Türkiye - Yorum - Dünya - Soldan - Okuldan-Kentten - Ekonomi - Medya - Bilim - Kültür - Spor - Veri - Anket - Faydalı Bilgi - Faydasız Bilgi - Ağır Yazılar
Türkiye - Yorum - Dünya - Soldan - Okuldan-Kentten - Ekonomi - Medya - Bilim - Kültür - Spor - Veri - Anket - Faydalı Bilgi - Faydasız Bilgi - Ağır Yazılar
Dikkatimizden kaçmış, basınımız yine çok değerli bir polemiğe dalmış. Yandaşlardan Ebabahan, dadaşlardan Faltaylı'ya "ergenekonsal medya temizliği" ayarı yapınca, Faltaylı da çift dalmış. Yöneten sınıfların yüksek makamlarıyla ilişkilerinin düzeylerini ve biçimlerini (kayıtlı mı kayıtsız mı, gönüllü mü maaşlı mı gibi) sorgulayan "usta" kalemşörler, "yeni düzen"de kaplayacakları alan için "eski düzen"in hesaplaşmasını yapmaya başlamışlar. Ebabahan, Taraf röportajcısı Neşe Düzel'e "eski düzende na bak böyle oluyordu" özeti geçerken, Faltaylı'nın olaya dalması aynen şöyle olmuş (dayanamayıp parantez içlerine yorum ekleyen de bendeniz olmuş):
Çekilmeyen sifonun sonuçları
BU yazı için hepinizden özür dilerim. (kabul)
Ama bazen böyle yazmak zaruri hale geliyor. (olur öyle)
Değerli okurlar, ben hayatımda çok şerefsiz gördüm. Haysiyetini ayaklar altına alan çok insan gördüm. Onu bunu yalamaktan ağzı kokan çok insan gördüm. (görmüş, geçirmiş)
Ama böylesini hiç görmedim. (görmemiş)
Bir daha da göreceğimi zannetmiyorum. (görür, görür)
Bugün bu köşeyi kirleten tosun, bu mesleğin, belki de insanlığın en büyük yüz karalarından biridir. (birincisi değildir)
Her türlü aşağılıklığı gördüğüm bu meslekte bile görmediğim bir tiptir. Kendisine sufle, hatta dikte edilen yazıların altına okumadan imzasını koyup gazetedeki köşesinde yayınlamakta hiçbir beis görmeyen, gelene ağam gidene paşam demekten asla çekinmeyen bu yaratık dün bir gazeteye röportaj vermiş. (Taraf)
Ve benim, Tuncay Özkan'la, "Sen MİT ajanısın, ben MİT ajanıyım" kavgası yaptığımı anlatmış. (kavgasız halletseydiniz sizde)
Karşılık vermeye layık türden değil ama sükût ikrardan gelir denmesin diye yazalım da haddini bilsin. (o da Star'da yazar, oh oh)
Behey rezil! (Behey Berkeley)
Benim ne olduğum ortada da, eğer sen benim dediğin gibi biri olduğuma inanıyorsan niye sözde başında olduğun gazeteye gelirken "Ben bu adamı gazetemde istemem" demedin. Hadi onu sineye çektin. Haysiyetin bu kadardı, sonrasında 1.5 yıl benim "altımda" çalıştın? Neden, "Ben böyle bir adamın altında çalışmam" deyip çekip gitmedin, gidemedin? (televizyonlara yarışma programı önerisi; altımda çalışır mısın?)
Neden TMSF gazetemize el koyduğu zaman gelip hüngür hüngür ağladın? (zırıl zırıl da değil, hüngür hüngür)
Neden? (niçün?)
Madem MİT ajanı olduğuma inanıyordun, neden istifayı basıp gitmedin? Neden TMSF günlerinde, "Sen neredeysen ben oradayım" diye kapımda yattın? Ve neden, "Ben yarın istifa ediyorum" dediğimde "Ben de" deyip oradan TMSF kapısına koşarak, "Fatih Altaylı yarın istifa ediyor, onun yerine beni yayın yönetmeni yapın" dedin? (kapıda ne kadar yattı acaba?)
TMSF değil ama Ankara'daki birileri vasıtasıyla o koltuğa oturunca neden ilk işin, o güne kadar bütün baskı ve ricalara rağmen benim Sabah'a almadığım Nazlı Ilıcak'ı köşe yazarı yapmak oldu? (Ilıcak'a da sorulsun)
Satıştan sonra gazetenin yeni patronunun seni kapıya koyacağını anladığın zaman neden elinde listelerle Aydın Doğan'ın kapısına gidip, "Beni işe alın. Bu listedeki herkesi getirip Sabah'ı bitireyim. Bu takunyalılarla, köylülerle çalışmak zoruma gidiyor" dedin? (Doğan'a da sorulsun)
Var mı bu sorulara yanıtın? (sanmam)
Olamaz, biliyorum. (aaa, faltaylı'yla aynı fikirdeymişiz)
O GÜNLERİ HATIRLAYALIM
Hadi gel biraz da geçmişe gidelim istersen.
İster misin rezil! (böyle diyince, nasıl istesin, adamda istek, iştah bırakmıyorsun)
28 Şubat’tan bahsediyorsun.
Utanmadan.
28 Şubat’ta sen Sabah Gazetesi’ndeki yazarların “Andıç” nedeniyle kovulma tebligatını yaparken, dünkü röportajında o dönemde sansürcülükle görevlendirildiğini itiraf ederken, ben Hürriyet Gazetesi’ndeki köşemde o meslektaşlarıma, “Sansürlendiniz. Benim köşem sizindir. Gelin burada yazın” diyordum.
Aha arşiv orada. Aha Mehmet Ali Birand hâlâ yaşıyor. (aha, biraz kaba olmuş! ama buraya kadar hiç lan denmemesi büyük başarı)
Siz pusmuş otururken ben 28 Şubat döneminde YÖK’ün baskıcı uygulamalarına Hürriyet’teki köşemde karşı çıkıyordum. Bugün hâlâ tartışılan
“katsayı” meselesine benden başka tek kişi sesini çıkaramıyordu.
Hatırlıyor musun tosun? (bir de "bunu yazan tosun" diye bir mefhum var)
Utanmaz, diyorsun ki, “Başbakan Mesut Yılmaz’ın önünde sen MİT’çisin, ben
MİT’çiyim kavgası yaptılar”. (bari başbakanın önünde yapmayın)
Rezilsin rezil!
Hayatımda gördüğüm en büyük rezil! (belki biraz düşünse, daha rezilini de bulabilir, kimbilir)
KAVGANIN NEDENİNİ SEN BİLEMEZSİN
Doğru olan tek şey, benim Tuncay Özkan’la Başbakan Mesut Yılmaz’ın önünde kavga ettiğim. Ama o kavga kapalı kapılar ardında değil, 25 yayın yönetmeninin önünde oldu.
Konu da MİT falan değildi.
Mesut Yılmaz, o günlerde gündemde olan meseleleri konuşmak için yayın yönetmenlerine bir yemek vermişti. Yayın yönetmeni olmadığım halde ben de davetliydim.
Küçük beynin hatırlamayabilir, anlatayım da herkes duysun.
Aydın Doğan’ın, Milliyet’i Korkmaz Yiğit’e sattığı günlerdi.
Sonra ortaya bir ses kaydı çıktı.
Çakıcı ile Yiğit arasında yapılan bir konuşmanın bandı.
Bu bant üzerine satış bozuldu, Türkiye’nin gündemi değişti.
Kavganın nedeni işte o banttı. (sahi, bu tür şeyler olmuştu, bir de Garipoğlu vardı, Sabah binasında dolanır dururdu)
O dönem milletvekili olan Fikri Sağlar, bu bandı yayınlaması için Kanal D Haber Yayın Yönetmeni Tuncay Özkan’a vermişti. Tuncay da bu bandı yayınlamamış, götürüp Başbakan Mesut Yılmaz’a dinletmişti. (yahu ne çok bant var)
Tuncay Özkan’la işte bu yüzden Başbakan’ın önünde kavga ettik. (kim kazandı?)
Ben o yemekte Özkan’a, “Sen gazeteci misin, Başbakan’ın yardımcısı
mısın? Sana bu bandı yayınla diye verdiler, sen koştura koştura Mesut Bey’e götürdün. Bu mu gazetecilik” dedim. (o ne dedi?)
Tartışma o yüzden çıktı. (iyi de, o ne dedi?)
Olası bir kavgayı da Mesut Yılmaz önledi. (arabulucu karakteri var onda)
Mesut Yılmaz da hayatta, orada bulunan sayısını hatırlamadığım
kadar gazeteci de. (25, daha demin 25 dedin)
Bak Türk basınının en derin çukurundaki adam!
Bu röportajını mahkemeye veriyorum. Seninle adalet önünde hesaplaşacağız. (aman, bulaşmayalım)
Benim, Oktay Ekşi gibi seni doğduğun yere kadar kovalamaya niyetim falan da yok.
Çünkü işim gücüm var. (hayırlı işler)
Doğumunda annen sifonu çekmeyi unutmuş diye, seninle daha fazla uğraşamam. (foşşş)
Kaynak: http://www.haberturk.com/yazarlar/501082-cekilmeyen-sifonun-sonuclari