Skip to content

Sabahattin Eyuboğlu, Halk Kavramı üzerine

16 Nisan 2010, ekleyen samata

Sabahattin Eyuboğlu’nun 1940 ile 1967 yılları arasında çeşitli dergi ve gazetelerde yazdığı yazılarını, denemelerini (özellikle ‘Yeni Ufuklar’ dergisinde) bir araya getiren ‘Mavi ve Kara’ adlı kitabı Çan yayınlarından 1973 yılında ikinci kez basılmış. Kitabın arka sayfasında da yazdığı gibi, Batı ve Doğu kültürlerini hümanist bir açıdan sağlam bir sentezde özümseyen bu denemelerde, halk kavramı, Anadolu toprağı ve gelmiş geçmiş uygarlıkları, dostluk, din, bilim, politika, sanat, eğitim gibi çeşitli konularla ilgili yazılar yer almaktadır. Sizlerle paylaştığım bu yazısı ise 1949 yılından. Eyuboğlu bence biraz unutulmuş, unutturulmuş bir aydınımız. Yazılarında halk, doğu ve batı, sanat ve politika ilişkisi, ilericilik, gericilik gibi konulara dönemine göre son derece özgün ve yetkin bir şekilde yaklaşmış hep. Türkçeyi en iyi bir şekilde kullanan Eyuboğlu insancıl ve derinlikli yaklaşımını bugün de örnek almamız gereken önemli bir aydınımız, sanatçımız. Halka yaklaşımını ise (çocuk benzetmesi) eleştirmek mümkün, ama bu yaklaşımın dönemine göre en olgun yaklaşımlardan biri olduğunu da unutmamak gerekir. Eyuboğlu'nun halkına babacan ve sevgi dolu yaklaşımını bir elitizm olarak görmek haksızlık olur düşüncesindeyim, tabii bu yaklaşımı popülizmden de kesinlikle ayrı tutmak gerekir.

 
Halk Kavramı
 
Biz aydınlar kendimize halkçı dediğimiz zaman bile, hatta belki en çok o zaman, halkı kendimizden ayrı bir dünyada yaşayan dumanlı bir kalabalık sayarız. Halk bizim inanmadığımıza inanabilir. Bizim bayağı dediğimize güzel, güzel dediğimize saçma diyebilir; biz ağzımızın tadını biliriz, o bilmez. Oysa radyodan bile bazen halkın bugüne dek duymadığı bayağılıkları yayan, gazete ve dergilerde düşünülmedik saçmalıklara düşen, kitap kapaklarına, köşe başlarına, ev içlerine umulmadık zevksizlikleri döşeyen bizleriz. Halk Karagözü yapmış, biz o cıvık operetleri; halk yemen türküsü söylemiş, biz o yapışmış, o ağlamış şarkıları; halk alçakgönüllü ustalar yetiştirmiş, biz burnu kaf dağında üstatlar; halk türkçe gibi bir dil yapmış, biz geçen ki gibi bir kongre; halkın atasözleri var, bizim binbir tuhaf vecizemiz
 
“ Halka ta’n eylemek nemiz
Cümle küstahlık bizdedir.”
 
Biz neler yazabilirmişiz, ama halk tutmazmış; ne filimler çevirebilirmişiz, ama halk böylesini istiyormuş, ne ince nükteler yapabilirmişiz, ama halk yalnız kabasından anlıyormuş. Sanki halk en iyi sanatçılarımızı tutmamış, Nasrettin Hoca’yı, Şarlo’yu bizden önce beğenmemiş gibi.
 
Gelin, işlerimizi halkçı gibi değil, düpedüz halk gibi yapalım. Halkın sözde istediğini değil, kendi aklımızın erdiğini, gönlümüzün dilediğini söyleyelim. Zevksizliklerimizin sorumluluğunu halka değil, kendimize yükleyelim. Halk öyle istiyor diye kimimiz kısık idare lambasına dönmüş, kimimiz çığırtkan renklere boyanmışız. Halka inmeği bırakıp, kendimizi aşmağa bakalım. Yoksa halimiz çocuk şiiri yazmakta inad edenlerin haline döner. Hani bir takım hevesliler vardır, sözde çocuğun dünyasına inip çocukca şiirler yazarlar; yazdıklarını ne kendileri ciddiye alır, ne biz, ne de çocuklar; ama çocuklar adam olsun diye bu zahmete katlanırlar. Bizim inanmadığımıza çocuk nasıl ve niçin inansın? Çocuk kendini aşan, ciddiye alınan, gerçekten benimsenen işleri sever, halk da öyle.  
                                                                                     

 

Yorumlar

Aydınlanmış Halk

16 Nisan 2010, yazan martin eden,
Yorum no: 2923

Bu kuşağın döneminde Aydın yerine "Aydınlanmış Halk" kavramının tartışıldığını anımsıyorum yaptığım okumalardan.

Eyuboğlu "Aydınlanmış Halk" tanımına en çok uyan sanatçılarmızdan birisidir...

Çevirmen yönüne de değinmek yerinde olur sanırım. Hele de Gonçarov'un Oblamov çevirisi enfestir gerçekten.

 

Sağolsun samata anımsatıyor.

Teşekkürler.

Kemal H. Karpat- Aydın, halk ve devlet ilişkileri üzerine

17 Nisan 2010, yazan samata,
Yorum no: 2933

1962 yılının Varlık Yıllığı'nda, Yaşar Nabi Nayır pekçok sanatçı ve aydına bir soru sorar. Soru kabaca, ‘ülkemizde neden son yıllarda bir rejim buhranı yaşamaktayız, bu sorunu nasıl aşabiliriz’dir. Bu soruyu Kemal Karpat da cevaplar. Kemal Karpat’ın yaklaşımı ile Eyuboğlu’nun yaklaşımı kısmen örtüşür, ama Eyuboğlu Karpat’ın eleştirdiği aydın tipinin, bütün bir hayatıyla karşısında durmuş ve buna alternatif oluşturmuştur. Bu anlamda Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Karpat’ın düşündüğünün, eleştirdiğinin dışında bir aydın yaklaşımı da Türkiye’de olagelmiştir. Karpat’ın eleştirilerini bugün bazı liberal çevreler (bir açıdan en çok da kendileri bu eleştiriyi hak etselerde) yaşanan 50 yıllık dönüşümü yoksayarak, Türkiye aydını için neredeyse aynı şekilde dile getirmektedirler. Bugün yapılan eleştirilerin bundan 50 yıl önce çok daha faklı özelliklere sahip bir topluma yapıldığını da hatırlatmış olalım. Ancak, Karpat’ın da o güne kadarki etkisini belki önemsemediği ve fakat doğmakta olduğunu düşündüğü (belki o farklı bir aydın anlayışına sahipti) aydın yaklaşımı 1960’lı yıllarda, yani bu satırların yazılışından sadece bir kaç yıl sonra büyük bir atılım gerçekleştirecektir.  Kemal Karpat’ın cevabının bir kısmını buraya aktarıyorum:

 
Bizde rejim bunalımı, yirminci yüzyılın ihtiyaçlarına uygun olarak gelişmiş bir sosyal yapı ile, eski devirden kalmış bir sosyal teşkilat, skolastik ve şekilci felsefe, otoriter devlet ve kişi tutumunun çarpışmasından doğmaktadır. İdare eden aydın ile idare edilen halk birbirinden ayrı şekilde yetişmiş, kültür seviyeleri ve anlayışları, hayat standartları birbirinden alabildiğine ayrılmış iki sosyal grup olarak gözükür. Bizim aydın kitlenin toplum içindeki yeri ve fonksiyonu, tarihi ve sosyal gelişme sonunda, halktan uzak, yanlış bir şekilde tayin edilmiştir...
Bizim aydın grubumuzun bugünki durumu birkaç yüzyıllık tarih sonucunda meydana gelmiştir...Bugün aydınımız, kendini toplumun üstünde, adeta ona sahip görür. Kendisini toplumu yetiştirmek ile ödevli görür. Topluma karşı herhangi bir sorumluluk duymaksızın, kendisi için 20. yy’ın seviyesine uygun bir hayat elde etmek için çabalar. Aydınların büyük bir kısmı halktan sakınır, ona karışmaz, onu küçük görür, her fırsatta onun geriliğinden söz açarak, kendi mutsuzluğundan şikayet eder durur...Biz aydının kuru düşüncesiyle kurduğu, halk ve hayat gerçeklerinden ayırarak yaşattığı bir düzenin mirasçılarıyız. İslam skolastik düşüncesinin Osmanlı devlet idaresi ile el ele yarattıkları ve Tanzimat’dan sonra bir kat daha bozulan bir sosyal düzenin etkilerinden hala kendimizi kurtaramadık. Cumhuriyet bu düzeni yıkmak için kurulmuşken, zamanla halk kontrolünden çıkarak, eski düzeni canlandırmış ve halk-aydın ayrılığını devam ettirmiştir. Halkevlerinin ilk kuruluş amaçları incelenip sonradan aldığı şekiller gözönüne getirilirse söylediklerimiz kolayca anlaşılabilir.
Bugünki durum meydanda. Alabildiğine genişlemiş bir diplomalılar grubu, toplum içinde yerini tayin edemiyerek durmadan çırpınıyor. Faydalı olmak istediği halde bunu nasıl başarabileceğini kestiremiyerek vicdan azabı çekiyor, sonra da toplumun cehaletinden, anlayışsızlığından şikayet ediyor...
Bugün istihsal (üretim) kabiliyeti azalan, nüfusu artan bir yurtda üniversiteler, liseler, başka yüksek okullar durmadan mezun vermektedir. Bunların büyük bir kısmı masa başında çalışmak isteyeceklerdir, iyi bir ev, elbise, iyi gıda isteyeceklerdir. İnsan olarak bütün bunlar onların haklarıdır. Ama bunları kimin ve nasıl temin edeceğini düşünen pek yoktur. Halbuki devlet dairelerinde halen lüzumundan fazla memur çalışmaktadır. Tek bir insanın göreceği işi bazı yerlerde altı yedi kişi görmektedir. ..Esasen devlet bizde her işe el attığı için hayatta ilerlemek, şu veya bu şekilde devletle bazı ilgiler kurabilmeye bağlıdır. Böylece aydınlarımızın devlete olan ilgileri, yani üstün bir otoriteye bel bağlamaları her meseleyi zor kullanarak çözmek yolunu tutmalarına sebep olmuştur. Bu bir alışkanlık, adeta ikinci bir tabiat olmuştur. Gayri müstahsil (üretken olmayan) aydın, halktan ayrılmış bir şekilde yalnız kendini düşünüyor, üretimden daha büyük pay almak için çabalıyor. Buhranın birinci nedeni budur. Fakat bugün Türkiye’de yeni bir aydın grubunun doğmakta olduğunu sezmek kolay. Bunlar, şüphesiz ki ekonomik ve sosyal yapı, tarihi gelişme ve kıymet hükümleri arasındaki ilgileri gereği ile kurarak Türk toplumuna yeni bir canlılık verebilecektir.
Kaynak: Varlık Yıllıkları 1962, Yaşar Nabi Nayır yönetiminde, Varlık Yayınları, İstanbul: 1961, s. 167-177.

cahil çoğunluk, aydın azınlık

17 Nisan 2010, yazan samata,
Yorum no: 2937

Aynı soruya, rejim bunalımın sebepleri sorusuna Cavit Orhan Tütengil'in verdiği cevabı da aktaralım:

Türkiye'nin Batılı bir toplum olmasının koşulları Atatürk devrimleri ile hazırlanmıştır. Yurt yönetimi bu ilkelerin ışığında ve Batılı bir toplum olma amacında dürüstlükle ele alındıkça rejim buhranına düşülmesi önlenebilir. Ne var ki, Atatürk devrimleri nasıl, aydın bir azınlığın yukarıdan aşağıya gerçekleştirdiği bir hareket olmuşsa, Devrimlere karşı halk kütlelerini yekindiren tutum da gene aydın bir azınlığın kişisel çıkarları yararına ve yukarıdan aşağıya yönetilmektedir. Devrimleri bölüp parçalama çabaları da "cahil çoğunluk"dan değil, hep aydın azınlıkdan gelmektedir. Şu halde aydının sorumluluğu ve karakteri konuları rejim buhranında küçümsenmeyecek bir yer tutmaktadır.

Kaynak: Varlık Yıllıkları 1962, Yaşar Nabi Nayır yönetiminde, Varlık Yayınları, İstanbul: 1961, s. 204-205.

Cavit Orhan Tütengil kimdir?

Cavit Orhan Tütengil (d. 1921 Tarsus, ö. 7 Aralık 1979 İstanbul) Türk akademisyen.

İlk ve ortaokulu Tarsus'da bitirdi. Lise eğitimini 1940 yılında İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nde tamamladı. 1944 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden mezun oldu. 1944-53 arasında Antalya ve Diyarbakır liselerinde Felsefe Grubu Dersleri öğretmenliği yaptı. Kepirtepe ve Aksu Köy Enstitülerinde çalıştı. MEB tarafından iki yıllığına incelemelerde bulunmak üzere İngiltere'ye gönderildi. 1953 yılında Sosyoloji asistanı olarak İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde akademik yaşamına başladı. Doktorasını "Montesquieu Siyasi ve İktisadi Düşünceleri" üzerine yaptı. 1960 yılında doçent oldu. 7 Aralık 1979 yılında evinden üniversiteye giderken silahlı saldırıya uğradı ve öldürüldü. Faşistlerin saldırısı sonucunda ölen Tütengil dürüst, çalışkan ve yaratıcı bir bilim adamı olarak Türkiye'nin en önemli kayıplarından biridir...Eserleri ise şöyle:

Ziya Gökalp'in bibliyografyası (1945)
Köy enstitüsü üzerine düşünceler (1948)
Prens Sabahattin (1954)
Ziya Gökalp üzerine notlar (1956)
Gazete ve dergileri inceleme metodu (1961)
Azgelişmiş ülkelerin toplumsal yapısı (1961)
Türkiye'de bölge basını ve Diyarbakır gazeteciliği (1962)
Köyden şehire göç meselesi (1963)
Köy sorunu ve gençlik (1967)
Ağrı dağı'ndaki horoz (1968)
Sosyal bilimlerde araştırma ve metod (1969)
Yeni Osmanlılar'dan bu yana İngiltere'de türk gazeteciliği (1969)
Türkiye'de köy sorunu (1969)
Azgelişmenin sosyolojisi (1970)
100 soruda kırsal türkiye'nin yapısı ve sorunları (1975)
Temeldeki çatlak (1975)
Atatürk'ü anlamak ve tamamlamak (1975)
Montesquieu (1977)
 

Ayrıntılı bilgi için: http://tr.wikipedia.org/wiki/Cavit_Orhan_T%C3%BCtengil

http://sozluk.sourtimes.org/ Cavit Orhan Tütengil...

 

 

AdaptiveThemes