Skip to content

'Marx'ın Dönüşü' mü, düşünsel korkaklık mı?

26 Mayıs 2009, ekleyen Erkin Özalp

Aşağıdaki yazı, haftalık soL dergisinin 15 Mayıs 2009 tarihli 279. sayısında yayımlanmıştır. 

 

“Marx’ın Dönüşü” mü, düşünsel korkaklık mı?

Erkin ÖZALP


Genco Erkal, gerçekten pek çok önemli çalışması bulunan, değeri tartışılmayacak bir oyuncu... Diğer yandan, Genco Erkal ve Dostlar Tiyatrosu, ortaya çıkardıkları ürünlerle, “tartışma yaratmak” istiyor olmalı... Peki, çalışmaları, gerçekten tartışılıyor mu? Pek az eleştirilmeleri, neredeyse yalnızca övgü almaları, onları mutlu ediyor mu? Bu yazı, “eleştiri”nin bir düşmanlık olarak algılanmayacağı umuduyla kaleme alındı... Ama tartışmaya gerçekten önem verildiği için de, sözcüklerin seçiminde, bir nezaket perdesinin ardına saklanılmadı...

“Ben Marksist değilim!”

Kim demiş? Marx’ın kendisi...

O halde tamam, bugüne kadar “Marksizm” adına ne söylendiyse, çiziverelim üzerlerini... Bugüne kadar Marksizm adına ne yapıldıysa, batıralım yerin dibine... Baksanıza, Marx bile, “Ben Marksist değilim” demiş!

Çok mu ileri gittik?

Peki, biraz geri adım atalım... Ama ne olur, şu Sovyetler Birliği belasından kurtulacak kadar da geri gidelim! Tamam, Lenin’i ve Ekim Devrimini (en azından şimdilik) pek tartışmayalım. Ama en azından, şu Stalin’in işini bir kez daha bitirelim!

* * *

Dostlar Tiyatrosu tarafından sahneye konan “Marx’ın Dönüşü’nün” (özgün adıyla “Marx Soho’da”nın [Marx in Soho]) yazarı Howard Zinn’in bir “Marksist” olmadığı kesin. Bir “birey” olarak, bir “fikir adamı” olarak, hatta bir “mücadele adamı” olarak Marx’ı çok seviyor olabilir. Ama yazdığı oyunun önsözünde, “Marx iyiydi hoştu, lakin şu ‘proletarya diktatörlüğü’ meselesinde pek de doğru düşünmediği ortaya çıktı” diyerek, “merkezi bir otoritenin” bulunmadığı, kararların “tabanda” alındığı bir “katılımcı demokrasi”den yana olduğunu açıklayarak, Marx’ın yaşamı boyunca mücadele ettiği tezlerin savunuculuğunu yapıyor. Yapamaz mı? Elbette yapabilir... Yapmış zaten... Bunu yaptığı için kimse onu kınayamaz... Genco Erkal da, Zinn’in çalışmasını tiyatro sahnesine aktardığı için kınanamaz...

Ama bütün bunlar “Marksizm adına” olmasa bile “Marx adına” söyleniyorsa, ortada, en hafif deyimle, bir ayıp var.

“Proletarya diktatörlüğü” fikri hoşunuza gitmiyor mu? Açıkça söyleyin... “Merkeziyetçilik” size bir öcü gibi mi görünüyor? Açıkça söyleyin... “Her şey aşağıdan yukarıya, tabandan tavana örgütlenmeli, hiç kimse birtakım fikirlerini kabul ettirmeye (dayatmaya) kalkışmamalı” diye mi düşünüyorsunuz? Açıkça söyleyin...

Ama lütfen, Marx geri dönseydi, tam da böyle düşünürdü, diye uydurmayın.

Sözünü ettiğiniz kişi, gençlik döneminde birtakım hayallerinin peşinden koşmuş, ama yaşlandıkça “olgunlaşmış” ve pek çoklarının “uç” saydığı fikirlerinden uzaklaşmış biri değil. Siz öyle olabilirsiniz ya da olmayabilirsiniz... Ama burada, “proletarya diktatörlüğü” hakkındaki tezlerini gençliğinin baharında değil, 1871’deki Paris Komünü deneyimi üzerine, yani 53 yaşından sonra olgunlaştırmış birinden söz ediyoruz. Marx, Komün deneyimine bakarken, bu devrimci kalkışmanın önderlerini, “aşırıya kaçtıkları” için değil, fazla “merhametli” oldukları, yeterince “kararlı” davranamadıkları için eleştirmişti.

* * *

Dostlar Tiyatrosu’nun İnternet sitesinde, Howard Zinn’in oyun metni için yazdığı önsözün bazı bölümlerine yer veriliyor. Onlardan biri:

“ ‘Marksist’ olduğunu iddia eden ama polis devleti kuran ülkelerden ne Sovyetler Birliği, ne de başka bir ülke Marks’ın sosyalizm anlayışını hayata geçirebilmişti. Ben, Marks’ın teorilerinin çarpıtıldığını gördüğü için öfkelendiğini göstermek istedim. Marks’ı sadece dünyanın farklı yerlerinde baskıcı düzenler kuran o sözde sosyalistlerden değil, aynı zamanda kapitalizmin zaferini kutlayan Batı’daki tüm politikacı ve yazarlardan da kurtarmanın gerekli olduğunu düşündüm.”

“Polis devleti”. İşte bu kadar basit. Bunlar arasında hangi ülkeler var? Marksizmin savunuculuğunu yapan ülkelerden biri olan Küba da “ne de başka bir ülke” kapsamına girdiğinden, geçmişin ve bugünün tüm sosyalist ülkeleri... Bugüne kadar sosyalizm adına yalnızca ve yalnızca “baskıcı düzenler” kurulmuş...

Peki ama, ayıptır sorması, “hür dünya”nın savunucusu olduğunu iddia eden ABD’nin Soğuk Savaş tezlerinden, “demir perde” edebiyatından ne farkı var bu yaklaşımın?

Sovyetler Birliği’nin eksik ve yanlışları elbette tartışılmalı... Marx’ın da vurguladığı üzere, işçi sınıfı, en fazla, kendi deneyimlerini eleştirmek zorunda...

Ama eleştirmek başka, inkar etmek bambaşka.

Paris Komünü’nün önderleri, Marx’ın yaşamı boyunca mücadele ettiği iki siyasal akımın (anarşistlerin ve Blanqui’ci hareketin) üyeleriydi. Buna (ve sayısız eleştirisine) rağmen, Komün’ü, “proletarya diktatörlüğü”nün tarihteki ilk örneği olarak ilan etmekten çekinmemişti.

Çünkü Marx, bu dünyada hayata geçirilmeleri mümkün olmayacak ölçüde “yüce” ya da “saf” ideallerden söz etmekle yetinen bir “filozof” değildi. Hele sağcısından solcusuna, dincisinden liberaline herkesin hoşuna gidecek laflar etmeye çalışan biri hiç değildi. O, “kirlenmemeye” değil, bu dünyanın devrimci bir şekilde dönüştürülmesi mücadelesine katkıda bulunmaya çalışmıştı. Tam da bu nedenle, örneğin, Birinci Enternasyonal’i kurarken, İngiltere’deki işçi sendikalarının hiç de “devrimci” sayılamayacak yöneticileriyle bir araya gelebilmiş, onları ileri çekme mücadelesine girişebilmişti.

“Bazı ‘enteresan’ düşüncelerin üreticisi olarak Marx’a eyvallah, ama düşüncelerinin fiilen hayata geçirilmesi çabasına hayır!” Bu yaklaşıma, hangi burjuva itiraz eder? Kapitalizm kıyasıya eleştirilsin, ama yerine somut bir şey konmasın... Bundan hangi burjuva rahatsız olur?

* * *

Kimileri, hayata geçebileceklerinin işaretlerini bugüne kadar hiç vermemiş olan, yani saflıkları hiçbir şekilde bozulmamış olan fikirlere, başka her tür fikirden daha fazla hayran olabilir. Ne de olsa, “istatistik” diye bir şey var. Tanrı olsa, sizi peygamberi yapsa, siz de onun yardımıyla ağzınızla kuş tutsanız, yine de, bu dünyada, size inanmayacak birileri mutlaka çıkacaktır... Ama Marx, stratejisini bu türden birilerinin kaçınılmaz varlığı üzerine kuran biri değildi.

Buna karşın, eğer aradan geçen 160 küsur yıla karşın, Komünist Parti Manifestosu’nda dile getirilenler yalnızca birer “hayal” olarak kaldıysa gerçekten, “Marx’ın Dönüşü”nün izleyicileri, evlerine dönerken, vicdanlarını kolaylıkla rahatlatabilir: Tamam, güzel şeyler söylemiş, ama uygulanabilirliği yokmuş ne yazık ki... İnşallah, gelecekte bir gün, uygulanabilirler...

* * *

Genco Erkal’ın oyunu, herhalde onu da üzmüştür ama, Zaman gazetesini bile rahatsız etmiyor... Konuyla ilgili haberine “Ben sizin bildiğiniz Marx değilim!” başlığını atıyor ve oyunu bir “özeleştiri”ye indirgiyor.

Daha “yakınlardan” bir örnek verelim. Birgün gazetesinden Hande Demircioğlu:

“Sosyal adaletsizliğin hiyerarşiler arasındaki uçurumları giderek açtığı ve bizimkinden olmayan hiyerarşik grubu ötekileştirdiği sürece, Marx’ın ‘Kapital’ini, manifestosunu ve elyazmalarını, (komünizmden medet umarak değil ama) tıpkı bir kutsal kitap gibi tekrar tekrar okuyarak yorumlamalı ve daha eşitlikçi, adaletli, insana ve insan haklarına saygılı, emeğin karşılığını veren, sömürmeyen, büyük sosyal gelir dağılımı uçurumlarının yani ‘öteki’nin öcü olmadığı bir yeni dünya düzeni arayışına gitmeliyiz.”

Güzel özetlemiş... “Büyük sosyal gelir dağılımı uçurumları” olmasın tabii! Küçük uçurumlar olabilir...

“Komünist Parti Manifestosu”nun adındaki “komünist” sözcüğü silinsin, “parti” sözcüğü zaten hiç anılmasın, sadece “manifesto” densin, “komünizmden” kesinlikle medet umulmasın, ve işte size Marx!

* * *

Marksizm, pek çok zorlu dönemden geçti. Marx’ın, Engels’in (ve Lenin’in) çalışmaları, pek çok ülkede ve bu arada Türkiye’de, uzun yıllar boyunca yasaklı kaldı.

Bugünlerde, en azından görünürde, bir serbestlik var... Peki ama, bu serbestlik ortamında bile, Marx’ı, söyledikleri bugüne kadar hiçbir şekilde hayata geçiril(e)memiş, dolayısıyla da hoş sözler söylemiş olsa bile boş konuşmuş biri olarak sunmak, en iyimser ifadeyle, düşünsel korkaklıktır... Birileri tarafından beğenilmeme korkusuyla, Marx’ın düşüncelerini çarpıtmak, onları “düzen açısından zararsız” hale getirme çabalarına katkıda bulunmaktır...

 

OYUNLA İLGİLİ DİĞER YAZIMIZ:

Geri dönen Marx mı Bakunin mi Zinn mi?

 

TARTIŞMALARLA KISMEN İLGİLİ BİR BAŞKA YAZIMIZ: 

Marx neden 'Ben Marksist değilim' demişti?

 

Yorumlar

Hele Şükür!!!

30 Temmuz 2009, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 506

Şu zokayı yutmayan birine rastlamak ne kadar güzel. Bu beni umutlandırdı. Ama bu oyunun güzel bir yanı var bence, o da; Marksizm konusundaki büyük cehaleti göstermiş olması.

H. Zinn ile bir söyleşi

30 Temmuz 2009, yazan Ayşe K.,
Yorum no: 507

Oyunu izlemeden önce yazarı Zinn ile yapılan bir söyleşiyi okuma gereği duymuştum. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından duyduğu memnuniyeti açıkça beyan ettiği, çöküş nedeniyle ilgili CIA açıklamalarına taş çıkartan “zekice” çözümlemelerini ortaya koyduğu ve Marxism hakkında çok az ve de çarpık bilgiye sahip olduğunu gösteren bu söyleşiyi, Sayın Özalp’in yazısıyla birlikte okumanızı öneririm. Tiyatro hakkındaki fikirlerine gelince, ne yazık ki söyleşiden derli toplu bir çıkarım yapmak pek mümkün değil. Daha doğrusu, bir yazarı, oyun yazmaya teşvik edenin ne olduğunu, Brecht’in adını andığı halde, ailece tiyatroyla ilgili oldukları notunu düşmek dışında bir türlü anlatmamış. Bu durumda, Erkal’ın, ABD'li tarihçi Zinn'in bu hem içerik hem de biçim açısından bence başarılı olduğu fazlaca şüpheli oyununu, Marx ile olumlu şekilde ilişkilendirerek sahnelemeyi neden seçtiğini de tam olarak anlamam mümkün olmadı. Galiba pek de yakıştıramadım.

http://www.zcommunications.org/zmag/viewArticle/13229

 

 

AdaptiveThemes