Skip to content

Genetiği değiştirilmiş organizmalar biyo çeşitliliği ve insan sağlığını tehdit ediyor!

30 Kasım 2009, ekleyen ulas_ulas

Bilim dünyasındaki baş döndürücü ilerlemeler bizi şaşırtmaya, hayatımızı derinden etkilemeye ve yaşam alışkanlıklarımızı değiştirmeye devam ediyor. İnsanlık bir yandan bilimin toplum yaşamına sunduğu yeniliklerden faydalanıp daha konforlu bir yaşam sürerken, diğer taraftan bilimsel gelişmelerin yol açtığı olumsuz çevresel etkilerin sonuçlarıyla mücadele ediyor. Çevre kirliliğinden küresel ısınmaya, salgın hastalıklardan birçok canlı türünün yok olmasına kadar birçok alanda etkilerini yaşadığımız bilimsel ve teknolojik ilerlemeler gıda sektöründe de etkilerini göstermeye başladı. Verimlililiği artırmak, tarım ilaçlarından kurtulmak ve dünyadaki açlığa çözüm iddialarıyla ortaya çıkan GDO kavramı, gerçekten bu amaçlarla mı hayatımıza sokuluyor, yoksa işin arkasında başka planlar mı var? Bunları  İstanbul Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim dalı öğretim üyesi Yavuz Dizdar'la konuştuk.

Biyoteknoloji nedir?
 
Yaklaşık 15- 20 yıllık bir süreç içerisinde gerçekleşen bir olay bu, insanlar bizim genetik materyalimiz olan, genetik bilgiyi oluşturan DNA’ya müdahale etmeyi başardılar. DNA’ya müdahale etmek şu demek: DNA’nın içerisine bazı genler ekleyebilirsiniz, çıkartabilirsiniz ve buna bağlı olarak yeni canlılar yaratmanız da mümkün olabilir. İki yıl önce tamamlanan insan genom projesi vardı, bu genom projesi, insan DNA dizisinin ne olduğunu gösterdi. Bu, aslında çok fazla bir şey ifade etmiyor, dizinini ne olduğunu harf harf biliyoruz ama anlamının ne olduğunu bilmiyoruz yani ilgili genler neyi kodlar, ortaya çıkan moleküller ne iş yapar bunlar henüz bilinmiyor detaylı olarak, hatta çok küçük bir kısmı biliniyor diyebiliriz. Bu teknolojik ilerlemenin bir sonucu olarak ta önemli gelişmeler oldu. Bunlardan bir tanesi biyoteknoloji dediğimiz alan. Biyoteknoloji alanındaki gelişmeler hastalık tanısı koymaya yarayan laboratuar sistemlerinden tut, ilaçlara kadar çok önemli gelişmeler sağladı. Mesela eskiden biz insülini, ki şeker hastalarında eksikliği söz konusu, elde edemiyorduk denilebilir bundan 20-30 sene evvel, ancak pankreastan elde edebiliyorduk çok cüzi miktarlarda. Artık insülin genini bulduğumuz için onu bakterilere sentezletiyoruz.
 
Kimi bilim insanları Genetiği değiştirilmiş organizmaların ekosistem üzerinde çok önemli yıkıcı etkilerinin olacağından bahsediyor. GDO kavramının kendisini de açarak ekosistem üzerinde ne gibi etkilerinin olabileceğini açıklar mısınız bizlere?
 
Genetiği değiştirilmiş organizma, (GDO) aslında kendinde olmayan bir gen eklenerek ayrı bir özellik kazandırılmış ürün demektir. Bir örnek vermek gerekirse mısırın içerisine karıştırabiliyorsunuz. Mısırın içine karıştırdığınız zaman mısırın kendi tarımsal zararlılarına karşı daha dirençli bir hale gelmesine neden oluyorsunuz. Bu ilk bakışta olumlu bir şeymiş gibi geliyor fakat sırın içerisine eklediğiniz genin daha sonra ne yapacağını, yendiği taktirde yada başka şekillerde ne tip sonuçlara yol açacağını bilmiyorsunuz. Yendiği için diye düşünüyor bunu yaratanlar, midede eriyip gidecek ve bir sorun olmayacak Öyle olup olmadığı gerçekten bilinmiyor. Bir başka örnek vermek istiyorum bunun Türkiye’de de üretilmiş olduğu bize söylendi sanırım Manisa civarında bir yerde “mavi pamuk”. Yani kot pantolon yapacağınız pamuğu boyamanıza gerek kalmıyor. Bu da ilk başta kulağa hoş gelebiliyor. Fakat bizim için önemli olan tüm bunların ekosisteme olası etkileri. GDO’lu ürünlerin ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, iddia olmaktan öte bir gerçekliktir. GDO’lu ürünler çeşitli yollarla diğer ürünlerin de genetik yapısını değiştirmekte ve bunun sonucunda ise ürünlerde bir tek tipleşme ortaya çıkmaktadır. Buradaki kritik nokta, ortaya çıkan bu tek tipleşmedir. Diyelim ki özel bir böcek türü türedi ve bu böcek türü de GDO’lu ürün içerisindeki toksine karşı dirençli. Böyle bir durumda bütün ürünü kaybedebilirsiniz; çünkü tek tipleşme, doğada bulunan binlerce çeşit türün genetik yapısının değişmesi suretiyle benzeşmesi ve dolayısıyla bir zararlıya karşı ortak duyarlığa sahip olması sonucunu doğurur. Biz evrim esaslarına göre seçilmeyi esas alıyoruz yani, ortam içerisinde avantajı olan bitki varsa o yaşamını sürdürüyor ve diğerleri ortadan kalkıyorlar. Böyle avantajlara sahip bir bitki doğal yollarla oluşmuşsa eğer, bütün ürünü ortadan kaldırması da mümkün olabiliyor. Doğadaki denge milyonlarca yıllık bir sürecin sonunda kendiliğinden oluşmuş bir denge ve bize de yiyip içtiklerimizle bunun güvencesini sağlıyor ve insanlar da bu denge üzerine adapte olmuş durumdalar. Bu denge herhangi bir şekilde değişirse biz de bu adaptasyon mekanizmasından çıkıp bundan kötü bir şekilde etkileneceğiz.
 
Buradan Türkiye’ye gelecek olursak, GDO’lu ürünlerin üretimi açısından Türkiye’nin içinde bulunduğu nokta nedir ve ikincisi, bu ürünlerin ithalat yoluyla Türkiye’ye girdiğine dair kimi iddialar var. Türkiye’nin bu ürünleri kontrol edebilen bir mekanizması var mı?
 
Aslına bakarsan GDO’lu ürünlerin tarımının yapılması teorik olarak yasak fakat bu yasağı denetleyebileceğiniz imkanlar yok. Yurt dışından birçok bitki tohumu geliyor Türkiye’ye ve sadece beyana dayalı olarak geliyorlar. Yani bir ürün gümrükten girerken gümrük görevlisi bu üründe genetiği değiştirilmiş bir şey var mı diye soruyor, adam hayır derse bunu test edebileceğiniz bir mekanizma yok. Bunları test edebileceğimiz laboratuarlarımız mevcut değil. Bu laboratuarların kurulmamasının biraz da kasıtlı olduğunu düşünüyorum; çünkü bu tip laboratuarların kurulması çok yüksek maliyetli bir şey değil, üstelik bu laboratuarlarda çalışabilecek teknik personelimiz de mevcut. İçeride üretilen ürünlerin GDO’lu olup olmadığını yine aynı nedenlerden dolayı bir şey bilmiyoruz; ancak Türkiye tarımının büyük bir kısmının genetiği değiştirilmiş organizmalara doğru kaydığını düşünüyoruz çünkü; Bu tohumları üretenler uluslar arası büyük şirketler ve dünya tarımının önemli kısmını kontrol eder hale geldiler. Bundan dolayı onlardan alınmış veya onların aracılığıyla Türkiye’ye getirilmiş tohumlara biz safmış, doğalmış gibi bakamıyoruz açıkçası.
 
Hocam kendi tarlasında konvensiyonel yöntemle ürün yetiştiren bir üreticinin ürünü, biraz ileride GDO’lu ürünün yetiştirildiği tarladaki üründen etkilenir mi, ne şekilde etkilenir?
 
Genetiği değiştirilmiş organizmanın yetiştirildiği tarladan tozlaşmayla gelen polenler, konvensiyonel yöntemle ürün yetiştirilen tarladaki bitkiyi de dölleyerek onun genetik yapısını da çok kolay bir şekilde değiştirmektedir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki; doğal yolla yetiştirilen bitkilerin GDO’lu üründen etkilenmemesi için araklarında en az 30 km mesafe olması gerekmektedir.
 
Kimi sivil toplum kuruluşlarının GDO’lu ürünün üzerine “GDO’ludur” diye yazılması gibi bir talepleri var. Sizce bu bir çözüm mü?
 
Bu ürünlerin üzerine GDO’ludur diye yazılmasının net bir çözüm olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Sadece bilgi vermek açısından olabilir ki bununda bir şartı söz konusu değil, yani kimse bunu yapmak zorunda değil çünkü buna dair bir düzenleme yok. Önemli olan ürünlerin üretiminin baştan engellenmesi. Bu ürünler sürekli yayılmakta ve doğal ürünlerin de genetik yapısını değiştirmektedir. İşin trajik tarafı şudur: GDO’lu ürünler bir süre sonra doğada hakim duruma gelebilir.
 
 GDO’lu ürünleri   üretmelerinin ekonomik avantajları var mı, bu ürünler besin değeri açısından ne durumdalar?   
 
Ekonomik olarak bakıldığında ne maliyet açısından ne de üründeki verimlilik açısından GDO’lu ürünlerin sağladığı bir avantaj yok gerçekten de. Bu ürünleri üretenler, ürünün kendi zararlısına karşı dirençli olduğu için ilaçlamadan falan maliyetin düştüğünü ve verimde de bir artışın olduğunu iddia ettiler; fakat bunun doğru olmadığı ortaya çıktı. Biz varsayımlar üzerinden gidiyoruz kimi zaman ama en sonunda da oturup malı sayıyoruz, yani bu tarladan bunu aldık diğer tarladan bunu. Sonra oturup maliyetini girdisini çıktısını hesaplıyoruz ve ulaştığımız şey; bu ürünlerin hiçbir şekilde ekonomik bir avantaj sağlamadığı oluyor. Öte yandan bu ürünler daha mı besleyici diye bakıyoruz, hayır bu ürünler daha besleyici değil hatta sonuçlarının ne olacağı bilinmeden insanlar tarafından tüketiliyor. GDO’lu ürünlerin besleyici olmadıkları deneylerle ispatlanmış durumda.
 
Maliyet, verimlilik ve besin değeri açısından bir getirisi yok hatta sakıncaları var diyorsunuz. O halde bu ürünler neden üretiliyor?
 
Bu soruyu ideolojik açıdan yanıtlamaya çalışmayayım ama en azından şunu söyleyeyim; dünya tarımını kontrol eder hale geliyorsunuz.Bir tohumun tohumluk vasfını sürdürebilmesi iki yıl, daha özel koşullarda saklanırsa üç beş yıl olabiliyor. Bu süre daha fazla uzadığında artık sen o tohumu eksen de verim alman mümkün olmuyor bozuluyor çünkü. Sen kendi tohumluğunu ortadan kaldırıp bu şirketlerden tohum satın almaya başladığında ister istemez onların kontrolü altına giriyorsun; çünkü tohumluğun kalmamış oluyor. Benim öğrencilik yıllarında Türkiye’nin bir buğday ambarı olmasıyla övünürdük. Sonraları biz buğday üretmemeye veya az üretmeye başladık ve şu anda biz dışarıdan buğday alır hale geldik. Sen elindeki imkanları kullanıp ta kendi ihtiyacını karşılayacak tarım ürünlerini yetiştirmiyorsan eğer dışarıya bağımlı hale geliyorsun, bir de tohum satın almak için para veriyorsun ve hem de kontrolü onların eline geçiyor. Yarın olağanüstü bir hal durumunda, ki bizim bulunduğumuz coğrafya buna çok müsait, dese ki adam; siz bize şu siyasi konuda yardımcı olmadınız ve ben şimdi size bir konuda ambargo uyguluyorum ve tohumluk vermiyorum, o zaman Türkiye ciddi bir açlık sıkıntısıyla karşı karşıya kalacak.
 
Şimdiye kadar yaklaşık 132 çeşit tohumun patentlendiğini biliyoruz. Bu konuda neler söyleceksiniz?
Tohumda başlayan patentleşmenin beraberinde bir tekelleşmeyi de getireceğini düşünüyorum. Zaten amacın da o olduğunu düşünüyorum. Tohumdaki tekelleşme, diğer sektörlerdeki tekelleşmeden çok farklı. Bilgisayar kullanmadan, araba olmadan vs yaşayabilirsiniz fakat yemeden yaşayamazsınız dolayısıyla tohumu kontrol eder hale geldiğiniz zaman, o ulusun yaşamsal bir öğesini kontrol etmeye başlıyorsunuz. Buradan bir şey daha söylemek istiyorum; gerçi bu biraz spekülatif olarak görünebilir ancak tohumun DNA sını değiştirerek o tohumun bir sonraki dönemde tohum vermesini önleyebiliyorsunuz, bunu yapmak mümkün. Bu işlemi terminatör gen adı verilen bir geni tohumun DNA sına yerleştirerek yapıyorsunuz. Yerleştirdiğiniz bu gen bitkideki genetik okuma mekanizmasını durduruyor, yani kısırlaştırıyor. Daha sonra siz bu bitkiyi spreyleme yoluyla tekrar döl verir duruma getiriyorsunuz. Bu da çok ciddi bir kontrol mekanizması.
 
Sizin de üyesi olduğunuz GDO karşıtı bir platform var. Bu platformun çalışmaları ne durumda?
 
Platform geçen sene çok ses getiren aktivitelerde bulundu fakat şu son dönem içerisinde platform bundan sonra neler yapacağını planlama aşamasına geldi. Platform, Avrupa ile koordinasyon halinde çalışıyor sonuçta ama bir noktadan sonra da içeride yaptıklarınızın daha derinlemesine gitmesi gerekiyor. Platform sürekli bir bilinç oluşturmaya çalışıyor ama bunun bir süre sorma eyleme de dönüşmesi gerekiyor. Sadece bilinçlenme değil bir süre sonra köylüye gidip köylüye anlatmalısınız, çünkü uç noktaları kontrol etmeniz gerekiyor. Tüketicilerin kullandıkları ürünlerden çok fazla vazgeçme şansları yok, bu noktada yapılacak en mantıklı şey kontrolü bizzat üretim süreci içerisinde yapmak.
 
Peki bu konuda bizlere sunacağınız bir çözüm öneriniz var mı?
 
Çözüm bilinçlenmekten geçiyor. Sonuçta hiç kimsenin bu ürünlerin etkilerinden kaçmak gibi bir şansı yok, çünkü tehdit direkt olarak insanın da parçası olduğu ekolojik dengeye. Yapılabilecek tek şey bu konuda insanlarda bir bilinç oluşturmak ve bu bilinç ışığında oluşan tepkileri bir baskı unsuru olarak karar alıcı mercilere yönelterek bu ürünlerin üretimini ortadan kaldırmak diye düşünüyorum.
 
GDO’lu ürünlerle ilgili tartışmalar hayli devam edecek gibi. Ama şunu belirtmekte de fayda var. Genetiği değiştirilmiş bir domates ya da mısır mesela hala domates ve mısır mıdır ve geteğiyile oynanmış gıdaları tüketmenin uzun vadede insan ve sistem üzerinde ne tür etkileri olacak. Eğer yıkıcı etkileri olacaksa bunları yaşayarak görmek oldukça riskli.

 

Yorumlar

Yavuz Dizdar'ın değerlendirmeleri hakkında

30 Kasım 2009, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 1419

Yavuz Dizdar’ın değindiği konular arasında, tohum üretiminde dışa bağımlılığın tehlikeleri gibi çok önemli noktalar da bulunuyor; ancak, GDO’lu ürünler hakkında söylediklerinin bazıları da bilimsel dayanaktan yoksun... Bunların bir bölümünü daha önce haberveriyorum.net’te tartışmıştık. Dizdar’ın söylediklerinden bazıları hakkında kısa notlarım olacak:
 
“GDO’lu ürünlerin ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, iddia olmaktan öte bir gerçekliktir. GDO’lu ürünler çeşitli yollarla diğer ürünlerin de genetik yapısını değiştirmekte ve bunun sonucunda ise ürünlerde bir tek tipleşme ortaya çıkmaktadır.”
 
GDO karşıtlarının çoğu, bu söyleneni bir “olasılık” ya da “tehlike” olarak gündeme getiriyor; ama “GDO’lu ürünlerin ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri” somut olarak gösterilebilmiş değil...
 
“Doğadaki denge milyonlarca yıllık bir sürecin sonunda kendiliğinden oluşmuş bir denge ve bize de yiyip içtiklerimizle bunun güvencesini sağlıyor ve insanlar da bu denge üzerine adapte olmuş durumdalar. Bu denge herhangi bir şekilde değişirse biz de bu adaptasyon mekanizmasından çıkıp bundan kötü bir şekilde etkileneceğiz.”
 
İnsanın ortaya çıkıp çevresini değiştirmeye başlamasından (ve özellikle tarımsal üretimin başlamasından) bu yana, doğadaki denge “kendiliğinden” oluşmaktan çıkmış durumda; bugün gıda maddesi olarak kullandığımız bitki ve hayvanların çok büyük çoğunluğu, “doğal seçilim”in değil, insanlar tarafından yapılan seçimlerin ürünleri...
 
“Genetiği değiştirilmiş organizmanın yetiştirildiği tarladan tozlaşmayla gelen polenler, konvensiyonel yöntemle ürün yetiştirilen tarladaki bitkiyi de dölleyerek onun genetik yapısını da çok kolay bir şekilde değiştirmektedir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki; doğal yolla yetiştirilen bitkilerin GDO’lu üründen etkilenmemesi için araklarında en az 30 km mesafe olması gerekmektedir.”
 
Burada aşırı abartılı, bilimsel dayanağı bulunmayan bir tez ileri sürülüyor... Polenler aracılığıyla çevredeki bitkilerin genetik yapısının “çok kolay bir şekilde” değiştiği iddiası doğru olsa, bunun bol miktarda somut örneği de kolaylıkla gösterilebilirdi...
 
“Ekonomik olarak bakıldığında ne maliyet açısından ne de üründeki verimlilik açısından GDO’lu ürünlerin sağladığı bir avantaj yok gerçekten de.”
 
Küba, kendi GDO teknolojisini geliştiren ülkeler arasında yer alıyor; ABD’li tohum tekelleriyle hiçbir çıkar ilişkisi bulunmayan bir ülkenin kendi tarımı geliştirmek için gen teknolojilerine başvurması, GDO’lu ürünlerin hiçbir avantajının bulunmadığı tezini fazlasıyla tartışmalı kılıyor...
 
“Buradan bir şey daha söylemek istiyorum; gerçi bu biraz spekülatif olarak görünebilir ancak tohumun DNA sını değiştirerek o tohumun bir sonraki dönemde tohum vermesini önleyebiliyorsunuz, bunu yapmak mümkün. Bu işlemi terminatör gen adı verilen bir geni tohumun DNA sına yerleştirerek yapıyorsunuz. Yerleştirdiğiniz bu gen bitkideki genetik okuma mekanizmasını durduruyor, yani kısırlaştırıyor. Daha sonra siz bu bitkiyi spreyleme yoluyla tekrar döl verir duruma getiriyorsunuz. Bu da çok ciddi bir kontrol mekanizması.”
 
Burada sözü edilen teknolojiyle üretilen tohumlar henüz dünyanın hiçbir ülkesinde tarımsal üretim için kullanılmıyor ve Birleşmiş Milletler tarafından da (şimdilik) kullanılmamaları doğrultusunda alınmış bir karar var...
 
Şu yazılarda (ve özellikle ilk yazının yorumlarında) daha kapsamlı değerlendirmeler var:
 
 
 
 

 

 

AdaptiveThemes