Skip to content

GDO'ya Hayır Platformu'na göre sadece insan yemeliyiz!

5 Kasım 2009, ekleyen Erkin Özalp

GDO meselesi hakkında gerçek bir bilgi kirliliğiyle karşı karşıyayız... 

Kaderimizi yabancı şirketlerin kâr hırsına teslim etmeyelim... Ülkemizin tarım alanında dışa bağımlı hale getirilmesine karşı çıkalım... AKP’nin işbirlikçiliğini açığa çıkaralım... AKP’nin GDO düzenlemelerinin geri çekilmesi için mücadele edelim... Türkiye’nin tarım alanında kendi bilimsel ve teknolojik çalışmalarını yapması ve uygulaması gerektiğini savunalım... Bunların tümü doğru ve gerekli...
 
Ama bugün, genel bir GDO karşıtlığı yaratmak amacıyla, bilimsellikten tümüyle uzak, insanları korkutmaktan başka hiçbir amacı bulunmayan, akla ve mantığa da aykırı yığınla tez ileri sürülüyor... Ayrıca, bilimsel geçerliliği bulunmayan, başka araştırmalarla doğrulanmamış bazı “araştırma sonuçları”ndan söz ediliyor... Tam bir “atış serbest” yaklaşımıyla...
 
GDO’ya Hayır Platformu’nun “Deklarasyon” metnindeki iddiaların birinden, insandan başka hiçbir şey yemememiz gerektiği sonucu bile çıkıyor. GDO’lu ürünleri yememiz durumunda, genetik mühendisliğiyle bitkilere eklenen genlerin hücrelerimize taşınabileceği şöyle savunuluyor:
 
“Bir başka deney, besinler yoluyla aldığımız yabancı DNA'nın hücrelerimize taşınabileceğini ortaya çıkardı. Yakın zamana kadar DNA'nın bağırsaklarımızda sindirilebileceği düşünülüyordu. Ancak deneyler durumun aksini kanıtladı. Bakteriyel bir virüsün DNA'larıyla beslenen farelerde bağırsak boyunca yaşayabilen ve kana karışabilen büyük virüs DNA'sı parçaları bulundu. Alınan DNA'lar lökositlerde, dalak ve karaciğer hücrelerinde de görüldü ve virüs DNA'sının fare genomuna yerleştiği kanıtlandı. Hamile farelere yedirilen virüs DNA'sı, ceninin ve yeni doğmuş yavruların hücrelerine geçtiği de belirlendi.”
 
Görüldüğü üzere, hiçbir şey yemememiz lazım! Yoksa, dana etinden dana DNA’sı, balıktan balık DNA’sı, havuçtan havuç DNA’sı, ekmekten buğday DNA’sı hücrelerimize taşınır... Özellikle hamileler, aman dikkat! Yediğiniz her şeyin DNA’sı cenine ve yeni doğmuş bebeklerinizin hücrelerine geçebilir... Siz siz olun, insandan başka hiçbir şey yemeyin!
 
Aşağıda, GDO karşıtlarının bazı iddiaları yer alıyor. Bunlar, sağdan-soldan, ilgisiz yerlerden değil, şu kaynaklardan derlendi:
 
[1] GDO’ya Hayır Platformu’nun “Deklarasyon”u / http://www.gdoyahayir.org/deklerasyon
 
[2] Çiftçi-Sen’in hazırladığı “10 Soruda GDO” broşürü / http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=27578
 
[3] Yüzyılın En Büyük Felaketi: GDO / http://www.bugday.org/article.php?ID=739
 
 
“Arılar ve rüzgarlar GDO'lu polenleri alıp, komşunun geleneksel ekiminin üzerine bırakıyor. Böylece civardaki, bitkiler genetik olarak değiştirilmiş bitkilerin içerdiği böcek ve ot ilaçlarına karşı dirençli hale geliyorlar.” [1]
 
Bu tür gen aktarımlarının (çok sınırlı ölçeklerde) gerçekleşmesi mümkün... Geleneksel tarım yaptığınızda da, yabani bitkilerden farklı, insan tarafından özel olarak seçilmiş türlerin çoğalmasını sağlarsınız. Onların polenleri de çevredeki yabani bitkilere gen aktarımında bulunabilir ve eskiden yabani olan türlerin bazı üyeleri yabani olmaktan (kısmen) çıkabilir... Ama bu tür geçişlerin biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkisi ihmal edilebilir düzeyde kalır... Nitekim, bugüne kadar, GDO’lu tarım yapılan alanların çevresinde biyolojik çeşitliliğin azalacağı tezi doğrulanamadı... Buna rağmen biyolojik çeşitliliğin korunması adına GDO’lu ürünlere karşı çıkanlar, tutarlı olabilmek için, geleneksel tarıma da karşı çıkmalı...
 
"GDO karşıtlarınca Frankeştayn Gıda olarak nitelenen, kolera bakterisinin genini taşıyan yonca, tavuk geni taşıyan patates, akrep geni taşıyan pamuk, balık genli domates gibi gıdaların doğal çeşitliliğe verdikleri zarar sonucunda yeni Frankeştaynların ortaya çıkmasına olanak sağlanıyor.” [1]
 
“Frankeştayn gıda” terimi, sadece, genler hakkındaki bilgisizlikten yararlanarak korku üretmeyi amaçlıyor... Tüm canlılar, çok sayıda ortak gene sahip. Diğer taraftan, geleneksel tarım yöntemlerinin kullanıldığı arazileri genişlettiğinizde de, “doğal çeşitliliği” azaltmış olursunuz. Ayrıca, genetik mühendisliği, “doğal” (ya da daha doğrusu “biyolojik”) çeşitliliğin artırılmasının olanaklarını da barındırır...
 
“Uzmanlara göre, sağlık riskleri şunlar; antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşması, gıda olarak kullanımda insan ve hayvanda toksik ya da allerjik etki yapması, doğrudan alım durumunda insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme ihtimali.” [1]
 
Bunların her biri, birer “ihtimal”... “İhtimal”lerden söz etmek kadar kolay bir şey yok! Bir şey hakkında korku yaratmak isterseniz, söyleyebileceğiniz en kolay şey, onun kötü bazı sonuçlara yol açması “ihtimali”nin bulunduğudur... Asıl önemlisi, bugüne kadar yapılan bilimsel çalışmalar, GDO’lu ürünler ile GDO’lu olmayan ürünler arasında insan sağlığı açısından anlamlı bir farkın bulunduğunu göstermedi...
 
“GDO'lu ürünlerin oluşturduğu sağlık risklerini doğrulayan bilimsel araştırmalara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. Örneğin, Brezilya fındığının bir genine sahip olan transgenik soya fasulyesi, fındığa alerjisi olanlarda alerjiye neden oluyor.” [1]
 
İnsan gıdalarında zaten hiç kullanılmamış olan söz konusu soya fasulyesinin üretimine 1990’lı yıllarda son verilmiş... Diğer taraftan, GDO’lu besinlerin GDO’lu olmayan besinlere göre daha ciddi alerji sorunları yarattığı iddiası bilimsel olarak kanıtlanmış değil... (http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15813800)
 
“Rowett Enstitüsü'nde çalışan Arpad Pusztaria'nın son deneyleri GDO'larla ilgili yeni kuşkular ortaya çıkardı. Sözü edilen çalışmada, genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin fareler için toksik olduğu, bağışıklık sisteminde bozukluklar, viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğu ortaya çıktı. Genetiği değiştirilmemiş patateslerle beslenen fareler gayet sağlıklıydı.” [1]
 
Sözü edilen “son” deneyler 1998 yılında yapılmış ve tartışmalara yol açmış, hatta Pusztaria’nın söz konusu deneyleri hiç yapmadığı da söylenmişti... Bu bir yana, aradan geçen 11 yıllık süre içinde bu iddiaları kanıtlayacak/destekleyecek bilimsel çalışmaların ortaya çıkmaması, Pusztarria’nın iddialarının pek güvenilir olmadığını göstermiyor mu?
 
“(...) genetiği değiştirilmiş tohumlarla yapılacak üretim, verimliliği arttırmayacağı ve biz çiftçilere kazandırmayacağı gibi açlığa da çare olmayacaktır.” [2]
 
Daha verimli olmayan ürünleri kim neden eksin? Dünyada bunları ekenler aptal mı?
 
“Genetiği değiştirilmiş tohum ile yapılan üretimin sonucunda azalan sadece bitki türü olmaz. Tohumun içine konulan ilaç kurtçukları, böcekleri ve kuşları da öldürür. Mısırdaki Bt genleri sadece kurtçukları öldürmez, koçan kurtlarının yanı sıra başka yararlı böcekleri de öldürür. Zarar gören kuşlar ve böceklerin doğada yerine getirmesi gereken görevleri de aksamış olur. Böylece bütün canlıların yaşadığı doğa zarar görür.” [2]
 
Bunlar, haklarında tartışılmış, ama doğrulanmamış iddialar (http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/12047949). Böyle gelişigüzel yazmak ne kadar kolay, değil mi?
 
“Rus Bilim İnsanı İrina Ermakova’nın genetiği değiştirilmiş soyayla beslediği farelerin yavrularının % 55,6’sı doğumdan üç hafta sonra öldü. Normal soyayla beslediği yavruların ise sadece % 6,8′i öldü. Genetiği değiştirilmiş soyayla beslediği fare yavrularının % 36’sının normal doğum ağırlığının altında doğduğu belirlendi. Bu deneme üç kez tekrarlanıp aynı sonuçlara ulaşılınca, Ekim 2005′te bilimsel bir panelde kamuoyu ile paylaşıldı.” [2]
 
Bu çalışma bilimsel (hakemli) bir dergide yayımlanmadığından, sadece bir “iddia” olarak kalmış durumda ve bilimsel değeri bulunmuyor... Çalışma sonuçlarını doğrulayan başka çalışmalar yapılmış değil... İlgili kişi de, Rusya’daki GDO karşıtı çalışmalarda aktif olmak dışında pek fazla bilimsel üretime sahip değil: http://irina-ermakova.by.ru/eng/articles.html
 
“Avusturya Tarım ve Sağlık Bakanlığı’nın finansmanıyla Viyana Üniversitesi’nce 2008 yılında yapılan bir çalışmada, genetiği değiştirilmiş gıdalarla beslenen farelerin 3-4 nesil sonra üreme yeteneklerini kaybettikleri belirlendi.” [2]
 
İşte böyle... Verilen bilgi bundan ibaret! Çiftçi-Sen’in yazarlarına inanmak zorundayız...
 
“Yani milyonlarca yılda oluşan türler beş on yıllık bir sürede yok olmakta ve yeni oluşan deli bitki türleri ortaya çıkabilmektedir. GDO, yeryüzündeki milyonlarca canlı türün varlığını tehdit etmekte, ekosistemi tahrip etmektedir.” [3]
 
Uydurmanın sınırı yok! GDO’lu tarım 1990’lı yıllardan bu yana yapılıyor... 5-10 yıllık süre çoktan geride kaldı... Aradan geçen sürede GDO’lu tarım yüzünden yok olan türlerin ve yeni oluşan deli bitki türlerinin listesini rica etsek?
 
 
KONU HAKKINDAKİ BİR YAZIMIZ:
 
GDO karşıtları, gericiliklerinin farkında mı?
 

 

Yorumlar

Cumhuriyet Bilim Teknik'te GDO röportajı

6 Kasım 2009, yazan Fatih Polatlı,
Yorum no: 1280

Cumhuriyet gazetesinin Bilim Teknik ekinin 6 Kasım 2009 tarihli sayısında, Sabancı Üniversitesi'nden Prof. Dr. Selim Çetiner'le yapılan bir röportaja yer verilmiş. Derginin editörleri, Çetiner'i, "konunun ülkemizdeki en iyi uzmanlarından biri" olarak nitelemiş. Selim Çetiner'e yöneltilen sorular ve yanıtları şöyle: 

1 - Genetiğine müdahale edilmiş, (genetik yapısı değiştirilmiş veya istenilen koşullara uyarlanmış) gıdalara, özellikle çevreci gruplarca muhalefet yapılıyor. Avrupa ülkelerinin de çok sıkı koşullarla incelenerek GDO ürünlerinin satışına izin verildiğini biliyoruz. Önce, transgenik ürünlere hangi özellikler kazandırılmış durumda bugüne kadar?

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), modern biyoteknolojik yöntemler kullanılarak yapıları iyileştirilip geliştirilen ürünler için kullanılan bir deyimdir. Transgenik ya da biyotek ürünler de GDO’lu ürünler yerine kullanılabilmektedir. Biyotek ürünler sadece tarımsal ürünlerle sınırlı olmayıp, insülin ve hepatit B aşısı gibi birçok tıbbi ürün ve gıda sanayiinde kullanılan enzimler bu yöntemler kullanılarak üretilmektedir. Tarımsal üretimde halen yaygın olarak kullanılan ürünler, herbisitlere (yabancı ot ilacı) dayanıklı soya ve kanola, ile bazı zararlı böceklere dayanıklı mısır ve pamuktur. Bunların yanında, ABD’de az miktarda virüse dayanıklı papaya ve kabak da yetiştirilmekte. Kurağa dayanıklı mısırın 2012 yılında piyasaya sürülmesi beklenmekte.

2) Transgenik ürünlerin yararları, (mali, gıdasal vb.) neler?

İnsanoğlu tarım devrimini başlattığı günden beri doğaya müdahale ediyor ve 10.000 senedir evcilleştirdiği hayvanların ve bitkilerin genetik yapılarını iyileştirmeye çaba gösteriyor. Islah çalışmaları arzu edilen niteliklere sahip bireylerin (bitki ve hayvanların) seçilmesiyle başladı, daha sonra elle melezleme, radyasyonla mutasyon ıslahı gibi gelişen tekniklerle devam etti. Halen tükettiğimiz yerel çeşitler dahi, genetik açıdan doğal akrabalarından çok çok farklılaşmıştır. Bitkilerin genetik yapılarını değiştirmede kullandığımız klasik yöntemlerin yetersiz kalındığı durumlarda, genetik mühendisliği teknikleri devreye girdi ve doğadaki diğer canlı organizmalardan da yararlanılmaya başlandı.

Yukarıda belirtilen transgenik ürünler öncelikle daha az ilaçlama gerektirdiğinden çiftçiler açısından girdi masraflarını azaltıyor. Çevre açısından da daha az tarımsal kimyasal kullanımı olumludur. Yine, ürünleri ilaçlarken ya da yabancı ot mücadelesi için tarla sürümleri sırasında kullanılan traktörlerin saldığı karbondioksit miktarının (sera gazı salımının) azalıyor olması, çevre açısında önemli. Ek olarak, herbisitlere dayanıklı soya ya da mısır çeşitlerinin en az toprak sürümü ile ekimin mümkün olduğu bölgelerde toprak erozyonu da gözle görülebilir oranlarda azalmakta.

Bilimsel çalışmalar, GDO’lu mısırların klasik mısırlara göre önemli ölçüde daha az fumonisin (kansere neden olan madde) içerdiğini ortaya koydu. Bu da insan sağlığı açısından olumlu. Gıda içeriği iyileştirilmiş, örneğin vitamin A düzeyi yüksek Altın Pirinç ile demir gibi mineraller veya protein içeriği yükseltilmiş kasava gibi ürünler de güvenlik testlerini geçerek piyasaya sunulmak üzere.

3) Ürün üretiminden alınan verimi karşılaştırır mısınız?

Piyasadaki ürünlerin önemli bir kısmı bazı zararlı böceklere ve herbisitlere karşı dayanıklılık özelliği kazandırılmış ürünlerdir. Piyasada bulunan hiçbir transgenik soya, mısır ya da pamuk, “yüksek verimli” iddiasıyla pazarlanmıyor. Bu iddia teknoloji karşıtları tarafından ileri sürülüp sonra yine onlar tarafından çürütülerek kullanılan propaganda malzemesidir. Ancak, ilk defa 2009 yılında piyasaya sürülen “Roundup Ready 2 Yield” soya çeşidi, ABD’de 6 eyalette yapılan tarla denemelerinde önceki transgenik soya çeşitlerine göre % 7-11 verim artışı sağladığı için, yüksek verimli ilk transgenik ürün unvanını taşımaktadır. Tohum tedarikçisi firmaların bu iddialarının doğru olup olmadığı, bu soya çeşidini geniş alanlarda eken çiftçiler tarafından da sınanacaktır.

Türkiye’de Tarım Bakanlığı Araştırma Enstitüleri tarafından 2001-2003 yıllarında yürütülen, ancak sonuçları resmen açıklanmayan mısır tarla denemelerinde, transgenik mısır klasik mısıra göre % 35-40 daha fazla verim sağlandı. Ne yazık ki, bu 3 yıllık araştırma sonuçları gerek Tarım Bakanlığı bürokratları gerekse bu bilgile sahip GDO’ya Hayır Platformu sözcüleri tarafından ısrarla görmezden gelinmekte.

4) GDO ürünlerine yönelik karşı görüşlerin arasındaki, güvenli olmadıkları, insan sağlığına zararlı oldukları ve insan genetiğini bozabileceği görüşleri bilimsel mi, bu konuda bir kanıt var mı? Zehirleyici, antibiyotiklere karşı dirençlilik, alerji vb?

Halen piyasada olan transgenik soya, mısır, pamuk ve kolza gibi ürünlerin, ticari ekimlerine izin verilmeden önce, yoğun ve kapsamlı laboratuvar ve klinik testleri yapıldı ve bulgular bağımsız bilim kurulları tarafından incelendi. Nitekim, Avrupa Birliği ülkelerindeki kamuoyu endişelerini giderebilmek amacıyla, AB üyesi 13 ülkeden 65 bilim insanının katılımıyla, 11,5 milyon Avro harcanarak yürütülen ve 3,5 yıl süren ENTRANSFOOD araştırma programı, piyasadaki genetiği değiştirilmiş ürünlerin, insan sağlığı açısından, klasik yöntemlerle elde edilen ürünlerden daha tehlikeli olmadığını ortaya koydu.

‘GDO’ya Hayır Platformu’ üyelerinin iddialarının aksine, “tavuk geni aktarılmış patates, kolera geni aktarılmış domates veya akrep geni aktarılmış pamuk” dünyanın hiçbir yerinde yetiştirilip tüketilmiyor. Yine bu teknoloji karşıtlarının bilimsel araştırma sonucuymuş gibi sundukları örneklerin hiçbiri hakemli bilimsel dergilerde yayımlanmadı; bunlar, bilimsel dayanaktan yoksun, araştırma yöntemleri hatta kullandıkları materyalleri şaibeli çalışmaların ötesine geçemedi.

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkilerini değerlendirmeye yönelik bilimsel esaslara dayalı çeşitli ulusal, bölgesel ve uluslararası kurallar var. Örneğin Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) ve 18 Nisan 2004 yılında yürürlüğe giren genetiği değiştirilmiş ürünlerin etiketlenmesi ve izlenebilirliğini amaçlayan yönetmelikler Avrupa Birliği ülkelerinde transgenik tohumların ekimine, ithaline ve kullanımına yönelik adımlardır. Nitekim Türkiye'deki basında yer alan haberlerin aksine Avrupa Birliği her yıl 30-40 milyon ton mertebesinde soya ve bazı yıllar mısır ürünleri ithal etmekte, yine İspanya'daki mısır üretiminin yaklaşık % 70 i GDO mısır ile yapılmakta.

5) Bu konuda "bilinmeyen risk" görüşü var, yani GDO ların insan üzerindeki genetik etkilerinin çok sonra, hatta birkaç kuşak sonra ortaya çıkabileceği söyleniyor...

Bu da teknoloji karşıtları tarafından sıkça dillendirilen iddialardan biri; temel biyoloji ve biyokimya bilgisi olmayanların kulaklarına çok mantıklı gibi gelen, ancak bilimsel dayanaktan yoksun konu. Genetik iyileştirme için ürünlere aktarılan genler (DNA dizinleri) doğada bulunan diğer organizmalardan alınmakta ve çeşitli genetik mühendisliği yöntemleri kullanılarak bu bitkilere aktarılmakta. Bu genlerle kazandırılan özellikler, bitki içerisinde üretilen proteinler ve diğer organik moleküller sayesinde ortaya çıkmaktadır. Dolayısı ile GDO’lu bitki, esas itibarıyla doğadakinden pek de farklı olmayan moleküller içermekte.

İnsanoğlu dünya üzerinde var olduğu günden beri hayvansal ve bitkisel ürünlerle besleniyor, dolayısı ile her gün DNA ve protein tüketiyor. GDO’lu olsun olmasın besin olarak aldığımız her ürün ağzımızda mekanik (dişler) ve kimyasal (tükürük salgısındaki enzimler) olarak parçalanmaya başlar, ardından mide özsuyundaki enzim ve asitlerle daha da ufak parçalara ayrılan bu besin maddeleri kana karışır ve diğer organlar tarafından metabolizmaya alınır.

Bitkisel veya hayvansal gıdalarla alınan genlerin bütün olarak insan bünyesine geçtiği şimdiye kadar görülmedi. Dolayısıyla uzun vadeli genetik etki oluşturma tezi bilimsel dayanaktan yoksundur. Burada bilerek ya da bilmeyerek sıkça yapılan hata, DDT veya ağır metallerle genleri karıştırmaktan kaynaklanıyor. Ancak DDT ve çeşitli kimyasallar veya civa gibi ağır metaller gıda yoluyla alındıklarında karaciğer gibi çeşitli organlar tarafından veya yağ dokularında birikir. DNA ve proteinler ise sindirim sisteminde parçalandıktan metabolizmada kullanılır.

Ancak, her gün yediğimiz doğal ya da organik gıdalarda da bazı insanların sindirim sistemlerinde tam olarak sindirilemedikleri için alerjenik reaksiyonlara neden olan proteinler veya doğal kimyasal maddeler bulunabilir. Bunlar binlerce yıldır alerjenik reaksiyonlara neden oldukları halde, insanlar tarafından herhangi bir yasaklama hatta çoğu kez uyarı dahi olmadan tüketilebilmekte (yerfıstığı gibi).

Transgenik ürünler geliştirilirken, aktarılan genin bu tip alerjenik reaksiyona sahip proteinleri üretip üretmeyeceği araştırılıyor, alerji oluşturma potansiyeli bulunmadığından emin olunduktan sonra ekimine ve daha sonra tüketimine izin veriliyor. Dolayısı ile ENTRANSFOOD projesinde de vurgulandığı üzere transgenik ürünler klasik eşdeğerlerine göre çok daha fazla risk analizine tutulduklarından, alerji oluşturma olasılıkları klasik ürünlerden çok daha düşüktür.

6) Doğal çevreyi, çevrenin bitki ve hayvan biyolojisini bozduğu veya bozabileceği görüşü ileri sürülüyor...

Doğal çevreyi bozan en önemli faktör insanın bizzat kendisidir. İnsanın var olduğu ve varlığını sürdürmeye çalıştığı her doğal çevrede doğayla bir çatışma olması kaçınılmazdır. Buna paralel olarak, organik tarım dahil her türlü tarımsal üretimin çevre üzerinde bir şekilde olumsuz etkisi olmaktadır. Burada önemli olan bu çatışmanın yoğunluğu ve doğanın bunu onarıp onaramayacağıdır. Şu ana kadar, piyasaya sürülmüş olan tüm ürünlerde ekolojik denge üzerindeki olası olumsuz etkiler bilimsel veriler ışığında değerlendirilmiş, bu risk analizlerinin ardından üretim izinleri verilmiştir.

Örneğin, son derece sıkı olduğunu bildiğimiz Avrupa Birliği biyogüvenlik mevzuatına göre, transgenik ürünlerin insan gıdası ve hayvan yemi olarak tüketilmesi için risk değerlendirilmesi, merkezi olarak EFSA tarafından yapılır ve tüm ülkeler buna uymak durumundadırlar. Yine AB mevzuatına göre her bir transgenik ürünün çevre üzerindeki olası etkileri o ürünün ekiminin yapılacağı her bir ülkede ayrı ayrı ve birbirinden bağımsız olarak, daha önceden ilgili direktifte çerçevesi çizilmiş bilimsel yöntemlere göre yapılır.

7) Şüphesiz en önemli itirazlardan biri, GDO ürünlerinin Amerikan şirketlerinin tekelleri altına olduğudur. Bütün tohumları bu tekeller satıyor ve dünya çapında bir ticari bağımlılık söz konusu. Bu bütün ülkeler ve üreticiler için tehlikeli değil mi? Her ekimde bu tohumları almak zorundasınız?

Bu tabii ki endişe verici bir durum ve başlı başına sosyo-ekonomik araştırmalara konu olan bir olgu. Modern biyoteknolojik ürünler, tohum olsun tıbbi uygulamalardaki aşılar olsun, uzun yıllar süren pahalı araştırmaların ardından ortaya çıkıyor. Bunların az bir kısmı kamu araştırma kurumları ya da üniversiteler tarafından üretilmekte, geri kalanı da büyük yatırımlar yapan çokuluslu birkaç şirket tarafından üretilmekte. Bu durum sadece GDO’lu mısır ya da soya için değil hepimizin yaygın olarak kullandığı sağlık ürünleri ve bilgisayar yazılımları için de geçerlidir.

Ama geçen 20 yılda artık kamu araştırma enstitüleri ve üniversitelerdeki araştırma bulguları da artık yoğun bir şekilde patentlenmekte. Dolayısı ile bu sorunu sadece çokuluslu şirketlerin tekeliyle sınırlamak konunun vahametini görmemize engeldir.

Örneğin, “Tohum yaşamdır”, “Yaşam patentlenemez” diyor teknoloji karşıtları. Bu görüşe ilk bakışta katılmamak elde değil. Ancak, bugün artık giderek artan oranlarda tohumun bir teknoloji paketi olduğunu görmemiz gerekiyor. Artan dünya nüfusunu besleyecek verim potansiyeli, klasik tohumlarda yok. Ayrıca 1960’lardan itibaren klasik ıslah, gübreleme ve zirai mücadele ilaçları kullanımıyla katlanarak artan tahıl verimlerinin sonuna gelindi, 2050 yılında 9 milyar olacak dünya nüfusunun mevcut tarım arazilerinde yapılacak üretimle beslenebilmesi için tahıl veriminin % 80 artması gerekmekte ve bunun için yeni teknolojilerden faydalanmak gerektiğini bizzat Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü raporu söylüyor.

Genelde kamu araştırma kurumları tarafından klasik ıslah yöntemleri kullanılarak genetiği geliştirilen tahıl çeşitleri, herhangi bir patent koruması olmadan kamu ya da özel şirketler aracılığı ile pazarlanıyordu. GDO’lardan çok önce, düşük verimli köy çeşitleri önemli ölçüde devlet kuruluşları tarafından tasfiye edilmişti. Modern biyoteknoloji ürünleri ise ağırlıklı olarak özel sektör ARGE yatırımları sonucu ortaya çıktı. Bunların patentlenerek kâra dönüşmesi günümüzün bir gerçeği. Çiftçiler klasik ıslah sonucu elde edilmiş ürünleri tercih edebilir. ABD dahil, GDO’lu ürünlerin yetiştirildiği dünyanın her yerinde, klasik ıslah yöntemleriyle geliştirilmiş çeşitleri temin edip yetiştirmek çiftçilerin tercihine bırakılmıştır.

8) Bu tohum bağımlılığına karşı ne yapılabilir? Dünyada rakip şirketler gelişemiyor mu? Avrupa bitki biyoteknolojisi, özellikle tohum üretimine yönelik, gelişme ne durumda? Dünyanın bu karşı alternatifi nedir?

Dünyada ilk tarımsal araştırma istasyonu 1843’te İngiltere’de kurulmuş, bunu Almanya ve Amerika’da kurulanlar izlemiştir. İlk transgenik bitki Belçika’da, keza Altın Pirinç de Avrupalı bilim insanları tarafından İsviçre’de geliştirildi. Ama tohumlukların geliştirilmesinde ABD, Avrupa’ya göre daha önde. Bunda çeşitli faktörlerin yanında ABD halkının yeni teknolojileri daha çabuk benimsiyor olmasının rolü var.

Moleküler biyoloji ve genetik mühendisliği alanında Avrupalı firmaları yok saymak pek doğru olmaz (Bayer, Novartis, Limagrain..). Ancak, burada kısıtlayıcı faktör, Avrupa’daki araştırmalara karşı çıkışlardır. Örneğin, seralardaki ya da tarlalardaki transgenik bitki denemeleri teknoloji karşıtı gruplar tarafından tahrip edildi, böylece araştırmalar ABD’ye taşındı. Benzer sorun Avrupa’daki üniversiteler için de ortaya çıkınca, Atlantik’in batısına olan beyin göçü arttı. GDO’lu organizmalardan endüstriyel enzim üretiminin % 75’i Avrupalı şirketlerin elinde.

Türkiye dahil gelişmekte olan ülkelerin tohum bağımlılığına karşı yapmaları gereken ilk şey, ideolojik saplantıları bir yana bırakarak, pek çok övündüğümüz biyoçeşitliliğimizi bilimsel çalışmalarla faydalı ürünlere dönüştürmektir. Aynı şekilde Brezilya, Hindistan ve Çin gibi tarımsal biyoteknoloji alanında önemli gelişmeler kaydeden hatta kendi geliştirdikleri transgenik ürünleri piyasaya sürme aşamasına gelen ülkeleri de iyi izlemek gerekir.

Patentle korunan bu farklı bulguların ya da buluşların bir araya getirilerek yeni bir ürün ortaya konulması mutlaka bu patentli ürünleri (plazmidleri, genleri ve hatta aletleri) kullanmayı gerekli kılıyor. Bunun en güzel ve çarpıcı örneği Altın Pirinç; bu ürünü geliştirirken kullanılan patentli ya da lisanslı ürünlerin sayısı 70’i buluyor. Bu da Altın Pirinç’i geliştirenlerin, 70 tane hak sahibiyle lisans ya da patent hakkı uzlaşması yapmalarını ya da anlaşmalarını gerekli kılıyor.

9) Risk analizleri gerektiği gibi yapılıyor mu?

Her ne kadar, bizdeki ve dışarıdaki biyoteknoloji karşıtları “bu ürünler risk analizinden geçmiyor” deseler, hatta “ilaçlar aşamalı klinik deneylerden geçiyor...” vs deseler de, bu mesnetsiz iddiaların aksine transgenik ürünler de ekilmelerine ve tüketilmelerine izin verilmeden önce insan sağlığı ve yetiştirilecekleri ekoloji üzerindeki olası olumsuz etkileri bilimsel yöntemlerle belirlenip, bilimsel analiz ve deneme sonuçları bağımsız bilim insanları tarafından onaylanana kadar piyasaya sunulamamakta. Örneğin Altın Pirinç ve sonrasında Altın Pirinç II’nin geliştirilmesi yaklaşık 10 yıl kadar sürmüş ve bu projede yaklaşık 2 milyon dolar harcanmışken; piyasaya sürmeden önce yapılması gereken biyogüvenlikle ilgili testler için şimdiye kadar bunun neredeyse 10 katı harcandı.

GDO'lu ürünler 'zehirli' mi?

29 Kasım 2009, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 1414

Cumhuriyet Bilim Teknik'in 27 Kasım 2009 tarihli sayısında, Uluslararası Toksikoloji Birliği'nin eski başkanı Prof. Dr. Ali Esat Karakaya'nın bir yazısına yer verilmiş. Karakaya, GDO'lu ürünler konusundaki tepkilerin daha çok bilgi eksikliğinden kaynaklandığını savunuyor: 

Genetiği değiştirilmiş  organizmalar (GDO) üzerindeki tartışmalar; tohuma bağımlılık (ekonomik), biyoçeşitlilik (çevre) ve sağlık gibi 3 konuda yoğunlaşıyor. GDO’ların insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri konusunda ortaya atılan, allerji, kanser, organ hasarı, üreme sistemi üzerinde etki gibi iddialar, birer toksisite şeklidir ve doğrudan toksikoloji bilim alanının konusudur. O halde toksikoloji biliminin konuya yaklaşımının bilinmesi, iddiaların geçerliliği konusunda yol gösterici olacaktır. 

Son 40-50 yılda bilim ve teknolojideki gelişmelere paralel, toksikoloji biliminde de büyük bir gelişme yaşandı. Toksikolojinin günümüzde ulaştığı bilgi birikimi ve teknolojiye dayanan metodoloji ile bugün ticari olarak kullanılan 4 GDO olan mısır, soya, kanola ve pamuk incelenmiş, yine bu metodolojinin bir parçası olan risk analizinden geçirilerek kullanıma sunulmuşlardır. Bu 4 ürün, başta Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya, Japonya gibi, bilimin en ileride olduğu ülkeler de dahil, birçok ülkede karşılıkları olan geleneksel ürünlerle güvenlik yönünden eşdeğer kabul edilerek hiçbir kısıtlama olmadan tüketiliyor.

Bu noktada Avrupa ülkelerindeki etiket uygulaması ile tüketimin kısıtlanmasının nedeni sorgulanabilir. Bu farklı uygulamanın tek nedeni, kamu yönetiminin, toplumun GDO konusundaki algısı ile gerçek arasındaki fark kapanana kadar, kullanımda adeta bir moratoryum uygulamasıdır. Nitekim Avrupa Bilim kuruluşlarının konu hakkındaki bilimsel görüşleri, söz konusu GDO’ları bir kısıtlama olmadan kullanılmasına izin veren ülkelerin bilim kuruluşlarının görüşleri ile tamamen aynıdır.

GDO konusunda toplumun tepkisi, temelde biyoteknoloji konusundaki bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor. Buna bir de kullanım öncesi güvenlik testleri, risk analizi süreçleri konusundaki bilgi eksikliği ve bilimsel temele dayanmayan Frankeştayn gıda propagandasının etkinliği eklenince, konu felaket senaryolarını içeren çeşitli spekülasyonlara açık hale gelmekte. Bilgi eksikliğine örnek olarak, Avrupa Birliği ülkelerinde yapılan bir “Eurobarometer” çalışması sonuçları gösterilebilir (1). Anketi cevaplayanların % 41’i geleneksel ürünün DNA içermediğini, buna karşın GDO’nun DNA içerdiğini, % 54’ü ise GDO’lu gıda yiyenlerin de genlerinin modifiye olabileceğine inanıyorlar. İlginç olan bu yanlış bilgilere sahip olanların oranının yıllar içinde azalmayıp aksine artmasıdır. Bu da sağlık konusunda bilim dışı iddialara dayanan propagandanın etkinliğini göstermekte.

GDO’ların olası  toksik etkilerinin kaynağı ne olabilir?

Bitkisel ürünler, karbonhidrat, protein, yağ, vitamin ve minerallerin yanı sıra, biyosentez ürünü olarak yüzlerce kimyasal madde daha üretir. Doğal kimyasallar olarak adlandırılan bu kimyasalların sayısı örneğin domateste 350, muzda 325’tir.

Bu kimyasallar bitkinin kendi ürettiği kimyasallardır, o nedenle toksik değildir” şeklindeki bir düşünce doğru değildir. Doğal kimyasalların bir bölümü bitkinin evrimi sırasında böcekler başta olmak üzere, diğer canlılara karşı kendini korumak için geliştirdiği kimyasallardır. Doğal pestisit (böcek öldürücü) olarak adlandıran bu kimyasallardan arekolin, benzaldehit, benzil asetat, kroton aldehit, estragol, 8-metoksi psoralen ve daha onlarcasının kemiricilerde yüksek dozda yapılan karsinojenesite testlerinde pozitif sonuç verdiği kanıtlanmıştır (2).

Ancak toksikolojinin altın kuralı olarak, bu etki doza bağlı olduğu için hiçbir şekilde bitkilerde bulunan bu düşük miktarlardaki karsinojenik etkili kimyasalların kanser yapacağı söylenemez. Bu küçük örnek dahi toksisite ile ilgili konularda yaklaşırken uzmanlığın önemini gösteriyor. Toksikologlar konuya “doğal zararsızdır, sentetik zararlıdır” önyargısı ile değil, “bir maddenin insan sağlığına zararlı olup olmadığı ancak toksisite testlerini temel alan araştırmalar sonucunda anlaşılabilir” şeklinde bakar.

Aşılama veya melezleme gibi geleneksel veya biyoteknolojik yöntemlerle ticari ürünlere yeni özellikler kazandırılması, sonuçta bir gen transferi işlemidir. Tek fark geleneksel yöntemlerle yapılan iyileştirmelerde yüzlerce genden oluşan bir gen paketinin yeni ürüne transferi yerine GDO’da amaca uygun-istenen gen(ler)in transfer edilmesidir (3).

İster geleneksel yöntemlerle yüzlerce genin transferiyle geliştirilsin, isterse de biyoteknoloji yöntemleri ile hedeflenen genin eklenmesiyle geliştirilirsin, yeni ürünün kimyasal yapısı, karşılığı olan ticari üründen farklı olacaktır. Bu noktada; melezleme ile yapıldığına göre ürün güvenlidir, biyoteknolojik yöntemle yapıldı ise zararlıdır şeklinde bir toptancı yaklaşım, bilim dışıdır.

Bugünkü uygulamada melezlemeyle üretilen yeni bir üründe sistematik bir güvenlik testi uygulaması yoktur. Ancak yeni bir teknoloji olduğu için, GDO kullanıma sunulmadan kapsamlı güvenlik testlerinden ve buna bağlı risk değerlendirmesinden geçmektedir. Geleneksel yöntemlerle geliştirilen yeni ürünlerin incelenmesi ise tesadüflere kalmıştır. Bir örnekle konuyu açıklarsak, 1970’lerin sonunda geleneksel melezleme ile böceklere dirençli olarak geliştirilen bir kereviz türüne temas eden işçilerde dermatitler görüldü ve yeni geliştirilen bu kereviz türündeki psoralenlerin başlangıç ürününde 800 mikrogram/kg. olan miktarının geliştirilen türde 6200 mikrogram/kg’a ulaştığı saptandı (4). Bir doğal pestisit olan psoralenler aynı zamanda mutajenik ve karsinojenik özelikleri olan kimyasallardır. Bu bulgulardan sonra söz konusu ürün yok edildi.

GDO’ların karşılığı olan üründen toksisite yönünden farkı nasıl araştırılır?

Bu sayfadaki şekilde açıklandığı  gibi, bir gen transferi sonucunda yeni oluşan ürünün kimyasal yapısında gerek hedeflenen amaca yönelik, gerekse amaç dışı değişikler olabilir, yeni kimyasallar oluşabilir. GDO’ların toksisite yönünden incelenmesinde, karşılığı olan türde olmayıp GDO’da bulunan kimyasallar hedeflenir. Analiz yöntemlerinin bugün ulaştığı ileri düzey itibarıyla GDO’larda oluşabilecek bu kimyasallar kolaylıkla belirlenebiliyor; bu moleküllerin insan sağlığı üzerinde zararlı etki oluşturup oluşturmayacağı saptanabiliyor. Bu bilgiler, söz konusu ürün için yapılacak risk analizinin başlangıç verilerini oluşturur.

Bu noktada önemli olan, yukarıdaki çalışmaların şu anda dünyada tüketilen, soya, mısır, kanola ve pamuk için yapılıp yapılmadığıdır. Bu ürünleri kullanan ülkelerin düzenlemelerden sorumlu sağlık ve tarım otoritelerinin, bütün bu değerlendirmeleri yaparak ürünün güvenli olduğu kanıtlandıktan sonra kullanım izni verdikleri açıktır.

Dünya bilim kuruluşunun görüşü nedir?

Dünyada bilimi en üst düzeyde temsil eden ICSU (International Council for Science), NAS (Amerikan Bilimler Akademisi), Royal Society (Birleşik Krallık Bilim Akademisi) ve bir dizi bilim kuruluşuyla, Dünya Sağlık Örgütü’nün konu hakkındaki mevcut verileri bilimsel metodolojiyle inceleyen rapor ve görüşlerini dikkate almak gerekir (5,6,7,8). Bu raporlardaki ve görüşlerdeki ortak sonuç herkesin anlayabileceği şekilde şöyle ifade edilebilir:

GDO’lar birbirlerinden farklı ürünlerdir. İnsan sağlığına etki yönünden kategorik olarak tümü güvenli kabul edilemez. Her ürün ayrı ayrı güvenlik testlerinden geçirilmelidir. Bugün ticari olarak kullanılan 4 ürün karşılıkları olan GDO olmayan ürünler kadar güvenlidirler. Bugüne kadar da bu ürünlerin tüketiminden doğan bir sağlık sorununa rastlanmamıştır”.

Bilim dünyasında isim yapmak zordur ve üst düzey bilgi ve çaba ister. Ancak toplumun korku ile karşılık ilgi duyduğu konularda standart dışı toksisite testleri uygulayarak veya bunları yorumlayarak sansasyonla öne çıkmak isteyen akademisyenler her zaman bulunacaktır. Bilim kuruluşları bu tür yayınları dahi dikkate alarak, kurduğu bilimsel komisyonlarla incelemekte ve kesin sonuçlar bildirmektedir. Bugüne kadar bu konularda yapılan spekülasyonların hiçbirinin doğru olmadığı ilgili komisyonların raporlarında belirtilmiştir.

Ancak insan sağlığı  ile ilgili yukarıda belirtilenler, konunun ekonomik ve çevre yönünden taşıdığı risklerin önemini de azaltmaz. Ülkemiz özelinde tartışılması gereken tam da budur. Konunun sağlık ile ilgili olarak bilim dışı iddialara odaklanması, özellikle ekonomik ve çevre yönünün sağlıklı tartışılmasını engelliyor. Gıda güvenliğinde öncelikleri tersyüz eden bu tür kaos ortamlarının yaşanmaması için; Tarım Bakanlığı’nın konuya yaklaşımdaki hatalı uygulamaları, toplumda bir güven oluşturamamasının nedenleri, tüm toplumu ve ülke ekonomisini yakından ilgilendiren bilimsel bir konuda ülkenin bilim kuruluşları ve üniversitelerinin sessiz kalışlarının nedenleri üzerinde durulmalıdır.

Kaynaklar : 1Eurobaromete: Europeans and Biotechnology in 2005. 2.. Ames, BN., Gold LS,: Paracelsus to parascience: the environmental cancer distraction: Mutation Research. 447: 3-13 (2000). 3. U.S. Meadow, M.: A century of ensuring safe foods and cosmetics.FDA Consumer Magazine (2006). 4. Berkely, SF., et.al :Dermatitis in grocery workers associated with high natural concentrations of furanocoumarins in celery. Annals of Internal Medicine. 105:351-355(1986).5. International Council for Science. New Genetics, Food and Agriculture: Scientific Discoveries-Societal Dilemmas. (2003). 6. U.S. National Academy of Sciences: Safety of Genetically Engineered Foods. (2004).7. Royal Society. Genetically Modified Plants for Food Use and Human Health. (2002). 8. World Health Organization. 20 Questions on Genetically Modified Foods. www.who.int/foodsafety/publications/biotech/20questions/en/ 

pardon ama senin okuduğun

8 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1905

pardon ama senin okuduğun bölüm nedir? hangi konuda bilimsel bilgiye sahipsin. Bu konuda bilimsel bilgilere sahip olmadığın görülüyor. senin tutumun da atış serbest.

 

 

AdaptiveThemes