Skip to content

Dosya: Enerji Sorunu ve Sosyalizm, Dördüncü Bölüm: Küresel Isınma ve Yasal Düzenlemeler

24 Nisan 2010, ekleyen dalkan

Türkiye'nin enerji politikalarını  ve sosyalizm'de enerji sorununu tartışan bir yazı dizisinin dördüncü bölümü... 

Üçüncü bölüm: http://www.haberveriyorum.net/haber/dosya-enerji-sorunu-ve-sosyalizm-ucuncu-bolum-nukleer-enerji-nedir-ne-degildir

Bu başlıkta okuyacağınız, serinin dördüncü yazısı boyunca, kapitalizmin, kanımca günümüzün en önemli sorunu olan küresel ısınmaya ne şekilde müdahale etmeye çalıştığını bulacaksınız ama ilk olarak, az çok ne olduğu hepimizce bilinen küresel ısınmadan bahsedeceğim.

Küresel Isınma

İnsanın doğadan kopuşu çok daha eskilere dayansa da özellikle sanayi devriminden sonra insan ve doğa arasındaki ilişki, tarih boyunca hiç olmadığı kadar acımasız hale geldi. İnsanın doğayı sömürüsünün kazandığı hız çevre sorununun görünür hale gelmesine neden oldu ve uzunca bir süredir Marksistler ve çevreciler tarafından vurgulanmakta. Bunun yanı sıra, daha geç fark ettiğimiz ve çok daha önemli başka bir olgu ise küresel ısınma olarak adlandırıldı.

İnsan faaliyetleri sonucunda atmosfere salınan çeşitli gazlar, dünyayı çevreleyen sera gazları arasında yerlerini aldılar ve dünyanın doğal serasının ısı tutucu etkisi artmaya başladı. Sera etkisi, atmosferde bulunan bazı gazlar tarafından, yeryüzünden yansıyan güneş enerjisinin tutulması ve geri yansıtılmasıdır. Bu etki, gece gündüz arasındaki veya mevsimsel sıcaklık farklarını düzenleyen ve dünyayı yaşanılabilir kılan etkidir, en azından doğal denge henüz bozulmamışken durum bu şekildeydi.

Ne yazık ki insanoğlu vahşice saldırdı doğaya kar hırsıyla, sera gazı miktarında, özellikle geçtiğimiz yüzyıl boyunca, kontrolsüz bir artış meydana geldi ve bu artış dünyayı değiştirmeye başladı. Sonrasında insan kaynaklı bu artışa dünyanın tepkisi geldi ve durumun sandığımızdan da kötü olduğunu anladık. Bu durum küresel ısınmanın geri beslemesi olarak adlandırıldı. Küresel ısınma kaynaklı olarak doğal sera gazı miktarı da artmaya başladı. Üçüncü yazının tartışılması sırasında bahsi geçen, atmosferdeki su buharı miktarının artışı bu duruma örnektir. Bir başka örnek ise kutupların erimesi denebilir bu geri besleme durumuna. Küresel ısınmadan dolayı buzullar erimeye başladı, eriyen buzullar bir nevi ayna görevi görmekteydi dünya yüzeyini kaplayan, gelen güneş ışınlarını geri yansıtan. Buzulların erimeye başlamasıyla birlikte dünyanın yansıtıcı yüzeyi küçülmeye başladı, haliyle bu durum da küresel ısınmayı besleyen bir hal aldı. Yani doğa, bozulan dengesini sağlayacaktır diye düşünenler korkunç bir yanılgı içerisindeler. Doğal denge bozulduktan sonra doğa, ilahi bir güçle dengesini tekrar sağlamıyor; tam aksine bozulan dengeye doğanın tepkisi her şeyi daha da kötü hale getiriyor, denge daha hızlı bir şekilde ortadan kayboluyor.

Peki, sonuçları ne olur diyenlere ise cevap vermek zor. Konuya dair çalışmalar yürüten bilim insanlarının tahminleri hiç açıcı değil ve dahası bu güne kadar her şey tahminlerinden de kötü çıktı. Olabilecekler insanın düşünsel yetisini zorlar nitelikte çünkü. Su için çıkacak savaşlar, susuzluk kaynaklı ölümler, tarımsal üretimde dramatik değişiklikler ve bu değişikliğin sonucu olarak kıtlık, sular altında kalacak topraklar, canlı çeşitliliğinde öngörülmesi zor değişimler gibi etkiler ilk akla gelenler arasında. Şu gün için söylenebilecek ve kesin olan tek şey ise, bir yüz yıl sonra dünyanın şimdiki gibi olmasının zor olduğu.

Bilimkurgu gibi görünen tüm bu anlatılanlardan kaç tane film çıkartacaklar senaristler pek bilmiyorum ama bazılarını sinemada değil de haberlerde izlemek zorunda kalacağımızı tahmin ediyorum. Beşinci ve son yazıda, sosyalistler ne yapabilir veya ne yapıyorlar diyerek tartışmaya açacağız konuyu ama ilk olarak burjuvazinin ne yapabildiğine bakalım…

Kyoto Protokolü

Dünyayı yaşanamayacak bir yere çevirmeye başladıklarını fark eden liderler 1997 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde buluştular ve nasıl olurda dünyayı yok etmemeyi başarırız diye düşünmeye başladılar. Sonrasında bir kâğıda imza atmaya karar verdiler, imzaladıkları kâğıdın adına da Kyoto protokolü dediler.

Temel amacı atmosfere salınan sera gazı miktarını düşürmek olan bu protokolün işi çok da kolay değil, çünkü bu protokol bunu market ekonomisine zeval vermeden, hatta market ekonomisini besleyerek yapmak zorunda. Bu protokol, bunu sağlayacak üç temel mekanizmadan oluşmaktadır. Kyoto protokolünü dünyanın umudu sananlar için geliyor mekanizmalar;

Emisyon Ticareti (ET):

Gelişmiş ülkeler (protokolün Ek-1 kısmında yer alan ülkeler)arasında sera gazı salınımı ticaretidir. Yani bir Ek-1 ülkesi belirtilen miktardan daha az salınım yapıyorsa eğer, salınım kotasını fazla salınım yapan diğer bir Ek-1 ülkesine satabilir. Böylece az sera gazı üreten Ek-1 ülkesi, az sera gazı üreterek para kazanabilir. Çok salınım yapan Ek-1 ülkesi ise kota satın almak zorundadır.

Ortak Uygulama (JI):

Bir Ek-1 ülkesi, bir diğer Ek-1 ülkesinin sera gazı miktarını azaltırsa eğer, azalttığı sera gazı miktarı kadar kendi kotası arttırılır. Yani bir gelişmiş ülke diğer bir gelişmiş ülkeye, sera gazı salınımını azaltmak konusunda yardımcı olursa, azalttığı miktar kadar gazı bedavaya üretebilir.

Temiz Kalkınma Mekanizması (CDM):

Bir Ek-1 ülkesi, bir Ek-2 (gelişmekte olan ülkelerin protokoldeki ifadesi) ülkesinin sera gazı salınımını azaltacak şekilde Ek-2 ülkesine yardımcı olursa, azaltılan sera gazı miktarı için kredi kazanır, bu azaltılan miktar karşılığı, Ek-1 ülkesinin kotasına eklenir.

İnanmak güç olsa da Kyoto Protokolü denilen ve üzerinde fırtınalar kopan bu metnin temel çalışma mekanizması budur. Derinlemesine incelemek isteyenler ve üşenmeyenler için incelemekte fayda var ama özeti nedir diye sorarsanız eğer, bunun dışında pek bir şey değildir gerçektende.

Piyasa içi çözüm arayışları için Kyoto Protokolü tek örnek değilse bile diğerlerinin de Kyoto Protokolünden çok farklı olduklarını söylemek zor. Temel olarak sera gazı salınımını azaltmayı maddi olarak teşvik etmenin ötesine gitmiyorlar, gidemezler de zaten. Bu düzenlemelerin ise nükleer veya yenilenebilir elektrik üretimini teşvikin yanı sıra, Ek-1 ülkelerinin üretimlerinin Çin gibi Ek-2 ülkelerine kayışını hızlandırmasından başka pek bir işe yaradığı yok. Tabi bir de ek olarak Avrupalılar, Çinlilerin neden olduğu sera gazı salınımından şikâyet edip, kendi sera gazı salınım miktarlarıyla övünebiliyorlar. Bu sayede, Avrupalı şirketlerin gelişmekte olan ülkelerde, çocuk emeğiyle, çevreci olmanın yakınına bile yaklaşamayan şekilde üretilen ürünlerini gönülleri rahat kullanabiliyorlar. Amerikalılar ise henüz Protokolü imzalamamış devletleri yüzünden doyasıya övünemiyorlar çevrecilikleriyle.

Önümüzdeki yıllarda yeni protokoller imzalanacak, kapitalizm kendisini dizginlemeye çalışmaya devam edecektir ancak hiçbirinin Kyoto’da imzalanandan daha iç açıcı olacağına inanmıyorum.

Ne Olacak Türkiye’nin Hali?

2009 yılında protokolü kabul eden Türkiye’nin 2012 yılına kadar da sera gazı salınımını %8 oranında azaltması gerekiyor (Sözen, 2009). Bu uğurda çıkartılmış 2005 tarihli bir yenilenebilir enerji kanunu bulunuyor, buna ek olarak da içeriğinin ne olduğu henüz açıklığa kavuşmamış yeni teşvik paketleri hazırlanıyor.

Hâlihazırda yürürlükte olan 2005 tarihli yasaya ve bu yasa için TMMOB’nin görüşüne aşağıdaki bağlantılardan ulaşmanız mümkün;

www.epdk.gov.tr/mevzuat/diger/yenilenebilir/yenilenebilir.doc

http://www.emo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=47022&tipi=4&sube=14

Bu konuda TMMOB’nin söylediklerinin üzerine bir şey eklemeye pek gerek yok, mevcut yasanın nasıl sonuçlar verdiğine dair iyi bir örnek ise evrenselden geliyor bu kez;

http://www.tumgazeteler.com/?a=5129440

Açıkça görüldüğü üzere, yenilenebilir enerji üretimi halkın menfaatine olmak zorunda değildir. Yenilenebilir enerjinin kullanılabildiği kadar kullanılması gerçekten de gereklidir lakin bunların hepsinin belli bir planlama çerçevesinde yapılması gerekir. Örneğin Türkiye’de rüzgâr hızının elektrik üretimi için çok uygun olduğu ege sahilleri gereğinden fazla rüzgâr santraliyle dolabilir ve bu durum hiç de öyle mantıklı filan değildir. İkinci yazıda da belirtildiği gibi rüzgâr santrallerinin kurulu gücü belli bir oranın üzerinde ise belli bir bölgede, üretim miktarındaki değişkenlik problem çıkartmaya başlayacaktır. Yani bu santrallerin kurulacağı yerlerin önceden, merkezi olarak planlanması gerekmektedir (ya da sadece eşe dosta lisans vermek). Market ekonomisinin plansızlığına bir de teşvikler eklenince durum iyice karmaşık bir hal almaktadır.

Benzer şekilde, hidroelektrik santraller her zaman çevreci olmayabilirler. Kurulacak küçük bir santral için ormanı talan etmek, suyun akışını bozmak gibi kar hırsıyla atılacak adımların çevreye yarardan çok zararı olacaktır. Devletin hali hazırda kurulu olan santrallerini devredip sonra da alım garantisi vermesini ise açıklamak mümkün değildir. Bunun adı soygundur.

Soygun demişken, devletin toptan satış fiyatından elektriği satın alıyor olması, yenilenebilir enerjiyi halk için ucuz olmaktan çıkartmaktadır. Yani elektrik ne kadar ucuz üretilirse üretilsin yenilenebilir şekilde, bizim faturalarımız kabarmaya devam edecektir, sadece üretenler karlarını katlayacaktır.

Özet olarak; esen yelden, akan veya yerin altından fışkıran sudan, güneşten elektrik üretip, bu üretilen elektriği halka fahiş fiyatlara satmaktır kapitalizmin çözümü.  Küresel ısınma ve çevre sorununun faturasını halka kesmek yani. Yenilenebilir enerjiyi, halkı soymak suretiyle daha karlı hale getirmekten daha yaratıcı olamadılar şimdiye kadar. Ama ne yazık ki, son derece çevreci ve ekonomik bir çözüm olabilecek yenilenebilir enerji, kapitalizmin ellerinde ekonomik olamadığı gibi, çevreci de olamamaktadır çoğu zaman…

Beşinci yazı: Sosyalizm ve Enerji

Kaynaklar:

Adnan Sözen, İhsan Alp, (2009), Comparison of Turkey's performance of greenhouse gas emissions and local/regional pollutants with EU countries

DOSYA: ENERJİ SORUNU VE SOSYALİZM
 
Birinci Bölüm: Türkiye’nin Enerji Sorunu
 
İkinci Bölüm: Gerçekler ve Efsaneler; Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Alternatifi
 
Üçüncü Bölüm: Nükleer Enerji Nedir, Ne Değildir?
 
Dördüncü Bölüm: Küresel Isınma ve Yasal Düzenlemeler
 
Beşinci Bölüm: Sosyalizm ve Enerji

 

 

AdaptiveThemes