Skip to content

hastalık hastası

26 Mart 2010, ekleyen ayşe düzkan

lgbtt hareket türkiye’de uzun zamandır muhalefetin bir parçası. yıllardır 1 mayıs başta olmak üzeri pek çok gösteride gökkuşağı bayrağı onur ve dayanışmayla dalgalanıyor. ama muhalif hareketlerin eşcinsellerle ilgili tutumu üzerine düşünmeye değer sanırım.

hükümetle ilgili pek çok şey söylenebilir, bunların çoğu bu tarihlerde türkiye’de hangi parti hükümet ederse etsin geçerli olabilecek, seçimle halledilemeyecek şeyler. o yüzden bu hükümeti ‘amerikancı’ ya da ‘özelleştirmeci’ olarak tanımlamanın çok fazla ayırt edici bir anlamı olmuyor. öyle olmayan seçilmiyor zaten. ama iş kadınların nasıl yaşayacağı ve lgbtt bireylerin yaşayıp yaşayamayacağı meselesine gelince durum değişiyor.
 
seçimlerden sonra elimizden geldiğince dillendirdik, muhafazakar bir partinin ilk hedeflerinin, alfabetik sırayla devrimciler, kadınlar ve lgbtt bireyler olması kaçınılmaz. zaten bunu görmek için tahlil şampiyonu olmaya gerek yok. anayasa taslaklarında kadın hareketinin kazanımları geri alınıyor, başbakan üç çocuktan söz ediyor, polis salahiyet kanunu değişir değişmez ferhat gerçek vuruldu ve eşcinsel kulüplere baskınlar düzenlendi. aliye kavaf o zaman bakan değildi daha.
 
geçtiğimiz günlerde ise aliye kavaf’ın, kabinenin kimi mensupları tarafından ‘kaza kurşunu’ veya ‘kişisel bir yaklaşım’ olarak geçiştirilmeye çalışılan beyanına çeşitli islamcı kesimlerden destek geldi. bakanlardan farklı olarak, avrupa birliği müktesebatına gebe olmayan bu arkadaşlar, açıklama üstüne bildiri, demeç üstüne görüş patlatıyor. bunların arasında bazı nüanslar olsa da ortak nokta kendisinde bulunan cinsel organlara sahip olanları arzulayan ve sevenlerin senin benim gibi insan olmadığı. bunlar yani lgbtt bireyler, ya hasta, ya günahkar, ya sapkın, ya hepsi, ya da birinden biri… atışın serbest olduğu bir alan bu. stk’ların metninde, eşcinselliğin normal sayılmamasının bir kanıtı olarak (normal sayılmıyorsa hastalıktır, tabii) kadınların eşcinsel eş istemedikleri gösterilmiş mesela. eşcinsel erkeklerin kadınların kendileriyle evlenmek istememesine ne kadar hayıflandıklarını tahmin edebiliyoruz, tabii.
 
ama şurada biz bizeyiz, elimizi vicdanımıza koyalım ve konuyu islami gericiliğe karşı mücadeleyle halledilecek meseleler kolaycılığına sapmadan ele alalım. buna, solcular, devrimciler, komünistler, kendimize sınıf politikaları bağlamında ne ad veriyor olursak olalım, ihtiyacımız var. geçen cumartesi çok canlı ve eğlenceli bir etkinlikle (tulum giymiş, yüzleri gözleri maskeli, elleri filitli eşcinselkovarlar mı istersiniz, petek dinçöz’ün hasta ettin beni şarkısı mı, gullüm kültürünün hakkı verildi yani) aliye kavaf’ı protesto eden lgbtt yapılar, birkaç ay önce, kendilerini hasta tutsaklara karşı dayanışma platformu’ndan dışlayan yürüyüş çevresine karşı bildiri yazmakla meşguldü.
 
eşcinsellikle ilgili ortalama solcunun kafasındaki imgeler basında yer alan görüntülerin ve fikirlerin ötesine pek geçemiyor. polisten kaçan topuklu ayakkabı giymiş, hafif sakallı, peruklu insanlar, yozlaşma kelimesinin pek sık yer aldığı cümleler. (solcuların takdir ettiği birkaç eşcinsel yazarın “açık”lığının sadece kendi çevrelerine olması, okurları nezdinde bu yönelimlerinin dedikodunun ötesine geçmemesi bütün bunları güçlendiriyor.) gerçeklikten epey uzak bir algı. faşistlerin ilk kıydıklarının arasında eşcinsellerin bulunması gibi bilgilerin sızamayacağı kadar da kalın. ama türkiye’de bu konuda en ileri programa sahip olan parti bdp, zaten mecliste de eşcinsellere yönelik cinayetler vb. konuları gündeme bu partinin vekilleri getiriyor.
 
homofobi kader mi?
eşcinsellikle ilgili islami ya dini yorumlar bile ‘kader’ değil. bu konuda çeşitli islam ülkelerinde din adamları arasında yürüyen tartışmalar, türkiye’de bunları izleyenler var. peygamberin hanesinde kadın kıyafetinde bir erkeğin varlığından söz ediliyor. bildiğini saklayıp mazlumun daha da ezilmesine sebep olmak her türden inanç sisteminde günah ama bunları gündeme getirmek dindar biri için kolay değil. genç kadınların, hayatlarının belli bir aşamasında yaptıkları başlarını örtme tercihinden vazgeçmeleri için ikna odalarına alınmalarına –haklı olarak- tepki gösterenler, eşcinsellerin doğuştan sahip oldukları bir özellik için tedaviye alınmalarında bir beis görmüyor. bu tedavilerin nasıl olduğu konusunda bir fikriniz var mı? benim bildiğim bir yöntem, eşcinsellere homoerotik görüntüler izlettirilip tahrik olduklarında elektrik verilmesine dayanıyor. tanıdığınız, adını duyduğunuz, fotoğrafları gördüğünüz, eserlerini izlediğiniz eşcinselleri düşünün.
 
ama daha insaflı bir yöntemi onaylayacak pek çok solcu var di mi?
 
peki cinsiyet önemli mi?
hangi cinsi arzulayacağı insanın iradesinin dışında, doğuştan gelen bir özellik. yani eşcinselliğe ‘özenmek’ vb. söz konusu olamaz. ama toplum baskısından evlenmek zorunda kalan epeyce erkek eşcinsel, zorla evlendirilen pek çok lezbiyen var. birçok travesti ve transseksüel bireyin, kendisiyle aynı cinsel organlara sahip biriyle ilişki kurmanın ancak karşı cinsin fiziksel görüntüsünü alarak mümkün olabileceğiyle ilgili toplumsal baskı sebebiyle bunu tercih ettiğine ilişkin iddia ve veriler de var. örneğin, cinsiyet değiştirme ameliyatlarının devlet tarafından finanse edildiği, eşcinsel evliliklerin yasal olduğu, bu konuda çok az baskının bulunduğu ülkelerde bu ameliyatlara talep çok düşükken, türkiye’de canını ve cinselliğini (bir daha orgazm olamama riski var) tehlikeye atarak, büyük paralar karşılığı, kötü koşullarda cinsiyetinden kurtulmak isteyen pek çok kişi var. yani cinsel yönelimin nasıl yaşandığı toplumsal hayatla çok yakından ilgili.
 
bu noktada ister istemez cinsiyet meselesini düşünmek zorundayız. cinsiyet, biyolojik parametrelerin çok ötesinde toplumsal olarak oluşturuluyor. ve cinsiyet farkının altını çizen şey de toplumsallık. farklı saç modelleri, farklı giysiler, farklı süslenme düzeyleri, ‘kıl yönetimi’ konusunda farklı politikalar (kadınların hiçbir biçimde sakal, bıyık, göğüs kılı sahibi olmadığı masalı bu kadar epilasyon yöntemiyle yalanlanıyor) hatta farklı renkler.
 
dolaba mahkum muyuz?
bana sorarsanız, kadınların ve hatta erkeklerin patriyarka dediğimiz beladan kurtulmalarının son noktası cinsiyet farkının saç veya göz renklerinin farklı olmasından daha büyük bir anlam ifade etmemesi olacak. sen sarışınsın ben esmer, sen kadınsın ben erkek. o gün geldiğinde arzuladığımız kişinin cinsiyetini fark etmek de pek o kadar kolay olmayacaktır diye düşünüyorum. erkeklerden örnek verirsek bugün bile, önünüz sıra, saçlarını savura savura yürüyüşüyle aklınızı başınızdan alan o zarafet timsalinin bir yakışıklı çıkması ihtimali az değil.
 
ama lgbtt hareketi, bütün bu farklı var oluş biçimleriyle ilgili değil. o bildik şeyleri hatırlatalım; eşcinsellik insanlık tarihi kadar eski ve hayvanlar arasında da görülüyor. lgbtt hareket bu var oluşun insanlık onurla yaşanmasının mücadelesini veriyor. insanların hak ettiği biçimde, ezilmeden, baskı görmeden, sırlara, karanlıklara, yalanlara mahkum olmadan, şiddet, öldürülme tehdidi yaşamadan… dünyanın her yerinde düzenlenen en önemli lgbtt gösterisinin adının onur yürüyüşü olması boşuna değil.bu bir yana, masallardan romantik komedilere, yüksek edebiyattan dizilere, her mecrada esas aksiyon kadınlarla erkekler arasında cereyan ederken kendini, varlığını, kimliğini ifade etmek ancak mücadeleyle mümkün.
 
oysa aliye kavaf ve yol arkadaşları ‘şuyuu vukuundan beterdir’ diye özetlenen bir sahtekarlığı toplumsal düzen adına savunuyor. ama lgbtt hareket bir eşcinselin cinsel yönelimini gizlememesini ‘dolaptan çıkma’ metaforuyla ifade ediyor. sadece cinayetler ve şiddet değil, belki onlardan daha fazla önyargılar, yadırgamalar, alaylar mahkum ediyor eşcinselleri dolaba. buna katkıda bulunanlar, kendilerini ne biçimde tanımlarlarsa tanımlasın aliye kavafların, eşcinselleri, pembe üçgen (yahudilerin yakalarına takmak zorunda oldukları sarı altıgen yıldızın, yani şadayın pembe renkteki ‘yarısı’) takmak zorunda bırakan nazilere el uzatıyor.
 

Yorumlar

cinsel özgürlük

27 Mart 2010, yazan dalkan,
Yorum no: 2500

Muhtemelen okumanın beni bu kadar mutlu edebileceği başka bir yazı olamazdı. Sol o kadar az şey söyleyebiliyor ki konuya dair, benzer bir yazı görmek bizi daha da mutlu edebilir diye düşünerek hemen linkini veriyorum.   

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/yigit-gunay/kuba-da-escinsel-hareketi-17125

Sol denildiğinde akla ilk gelen kavramlardan birisi olan cinsel özgürlük ve eşitlik sol tarafından o kadar uzun süredir bir kenara atılmış durumda ki artık solcular tarafından bile unutuldu sanırım. İnsanların cinsel tercihlerini "sınıfsal bir hastalık" olarak nitelemek başka türlü bir solcu için mümkün olamazdı yoksa. Herkesin kendi bedenine sahip olduğu ve başka kimsenin mülkiyeti altına alınamadığı bir dünya için mücadele ederken solun eşcinsellerin de mücadelesine kulak kabartması sanırım hem solun mücadele alanını genişletecek, hem de taşıdığı onurlu bayraklara bir yenisini daha eklemesini sağlayacaktır.

LGBT önce kendi ilericilik mücadelesi vermeyi öğrenmeli

27 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2501

Solun bir kesminin eşcinselliğe ve eşcinsellere yönelik tutucu ve bu anlamda gerici bir yaklaşıma sahip olduğu elbette doğrudur ve bu durum, sol değerler açısından kabul edilebilecek bir şey değildir. Ama solculuğun bir mazlum savunuculuğu olarak algılanması da aynı ölçüde hatalıdır. Hele ki bu mazlumlar arasına, türbanlısından tutun tarikatçısına kadar, yani şu "vesayet rejiminden" (yargı-asker-bürokrasi elitinin vesayetinden) mustarip olan herkes katıldığında. Üzgünüm ama sol bu da değildir. Sol için genel bir mazlumluk kategorisi yoktur ve solun bir tarikatçıya bakışıyla bir eşcinsele bakışı ne özsel ne de biçimsel olarak aynı olabilir. Sol, sınıf mücadelesi zemininde işçi ve emekçilerin, ilericilik ve aydınlanma düzleminde ise kendisiyle birlikte bu yolda yürüyebilecek potansiyeli taşıyan kesimlerin yanındadır. Dinci gericiliğin bırakın böyle potansiyele sahip olmak bir yana, bunun önündeki en büyük engel olduğu söz konusu bile edilemez. Oysaki yakın döneme kadar nerede islamcı-liberal STK'lar tarafından darbeye karşı bilmem kaç adım ya da demokrasi ve insan hakları gibi bir eylem düzenlense çeşitli LGBT gruplarını bunların sadık müdavimi olarak görmeye alıştık. Bu durum belki, solun kendilerine destek vermemesi nedeniyle zorunlu olarak o tarafa itildikleri olgusuyla da açıklanabilir ancak kendileri sola ne kadar destek veriyorlar, meselenin bu yönü da tartışılmalıdır. Sonuçta sol yapılar mevlevi tekkesi de değildir hani. Böyle olmaya çalışanlarınsa artık solla ilgilerinin kalmadığı ortadadır. LGBT hareketlerinin de artık özgürlük getirecek tek alternatifin, kendilerini sözde vesayet rejiminden kurtaracak islamcı-liberallerin biçimsel demokratlığı (ve Aliye Kavaf vakasında ortaya çıktığı üzere ikiyüzlükleri) değil, gerçek bir ilerici hareket olabileceğini anlamalarının vakti gelmedi mi? Bunun için solla organik bir bağ kurmaları da gerekmiyor, önce kendileri bu ilericilik mücadelesini kendi içlerinde başlatsınlar yeter. Ama mazlum edebiyatına düşmeden ve bunu basit bir kimlik ve insan hakları meselesiymiş gibi düşünüp dinci gericilerle kol kola girmeden; sadece haklı olma duygusundan gelen kendi güçlerine güvenerek.

tkp çevresinin eşcinselliği

28 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2503

tkp çevresinin eşcinselliği kapitalizmin sonuçlarından biri ve davranışçı psikolojinin konusu olarak görme tavrının değişmesi bizi mutlu eder ama ne yalan söyleyeyim bu yazı daha çok küba'ya övgü gibi geldi bana. yazanın cinsiyetle cinsel yönelimi karıştırıyor olması da cabası.

Konuya farklı bir açıdan

28 Mart 2010, yazan k.a.,
Yorum no: 2505

Konuya farklı bir açıdan bakmak istiyorum. Bence bu durum bizim neo-muhafazakarların birçok noktada ABD'deki neo-con'ları taklit etmelerinden, onları örnek almalarından kaynaklanıyor. Zaten onlarla direkt temas halindeler ve peygamber taslakları da şu anda ABD'de pastoral bir komplekste ikamet ediyorlar. ABD'de neo-conların evanjelizm üzerinden yürüttükleri ve kendilerine oy, para, iktidar olarak sağlam bir getirisi olan belli başlı kampanyalar şunlar:

- Evrim teorisi karşıtlığı. Bilindiği gibi bizde de çok yoğun olarak ve tamamen aynı taktiklerle yürütülüyor bu kampanya.

- Kürtaj karşıtlığı."Pro-life" (yaşam hakkı taraftarlığı) adı altında.

- Laik, tek okul (eğitim birliği) sistemine karşı mücadele. Bu kampanyaya homeschool (çocukların tedrisatı devlet tarafından belirlenen okullara yollanmayarak, ilkokul çağındaki çocukların evde anne-baba tarafından sözde eğitilmesi) hareketiyle beraber yürüyor. Bizde birinci kısım gündemde ikinci kısım da uygun ortam oluşursa gündeme gelebilir.

- Arap, İslam düşmanlığı. Bizim ılımlı İslami muhafazakarlar tabii ki İslam düşmanlığına çok karşılar, bizde bunun yerini Alevi düşmanlığı ve daha mahçup olarak da anti-Semitizm alıyor.

- Eşcinsel düşmanlığı ve eşcinsellerin sözde "tedavi"ye zorlanması.

Dikkat edilirse gericiliğin doğasıyla da uyumlu olarak genellikle görece zayıf, güçsüz, azınlık konumundaki kesimler hedef seçilmektedir bu kampanyalarda.

Sizin anlayacağınız gericilikte bile Amerikayı örnek alıyoruz ve küçük-Amerika olmaya çalışıyoruz. Emperyalist-kapitalist sistem bir bütün olduğu için bu konularda gericiliğe karşı mücadelede samimi olan insanlar soruna bütüncül olarak yaklaşmalı ve bu sisteme karşı mücadelenin tek tek başlıklarda yalıtılmış olarak yürütülemeyeceğini, yürütülse bile başarılı olunamayacağını kavramalı. Yani diyelim ki emperyalizm tarafından kışkırtılan Arap düşmanlığıyla mücadele etmeden genel olarak bütün ülkelerde, özel olarak da nüfusu müslüman ağırlıklı ülkelerde evrim teorisi ve bilimsel düşünce düşmanlığıyla başarılı bir mücadele vermek mümkün değil, bazılarına mümkünmüş gibi görünse de. Diğer bütün başlıklar için de bu geçerli. Bunu kavramak ilk bakışta zor görünüyor, o yüzden bu bütünlüğün aydınlatılmasında işçi sınıfı sosyalistleri, bilimsel sosyalistler (yani Marksistler) öncü rolü oynamak zorunda.

 

 

AdaptiveThemes