Skip to content

ERKİN ÖZALP: Teorisyeniniz devrimciydi!

30 Ocak 2010, ekleyen Erkin Özalp

Aşağıdaki yazı, Komünist gazetesinin 2004 yılında çıkan sayılarından birinde yayımlanmıştı. David Fernbach’ın o yıl “Yenihayat Kütüphanesi” tarafından yayımlanmış olan “Siyasal Marx” adlı kitabı hakkındaki bu yazı, basit bir “tanıtım” yazısı olmanın ötesinde, Marx’a ve Marksizme nasıl yaklaşılması gerektiği konusundaki bir tartışmayı da içeriyordu. Murat Akad’ın çevirisi, 2008 yılında Daktylos Yayınevi tarafından yeniden basıldı ve en azından İnternet üzerinden kitap satışı yapan siteler aracılığıyla hâlâ edinilebiliyor. Yazıyı, güncelliğini yitirmediği düşüncesiyle (küçük düzeltmelerle) paylaşmakta yarar gördüm...  

 
“Siyasal Marx”, gönül rahatlığıyla tavsiye edilebilecek bir kitap...
 

Teorisyeniniz devrimciydi!

Uzunca bir süredir, Marx ya da Marksizm ile ilgili olan ve dilimize yeni kazandırılan kitapları okumak, gerçek bir eziyet. Kimileri, Marx’ın yaşamı boyunca kıyasıya mücadele ettiği çizgilerin bir sentezini marksizm diye yutturmaya çalışıyor. Kimileri, Marksizmi, “işçi sınıfı yapısal olarak mı belirlenir, süreçsel olarak mı” türü akademik tartışmalar içinde boğuyor. Kimilerini anlamak bile neredeyse imkansız. “Siyasal Marx” farklı bir çalışma ve okumanın güzel bir şey olduğunu hatırlatıyor...
 
Marksizmin öldüğünün ilan edilmesinin üzerinden çok fazla zaman geçmeden, “Marx’a dönüş” modası çıktı. Dönüş yapılan, “steril” hale getirilmiş bir Marksizmdi. Hazır Marksizm sahipsiz görünmeye başlamışken, burjuva akademi dünyasının 1920’li yıllarda başlattığı, ama bir türlü tamamlanamayan projeye yeniden el atıldı. “Proletarya diktatörlüğü” kavramını hiç kullanmayan, “devrim” kavramını bir mecaza dönüştüren, “sosyalizm”in yerine “demokrasi”yi (ya da “radikal demokrasi”yi) koyan, “işçi sınıfı”nı öncü bir güç olmaktan çıkarıp çevrecilerin, feministlerin, eşcinsellerin, lümpen proletaryanın ve başkalarının kuyruğuna takan, “ekonomik indirgemecilik”ten arındırılmış, “kültür” dolu bir “Marksizm”...
 
Kapitalist ülkelerin üniversitelerinde bu projenin dışında kalanlar da var elbette. Akıntıya kürek çekmeye çalışanları takdir etmek gerekiyor. Ama açıkçası, “ortodoks Marksist” sayılan akademisyenlerin Marksizme canlılık kazandırdıklarını söylemek zor. Bunun da temel bir nedeni var: Marksizmi Marksizm yapan en önemli unsuru, onun proletarya devrimi ile ilişkisini ikinci plana itmeleri...
 
Oysa Marx, her şeyden önce bir “teorisyen” değil, bir “devrimci”ydi. Teorik çalışmalarının ardında, dört başı mamur bir teori imal etme çabası değil, proletarya devrimine giden yolu kısaltma kaygısı vardı. Kuşkusuz, bu söylenen de, “teorik” bir saptama olarak kalabilirdi. Ama Marx, unutturma gayretlerine karşın, “pratiğiyle” de bir devrimciydi!
 
Bu yılın Nisan ayında yayımlanan bir kitap, Marx’ın “siyasetçi” kimliğini hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda ve tam da bu sayede, bazı Marksizm içi tartışmalarda ne tür bir konum almak gerektiğine de ışık tutuyor.
 
Marx ve 1848 Devrimleri
 
Murat Akad’ın çevirdiği ve Yenihayat Kütüphanesi tarafından yayımlanan Siyasal Marx, David Fernbach’ın, Marx’ın siyasi yazılarından oluşan bir dizinin iki cildi için hazırladığı önsözlerden oluşuyor.
 
İlk bölümde, Marx’ın (ve tabii ki Engels’in) düşüncelerinin olgunlaşma süreci tarif edildikten sonra, Avrupa’yı sarsan 1848 Devrimleri sırasında yürüttükleri siyasal faaliyetler üzerinde duruluyor.
 
Gelişkin biçimiyle “öncülük ve örgüt teorisi”ni Lenin’e borçlu olduğumuz doğrudur. Ama buradan, Marx’ın aşırı nesnelci ve kendiliğindenci olduğu sonucu çıkmaz. İşçi sınıfının iktisadi mücadelesini her şeyin önüne koyan akımların Marx’ı kendilerini dayanak almaları ne kadar olanaksızsa, “Marx her şeyi ekonomiyle açıklıyordu” diyenler de o kadar saçmalıyor.
 
Marx’ın temel sorunu, Alman İdeolojisi’nden itibaren, “siyasal” devrimin gerçekleştirilmesi, bir başka deyişle işçi sınıfının iktidarı almasıdır. Toplumsal devrim, yani tüm toplumsal ilişkilerin değişmesi ve bu arada işçi sınıfının bilinçlenme sürecini tamamlaması, ancak siyasal bir devrimin ardından ulaşılabilecek olan bir hedeftir.
 
İşçi sınıfının iktidarı ne şekilde alabileceği de açıktır: Toplumun diğer ezilen kesimlerini kendi bayrağının arkasında toplayarak. Bu da, işçi sınıfının dar iktisadi çıkarlarını savunarak değil, siyasal mücadeleyle sağlanabilir.
 
Sınıf mücadelesini siyasallaştırmak, Marx’ın, yaşamı boyunca, gerçekleşmesi için en fazla çaba harcadığı amaçlardan biri olmuştur. Dahası, bunun için, dönemin diğer sol akımlarıyla sürekli mücadele etmesi gerekmiştir. Örneğin, Proudhon taraftarları ve anarşistler, “siyasal iktidar”a da karşı oldukları için genel oy hakkı için mücadele edilmesine karşı çıkarken, Marx, bu mücadelenin işçi sınıfını iktidara yakınlaştıracağını düşünür.
 
Şubat ayında Paris’te patlak veren 1848 Devrimleri’nin Viyana ve Berlin’e sıçramasının ardından Almanya’ya dönen Marx’ın solcular ve işçi sınıfı örgütlenmeleri üzerindeki etkisi çok sınırlıdır. Dahası, kısa bir süre içinde, etkide bulunmaya çalıştığı Köln İşçi Topluluğu’nun haftalık gazetesi tarafından, “işçilere karşı ‘katı’ ve ‘sömürücü’ bir tavır sergilediği” için suçlanır (Siyasal Marx, s. 57).
 
Sorun, Marx ve Engels’in demokratlardan, yani liberal burjuvalardan aldıkları destekle çıkardıkları Neue Rhenische Zeitung’da (Yeni Ren Gazetesi), “işçi sınıfının acil ekonomik sorunlarının” ihmal edilmesidir. Gerçekten de böyledir! Alman burjuva devriminin proletarya devriminin yolunu açacağına inanan Marx’a göre, işçi sınıfının öncelikli hedefi mutlakiyetçi rejimi yıkmak olmalıdır ve bunun için de tüm demokrasi güçleri birleştirilmelidir. Neue Rhenische Zeitung, bu doğrultuda kullanılan bir siyasal mücadele aracıdır.
 
Buradan çıkarılabilecek bir sonuç, Marx’ta, işçi sınıfının, tarihin akışı içinde, doğal, kaçınılmaz ve kendiliğinden bir şekilde doğruları bulacağı türü bir inancın bulunmamasıdır. Aksine, Siyasal Marx’ta ayrıntılı bir şekilde anlatıldığı üzere, Birinci Enternasyonal’de de, işçi sınıfının önüne, işçi örgütlerinin temsilcileri ile karşı karşıya gelmeyi göze alarak, doğru/ileri siyasal hedefler koymaya çalışmıştır. Dahası, o yalnızca “devrimci” değil, aynı zamanda “gerçekçi” bir siyasetçidir; işçi sınıfının nicel ve nitel açıdan çok zayıf olduğu bir dönemde, devrimi ileriye taşımak için ittifak politikaları geliştirmiştir.
 
Siyasal mücadele ve yanılgılar
 
1848 Devrimleri, Marx’ın beklediği sonuçları üretmedi. Fransa’da işçi sınıfının tarih sahnesine çıkması, “liberal” burjuvazinin feodal sınıfla ittifak kurmasına yol açtı. Alman burjuvazisi ise, Paris proletaryasından korkarak, aynısını yaptı. Kendi ideallerini bir yana bırakan burjuvazi, siyasal açıdan, gericileşmişti...
 
Bir başka deyişle, Marx, “yanılmıştı”...
 
Bugünden bakıldığında, 1848 Devrimleri ile işçi sınıfı devrimleri arasındaki mesafenin büyüklüğünü görmek çok daha kolay.
 
Ama bugünden bakıldığında söylenebilecek olan başka bir şey daha var: Marx’ı yanılgıya sürükleyen devrimci iyimserliğiydi ve Marksistler bu iyimserliği korumak zorundadır!
Çünkü, “(...) pratik materyalist, yani komünist için sorun, var olan dünyayı devrimcileştirmek, mevcut olan şeylere fiilen saldırmak ve onları değiştirmektir.” (Alman İdeolojisi)
 
Bir başka deyişle, devrim mücadelesi, onun teorisinden önce gelir!
 
Marksistler, devrimci süreçlerle karşılaştıklarında, “acaba buradan işçi sınıfının nihai kurtuluşunun koşulları çıkar mı yoksa çıkmaz mı” tartışmasına gömülmezler. Söz konusu süreçleri mümkün olan en ileri noktalara doğru zorlamaya çalışırlar. Bu arada, devrimci olanaklara, son derece “iyimser” bir bakış açısıyla yaklaşırlar. Burada açıkça bir “öznellik” vardır ve bu öznelliğe sahip ol(a)mayanların devrimci bir enerji üretmesi beklenemez. Marksistler, başarısız olduklarında ise, hayıflanmak yerine, geleceğe dönük dersler çıkarırlar. Sınıf mücadelesine cepte garanti belgeleriyle girilmeyeceğini ve bu mücadelede yenilgilere de yer olduğunu bilerek...
 
Fernbach tartışmaya davet ediyor
 
Fernbach, Marx’ın yanılgılarını ve belirli konulardaki görüşlerinin ne şekilde değiştiğini de tartışıyor. Ancak “yanılgı” olarak gördüğü siyasal saptama ya da tezlerden bazıları, bir miktar daha tartışılmayı hak ediyor.
 
Örneğin, Fernbach, Marx’ın, gelişmiş kapitalist (emperyalist) ülkelerin işçi sınıfı sendika ve partilerindeki reformistleşme eğilimlerini yeterince ciddiye almadığı kanısında. Gördüğü tüm reformist eğilimlerle mücadele ettiğini de vurgulamasına rağmen...
 
Marx’ın bu konuda teorik bir çözümlemeye girişmediği (ve tabii ki emperyalizm teorisini geliştirmediği) açık. Ama diğer taraftan, Birinci Enternasyonal’de Marx’ın temel derdi, kendi düşüncelerinin işçi sınıfı önderleri arasında yaygınlaşmasını sağlamaktır. Bu arada, Almanya’da bile tartışılmaz bir otorite olmaktan çok uzaktır (Gotha Programı, sosyal demokrat parti tarafından, eleştirilerine rağmen kabul edilir) ve devrimci bir sürecin yaşanmadığı söz konusu dönemde erken bir ayrışmanın ne getireceği tartışmalıdır. Kanımca, Marx, tam da bu nedenle, her türden reformist eğilimle mücadele ederken, bu mücadeleyi nihai sonuçlarına vardırmaktan kaçınmıştı. Diğer yandan, yine Fernbach’ın belirttiği gibi, reformist İngiliz sendikacılarını burjuvaziye “satılmış” olmakla suçlamaktan da geri kalmıyor ve İrlanda sorununa bakarken, İngiliz işçi hareketi içinde güç kazandığını gördüğü reformist eğilimi alt etmenin olanaklarını araştırıyordu.
 
Bir başka örnek, sömürgeler sorunu. Fernbach’a göre, Marx, kapitalizmin, sömürüye rağmen ve hatta sömürü sayesinde, sömürge ülkelerdeki üretici güçleri geliştireceğini düşünüyordu. Sosyalizmin merkezden sömürgelere doğru yayılacağını düşünmesi de bir hataydı... Bir başka deyişle, Fernbach, özellikle Komünist Manifesto’da belirgin olan doğrusal gelişme beklentisini eleştiriyor.
 
Ancak bu tartışmada unutulmaması gereken birkaç nokta var. Birincisi, kapitalizmin tek bir dünya tarihi yarattığı ve sömürge ülkeleri de kapitalistleşme sürecine soktuğu açıktır. Yaşanan sancılar ve çelişkilerin bu ülkelerde birikmesinin daha sonra açığa çıkaracağı olanaklar ne olursa olsun... İkincisi, 19. yüzyılda, işçi sınıfının henüz ya hiç ortaya çıkmadığı ya da ihmal edilebilir bir azınlık oluşturduğu ülkelerin sosyalizm yoluna girebileceğini öngörmek, hiç kolay olmasa gerek... Hele dünya devrimine mümkün olduğunca yakın bir gelecekte ulaşmak isteyen devrimciler için! Üçüncüsü, Marx’ın yaşamının son dönemlerinde Rusya’daki devrimci hareketle yakından ilgilendiğini Fernbach da yazıyor. Marx ile Engels’in Komünist Manifesto’nun Rusça baskısına yazdıkları önsöz (1882), doğrusal gelişme diye bir takıntılarının bulunmadığını açıkça ortaya koyuyor. Son olarak, Marx dünya devrimini tartışmaktadır ve bu devrim sürecinin en gelişmiş kapitalist ülkelerde başlamasının zorunlu olmadığı açığa çıkmış olmakla birlikte, bu ülkelere taşınamayan bir devrim sürecinin yaşayacağı sıkıntılar konusunda da yeterince deneyim birikmiştir.
 
Tartışılabilecek başka başlıklar da var. “Tarihsel uluslar” ile bu kategoriye sokulmayan uluslar arasında yapılan ayrımın büyük bir yanlıştan ibaret olup olmadığı örneğin... Kesin olan, Siyasal Marx’ın, gerçekten verim alınabilecek marksizm içi tartışmalara davetiye çıkardığı...
 

 

 

 

AdaptiveThemes