Skip to content

Dosya: Enerji Sorunu ve Sosyalizm, Üçüncü Bölüm: Nükleer Enerji nedir, ne değildir?

19 Nisan 2010, ekleyen dalkan

Türkiye'nin enerji politikalarını  ve sosyalizm'de enerji sorununu tartışan bir yazı dizisinin üçüncü bölümü...
 
İkinci bölüm: http://www.haberveriyorum.net/haber/dosya-enerji-sorunu-ve-sosyalizm-ikinci-bolum-gercekler-ve-efsaneler-turkiye’nin-yenilenebilir
 
Bir miktar geç kalmış olmaktan dolayı özür dilemem gerekiyor sanırım başka bir şey demeden önce. İkinci yazının sonunda belirtmiş olduğum üzere kişisel yoğunluk nedeniyle bir miktar aksama oldu ne yazık ki yazılarda. Konu “nükleer enerji” olduğunda aksaklıklar daha bir önemli oluyor ve özür dilemek çok fazla işe yaramıyor olsa da nükleer enerjiyi konu alan bir yazıdaki aksaklık affedilebilirdir diye umuyorum.
Yazı boyunca çok fazla teknik detaya girip kimseyi atom altı fiziğinde boğmak istemiyorum, dolayısıyla mümkün olduğunca az teknik tanımlama yapmaya çalışacağım ancak yazıya başlamadan önce kısaca nükleer reaktörlerin çalışma prensibinden bahsetmek zaruri görünüyor.
 
Einstein ile başlamak gerekirse eğer anlatmaya, ünlü fizikçi maddeler enerjinin yoğunlaştırılmış biçimidir (E=m.c2) der. Nükleer enerji için kullanılan ana prensip de budur. Atomun bağları inanılmaz miktarda enerjiye sahiptir; bu enerji nükleer reaktörlerde kullandığımız enerjidir ve iki tip nükleer reaksiyondan bahsedilebilir.
Fizyon:
11. asırda, Ömer Hayyam tarafından öne sürülmüş olduğuna dair iddialar olsa da deneysel olarak gerçekleşmesi 1934 yılını buldu. Atom bombası yapımının yanı sıra nükleer reaktörlerin de kalbini oluşturan fizyon kabaca kararsız bir atomun parçalanması ve daha kararlı atomlara dönüştürülmesidir. Bu parçalanma sonucunda ortaya çıkan enerjinin miktarı hakkında ise çok şey söylemek yersiz, zaten Hiroşima ve Nagazaki bize bir şeyler anlatmakta.
Füzyon:
Fizyonun tersine kararsız atomların parçalanması yoluyla değil birleşmesi yoluyla enerji üretimidir. Güneşte gerçekleşen reaksiyon tipi füzyondur. İki hidrojen atomu, bir helyum atomu oluşturmak üzere birleşirler ve ortaya çıkan enerji fizyonun enerjisinden kat kat daha büyüktür. Günümüz için bu reaksiyonu kullanarak hidrojen bombası yapmak mümkünse de henüz elektrik üretmeyi beceremiyoruz. Füzyonu elektrik üretiminde kullanmayı öğrenmesi insanoğlunun, daha temiz, daha güvenilir nükleer enerji anlamına gelecektir. Ortaya çıkan enerjinin miktarı için ise; atom bombasının, füzyon bombaları için sadece tetik mekanizması olarak kullanıldığını söylemem sanırım yeterli olacaktır.  
 
Nükleer santraller:
Atomlardan bu kadar bahsetmek sanırım şimdilik kâfi nükleer santralleri açıklamak için. Nükleer santrallerin reaktörlerinde, kontrollü şekilde gerçekleştirilen fizyon reaksiyonu sonrasında açığa çıkan ısı enerjisi suyun ısıtılmasında kullanılır. Bundan sonrası aslında çok da uzay teknolojisi değil. Termik santrallerde yaptığımızdan, hatta zamanındaki kara trenlerin, çarklı gemilerin yaptığından bile çok farklı değil. Buhar, türbinleri çevirir, türbin jeneratörü çevirir, jeneratör elektrik üretir.
 
Nükleer santraller için en uygun yakıt, uranyum adı verilen radyoaktif bir maddedir. Doğada uranyum saf halde bulunamaz ve birden fazla formu vardır. Nükleer fizyon için asıl gerekli olan uranyum tipi ise U-235 denilen bir uranyum izotopudur ve çıkarılan uranyum içinde çok az miktarda bulunur (0.72%). Bu sebeple bulunan madene zenginleştirme adı verilen işlem yapılır, kabaca U-235 miktarı arttırılır.
 Sonrasında reaktörde uranyumun enerjisi sıkılır ve geriye kalan madde yazıda sonra da bahsedeceğimiz nükleer atık olarak adlandırılır. 1 kilogram U-235 izotopundan elde edilebilecek teorik enerji miktarı ise aşağı yukarı 3 milyon kilogram kömüre eşdeğerdir. Dolayısıyla uranyum pahalı bir maden olsa da ucuz bir yakıttır.
 
Dünya elektrik ihtiyacının %14.7’lik kısmını karşılayan nükleer santrallerden en çok enerji üreten ülke ABD iken, nükleer enerjinin, toplam enerji üretiminde en yüksek paya sahip olduğu ülke Fransa’dır. Dünyada nükleer santral kurulu 30 ülke varken, kurulu 436 nükleer santralin toplam gücü 372000MW kadardır. Türkiye de kurulması planlanan 5000MW’lık nükleer santral ise ülkemiz bugünkü kurulu güç potansiyelinin yaklaşık %13’üne tekabül ediyor. (www.world-nuclear.org, 2010)
 
Nükleer yakıt vs Fosil yakıt:
Nükleer santrallerin neden olacağı çevre sorunlarıyla -günümüzde enerji üretiminde en çok kullanılan- fosil yakıtların neden olduğu çevre sorunları nükleere karşı olanlar ve savunanlar tarafından sürekli karşılaştırılmakta, bu karşılaştırılmaları okuyan kimse de bir şey anlamamaktadır. Bir şey anlaşılmaması doğaldır çünkü bu ikisi karşılaştırılamazlar. Tüm fosil yakıt santralleri elektrik üretimi sırasında sera gazları salınımına yol açarlar ve bu sera gazları sonraki yazılarda da ayrıntılı şekilde açıklayacağımız gibi küresel ısınmaya neden olurlar. Fosil yakıt santrallerinin çevreye verdikleri zarar, saldıkları sera gazı miktarına bakılarak karşılaştırılır ve hesaplanır. Nükleer santraller ise çalışmaları süresince sera gazı salınımı yapmazlar. Greenpeace gibi örgütlerin dağıttığı broşürlerde gördüğünüz tüten baca resimleri ise sadece soğutma kuleleridir ve o bacalardan çıkan şey, çaydanlığımızdan filan da çıkan su buharından başka bir şey değildir. Dolayısıyla nükleer santraller, sadece sera gazı salınımı ele alınırsa, bırakın fosil yakıt santrallerinden, güneş ve rüzgâr enerjisinden bile daha çevrecidir. O büyük, tüten bacalardan korkmak anlamsız, o resimlerle insan korkutmaya çalışmak ise ahlaksızlıktır.
 
Fosil yakıt santralleri için de aynı şekilde, neden oldukları sera gazı salınımı ve küresel ısınma yüzünden, nükleer santrallerden daha zararlı mıdır çevreye sorusu saçmalıktır. Elmayla armut tekrar karşılaştırılmaktadır, bu kez karşılaştıran çevreci örgütler değil, meşhur nükleer lobisidir. Nükleer santrallerin çevreye verdikleri zarar, radyoaktif atıklardır. Fosil yakıt santralleri, radyoaktif atığa neden olmadığı için karşılaştırma yapmak ya aptallık, ya da insanları aptal yerine koymaktır.
 
Nükleer atıklar ve kaza riski: 
Nükleer reaktöre koyduğumuz uranyum, fizyon sonrasında artık sadece uranyum değildir. Reaksiyon sırasında, radyasyon ve radyoaktif atıklar meydana çıkar. Ortaya çıkan radyasyon, eğer bir sızıntı yoksa önemli değildir ve teknolojinin ilerlemesi, sızıntı oranını ve ihtimalini gün geçtikçe düşürmektedir. Ancak ortaya çıkan radyoaktif atık için aynısını söylemek mümkün değildir. Bu atığın bir şekilde, güvenli olarak depolanması şarttır. Depolanma süresi ise ne yazık ki birkaç yıl değil, atığın radyoaktif anlamda güvenilir hale gelmesi için geçecek birkaç bin yıldır. Bu depolama işini masraftan kaçmayarak, oldukça güvenli şekilde yapmak mümkün olduğu gibi, çok para harcamak istenmiyorsa üçüncü dünya ülkeleri ucuza kullanılabilir. Aynı şekilde, plütonyum gibi bazı atıklar, hiç depolanmayarak, doğrudan silah yapımında kullanılabilir, sonra yapılan silahla dünya yok edilir, böylece ne küresel ısınmadan ne de nükleer santrallerden korkmaya gerek kalmaz.
 
Nükleer kaza ile ilgili ise bir şeyler yazmak bile korkutucu. Günümüz nükleer santral teknolojisinin geldiği nokta ve Çernobil’den alınan dersler, o ölçekte bir kazanın tekrarlanması ihtimalini neredeyse sıfıra indirmiş olsa da sıfırdır demek olanaksız. Bunun dışında küçük nükleer kazalar da söz konusu olabilir. Bu kazalar genelde radyasyon sızıntısına neden olurlar ve özellikle nükleer santral çalışanları ve çevre halkı için kanser olasılığını dramatik şekilde arttırırlar. Kısacası olayın çok da öyle şakaya gelir bir yanı yoktur. Gelişen teknoloji, kaza risklerini önemli şekilde azaltsa da fizyon reaksiyonuyla çalışan nükleer santraller için hiçbir zaman bu risk ortadan kalkmayacaktır. Kazalara dair istatistik vermeyi ise gereksiz buluyorum çünkü bir anlam ifade etmiyorlar. Örneğin bir insanın nükleer kazadan ölme ihtimaline dair bir istatistiğe bakıp, ihtimalin çok az olduğunu görüp rahatlamak sanırım mümkün değildir. Aynı şekilde kaza sayısına, yılda kaç kaza olduğuna bakıp korkmak da çok anlamlı değil. Nükleer santralin güvenilirliği; yapılan yatırım, alınan tedbirler, çalışanların tecrübesi ve aldıkları eğitimler gibi faktörlere bağlı olarak değişmektedir.
 
Nükleer enerji ve Türkiye:
Türkiye’nin elektrik enerjisine dair durumundan ilk yazıda bahsedilmişti. İlk etapta, Sinop'a kurulması planlanan 5000MW gücündeki nükleer santral, eğer tam kapasite ile çalışırsa, yıllık 43800GWh’lik elektrik üretimi yapacaktır. Dolayısıyla tek başına enerji sorununu çözmekten uzaktır. Öte yandan şüphesiz ki üretilecek miktar önemli bir miktardır ve sorunun çözümünde önemli bir payı olacaktır. Türkiye nükleer santralinde uranyum kullanacaktır. Toryum madenlerinin bolluğundan bahseden arkadaşların bor madenlerinden bahsedenlerden çok farkı yoktur. Gerçekten de Türkiye, dünyanın en büyük ikinci toryum rezervi konumundadır ancak toryumun kullanımı günümüz için ekonomik değildir, kişisel görüşüme göre de hiçbir zaman olmayacaktır. Günümüzde yapılan nükleer araştırmaların asıl hedefi toryumu nasıl ekonomik kullanırız değil, füzyondan nasıl elektrik üretiriz şeklindedir. Füzyon reaktörlerinin kullanılmaya başlaması ise fizyon reaktörlerini tarihe gömecektir.
 
Uranyuma gelince, Türkiye’nin toplam rezervinin 9000 ton civarı olduğunu gösteren çalışmalar mevcutsa bile, asıl kullanılacak ekonomik rezerv miktarı bunun çok altındadır. Kullanılabilir ekonomik rezerve dair net rakam bulamadığım için 9000 ton rakamınındın hareket etmek zorundayım (DPT, 1996). 5000MW gücündeki bir santrali beslemek için gereken uranyum miktarı senelik 750-1000 ton civarındadır, yani Türkiye’nin toplam rezervi, Türkiye’nin nükleer santralini belki 10 sene bile besleyecek yeterlilikte değildir. Sonrası için; ya toryumdan ucuz elektrik üretmeyi birilerinin bulmasını beklemek veya ucuz elektrik üretmeyi bulmak, ya da uranyum ithal etmek gerekecektir. Yani nükleer santraller sayesinde Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığının son bulacağını söyleyenler açıkça yalan söylemektedir.  Dünyadaki toplam rezerv de ne yazık ki sonsuz değildir ve gün geçtikçe uranyum ithal etmek daha pahallı ve daha zor bir hal alacaktır. Dünyada fizyon tipi nükleer santrallerin gözden çıkarılmasının, yeni santral yapımının yavaşlamasının ve alternatif enerji kaynakları veya alternatif nükleer reaksiyon arayışlarına girilmesinin asıl sebebi de budur.
 
Sonuç olarak denilebilir ki, nükleer enerjiye karşı olmak ne kadar anlamsız ise, tartışmadan, üzerine düşünüp incelemeden Türkiye için çözüm olduğunu savunmak da o kadar anlamsızdır. Nükleer santral kurulumunun Türkiye’de çevreye zararı olacak mı veya ne kadar zararı olacak şimdiden kestirmek güç ama cebimize zararı olması muhtemel gibi görünüyor. Doğalgazdan enerji üretmek gibi değilse bile, nükleer enerji çok da ucuz değildir ve daha pahallı hale gelmektedir. Bundan belki 20 sene önce kurulmuş bir nükleer santralin, enerji üretiminde önemli bir yeri olabilirdi Türkiye’de, öte yandan bundan 10 sene sonra kurulacak bir santral için aynısını söylemek çok da mümkün olmayabilir. Yukarıda sayılan riskler de göz önünde bulundurulduğunda, nükleer santral alternatifi daha da az cezp edicidir. Ama ne yazık ki, ikinci yazının sonunda da tartışılmaya başlandığı üzere, Türkiye’nin yenilenebilir enerji alternatifi de market ekonomisi şartlarında gerçekliği tartışmalı bir alternatiftir. Gelecek yazılarda bunu daha da açmaya aynı zamanda çevre sorunu ve küresel ısınmadan bahsetmeye çalışacağım.
 
Dördüncü yazı: Küresel Isınma ve Yasal Düzenlemeler
 
http://www.haberveriyorum.net/haber/dosya-enerji-sorunu-ve-sosyalizm-dorduncu-bolum-kuresel-isinma-ve-yasal-duzenlemeler
 
Kaynaklar:
Dünya Nükleer Derneği web sayfası: http://www.world-nuclear.org/
 

T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı Madencilik Özel İhtisas Komisyonu Enerji Hammaddeleri Alt Komisyonu Jeotermal Enerji Çalışma Grubu Raporu, Nükleer Enerji Hammaddeleri Uranyum – Toryum, Ankara, 1996 

DOSYA: ENERJİ SORUNU VE SOSYALİZM
 
Birinci Bölüm: Türkiye’nin Enerji Sorunu
 
İkinci Bölüm: Gerçekler ve Efsaneler; Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Alternatifi
 
Üçüncü Bölüm: Nükleer Enerji Nedir, Ne Değildir?
 
Dördüncü Bölüm: Küresel Isınma ve Yasal Düzenlemeler
 
Beşinci Bölüm: Sosyalizm ve Enerji

Yorumlar

su buharı

21 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2998

yazıda nükleer santrallerin sera gazı konusunda masum oldukları söylenmiş ama su buharı karbondioksitten daha tehlikeli bir sera gazı. bu konuda sanki bir çarpıtma mı var ne?

çarpıtma

21 Nisan 2010, yazan dalkan,
Yorum no: 2999

 Su buharının tehlikeli bir sera gazı olduğu doğrudur. Hatta atmosferde bulunan sera gazları arasında en büyük paya sahiptir, hem de açık ara.

O halde yazıda neden öyle dedim? Okuyucularımı aldatmak gibi bir niyetim olmadı, konuda bir çarpıtma yoktur ama haklısınız konu yeteri kadar açılmamıştır. Küresel ısınma ve sera gazları konusunda söz söylemeyi önümüzdeki yazıya bırakmış olmamdır bunun asıl sebebi.

Öte yandan sorulduysa cevaplamamak olmaz, böylece önümüzdeki yazıya da ufak bir giriş yapmış oluruz. Sera gazları ve neden oldukları sera etkisi yeni bir şey değildir ve dünyada yaşamın var olması için gereklidir. Sera gazlarının sanayi devrimi sonrası kontrolsüz, insan kaynaklı artışı problemdir. Su buharı ise diğer gazlardan farklı olarak atmosferde belli bir oranda bulunabilir sadece, bu oran doğal dengenin gerektirdiği kadardır. Su buharının fazlası tekrar yağmur, kar, dolu, şu bu olup yeryüzüne inecektir. Yani gerçekten de su buharı küresel ısınmaya diğer sera gazları gibi bir etki yapmaz. Bu bakımdan gerçekten de nükleer santraller çaydanlık kadar masumdur.

Şimdi gelelim su buharının neden tehlikeli olduğuna. Küresel ısınmayla birlikte havanın ısınması, atmosferde tutulan su buharı miktarını arttıran bir olgudur ve bu durum küresel ısınmayı tetikler. Yani şöyle bir kısır döngü var, küresel ısınmadan dolayı atmosferdeki su buharı artıyor, atmosferdeki su buharı artışından dolayı küresel ısınma hız kazanıyor, atmosferde tutulan su buharı miktarı daha da artıyor.  Görece yeni fark edilen bu olgu, küresel ısınmanın sandığımızdan da tehlikeli olabileceğini bize göstermiş oldu.

Tekrar belirtelim, atmosferdeki su buharı miktarı, nükleer santrallerin bacasından çıkan buhar ile artan bir şey değildir. Suyun doğal döngüsünün sonucudur. Tehlikeli hale gelmesi ise küresel ısınmanın bir sonucudur.  Yani yazıda yalan, çarpıtma filan yoktur. Önümüzdeki yazıda konuyu daha detaylı olarak açıklamayı umuyorum…

su buharı

21 Nisan 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3010

arkadaşlar okyanus yüzeyi kadar bir alandan atmosfere difüzyon yoluyla su buharı geçiyor zaten. Su buharı salınımı zaten bir denge içerisinde. Küresel ısınma denilen sorunun esas kaynağı da çeşitli sera gazlarının etkileriyle atmosferin su buharı tutma kapasitesinin artması.

eh yazar da haklı hani bir greenpeace broşürüne bakan bir kişi o bacadan radyoaktif malzeme çıkıyor zannedebilir. (sağa sola yerleştirilmiş kurukafalar da cabası).

Parası neyse verelim!

16 Mayıs 2010, yazan dalkan,
Yorum no: 3366

 Buyurunuz buradan yakalım efendim. Murat Bardakçı nükleer santrallerin atık sorununu çözmüş, parası neyse verip Afrika'ya atılabilirmiş.

Asıl zat-ı muhterem gibilerinden korkmak gerekir, nükleer enerjiden değil.

 

 

AdaptiveThemes