Skip to content

Söyleşi: Neo - Gladio I / Suat Parlar - Yiğit Tuncay

3 Mayıs 2010, ekleyen Yiğit Tuncay

Araştırmacı-Yazar Suat Parlar'a sorduk: Dünyayı yeniden yapılandıran neo-liberalizm, kontr-gerillayı tasfiye mi ediyor? Yoksa neo-liberalizm yeniden yapılandırdığı dünyada yeni bir neo-Gladio mu organize ediyor? İşte size söyleşimizden bazı bölümler...

Suat Parlar ve Yiğit Tuncay

Suat Parlar: Dikkatinizi çekerim; "İsyan Bastırma Müttefik Savunma" yayını. Amerika Birleşik Devletleri'nin, yani "kolektif emperyalizm"in, global ölçekte "dünya polisi" rolünü oynayan gücün bir alt basamağında yer alan ve ona emperyal belleğini devreden, emperyal hafızasını devreden siyasi komiserin "isyanları bastırma yayını"ndan söz ediyoruz. Britanya'nın bu konuda niye önemli olduğuna birazdan gelme imkânı bulacağız.

Devam edelim: İngiliz Silahlı Kuvvetleri şu anda Afganistan ve Irak'ta isyan bastırmaktadır ve son dönemde gerçekleşen bu harekât deneyiminden, gelecekteki harekâtlarda izlenecek yolu işaret edebilecek birçok çıkarımda bulunabilinir.

Bu çok önemli. Arkadaşlar; dünyanın en büyük özelleştirme harekâtı, ki özelleştirme bir savaştır. Irak'ta yürütülüyor. Irak dünyanın en büyük özelleştirmesidir. Sömürge valisi Bremmer'in, Irak'a girdiği andan itibaren ilan ettiği 4 emre bakarsanız, bu özelleştirmenin nasıl yapıldığını görürsünüz. Ama burada önemli olan bir nokta var: niye Irak? Niye Afganistan? Bakın; emperyalizm daha sonra kendi merkezlerinde uygulayacağı ekonomik, politik, askeri, stratejik, sınıfsal bir takım önemli siyasetleri, önce çevrede bir laboratuvar şeklinde uygular. Örneğin; Reagan veya Teacher neo-muhafazakarlığının temelinde Şili uygulaması vardır. Neo-liberal devlet aygıtının kuruluşu için tarih verilecekse, 1973 Şili'yi vereceğiz. Chicago oğlanlarının, yani Milton Friedman, Von Hayek'lerin yolunu açtığı, ölüm mangaları çerçevesi içerisinde kurumlaştırılan neo-liberal aygıtı göreceğiz. Şili'deki uygulamaların hepsi daha sonra bizim neo-muhafazakarlık dediğimiz veya onunla iç içe geçen, aslında amentüleri birlikte olan neo-liberalizmin taşlarını döşedi. Bu aynı zamanda bir laboratuvar oldu. Dolayısıyla Kuzey İrlanda'daki özel savaş uygulaması, gayri-nizami harp, kontrgerilla yöntemleri, daha sonra nasıl İngiltere'nin içerisine aktarıldıysa, İngiliz devletinin içerisinde yeni bir ruh, yeni bir bileşke yarattıysa, Irak ve Afganistan'daki uygulamalar da yavaş yavaş çevreden, merkeze doğru aktarılıyor. Onların tabirleriyle konuşuyorum. Onların sosyolojisiyle konuşuyorum. Türkiye ne durumda? Yarı çevre. Irak'tan sonra, Irak'taki o uygulamayı, Irak'taki o "karşı ayaklanma" doktrini çerçevesi içerisindeki laboratuvarı Türkiye'deki uygulamalarıyla kendi hayatımızda pratikte görme imkânı bulduk. Neden? Amerikan karşıtlığının en yüksek olduğu ülke; İsrail karşıtlığının en yüksek olduğu ülke; emperyalist işgale en fazla ses çıkaran ülke. Bunu kendi istatistikleri söylüyor. Bunu ben söylemiyorum. Bush söyledi. "Türkiye cephe ülkesidir" dedi. Aynı zamanda bu bir savaş ilanıydı, Türkiye'ye yönelik.

Hiç kimse bana, "Türkiye'de "karşı ayaklanma" doktrini şu anda da uygulanmıyor" diyemez. Evet, uygulanıyor. Türkiye'de devlet dönüşümünün gerçekleşme sürecinde, global ölçekteki kapitalist iktidar restore edilirken; o restorasyonun genel çerçevesine uygun bir tarzla, Türkiye'de lastikleri patlamış olan Gladio'nun tarihin çöplüğüne nakledilirken; diri kalmış unsurlar çok çok gerilere çekiliyor. Cephe gerisine çekiliyor. Yeni işlevlerle donatılıyor ve bu işlevler; onların görevlendirdikleri, o görevleri yerine getirmeyen silahlı bürokrasinin kendisi de dahil olmak üzere bu dönüşümde milli güvenlik devletinden arta kalan her ne var ise ortadan kaldırılıyor ve bu işgalsiz gerçekleştiriliyor.

(...)

Yiğit Tuncay: "Karşı ayaklanma" doktrinini tarif ederken, hedef aldığı kesimleri tarif ederken sınıfsal temele oturttun. Bölgede ulusal kurtuluş temelindeki ayaklanmalara, bu doktrinin tavrı nedir? Bunu merak ediyorum. Mesela; diyelim bölgede bir Kürt hareketi var, Filistin hareketi malum, bunlara karşı tavrı nedir?

Suat Parlar: Kürt hareketinin köylü partizanlığına dayalı, o anlamda hem kırsal nüfusun en yoksul kesimlerini içeren, hem Kürt bölgelerinde kent proletaryasına mensup olanlardan oluşmuş hareketler, örgütlenmeler, yapılar düşmandır. Ortadan kaldırılması tasfiye edilmesi gereken düşmandır. Ama Kürt neo-liberalleri dosttur. Kürt liberalleri dosttur. Kürt burjuvazisi dosttur. Büyük ölçekte bölgede bir Kürt burjuvazisi var. Bugüne kadar her ne şekilde olursa olsun, Kürt kardeşlerimizin önemli bir bölümü tarafından gündeme getirilmeyen ve mücadelede temelde hiç bir zaman programlarında onlara yönelişin formüle edilmediği bir Kürt burjuvazisi var. İstatistikî bir çalışma yapıldığı zaman; bu Kürt burjuvazisinin sadece büyük kentlerde değil, aynı zamanda o bölgede çok ciddi yatırımları olduğunu görüyoruz. Bunlar Kürt proletaryasının, Kürt insanlarının en büyük düşmanlarıdır. Çünkü Türkiye'deki komprador rejimlerin, komprador burjuvaziyle bütünleşmiş egemenlik acenteleri hem bunun kendilerine sağladığı politik olanaklardan yararlanıyorlar, hem de neo-liberal ölçekte, ulus ötesi şirketlerle bütünleşen komprador burjuvazi çerçevesinde yeni iş tutma teknikleri, yöntemleri geliştiriyorlar. Burada da Kürtlüklerini, tam da global emperyalizmin istediği parçalanma dinamiğine uygun bir biçimde, bir siyaset şekli olarak, bir kimlik stratejisi olarak hizmete koşuyorlar. Bu çerçevede değerlendirildiğinde; onlar dost güç. Bunun net olarak bilinmesi lazım.

(...)

Yiğit Tuncay: Evet Suat, baştan beri anladığımız şu; kontrgerilla bir hukuka oturtuluyor. Kontrgerilla illegalken, legal hale getiriliyor. Bu "hukukun üstünlüğü" meselesini bize biraz daha açabilir misin?

Suat Parlar: "Hukukun üstünlüğü" konusunu elbette açmak lazım. Çünkü Türkiye'de bu konuda çok zengin bir birikim dönemecindeyiz. Ama öncesinde, demin silahlı bürokrasinin en üst kademesinde bulunanların da "hukukun üstünlüğü" vurgusunu çok fazla ön plana çıkarttıklarını söyledim. Küçük bir not düşmek istiyorum; Mehmet Ali Kışlalı önemli bir gazetecidir, zaten her seferinde orduyu en iyi kavrayan gazetecilerden biri olduğunu yazmıştır. 15 Mayıs 2003 tarihli Radikal Gazetesi, "ABD'yle Soğukkanlı Hesaplaşma" başlıklı bir yazı. Yazıda şu var: "Teknik ve resmi düzeyde ABD'yle dengeli müzakereler sürdürebilecek deneyimdeki uzmanlara siyasi iktidar gerekli desteği vermeli. Türk kamuoyuna yönelik bilinçli ve Washington'da planlanmış psikolojik savaş uygulamasını yapan iç işbirlikçilere de bir çare bulunmalı". Hafıza tazelemesinin faydaları. Orduya yakın olduğunu kendisinin söylediği bir gazeteciye aktarılacak kıvama gelmiş. Sene 2003. O zaman ben bir tarih veriyorum; Türkiye'de "karşı ayaklanma" doktrini çerçevesi içerisinde ordunun bir kesimini de kapsayan stratejik planlama ve operasyon, o tarihte planlanmış veya yürürlüğe konulmuş. Gayet net. Burada hiç bir kuşkuya yer verilmeyecek şekilde o herkesin "bildiklerimizi anlatırız", "bizim de bildiklerimiz var", "merkez neresi" gibi konuşmalar yapanlar var. Merkezin Washington olduğunu söylüyor. Orduya yakın olduğunu vurgulayan gazeteci söylüyor. Onun orduya yakın olduğunu ben söylemiyorum. Kendi muhtelif yazılarında var. Bunu çok önemli buluyorum. Bu konuda adres isteyenler, adresin neresi olduğunu net olarak görsünler, Washington'da ne var? Pentagon var. NATO'nun ana planlama hücresinin birimlerinin bulunduğu yer var. NATO denildiği zaman, NATO'nun ana askeri gövdesinde Amerika Birleşik Devletleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin ordusu, istihbarat kurumları ve siyasi komiser Britanya, askeri imparatorluğa bağlı olan falanj orduları. Onların kim oldukları üzerinde durmaya gerek yok. Zaten herkes bunu net olarak biliyor. Böyle bir psikolojik savaş vurgusunun olması, işlerin böyle hiç de "hukukun üstünlüğü", "hukukun üstünlüğü"nün yürütülmesi, silahlı bürokrasinin en üst kademesinin hukuka saygısı kapsamında ele alınamayacağını gösteriyor. Bu da bir önemli değerlendirme.

(...)

Yiğit Tuncay: Şimdi bir de işin ilginç tarafı, devletler bir dönüşüm geçiriyor, yeniden yapılandırılıyor. Bütün kurumlar yeniden yapılandırılıyor ve derken gündeme tam 30 sene sonra anayasa geliyor. Anayasada, bu söylediğin "yeniden yapılandırma", bu "hukukun üstünlüğü" meselesi tekrardan gündeme getirilecek. Bu da yeniden yapılandırılacak. Bu nasıl karşımıza çıkacak peki?

Suat Parlar: Biz gene kendi kavramlarımız açısından meseleyi değerlendirelim. Bizim hafızamız canlıdır. Bu çerçeveden bakıldığında şunu söyleyeceğiz; kent-devletinde, kent-devleti dediğimiz zaman biz bunun hukuki varlığının bilinen klasik şema içerisinde Birleşmiş Milletlere üye, ulus-devletten çıkış, federal olması, olmaması biçiminde değerlendirmiyorum. Bir sınıfsal olgudur kent-devleti. Kent-devlet yargısı, milli güvenlik ideolojisi kabuğunun içerisindeki ulus devletten farklıdır. Orada ülke başkentinde kurulu yüksek yargıçlardan oluşan merkezi, üniter bir yargı vardır ve bu yargı ülkesel boyut da bir yargıdır. Bu "ülkesel boyuttaki yargı, açıkçası kalkınma, planlama dinamiğine bağlanmış geçmişteki devlet anlayışı -ki bunu çok fazla vurguluyorlar- geride kaldı" diyorlar. O yargının ülkesel çerçeve içerisindeki merkezi yetkilerini temsil eder. Yapısal uyarlama süreçleri içerisinde devlette paralel bürokrasiler yaratıldığını söyledik. Bunun dünya bankasıyla ilişkisini kurduk. Artık o süreç tamamlandı. Yargı ve ordu bu sürece geç katıldılar, doğal olarak. Çünkü bunlar aynı zamanda bir iç savaş, "düşük yoğunluklu" bir savaş çerçevesi içerisinde işlevleri olan yargı ve orduydu. Böyle bir gecikme, emperyalist merkezler tarafından verilen vizeyle mümkün olabilir. Yani, "siz geç kalabilirsiniz, sizin kendi içinizde "karşı ayaklanma" uygulamanız var; bunun bizim açımızdan global sonuçları da var, bu global sonuçları elde edelim, elde ettikten sonra bir geçiş yaşanacak ve bu elbette sancılı bir geçiş olacak" yaklaşımı vardı. Bu biçimiyle bir uzlaşma vardı. Bunların gecikmesi doğal.

(...)

Yiğit Tuncay: Paul Henze'yi senin kitaplarından çok iyi biliyorum. Paul Henze'nin adına Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu'nun katledilmesinde de çok fazla rastlıyoruz.

Suat Parlar: 16 Mart'ta da görüyoruz. 16 Mart'ta Nasibullah Türker'in, Başbakan Bülent Ecevit'in uçağıyla Almanya'ya kaçırılması söz konusudur. Nasibullah Türker, o işteki önemli isimlerden biridir. Kendisini kaçıran Reinhard Gehlen ekibine dahil olan Türkistanlı bir CIA ajanıdır. Alparslan Türkeş'in de Amerika'daki hamisidir, en yakın dostlarından biridir. CIA ajanı olduğu da gizli değildir. Zaten kendisi anlarında da -daha geçenlerde yayınladı, halen daha yaşıyor- Reinhard Gehlen'in direk örgütlediklerinden olduğunu gösteriyor. Paul Henze ile aynı ekibin içerisindedir. Ruzi Nazar ekibine mensup olan ve o dönem bozkurtların gazetesinde önemli mevkilerde de bulunan bir kişinin, o işi organize etmesi söz konusu. Bu kadar dolaysız bağlantılar vardır. Düşünebiliyor musunuz, terörizm sisteme içkin biri olgu. Kapitalizm terörist bir sistem. Terörist kapitalizm, kendi terörünü aklama adına terörist yaratıyor. O gazeteci arkadaşın tabiriyle; "mülkü olmayanlar, sisteme itiraz ettiği için aptal olanlar, lüks alış-veriş merkezlerine gitmeyenler veya gidemeyenler, iş bulamayanlar, sıkıntı içerisinde olanlar, sosyal ilişkilerinde uyumsuz olanlar" diye bir insan tarifi yapılıyor. Bu insan tarifinin karşısına Nazilerin tabiriyle bir alt insan yerleştiriliyor. O alt insan "potansiyel terörist" diye nitelendiriliyor. Günde 1 ila 2 dolarla geçinen 4 milyar insan terörist oluyor. Türkiye'de bu insanlardan milyonlarca var. Kollektif bir bilinçaltı olduğunu ve bunun sistemin organik entelektüellerinde yerleşik olduğunu görüyoruz. Ama ne yazık ki, bu araştırmalara konu olan devrimci arkadaşlar seslerini çıkarmadılar. Hiç bir girişimleri yok. Bunu reddetme doğrultusunda, bunu deşifre etme, ortaya koyma doğrultusunda hiç bir girişimleri yok. Nasıl olsun ki? Düşünebiliyor musunuz; bir insan kuşatılıyor şehrin orta yerinde, öldürülüyor. Eskiden buna yargısız infaz denilirdi. Bir dava açılıyor, o davada herkesin savunması o insana küfretmek üzerine kuruluyor. O davanın avukatları arasında insan hakları savunucusu olan ciddi avukatlar da var. O tip bir savunmayla aralarına mesafe koyma adına herhangi bir girişimde bulunmuyorlar. Bu çok acı verici. Ama şundan dolayı acı verici; boşalmış zihinler, boşalmış bilinçler, boşalmış bir tarif var. Bu boşluklara sistem yerleşmiş. Onun için de çok rahat bir şekilde sistem, "hukukun üstünlüğü" vurgusuyla sürekli bize varlığını hatırlatıyor. "Hukuk bende, meşruiyet bende, bana isyan eden herkes gayri meşrudur" demek istiyor. Böyle bir yaklaşım içerisinde oluyor. Tek hukuk yerleşiyor, o da tahakküm hukuku. Bizim o tahakküm hukukunun karşısına, hukuk tekniğinin evrenselliğiyle çıkmamız lazım. Çünkü ezilenler de hukuk tekniğine ortaktır. Ama bu tahakküm hukukunda değil. Çünkü şu var; insan üzerinden bir hukuk kurulmaz.

(...)

Suat Parlar:

Huntington, çok önemli olduğunu düşündüğüm bir konuşmasını aktarıyor Kissinger'ın. Kissinger, Sosyalist partinin lideri Soares'e şunu söylüyor:

"Kissinger: siz bir Kerenski'siniz.
Soares: Elbette bir Kerenski olmak istemiyorum.
Kissinger: Kerenski de olmak istememiş."

Görüldüğü gibi, isterlerse sizden zorla Kerenski yaratırlar. Bana göre Türkiye'nin Kerenski'si Bülent Ecevit'tir. Bunu çok önemli buluyorum.

Yiğit Tuncay: Karaoğlan yani.

Suat Parlar: Tabi. Yunanistan'ın Kerenski'si Karamanlis'tir. Arjantin'de bir dizi Kerenski ortaya çıkmıştır. Carlos Menem ve diğerleri vardır. Kerenski parlaklığında isimlerin olmadığı yerlerde, Kerenski koalisyonları kurmuşlardır. Aslolan devrimi erken doğurtmaktır. Devrim kürtajı yapmak niyetindelerdir. Ortadaki radikalleri bastırıp, sosyal devrimi kitleyerek kontrol altına alıp, ondan sonra da eritip ortadan kaldırmayı amaçlarlar. Bunun için "sol"la da işbirliği yapmayı hedeflerler. "Pentagon solu"nun oluşum süreci Portekizlere kadar uzanır. O geçiş süreçlerinde, Amerika kendisiyle ortak hareket edecek bir sol meydana getirmiştir. Niye? İşkencelerle, gözaltı kampanyalarıyla, sistemin terörüyle yıldırılmış "sol"lar kendi sistemleriyle ve devletleriyle başa çıkmak için ya Avrupa'nın diğer ülkelerine ya da Amerika'ya yaklaşmak gerektiğini düşünürler. Kim vardır? Almanya ve Amerika vardır. Portekiz'de, CIA'den sonra sosyalistlere en büyük desteği Almanya vermiştir. Tıpkı bir dönem Willy Brandt'ın, Ecevit'e verdiği destek gibi. Bunlar enternasyonal faaliyetlerdir. Demokrasi dalgası bu şekilde başlamıştır.

(...)

Yiğit Tuncay: "Biz zaten 12 Eylül'den ders çıkardık" diyorlar.

Suat Parlar: O darbenin nasıl sistematize edildiğini, sürekliliğini, müthiş bir sistematiğe bağlandığını görüyoruz. Darbeye ihtiyaç yok ki. "Karşı ayaklanma" devleti kurulduktan, mega kentler esası üzerinden, yavru kentler dinamiğinde ve bu anlamda global şehirler konfederasyonu meydana getirildikten sonra, sermayenin koyun çiftlikleri tarzında insan ağılları oluşturulurken, ne ihtiyaç var darbeye? Brezilya'da geçiş sürecinde General Goldberg, aynen şunu söylüyor sivil politikacılara; "Siz kendi radikallerinize hakim olun biz de kendimizinkilere". Bu "Dolmabahçe mutabakatı"dır. Ama bunun da Brezilya'dan geldiğini ve aynen milli güvenlik ideolojisi gibi patentinin oradan olduğunu görüyoruz. 1964'te ilk uygulama Brezilya'dır.

"Radikallere hakim olmak çoğu zaman diğer tarafın işbirliğini gerektirir" diyor. Kim diyor? Ben demiyorum. Huntington diyor. Siz kendi tabanınızı, bir türlü söz geçiremediğiniz, gömlek değiştirmemekte söylem olarak ısrar eden radikallerinizi temizlerken, sopayı birisi tutacak. Oradaki radikaller de temizlenirken, sopayı siz tutacaksınız. Böyle bir görev bölüşümü olacak. Diğer türlü sistem meşruiyetini kaybeder.

Söyleşinin devamını okumak veya videolarını izlemek isterseniz alttaki linki kullanabilirsiniz...

http://www.halksahnesi.org/soylesiler/neogladio1/neogladio1.htm

 

 

AdaptiveThemes