları sıvasın! Parti programına eklesin, değil mi?

“Limuzin tartışmasını açan ziyaretçimizin Ufuk Uras hakkındaki kişisel görüşlerinin tartışmamızla pek fazla ilgisi bulunmuyor.” Neden bulunmuyor? Bunu da siz sormadınız mı bana şu sözlerle?: “Mesela, Stalin'in limuzinini tartışmaya açan sevgili arkadaşımız, Ufuk Uras'ın milletvekili maaşı hakkında ne düşünmektedir?” Ben de cevap verdim, fikrimi söyledim.

“Bu, tek başına, yeterli bir ölçüt müdür? Elbette değildir; niye olsun ki? Ama mevzu, Stalin’in limuzininden açılmıştı..” Bence de değil ama farkla: Türkiye gibi kapitalist ilişkilerin geçerli olduğu bir ülkede siyasi mücadele verenler ile sosyalist bir ülkede mücadele verenler/vermiş olup iktidara gelenler farklı koşullar içindeler, farklı belirlenimlere tabiler, bu nedenle de hatta farklı zihni yapılara sahipler, olmaması mümkün mü? Sosyalizm için mücadele verilmiş, iktidara gelinmiş bir ülkede “sosyalist” lider Stalin’in limuzini ile, Türkiye gibi bir ülkede burjuva parlamentoya girmiş sosyalist olmayan Ufuk’un maaşı karşılaştırılabilir şeyler pek değildir. Yani limuzinden açılan konu direk olarak maaşa çıkmaz (ama maaş hakkındaki görüşlerimi yazmıştım zaten.)

Müjde, limuzinlerin altısını buldum

2 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2629

Arabaların altısını Sovyet atom bombasını yapan bilim adamlarında buldum. Hemen gidip Rus, Ukraynalı, Baltıklı vs. karşıdevrimciler adına el koyup, 2. Dünya Savaşı'nda Sovyet soykırımına uğrayanların ailelerine iade edin. Zorlanırsanız, güçlük çıkaran olursa NATO'dan yardım isteyin, koşa koşa gelirler. Kaynak şöyle diyor: ''Ertesi gün Stalin atom bombasının hazırlanmasında büyük emeği olanları ödüllendirmeleri ile ilgili Başbakanlık kararını imzaladı. Bu karara göre örneğin Kurçatov ve Hariton, her ikisi ayrılıkta şöyle ödüllendirildiler: Sovyet Kahramanı adı; 1 milyon ruble para; o zamanın en iyi Sovyet arabaları- ZİS-110; her birine birinci derecede Devlet ödülü; her biri için ayrı köşk ve yazlık evleri, içlerinin her şeyi de Devlet tarafından temin edilmekle; Atom projesi üzere ömür boyu çalışsa bile çift maaş; kendileri ve eşleri için ömür boyu bütün ulaşım araçlarında bedava seyahatler. Bilim adamları içinden büyük ödülleri ve Sovyet kahramanı adını Zeldovich, G.N. Flerov, V.G. Chlopin ve Alman bilim adamı N.V. Rill almış oldular.'' http://www.egitisim.gen.tr/OHuseyin_Atombomb.htm Yani ZİS 110 araba hediye edilenler şu kişiler: 1. Kurçatov 2. Hariton 3. Zeldovich, 4. G.N. Flerov 5. V.G. Chlopin 6. N.V. Rill

Ha gayret!

3 Nisan 2010, yazan muraticus,
Yorum no: 2649

Kaldı 2032! Yavaş yavaş tarihin sır perdesini aralayacaksınız. Ne güzel haber olur ama Stalin'in 30'larda dağıttığı 2038 lüks arabanın sahipleri teker teker haberveriyorum.net tarafından bulundu! Çok değil 2032 adet limuzinin temiz pak sahibini bulun, namınız yürüsün, Stalinin ruhu şad olsun!

2578 nolu Sayın Ziyaretçi

3 Nisan 2010, yazan muraticus,
Yorum no: 2651

2578 nolu Sayın Ziyaretçi verdiğiniz bilgiler için sağolunuz. Stalin’in karşımıza bu şekilde çıkışı hakkında Lenin’in vasiyetine de değinseydiniz ya. Bir de Stalin yaratıldı tamam onu biliyoruz da orda kesmişsiniz, burda tartışılan yaratıldıktan sonrası asıl değil mi? yani eee, zorlanacağınızı söylemişsiniz de sizin katkınız ne bu işe? En heyecanlı yerinde kesmişsiniz, devamını getirin cevabını aradığımız sorulara da gelerek bir zahmet de okuyalım.

 

 

AdaptiveThemes