Skip to content

Öcalan'ın Marx'la hesaplaşması (toplu eserler)

2 Kasım 2009, ekleyen Erkin Özalp

Abdullah Öcalan’ın yazı ve konuşmalarının Karl Marx’la hesaplaşmaya ayrılan bölümleri kıyıda köşede, bölük pörçük kalmasın, derli toplu bir şekilde incelenebilsin, irdelenebilsin... Nedense, Öcalan’ın bu hesaplaşması, neredeyse yok sayılıyor... Vladimir İlyiç Lenin hakkındaki değerlendirmelerini de ekliyorum (kalınlaştırmalar bana ait):  

 
gundem-online.net’te 14 Nisan 2008 tarihinde çıkan avukat görüşmesi notlarından:
 
İngilizler toplumda her türlü yönlendirmeyi de yapıyorlar, Marks da Londra'da yaşıyordu, onu orada tuttular. Marks fikirlerini orada oluşturdu, oradan dünyaya yaydı. Ben, Marks'ın fikirlerini onlar yarattı demek istemiyorum ama Marks, Kraliçe Elizabeth'in eli altındaydı. Lenin'i de kuşatıp etrafını daraltmışlardı. Lenin Almanların nezaretinde, onların treniyle taşınarak St.Petersburg'a götürüldü. Ben Lenin ajandır demek istemiyorum ama bunların bilinmesi, değerlendirilmesi lazım. Almanlar, bu fikirler bize karşı, bizi yok etmek için oluşturulmuştur dediler ve kendilerini korumak için nasyonal sosyalizme sarıldılar ama anti-komünizmi geliştirdiler. Milliyetçilerin ve dincilerin de anti-komünistliği, komünizm karşıtlığı buradan geliyor.
 
(http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=50142)
 
 
Yeni Özgür Politika gazetesinin 29 Kasım 2008 tarihli sayısında çıkan avukat görüşmesi notlarından:
 
Bu savunmamda Marksizmi aştığımı da söyledim. Marks, Lenin, Mao, kapitalizmin yedeğinden kurtulamadılar, ulus-devletin etkisinden kurtulamadılar, ulus-devleti aşamadılar. Almanya ve İngiltere milliyetçiliğinin, kapitalizmin Marks’ı nasıl kuşattığını biliyoruz. Zaten Marks ve Lenin, Hegelcidirler; Hegel’in soludurlar. Hepsi için aslında Sol Hegelisttirler diyebiliriz.
 
(http://www.yeniozgurpolitika.org/?bolum=haber&hid=40735)
 
 
Fırat Haber Ajansı (ANF)  tarafından 16 Ocak 2009’da aktarılan avukat görüşmesi notlarından:
 
Savunmalarım benim düşünce metodolojim ve tarzımı yansıtıyor. Çok zor koşullarda, kaynak olmadan yazdım. Fenomonolojiyle benzerlikler taşıdığı belirtiliyor. Ben Hegel'i okumadan önce bunları yazdım. Hegel'in Zihnin Fenomenolojisi adlı kitabını okuduktan sonra düşüncelerimle büyük benzerlikler olduğunu fark ettim. Ama ben Hegelci değilim, ondan yararlanıyorum. Ben Nietzche'den de yararlanıyorum ama Nietzcheci de değilim. Hegel burjuva sınıfını ve ilişkilerini inceliyor. Bu ilişkiyi tarihin eski evrelerine kadar götürerek Sümerlerin neolitik köy toplumunu baskıladığını belirtiyor. Marks ise bunu yanlış anlıyor, bunu burjuva-proleterya çelişkisi şeklinde anlıyor. Bu temel bir yanlışlıktır. Sümerlerin neolitik köy toplumunu baskıladığı doğrudur ama bu burjuva-proletarya çelişkisi değil, farklı bir durumdur. Marks bu açıklamayla temel bir yanlışlık yapmıştır. Hegel'in olumlama ilkesi, olumlamanın olumsuzlaması ilkesini de Marks yanlış anlıyor. Ve korkunç sonuçlar ortaya çıkıyor. Marks İngiltere'ye gitti, İngiliz ekonomi-politiğinin etkisine girdi. Lenin ise Rusya'da iktidar tuzağına, proletaryanın diktatörlüğü tuzağına düştü. Ben her iki hataya da düşmedim. Ne Marks gibi salt ekonomizme ne de Lenin gibi iktidar tuzağına düştüm. Ben savunmalarımda bunların nasıl aşıldığını detaylı açıkladım. Marks'ı da bu şekilde düzeltmiş ve aşmış oluyorum. Marks, hatayı ta baştan itibaren yaptı, bu nedenle yüz elli yıldır korkunç şeyler oldu, on milyonlarca insan öldü, öldürüldü. Sovyet Rusya çöktü, Çin'in durumu da ortada. Pozitivizmi ve kaba materyalizmi aşamadılar. Bunları niye açıklıyorum. Çünkü beni de etkiledi de ondan.
 
(http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=1230)
 
 
Fırat Haber Ajansı’nın (ANF) 26 Haziran 2009’da yayımladığı avukat görüşmesi notlarından:
 
Bazı sosyologlar, pozitivist yaklaşımdan kurtulamıyor, klasik ulus-devlet bakış açısıyla yaklaşıyor. Ulus-devletin aslında bir kandırmacadan ibaret olduğunu görmüyorlar. Aslında ulus-devlet dedikleri şey, ulusların da özgürlüğü değildir. Kapitalizm, bunu kendisini yaşatmak için kullanıyor. Bunu Hobsbawm belli ölçülerde tartışıyor ama çaresiz kalıyor. Kapitalizmin kendini nasıl böyle yaşattığını çözümleyemiyor. Marks’ta da aynı şey var. Kapitalizmi yeterince çözümleyemediği için yüz elli yıllık Reel Sosyalizm deneyimi ortada. Kapitalizme hizmet etmekten kurtulamadı. Kapitalizm neden bu kadar başarılı oluyor? Pozitivizm, klasik ulus-devlet anlayışından sıyrılamadıkları için Marks, Lenin, Çin, hepsi bu hataya düştüler. Çin’in durumu ortada, bugün kapitalizmin en büyük destekçisidir.
 
(http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=10056)
 
 
gundem-online.com sitesinden, “Öcalan’ın ‘marksist kurama’ eleştirileri” başlıklı, 4 Temmuz 2009 tarihli yazı:
 
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) sunduğu son savunmalarında Marksist teoriye ilişkin önemli tespitlerde bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan, 'Marks'ın ekonomik altyapıyı tüm hukuki, siyasi ve ideolojik formların izah kaynağına yerleştirmesi, belki de uğruna çok büyük savaşlar verilen sosyalizmin başarılı olamayışının temel nedenlerinin başında gelmektedir' diyor.
 
Abdullah Öcalan'ın Demokratik Toplum Manifestosu isimli savunması yakın zamanda kitap olarak yayınladı.
 
Öcalan son savunmalarında Marksizm'e yönelik eleştirilere de yer veriyor. Kitapta Marksizmin iktidar olgusunu kavrayamadığını ifade eden Öcalan, 'K. Marks ve F. Engels'in öncülüğünde kapitalizme karşı ilk bilimsel temelli bir mücadele bayrağı açıldı. Bağrında önemli yetmezlikler ve yanlışlar taşısa da bilimsel sosyalizm adı altında sistem karşıtı bu ilk hareket yüz elli yıl kapitalizmin korkulu rüyası oldu. Çok büyük kahramanlıklar sergiledi. Önemli mevziler kazandı. Sistem karşıtı bu hareketin talihsizliği, kapitalist moderniteyi çözememesi ve ondan radikal kopuşu sağlayamamasıydı' değerlendirmesinde bulunuyor.
 
Başarısızlığın nedeni özne-nesne ayrımı
 
Toplumda alt ve üstyapı tartışmalarının uygarlığın inşa edilmiş gerçeklikleri ile bağlantılı olduğunu kaydeden Öcalan, şunları dile getiriyor; 'Hegel kendi sistemini öncelikle üst yapıdan, yani devlet ve hukuktan başlatır. Evrensel sistemi de mutlak zekâ (Geist)'dan başlattığı gibi. Marks ise önceliği altyapı olarak adlandırdığı üretim güç ve ilişkilerine verir. O da her ne kadar 'Ayakları üzerine oturttum' dese de, Hegel'le aynı mantığı paylaşmaktadır. O da nedir? Biri, bir unsur temeldir, diğeri ikinci veya belirlenendir diyor. Bu, özne-nesne ayrımının kaba mantığına düşmektir.' Öcalan, sosyalizminin neden başarılı olmadığı sorusunun cevabının da bu mantıkta gizli olduğuna dikkat çekiyor.
 
Savunmalarında sosyoloji konusunda da tespitlerde bulunan Öcalan, E. Durkheim, A. Comte ve K. Marks sosyolojisinin zaman ve mekân boyutunda tümüyle kendilerini bağışık hissettiklerine vurgu yaparken, 'Bahsettikleri olay ve olguların yeri ve tarihi yoktur. Sözde deneysel ve olgusal bilim yaptıkları iddiasındadırlar. Ne kadar zamanız ve mekânsız analiz yaparlarsa, o denli bilimsel davrandıklarını sanırlar. Adeta bu yönteme dört elle sarılırlar. Aslında bu yaklaşımın özünde modernitenin kendini zaman ve mekân olarak ebedi ve sonsuz göstermesi yatar. Tüm Avrupa merkezli bilim, felsefe ve sanatların böyle bir tutumu, eğilimi söz konusudur' diyor.
 
Das kapital çalışanların işine yaramadı!
 
Kapitalizmi ekonomik sahada arayan Marks'ın siyasal iktidarı ve onun zor karakterini tüm sonuçlarıyla çözümleyemediğine dikkat çeken Öcalan, 'Kapitalist ekonomi denilen talan düzeni tüm eski ve yeni dünyada toplumları ve coğrafyaları sömürgeleştirip yeniden köleleştirirken, tüm güç erklerini kendine bağlarken, tarihin en kanlı savaşlarını yürütürken, toplum bünyesi üzerinde her şeyiyle oynayıp hegemonyasını onaylatırken, onu eski topluma karşı devrimci ilan eden K. Marks, ardılları ve benzer düşünce ekolleri bence bilim inşa etmiyorlar. Das-Kapital, kapitale karşı yazılmış en eksikli, dolayısıyla yanlış yorumlanmaya müsait kitaptır. Burada Marks'ı suçlamıyorum. Sadece eserinin tarih, devlet, devrim ve demokrasi boyutunun olmadığını, geliştirilmediğini söylüyorum' diyor.
 
Öcalan, Marks'ı kapsamlı analizlere gitmeden, ucuz ve yüzeysel tezlerle eleştirmenin sakıncalarının da farkında olduğunu dile getiriyor.
 
Savunmalarında Marksist geçinen kesimlerin dogmatik yaklaşımlarının tarikat müritliğini aşmadığını da ifade eden Öcalan, Marks'ın Kapital kitabına yönelik olarak ise şunları dile getiriyor; 'Kapital'in yeni bir totem hizmeti gördüğü, işçilerin pek işine yaramadığı, yüz elli yıllık teorik-pratik deneyimle yüzlerce kez doğrulanmıştır. Ben bunun temel nedenini kapitalizmi ekonomi olmadığı halde başka yerde arama, ekonomi olmayana temel ekonomik konular olarak yaklaşım gösterme hatasına bağlıyorum.'
 
'İki sınıf mücadelesi vahim hata'
 
Marksizm'in en önemli eksikliklerinden birinin de çatışmayı dar sınıf eksenli görmesi olduğunu belirten Öcalan, 'Sınıfların direkt çatışması analitiktir. Somut çatışma toplumsal gövdeler arasında olur: Devlet toplumuyla demokratik toplumlar arasında. Dar sınıf bakış açısının sonuçları bilinmektedir. Kaldı ki, sınırları hiçbir zaman kesin çizilemeyen ve her gün geçişler yaşayabilen sınıflarda, aslolan içinde yaşadıkları bilinç durumudur, kültürüdür' diyor.
 
Uygarlıksız sınıf mücadelesinin olmayacağını dile getiren Öcalan, tek uygarlık içinde iki sınıfın mücadelesinin ne denli vahim bir hata olduğunun Sovyet deneyiminde görüldüğünü dile getiriyor. Avrupa devlet uygarlığının kalıplarını kıramadığı için, özgün bir Sovyet uygarlığının oluşturulamadığını da kaydeden Öcalan 'Kapitalist modernite kalıplarını büyük oranda esas aldığı için, sonunda onlar gibi olmaktan kurtulamadı. Tarihte bu durumun birçok benzeri yaşanmıştır. Başkalarının silahlarıyla (uygarlık yaşam tarzı) savaşırsan, başkaları gibi olursun. Bu durumların ortaya çıkması, devrimlerin kendi uygarlık biçimlerini belirleyememeleri ile ilgilidir' diyor.
 
Toplumun metalaşması kabul edilemez
 
Meta tanımını Marks'tan farklı yorumladığını kaydeden Öcalan, kendi yaklaşımını 'ben metayı Karl Marks gibi yorumlamıyorum. Yani metanın değişim değerinin işçi emeğiyle ölçülebileceğini, önemli sakıncalar doğuran bir kavramlaşma sürecinin başlangıcı olarak değerlendiriyorum. Günümüzde nerdeyse metalaşmadık bir değeri kalmayan toplumun çözülüşünü gözönünde bulundurursak, ne demek istediğimi daha iyi açıklamış olurum. Toplumun metalaşmasını zihnen kabul etmek demek, insan olmaktan vazgeçmek demektir' sözleri ile ifade ediyor.
 
Öcalan, kuşku yaratan bir diğer konunun ise toplumsal değerlerin ölçülebilirliği olduğunu söylüyor ve devamla, 'Yalnız canlı emeğin değil, sayılması olanaksız emeğin ürünü olan bir maddeyi bir kişinin emeğinin değeri saymanın kendisi, yanlışlık ve değer gaspı ve hırsızlığının önünü açan bir yaklaşımdır. Nedeni açıktır: Sayılamayacak emeklerin karşılığı nasıl ölçülecek? Dahası, değeri hiç ölçüme girmeyen emekçiyi doğuran, büyüten ananın, ailenin emeği nasıl ölçülecek? Değer denen nesnenin içinde gerçekleştiği tüm toplumun hakkı nasıl ölçülecek? Tartışmayı uzatabiliriz. Dolayısıyla değişim-değeri, artık-değer, emek-değer, faiz, kâr, rant gibi kavramlar hırsızlıkla (resmi ve devlet gücü yoluyla) ortaktır. Değişim için başka ölçüler bulmak veya armağan tarzının yeni biçimlerini geliştirmek anlamlı olabilir'.
 
Marks önemle incelenmeli
 
Toplumun bütünlüğünü ilgilendiren büyük yanılgılara düşmemek açısından, Karl Marks örneğinin önemle göz önünde tutulması gerektiğini ifade eden Öcalan, 'Marks'ın kapitalizmi çözmek ve ondan kurtulmak isteyen önde gelen bir kişilik olduğundan veya olmak istediğinden kuşku duyulamaz. Ama ondan esinlenen muazzam toplumsal değişimlerin kapitalizmin en iyi hizmetçiliğini aşamadıkları genel olarak kabul gören bir görüştür' diyor.
 
(http://www.gundem-online.com/haber.asp?haberid=74661)
 
 
gundem-online.net’in 11 Eylül 2009’da yayımladığı avukat görüşmesi notlarından:
 
“Ben yol haritama güveniyorum. Demokrasiden asla vazgeçmem. Yol haritası demokrasinin yol haritasıdır, demokrasinin geliştirilmesidir, demokrasinin çıtasıdır, demokrasinin açılımı, halka mal edilmesidir. Bu yol haritasının içeriği demokratiktir. Benim bu yol haritam ezberleri bozacaktır. Liberalizmin, marksizmin-sosyalizmin klasik yaklaşımları yoktur. Anlamakta zorlanabilirler. Sadece bireysel haklar deniliyor, kolektif haklar dikkate alınmıyor. Oysa bunlar ayrıştırılamaz, ikisi bir bütündür, madalyonun iki yüzü gibidir. Sosyalist devlet olmaz. Devletin sosyalisti, liberali, kapitalisti olmaz, devlet devlettir, iktidar iktidardır. Hatta Lenin, devrim yaptıktan sonra diyor ki 'bana sosyalist devletle ilgili kitap getirin'. Halbuki sosyalist devlet olmaz. Devrimi yapıyor ama devrimden sonra ne yapacağını bilemiyor, bocalıyor.
 
(http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=78275)
 
 
Yeni Özgür Politika gazetesinin Öcalan’a ait “Demokratik Uygarlık Manifestosu” adlı kitaptan alıntılayarak 16 Eylül 2009’da yayımladığı bölümler:
 
Zaman zaman mal alışverişlerindeki özgür rekabete bağlı olarak, eşitlemeye yakın emek değerleriyle değişim sağlanabilir. Ama bu daha çok teorik bir emek-değer değişimidir. Fiiliyatta belirleyici olan spekülasyondur. Bazı durumlarda da aşırı mal birikimi olur. O zaman da değeri sıfırın altına düşer. Malı imha etmek için ilave emek gerektiren durumlarda, emeğin değeri yok oldu diyemeyeceğimize göre, emeğin temel belirleyici bir kıstas olmadığı ortaya çıkıyor. Yine kıtlık ve fazlalık yaratma şansı olan tüccar gücü belirleyici olmaktadır. Kaldı ki, mallar mallarla üretilir. Tarih boyunca binlerce adsız emekçinin birikimiyle bir mal üretilmektedir. Peki, hangi mekanizma bu donmuş emek sahiplerine hak ettikleri karşılığı ödeyecektir? Buna yaratıcı zanaatkârı, hatta tüm toplumsal etkinliğin gerekli olduğunu eklediğimiz zaman, canlı emek denilen emek türünün anlamlı bir fiyatı, dolayısıyla ücretlendirilmesi düşünülemez.
 
İngiliz ekonomi-politiğinin sakatlığı veya sahtekârlığı burada kendini ele vermektedir. Bilindiği gibi kapitalizmin sistem olarak ilk zaferini sağlayan, ada İngilteresi ve Hollanda’dır. Kapitalizme meşruiyet kazandırmak için teorik bir gerekçeye ihtiyaç şarttır. Özellikle spekülatif kazanç olduğunu örtbas etmek için kabul edilebilir bir teori büyük önem taşır. Tıpkı ilk Uruk tüccar dinleri gibi mitolojik bir anlatımın yeni versiyonunu sunmak, sözde ekonomi-politik bilginlerine, özde ise kapitalizmin yeni dini icatçılarına düştü. İnşa edilen ekonomi-politik değil, yeni bir dindir. Giderek her dinde olduğu gibi kutsal kitabıyla ve dallı budaklı mezhepleriyle. Ekonomi-politik, kapitalizmin en değme kırk haramiler talanını bile geride bırakan spekülatif (fiyatlarla oynamak için mal birikimleri, bölgesel farkların kullanılması) karakterini örtbas etmek için geliştirilmiş, kurgusal zekânın en sahtekâr ve talancı eseridir. Emek-değer teorisi bu konuda tam bir av malzemesidir. En bellibaşlı nedeninin emekçileri oyalamak olduğu kanısındayım. K.Marks gibi birisi bile bu ava yemci olarak katılmaktan kendini alıkoyamamıştır. Bu eleştiriyi yaparken büyük acı duyuyorum. Fakat en azından kuşkularımızı belirtmek bilime saygımızın asgari gereğidir.
 
(http://yeniozgurpolitika.org/?bolum=yazi&yid=7468)
 
Eleştirisi için: http://www.haberveriyorum.net/haber/ocalandan-karl-marxa-yemcilik-suclamasi
 
 
Fırat Haber Ajansı’nın (ANF) 16 Ekim 2009’da aktardığı avukat görüşmesi notlarından:
 
K. Marks’ı bu aralar daha iyi çözümlemeye çalışıyorum. Şunun farkına vardım. Marks aslında kapitalizmle birlikte yaşamanın teorisini yapmıştır, Marks, kapitalizmle birlikte yaşamanın büyük üstadıdır. Marks her ne kadar kapitalizmi eleştirir gözükse de kapitalizmle birlikte yaşamayı esas alır. Benim kapitalizm çözümlemem Marks’tan ziyade Nietzsche’ye daha yakındır. Bu anlamda kendimi Nietzsche’ye daha yakın görüyorum. Hegel’i de, Max Weber’i de inceledim. Benim felsefem Hegel’e yakın görünse bile aslında ben Max Weber’in düşüncelerini kendi düşüncelerime daha yakın buluyorum. Yine Gramsci eski İtalyan Komünist Partisi’nin lideridir. Daha sonra cezaevinde öldü. Gramsci’nin sivil toplum örgüt anlayışını kendi anlayışıma yakın buluyorum. Yine Frankfurt Okulu var. Bütün bunları savunmalarımda işledim. Bölgede siyaset yapanlar bunu okumalı. Bunları anlamadan bölgede siyaset yapılamaz."
 
(http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&nuceID=15366)
 
 
gundem-online.net’in 30 Ekim 2009’da yayımladığı avukat görüşmesi notlarından:
 
Ben savunmalarımda devletin çözüm olmadığını tarihsel toplumsal temelde anlattım, açımladım. K. Marks, Lenin, Mao bunlar da devleti iyi tahlil edememişlerdir. İngiltere K. Marks'a kucak açıyordu, onlar tarafından besleniyordu, Almanya'ya karşı kullanma amacındaydı. K.Marks İngiliz ajanıdır demiyorum ama objektif olarak İngiliz politikalarına hizmet etmiştir. Alman sosyalistleri, komünistleri Marks'ı bu yüzden sevmezlerdi. O nedenle komünizm yerine Almanya'da milliyetçilik gelişmiştir. Hitler faşizmi deniliyor ama kapitalist modernite faşizmin ta kendisidir. Lenin, 'sosyalist devlet' üzerine kafa yoruyordu. Proudhon, Kropotkin ve Bakunin bunlar devleti daha iyi tahlil etmişlerdi. Hatta Kropotkin, Lenin'e karşı çıkarak 'sen diktatörlüğü getiriyorsun, demokrasiyi yok ediyorsun' diye karşı çıkmıştı. Lenin de ona 'bunamış' diyordu. Ama sonuçta Sovyetler birliği yıkıldı, Çin bugünkü krizde kapitalizmi ayakta tutan ülkedir. Dolayısıyla Kropotkin haklı çıktı. Öncesinde Sovyetler Birliği de objektif olarak kapitalizme hizmet etmiştir. Devletin sosyalisti olmaz. Sosyalist devlet de olmaz. Baskının, sömürünün, zorbalığın kaynağı devlettir. Devlet tümüyle de kötüdür demiyorum. İyi yanları da var; demokratik devlet, hukuk devleti olursa.
 
(http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=80933)
 
 
ÖCALAN’IN MARKSİZMLE HESAPLAŞMASI İLE İLGİLİ BİR YAZIMIZ:
 
Açılım, Marx’ı haklı çıkarmıyor mu?

 

Yorumlar

ocalan

2 Kasım 2009, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1240

"Ben, Marks'ın fikirlerini onlar yarattı demek istemiyorum ama Marks, Kraliçe Elizabeth'in eli altındaydı."

Biz de namaz kiliyoruz biz soyluyor muyuz?

kenya yolcusu kalmasın

4 Kasım 2009, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1259

öcalan'ı da kenya ya götüren uçak yunan uçağıydı. eğer lenin'i almanlar rusya'ya gönderdiyse ve bu da lenin'i ajan yapıyorsa öcalanı da yunan ajanı sayabilirmiyiz. nasıl lenin'i ajan sayamıyosak öcalan'ı da sayamayız. Reel sosyalizmin çözülmesinden sonra bu tezler çok fazla tartışıldı ve ilk günlerdeki heyacanı taşımıyor artık. bana kalırsa öcalan'ın açıklamaları kendi düşüncelerini özgün kılma arayışıdır ve bir dönemin 'yenilmiş' ideolojisinden kendini yalıtma çabasıdır. ancak yoksul köylülüğe dayanan mücadele çizgisinin bu ideolojiden yalıtılmasını beklemek pek gerçekçi değil. Bunu ne devletin açılımı ne de öcalanın 'toplu eserler'i gerçekleştirebilir.

 

 

AdaptiveThemes