Skip to content

GÜNDÜZ FINDIKÇIOĞLU: Sovyet tarımında dekulakiza

19 Nisan 2010, ekleyen Erkin Özalp

Word belgesindeki matematiksel ifadeleri buraya taşımayı başaramadık... Yazıyı matematiksel ifadelerle birlikte okumak isteyenler için: RAWLS-DEKULAKIZA

RAWLS VE “HAKKANİYET OLARAK ADALET”: SOVYET TARIMINDA DEKULAKİZA

Stalin konusunda bir yazı göndermek istedim. Fakat, Mathtype yüzünden olacak, yapıştırınca semboller kayboluyor sanırım. Word dosyası olarak yapıştırmayı beceremedim. Belki -manası varsa- yönetim dosya olarak yapıştırır. Genellikle bilinmeyen, çünkü iktisat eğitimi köhne, hatta (neo)liberalizmin iktisat teorisindeki temsili sanılan, ki bu önerme mantıken yanlış, "neoklasik" denen şey böyle birşey mi desem?! Tartışılan tona göre tarz farklı tabii... Düşünmenin farklı yolları var gerçi.

1 Adalet ve Sömürü

Tarihçiler arasında tartışması hala sürmekte olan bir konuya ilginç olmaktan çok uzak olmadığını umduğum bir entelektüel cebir (intellectual algebra) yerleştirmeyi deneyeceğim: Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nde yaşanan kolektivizasyon vakası. Stalin’in 1930’lardaki politikaları üzerine yazılmış pek çok parlak çalışma hala vitrinlerde yer alıyor: örnek olarak von Hagen (1993), Davies (1989, 1994,), Viola (1989, 1999), Fitzpatrick (1992) gösterilebilir, inter alia. Bildiğim kadarıyla hiçbir eser Stalinci pozitif (reel) politikaların ardında yatan motiflere normatif bir eşdeğer önermeyi düşünmedi.[1] Hiçbir çalışma Stalinist duruşun teorik etik felsefesi alanında ne gibi bir karşılığı veya eşdeğeri olabileceği sorusunu sormadı. Başka türlü söylenirse, Stalinci politbüronun sanki spesifik bir sosyal ve ekonomik adalet kuramının prensiplerini izliyormuş gibi davrandığını iddia etmek mümkün müdür? Bu soru çok da manasız olmayabilir çünkü, zamanında, kendisini inanarak izleyenlerin çoğunluğunun gözünde Stalin’in “halkların babası” olmak gibi bir imajı vardı ve bu imaj hem adaleti, hem de gücü çağrıştırıyor. Politik gücün Stalinci yönetimin önemli özelliklerinden olduğu ve kullanılmasından hiç çekinilmemiş olduğu açıktır. Ama kendilerine yeterince saygıları olduğundan şüphe edemeyeceğimiz çok sayıda iyi eğitimli insanın, örneğin pek çok “eski Bolşeviğin” ve uluslararası intelligentsia üyelerinin, açıkça diktatoryal ve hatta keyfi bir yönetim tarzına -hatta teröre- inanmış ve desteklemiş olmaları bu desteği verenlerin gözünde ve gönlünde yapılanların bir şekilde adil olduğuna dair bir inanç olduğunu düşünmemizi gerektiriyor. Elbette, Stalin’in çok sayıda etik prensiplere bağlı, hatta altrüist ve fedakar insan üzerindeki moral otoritesinin kaynağında üstü örtük fakat bir komünote tarafından paylaşılan ve marksizmden de beslenen bir adalet nosyonunun payı vardı. Stalin tarihi bir kavşakta kalmış, kimlik sorunu önemli hale gelmiş ve acilen modernleşmesi gereken bir ülkede Leviathanın yaratıcısı olmuş olabilir, ancak kendi anlayışı çerçevesinde marksizme bağlılık duyduğu da kuşkusuzdur. Bir marksist olarak da herkes için “baba” imgesine uyan bir figür olmayıp, özellikle mülk sahibi sınıflara karşı sert davranmış olduğu kesindir. En kötü davrandığı gruplar arasında toprak sahibi, zengin köylülüğün olduğu da ortada görünüyor. 20. Kongre sonrasında, ve elbette Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra, Stalin’in 1930 yılı civarında benimsediği sert kolektivizasyon politikalarına yönelik negatif ahlaki ve felsefi yargılar yaygın biçimde ifade edilir oldu. Ama bu yargılarda önemli bir sübjektiflik öğesinin bulunması kaçınılmaz olduğu için, konuyu analitik olarak açıklanabilir bir moral felsefe çerçevesine yerleştirerek ve daha berrak kategorilerle ele almakta yarar olabilir. Görüşler geniş bir spektruma yayılıyor olabilir fakat Stalinci politikaların bir biçimde “sınıf mücadelesi” anlamına geldiği ve, özellikle, tarımda yaptıklarını kendisinin kısmen böyle algıladığı açıktır. Ama sınıf mücadelesi ekonomi kuramı açısından en çok gelirin ve/veya servetin yeniden dağıtılması anlamına gelir. Böyle algılarsak her sınıf mücadelesinin bir (ekonomik)adalet kavramına dayanması gerektiği açıktır. Stalin’in politikalarının arkasında, üstü örtük ve analitik netlikten uzak biçimde de olsa, siyaset felsefesi geleneği tarafından açık seçik tanımlanabilecek bir adalet nosyonu var mıydı? Başka türlü söylersek, Stalinci sınıf mücadelesi, marksizmin ruhu ve lafzı dışında, bir siyaset felsefesi duruşuna tekabül ediyor muydu? 
 
Devamı:
 
RAWLS-DEKULAKIZA
 
 

Yorumlar

Kapitalizme karşı olmak ya da olmamak

19 Nisan 2010, yazan Site Yönetimi,
Yorum no: 2965

Buraya taşınan "ziyaretçi" yorumu:

İyi de siz ürkek liberal veyahut azgın faşist biçimli, burjuvazinin sol kanat ideologlarınca öyle süslenmiş böyle süslenmiş neoklasik-liberal araçlarla soslanmış içine sosyal refah doğranmış öyle yada böyle sömürüye dayanan evrensel ekonomik sistem kapitalizme karşı mısınız değil misiniz? Bir de onu yıkmak için ne yapmaktasınız. Özel mülkiyete karşı tarihin en şiddetli mücadelesini vermiş ve vermekte olan sınıfın yanında mısınız değil misiniz? onunla birlikte mücadele ediyor musunuz etmiyor musunuz. Bütün mesele bu işte. Biz birbirimizi buradan tanırız. Kapitalist temel üzerinde yükselen düşünce araçlarından illallah geldi, tarihsel materyalizmin bu sistemi çözümleyen, birbirleriyle ekonomik mücadele halinde olan sınıfların en ilericisine aslolanı gerçekleştirmek-onu yıkmak- için yol gösteren düşünce sistemi olduğunu tarihte daha önce hatırlatanlar ve akıllara kazıyanlar çıktı biz de bugün bıkmadan bunu hatırlatırız.

Serhat- tkp tandansından

tuhaf

19 Nisan 2010, yazan Site Yönetimi,
Yorum no: 2966

Buraya taşınan "ziyaretçi" yorumu:

saygıdeğer ziyaretçi. hayır, bence cok sertsiniz. bütün mesele bu değil. bu kadar basit değil. veritas temporis filia (gerçek zamanın kızıdır). veritas harvard'ın işaretidir. harvard iyi bir sosyal bilim/humanities okulu. bu isaret duzgun isaret ve bu konular (kim kime karşı, kim ne yapıyor) hiç sandığınız gibi değildir. bu kadar basit olsa (zaman ve mekan içinde) hoş ve kolay olurdu. ileride öğrencim olacak kadar genç iseniz, "adam aşırı akademik, fazla esnek, ama kalbi solda atıyor" demekten geri kalmazdınız. umarım yani. bence bu konular bugünün en önemli konuları değil. mark harrison veya paul gregory yüzünden, ya da stalin/trotsky, bu kadar "katı" olmayın lütfen. buraya yazmamın bir nedeni oldugunu da dusunmekte fayda var. ismimle yazdim sonucta. bunu bir dusunun. rahmetli ulus (baker) gibi degilim: kaynaklarimiz da farkli. ama farkli da olsam, "cok inatci" oldugumu bilin. "tandansı" boş boş verin. herkes aynı tandansta olmak zorunda değil. "kalbimi" ve "inadımı" sorgulamayın. buradan ton tutturmayın. hakikaten manalı değil bence; hem özel olarak,hem de genel üslup olarak. bu konularda netleşirsek belki ileride bu platformda veya başka yerde birbirimizi dinleriz.

Sanırım yanlış bir şey arıyorsunuz

19 Nisan 2010, yazan Site Yönetimi,
Yorum no: 2967

Buraya taşınan "ziyaretçi" yorumu:

Öncelikle yazı çok uzun ve zor, uzmanı olmayanlar için. İnternet için de uygun değil. Az zamanlarda hızlı okumak zorunda kalıyoruz çünkü. İktisattan sizin kadar anlamam ama biraz hukuktan anlarım. Buna dayanarak birkaç laf etmek istiyorum:

Bu uzun ve akademik yazıda Stalin'den (veya avanesinden) mujikler ile kulaklar arasında bir tercih yapıp mujiklerden yana tavır takınmasını beklediğiniz izlenimi edindim. Bir de efor ve yeteneğin de vergilendirilmesinin adil olmadığını söylediğinizi anladım. Adı her ne ise, ona özgü bir adalet anlayışı çerçevesinde....

Ben Stalin'e hiç böyle bakmadım ve bakılmasını da anlamlı bulmadım. Devrim sonrası dönemde adalet arayacaksak, terazinin kefeleri mujik ve kulaklar değildir. Mujik, Sovyet komünistleri için nihai olarak korunacak, kollanacak bir kategori de değildir. O an itibariyle daha çok emeğiyle geçinse bile beyni-ahlakı-kültürü nasırlanmış bir köylü olarak kaldığı sürece denk getirdiği anda mülk sahibi olup burjuvalaşmaya hazır bir küçük burjuvadır mujik de. (Belki 89'dan sonra olan tam da bu oldu.) Terazinin öbür kefesinde yüzyıllar süren bir sömürü ve mülksüzleştirmenin çıktısı olarak görebileceğiniz İşçiler vardır. Köylüler bu tabloda sadece köyde yaşayan insanlar olarak değil, toprak mülkü sahipleri ve onların zihniyetini taşıyan kitleler olarak varlar. Sanayi burjuvazisi 1. raundda yenilip elenmiştir ama Rus toprağında çok derin kökleri olan bu köylü mülk sahipleri ve onlarla aynı ideolojiyi paylaşan mujik kitleleri o anda işçi sınıfının karşısındadır. (Aslında orak'ın heybetli ve eşdeğer yerine rağmen iç savaşta da işçilerin karşısındaydılar büyük oranda)

Dolayısıyla mujikler ve kulaklar üzerinden bakıp 'burada adalet var mı' diye sormaktan çok 'köylülüğün tasfiyesi sosyalizm için doğru bir amaç mıdır ve bu amaca erilmiş midir' diye bakmak bence marksistler açısından daha anlamlı olur.

Diğer husus: 'Yetenek'i birkaç kuşak süren bir birikimin -sermaye gibi beceri, bilgi, görgü de birikir- kişide cisimleşmesi olarak görürsek -ki niye görmeyelim- miras yolu ile aldıklarının bedelini isteyebiliriz. (Mesela bugün bütün toprağını elinden alıp Tahtakale'ye salsanız iki haftada zengin olmanın yolunu bulacak bir sürü köylümüz vardır, çünkü köylünün temel işi ticarettir, bu yönüyle de burç'suz, şehirsiz burjuvalardır köylüler.) Alacağınız varsa ve mirasçı mirası reddetmediyse dava ile takip edebilirsiniz. Bu günümüz hukukunda da var. 'Efor'un ise hangi amaca hizmet ettiğine bakarak pekala cezalandırabiliriz. Sosyalizmde mülk edinmeye çalışmak suç olarak görülebilir.

Harvard'ın ‘veritas’ı – ‘Önemsiz’ bazı gerçekler

19 Nisan 2010, yazan Site Yönetimi,
Yorum no: 2968

Ayşe K. arkadaşımızın buraya taşınan yorumunun büyük bölümü "YORUM" yazısına aktarıldı: http://www.haberveriyorum.net/yorum/ayse-k-harvardin-veritasi-onemsiz-bazi-gercekler

Aktarılmayan bölümler:

Ne yazık ki öyle de değildir, yani Gündüz Fındıkçıoğlu’nun dediği gibi (2953 2966 nolu ziyaretçi herhalde kendisidir). 

(...) 

Not: Yazarını seçemediğim yukarıdaki “dekulakiza” yazısını okumadım. Artık bu tartışmayı yürütme konusunda da, yazıyı okuma konusunda da ne yazık ki pek istekli olmadığım için aciliyetini hissetmiyorum şu an. Kendi adıma, birinin fiilen öğrencisi olacak durumda pek değilim ama bu, öğrenmeye devam etmeyeceğim anlamına gelmez; zaman bulduğumda okuyacağım.

"yeni veritas vakası"

20 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2974

Saygıdeğer Gündüz Fındıkçıoğlu,

Size söyleyecek daha pek çok belki hoşunuza gitmez “dogmatik” sözüm var fakat bunları yazarak sevgili Ayşe arkadaşın kibarca ve fazla mütevazıca ortaya serdiklerinin hasıraltı edilmesine içim elvermez. Gerçeğin anası zaman bize ne göstermiş; “neoklasik araçlara merak”la şekillenmiş nedensiz “akademik” hayranlıklar neyi örtüyormuş bakalım.

Yazıların tümünü çok uzun diye okumamış çok şey kaçırmışım ilk yorumu yazarken. Metinlerden çıkardıklarımı Ayşe arkadaştan alıntılayarak ama daha açıkça yazacağım şimdi. Öncesinde samimiyetle bildireyim ki kimsenin kalbiyle inadıyla işimiz olmaz. Solda inattır bütün isteğimiz. Fakat takdir edersiniz ki elimizde solmetremiz olmadığından kimin ne kadar solda atıyor kalbi ölçemeyiz. Bize ne deniyor ona bakabiliriz bir tek. Afedersiniz öğrenci olacak yaşı da çoktan geçtik başka yerde sizi tanıyamayız.

a. Paul Gregory yi kaçırmışım siz hatırlattınız. Paul Gregory gibi antikomünist tarihçinin biri kalkmış “ikiyüzlülüğün” dikalasıyla Stalin’in siyasi yollarla yani “yolsuzluk” yaparak lüks araba dağıttığı iddiasında bulunmuş. Siz “kalbi solda atan biri olarak” bunu ortaya çıkartacağınıza veyahut bir araştıracağınıza makalenizde kullanmış iddiasını desteklemişsiniz. Gregorynin arşiv çalışması da şüpheliymiş. Stalin arşivleri kapalıymış sosyalist tarihçilere. Siz böyle bir iddiayı desteklemişsiniz. Yani fevkalade antikomünist olduğunu anladığımız birinin aslı şüpheli iddiasını insanlara sunmuşsunuz tereddütsüz. Şimdi de bunu geçiniz diyorsunuz bana-bize. Neden efendim neden geçiyoruz? Siz makalenizde kullanacak ve iddianızı destekleyecek kadar önemli bulmuşsunuz vakti zamanında da şimdi biri çıkıp azılı antikomüniste güvenerek yazdığınızı ortaya çıkarınca mı “önemsiz” oluverdi bu? Mümkün olduğunca fazla insanın kalbi solda atsın isterim ben de ama “kalbi solda atan biri”nin tavrı şimdi bunu geçelim demek olmamalı yanlışta ısrar etmemeli.

b. Harvard veritas işaretliymiş. “Zamanın kızı olan gerçek” aydınlanmacılığını da Harvard temsil edermiş. Zaten sizin herhalde dogma dediğiniz zamanın gerisinde kalmış yöntemlerle sınıfsal öngörülerimizle tahmin ederdik. şimdi gördük ne yumurtladıklarını. SSCB ye gelince veritas ne anlama geliyormuş gördük. Bu muydu efendim “dogmayı” bırakın yeni zamanların çalışmalarına bakalım artık dedikleriniz? Bu hayranı olduğunuz çalışmaların hayranı olduğunuz akademik mekanı, kaynakları mı dogmayı yıktı? Bizim “Ortodoks fikirleri” geride bırakan, Adi Nazi yalanlarının reprodüksiyonunun yapıldığı “akademik mekan”lardan mı medet ummak zorundayız aydınlanmak için. Böyle bir mutlak zorunluluğumuz mu var.

Şimdi düşünmenin çok farklı biçimlerini bir daha test edecez Stalini de bunlar ışığında eleştireceğiz tamam itiraz ettiğim yok. Sandığımız kadar kolay değil ama bu işler onu da biliyoruz. Kabul ederim ki bu işten gerçekten anlamıyoruz çoğumuz!!

Fakat Ayşe arkadaşla birlikte sorabiliriz:

“Bacon, Orta Çağ’ın dogmatik anlayışına “veritas temporis filia (gerçek zamanın kızıdır)” mottosuyla karşı çıkarken, “Batı akademiyasının”, o günün ve günümüzün egemen ideolojisinin hizmetinde, bilimi de alet ederek içine gömüldüğü böylesi bir derin bağnazlığı, yozlaşmayı ve çürümeyi mi tarif etmek istemişti?”

c. Bu arada Sovyetler Birliği üzerine çalışan ahlaklı burjuva tarihçileri de varmış. Onlar da Nazi ve sürüsüyle soğuk savaş dogmasını yıkıyorlarmış. Onları bize tanıtmayı seçmeyebilirmiş “kalbi solda atan” herkes demek ki. Ama Gregory’yı seçebilirmiş.

d. (Kendisinden özür dileyerek kendi fikrimi bu şekilde seslendiriyorum) Ayşe hanım diyor ki ortak tandans vurgusu bilim etiğinden haberi olan burjuva tarihçilerle ters düşmeyi anlatacaksa bunu haksızlık bilirim. Yani diyor ki Gregory gibi antikomünist iftiracıları temel alan “kalbi solda atan birileri” ile ortak tandansa sahip olmayabilirim fakat "kalbi solda atmayan" ama bilim ahlakına sahip burjuva tarihçileriyle ortaklaşabilirim.

Afedersiniz ama bu yaklaşıma sahipken siz büyüyünce potansiyel öğrenciliğinize yükselebilecek birileri var karşınızda gibi görürken bizleri ağırlığınca referenceslı "ağır yazınızı" benimde yorumlama arzum kalmadı. Ne güzel bu konuda da “dogmatik” dersler almış vermiştik vakti zamanında oysa. Sizinle de bir daha paylaşmak isterdik.

Serhat

'Dekulakiza' yazısının tam hali

20 Nisan 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2976

Matematiksel ifadeleri siteye aktaramayınca şöyle bir çözüm bulduk: RAWLS-DEKULAKIZA

Şu yazı için harcadığınız

20 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2977

Şu yazı için harcadığınız zamana yazık.

Yanlış anlaşılmasın

20 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2978

Yanlış anlaşılmasın, yazıyı yazanın değil, Erkin Özalp'ın kaç zamandır yazının illustrasyonlarını siteye aktarabilmek için harcadığı zamanı kastetmiştim. Boşverin gitsin ya, sanki o matematiksel formüller miydi bu anlamsız yazının tek eksiği! Eni konu, ABD çıkışlı oyun teorilerinden "normatif liberal siyaset felsefesinin canlanışının"* temsilcisi olan John Rawls'un zihninin bir ürünü olan "Justice as Fairness" (Hakkaniyet olarak Adalet) kuramı ile Ayşe K'nın müthiş bir titizlikle yürüttüğü ve bizlere aktardığı Sovyet incelemeleri arasında ne bağlantı olabilir! Bu yazı Fındıkçıoğlu'nun kalbinin "solda" (!) atsa da akademisyen hastalığından ötürü teklediğinin semptomudur sadece.

* Rawls, Marksizmden ve toplumsal bilimlerdeki yükselişten sonra kuramsal düzeyde hiçbir itabarı kalmayan liberal (siyaset) kuramlarını 1970'lerde yeniden canlandırdığı için Amerikan liberallerinin ilahıdır. Pragmatizmi reddeder, ancak yerine tek koyabildiği şey spekülatif bir hakkaniyet kuramıdır, bunun toplumsal ve tarihsel gerçekliklerle temas noktası bile yoktur. Zaten kendisi de teorisinin girişini "bir düşünce deneyi" ile açar ve tüm çıkarımlarını bu düşünce deneyinin sonuçlarına dayandırarak ilerler. Rawl'un tanıdığı tek bir ilke vardır esasen: Pareto verimliliği. Belki iyi niyetli olarak geliştirmeye koyulduğu "Hakkaniyet" anlayışı bile pareto ilkesi karşısında boyun eğer.

Yazara veya site yönetimine bir soru

21 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2995

“Ağır yazı”yı okuma zahmetine ben de diğer ziyaretçi kişiler ve Ayşe Hanım gibi katlanamayacağım. Uzun zamandır izlediğim bu sitenin niteliği göz önüne alınınca yazı hakkında burada herhangi bir yorum yapmayı – daha açıkça bildireyim isterseniz bu yazıyı ciddiye almayı - uygun görmüyorum. Liberal tezlerin neyi gizlediği bu sitede asıl tartışılması gerekendir. Gördüğüm kadarıyla da yapılan bu olmuştur.

Bunlar bir yana benim merak ettiğim başka birşey var. Gündüz Fındıkçıoğlu'nun gazete yazarlığı ve Türkiye Sanayi ve Kalkınma Bankası’ndaki görevine dair bilgi edindim. Ama kendisinin belirttiği ve şimdiye kadar duymadığım “ders verme” misyonunu gerçekleştirdiği kurum hakkında bir bilgi edinemedim.

Öncelikle kendisine sormak isterim. Ama bilen başka birisi de cevaplayabilir. Erkin Bey’in daha öncesinde “dostumuz” dediği biri olduğuna ve burada bu kadar özenle yazısına yer verildiğine göre, konu hakkında site yönetiminin de bilgisi olabilir diye düşünüyorum. Vakıf üniversitesi olabileceğini tahmin ediyorum fakat nerede ders verdiği konusunda kesin bilgiye beni ulaştırırsanız sevinirim.....

2995 no'lu yoruma yanıt

21 Nisan 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 2996

Gündüz Fındıkçıoğlu ile "dostluğumuz", sitemizin kullanıcıları arasına girmesiyle başlamış oldu. Öncesinde tanışmışlığımız ya da başka herhangi bir ilişkimiz bulunmuyor...

genel 2

25 Nisan 2010, yazan debrovian,
Yorum no: 3039

ne diyeceğimi bilemiyorum. Ne Erkin Bey'i, ne de başka kimseyi tanımıyorum.

anlaşılan bazı arkadaşlar için bayağı zaman gerekiyor. genel yaklaşımınıza bir ölçüde üzüldüğümü söyleyeceğim. neoliberal, liberal vb, bu lafları bu kadar "liberalce" kullanmayın bence. ayşe k. arkadaşın yazdıklarıyla benim gönderdiğim yazı zaten bambaşka düzlemlerde. benim göndermeye çalıştığım yazıda anlatılmak istenen "olsa olsa bu mu olur?" türünden bir alıştırma. bir yorumcunun işte "ne de prestij yitirmiş liberal" zannettiği -elbette liberal ama harbi liberal- Rawls ile bağlantı kurmak o zamanlar çok orijinaldi ve "aşırı sol" bir yorumdu. ayrıca bu bağlantı olsa olsa Rawls için sorun oluşturur çünkü Stalin konu dışı. Rawls önemli bir liberal siyaset felsefecisi, Stalin bir pratisyen siyasetçi. düzlemler farklı. anlatabildim mi?

evet, vakıf üniversiteleri. geçen sefer özel nedenlerden kamuya dönemedim. türkçesi, o parayla geçinemezdim. kamu üniversitesine dönüp onun bunun "danışmanı" olmayı etik olarak benimsemiyorum. ancak bu sefer kamuya döneceğim. kaldıysa tabii.

bir de şu var: her "optimizasyon" lafı veya asgari math geçince o yazı "neoklasik=liberal" olmaz. artık bunları aşalım. "her neoklasik iktisat kıssası yanlış" da değildir. "her yanlış da neoklasik değildir". ben Baudrilard'a 5 saatimi ayırırsam, neoklasiklerin şahı eskilerden Arrow'a; Debreu'ye, Dreze'e, Malinvaud'ya, Guesnerie'ye,  5 yılımı verirdim, ki verdim. bu bir tercih, bir bakış...

 

 

 

  

 

 

AdaptiveThemes