Skip to content

Bora Gezmiş: 'Ölülerinden bile korkuyorlardı'

5 Mayıs 2010, ekleyen Arzu Erdoğan

MARE NOSTRUM 

En uzun koşuysa elbet Türkiye'de de Devrim
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
 
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşkolsun sana çocuk, aşk olsun!
 
Can Yücel, yaşamının en “delikanlı” çağında arkadaşları Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la idam edilen Deniz Gezmiş için bunları yazmıştı. Belki hayranlıkla, belki sevgiyle, belki de 6 Mayıs 1972 günü sabaha karşı idam edilirken, bir şey yapamamanın acısıyla… O bir şey yapamadı ama ne garip bir tesadüftür ki, “Üç Fidan”ı darağacına gönderen Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nin başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi 86 yaşına kadar korkuyla yaşayıp, sonra da boğularak yaşamını kaybetti…
 
Hepimiz, Ali Elverdi’nin idama gönderdiği Deniz Gezmiş hakkında üç aşağı beş yukarı bir şeyler biliyoruz. 1947 yılında Ankara’da doğduğunu, liseyi İstanbul’da okuduğunu, 1966’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdikten kısa bir süre sonra gençlik eylemlerinde öne çıktığını. Sonra? Sonrasında ellerine hiç kan bulaşmamışken “Üç sizden, üç bizden” sözleriyle insan hayatının ölüm pazarlığını yapan politikacıların inadıyla öldüğünü… Ama pek bilmediğimiz bir şey var… O, idealleri uğruna ölümü göze almışken ailesinin neler yaşadığı… Daha önce Gazeteport internet sitesi için kapısını çaldığımız Bora Gezmiş, hem kardeşini, hem idam sabahı yaşadıklarını anlatmıştı. Ölümlerinin 38. yılında bu röportajı yeniden yayınlıyoruz.
 
 
Kardeşinizin çocukluğuna dair neler hatırlıyorsunuz?
Ne yazık ki benim Deniz’le ilgili anılarım liseyi bitirene kadar… Liseyi bitirdikten sonra bizimle çok fazla ilişkisi olamadı. Hem konumu dolayısıyla işlerinin yoğunluğundan dolayı görüşemiyorduk, hem de bizi tehlikeye atmak istemediği için çok fazla ziyaret edemiyordu. Ama çocukluğumuza dair unutamadığım bir anım var. O zamanlar Sivas’ta oturuyorduk. Ben büyük olduğum için zaman zaman babamla birlikte Ankara’ya gidiyordum; Deniz ise hiç gitmemişti. Yine babamın Ankara’ya gideceği bir gün, Deniz de peşine takıldı ve birlikte gittiler. Babam işlerini bitirdikten sonra onu lunaparka götürmüş. Tabii o zamanlar Sivas’ta lunapark nerede? İlk defa gördüğü bu yer, onu çok etkilemişti. Geldiğinde bütün bir gün bana lunaparkı, özellikle de çarpışan arabaları anlattı. “Ağabey, öyle güzeldi ki. Biniyorsun arabanın içine, sürüyorsun. Bir sürü arabaya çarpıyorsun. Ama gerçek kaza değil, çok güzeldi…”
 
Çok inatçı bir genç olarak tanınıyor Deniz Gezmiş. Çocukken de böyle inatçılıkları var mıydı?
Çocukken de inatçıydı, kendi davasında da inatçı oldu. Bir şeyi aklına koyduğunda, yapmadan bırakmazdı. Sanıyorum ilkokuldaydı. Demokrat Parti’nin çok önde olduğu dönemler… Deniz ise daha o yaşlarda Demokrat Parti’yi sevmiyor. Bir gün okulda sınıf fotoğrafları çekiliyor. Bütün çocuklar normal duruyorlar. Deniz ise elleriyle altı rakamı gösteriyor. Meğer, CHP’nin altı okunu işaret ediyormuş. Öyle bir çocuktu işte…
 
Komünizme sempati duyduğunu ilk kendi mi anlattı, sizler mi fark ettiniz?
Okuduğu kitaplardan anladık. O kitapları okuyan insanların neye ilgi duyduğunu anlamamak mümkün değil.
 
Vazgeçirmeye çalıştınız mı?
Tabii ki vazgeçirmeye çalıştık. Çünkü işin rengi yavaş yavaş belli oluyordu. Hangi aile çocuğunu bile bile ateşe atmak ister? Biz de istemedik. Devamlı tehlike içinde; nerede kaldığı, başına ne geleceği belli değil… Ama dinletemedik. Onu ikna etmek için konuştuğumda bazen kızardım, bazen de hırpalardım. Ama hiç saygısızlık etmedi, karşı gelmedi. Sessizce dinlerdi. Ama yine de kendi bildiğini okurdu. Hatta tıp fakültesini de kazanmıştı. O zamanlar tıpla hukuk mukayese bile edilemezdi. Ama orayı istemedi, hukuk fakültesine girdi. Çünkü sahip olduğu görüşleri ve idealleri hukukta gerçekleştirebileceğini düşünüyordu. Üstelik onu yurtdışına da gönderme şansımız vardı. Ama istemedi.
 
Neden istemedi sizce?
Deniz’de kesinlikle geriye dönüş diye bir şey yoktu. O zamanlar, arkadaşlarıyla da görüştüm. Onlar da Deniz’in içinde bulunduğu durumun tehlikesinin farkındaydı, hatta yurtdışına gönderme fikrimin doğru olduğunu düşünüyorlardı. Ama Deniz kesinlikle ikna olmadı. “Sonuna kadar gideceğim, ne olursa olsun” diyordu. Bile bile gitti. Geçenlerde bir arkadaşıyla konuşuyorduk. Ona, daha Bayrampaşa Cezaevi’ndeyken “Beni idam edecekler” demiş. Bayrampaşa Cezaevi’nde bu lafı söylediğinde ne 12 Mart Muhtırası, ne de başka bir şey var. Arkadaşları “Yok ya, abartıyorsun sen de” demişler. Şimdi düşününce “Başına gelecekleri biliyormuş” diyorum.
 
Mutlaka çok üzücüdür, ama kaçtığı ve saklandığı dönemde evde neler yaşanırdı?
Tamamen bir belirsizlik… Çok sancılı günlerdi… Nerede olduğunu bilmiyorsunuz, neler yaptığını bilmiyorsunuz. “Şuradayım” diye haber vermiyor size. Eve gelmesi problem oluyordu. Bir kere tek başına gelirken Harem’de sıkıştırmışlar, bıçakla saldırmışlar üstüne. Bizim Selimiyeli çocuklar kurtarmış. Ondan sonra hiç tek gelmedi. Yanında hep arkadaşları Cihan (Alptekin), Mahir (Töre), Celal (Doğan) olurdu. Saklandığı dönemlerde ise eve hiç uğramazdı. Ortadoğu’ya gittiğini bile biz sonradan öğrendik.
 
O dönemde polis tarafından size karşı baskılar var mıydı?
Bariz bir şey yoktu. Ama Deniz’in arandığı dönemlerde gecenin 03.00’ünde baskına gelirlerdi. Kaçan adam evde olur mu? Sadece bize huzursuzluk vermeye çalışıyorlardı. Apartmanın köşesinde sürekli bir polis bekliyordu. Hayatımız gözaltında geçiyordu. Ama bizi asıl yıpratan, başka şeyler oldu. Mesela Mahir Kaynak o zaman Hukuk Fakültesi’nde asistandı. “Hadi gidelim, yakalım, yıkalım” diyen adam MİT’in bir numaralı adamı çıktı. O zamanlar bunu bilemiyorsunuz tabii.
 
Yakalandığını nasıl duydunuz?
O zamana kadar Deniz ile ilgili tüm haberleri, biz de herkes gibi basından takip ediyorduk. Ama yakalandığında haber verildi. Kayseri’ye götürüldüğü söylendi. Babamla, küçük kardeşim Kayseri’ye gitti. Bu işler öyle garip ki, yakalandığını biliyorduk, başına gelecekleri de üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorduk. Ama içinizde hep son dakikaya kadar bir umut oluyor. Kötü şeyleri aklınızın ucuna bile getirmiyorsunuz. Bütün kapıları son dakikaya kadar deniyorsunuz. Zaten ümidiniz olmasa, ayakta kalmanız, onun için mücadele etmeniz mümkün değil. Üstelik düşünüyorsunuz, bir sürü yol var. Meclis’te tekrar Anayasa Mahkemesi’ne müracaat etme var, Cumhurbaşkanı’nın affetme şansı var. Var da, var… Ama hiçbiri olmadı… Astılar kardeşimi, büyümesine izin vermediler…
 
Son görüşmenizde neler konuşmuştunuz?
Cezaevindeydi son görüşmemiz. Babam, ona neler yaptığını, kimlerle görüştüğünü anlatıyordu. Birden sözünü kesti ve “Baba, boşuna uğraşıyorsun. Çok olağanüstü bir şey olmazsa, beni idam edecekler” dedi. Biz öylece kalakaldık. Sonra “Ecevit’in yükselen bir grafiği var. Acaba bu ülke için bir şey yapabilecek mi?” diye sordu. Öylece bitti görüşmemiz…
 
İdamından önce görüşme şansınız oldu mu?
İdamından bir gün evvel, yani 5 Mayıs’ta oradaydık. Görüşmek istedik, ama “Sayım var” diyerek bizi görüştürmediler. Babamla ikimiz gitmiştik. Çaresiz otele döndük, ertesi sabah görüşmeyi bekliyorduk. Sabah, çok erken vakitte kapımız çalındı. Babamla hemen kalktık. Kapıda bir polis duruyordu. “Cenazeniz Karşıyaka Mezarlığı’nda, gelin teslim alın” dedi.
 
O anda neler hissettiğinizi hatırlıyor musunuz?
Sokağa çıkma yasağı vardı. O nedenle yasağın kalktığı saate kadar bekledik. Tamamen uyuşmuş gibiydik. Duygularımız da uyuşmuştu sanki ve robotlar gibi hareket ediyorduk. Bildiğiniz bir son, ama içinizde umut hep var. Üstelik bize “Bugün sayım var, yarın gelin” dediler. Son bir kez görüştürmediler… Sessizce saatin gelmesini bekledik. Ne ağladık, ne de başka bir şey. Mezarlıktan sonra değişiyor insan, o zaman her şeyin farkına varıyorsun.
 
Sonra?
Mezarlık yeri almak için gitmemiz gerekiyordu. Çıkıp cenazemizi teslim almaya gittik. Babam, Hüseyin’in babası Hıdır Amca ve Yusuf’un babası cenazeleri görmek için içeriye girdiler. Zaten topu topu beş kişiydik. Üç baba, ben ve Yusuf’un eniştesi. Ama etraf polis doluydu. Beş kişiye karşılık 500 kadar polis… Babamların çıktığı anı unutamıyorum. Allah öyle bir acıyı hiç kimseye vermesin. Tamamen bitmişlerdi. Yüzlerindeki acıyı anlatmama imkân yok. Aklıma geldikçe “İyi ki ben görmemişim” diyorum. Ardından bize, adet yerini bulsun gibisinden “Cenazeleri ne yapacaksınız?” diye sordular. İstanbul’a götürmek istediğimi söyledim. “O zaman yarım saat içinde araba bul” dediler. Tabii ki böyle bir şey mümkün değildi. Yük kamyonuyla cenazemizi taşıyacak halimiz yok. İtiraz ettiğimizde “Bize öyle emir verildi” diye cevap verdiler. Aslında götürmemize izin vermeyeceklerdi belli ki. Bir sinir harbi yaşandı. O zaman babalar “Boş ver, üçünü bir arada, burada gömelim” dediler. Bu sefer de “Hayır öyle olmaz, üçü bir arada gömülemez” diye itiraz ettiler. Her birinin arasında üç mezar olması gerekiyormuş. Orada sinirlerime hakim olamadım “Bu adamlar artık öldü. Üçünü bir araya koyunca, tekrar birleşip eylem yapmayacaklar” dedim, ölülerinden bile korkuyorlardı. Ama sonuçta onların dediği oldu. Araya üçer mezar koyarak gömmemize izin verdiler. Gömülme işlemi de tam bir sinir harbiydi.
 
Neden?
Daha önce söylediğim gibi biz sadece beş kişiydik. Yakınlarımızı çağırmamıza izin yoktu. Bir saat içinde gömecektik cenazelerimizi. Biz mezar yeri almaya gittiğimizde cenazeler yıkanmış. Bir an önce gömmemizi istiyorlardı. Biz o beş kişi, önce Deniz’i taşıdık, sonra diğerlerini getirip, üçünü sıraya koyduk. Etrafımız iki sıra halinde polis doluydu. Biz cenazeleri taşırken, bir kişi de bize yardım etmedi. Cenaze namazı için imam istedik, “İmam onların cenaze namazını kılmayı reddediyor” dediler. Bunun üzerine babam “Ben kıldırırım” dedi. Bu kez apar topar imamı getirdiler. Ama namaz saatlerini falan bekledikleri yok. Bütün bu anlattıklarım sabah saatlerinde oluyor. O ara babam “Bir vasiyetleri var mı?” diye sordu. Bize “Yok” dediler, oysa varmış. Deniz, Taylan Özgür’ün yanına gömülmek istiyormuş. Biz sonradan öğrendik. Gerçi bunu söyleselerdi bile, izin vermeyecekleri belliydi.
 
İdamdan sonra size baskılar oldu mu?
Direkt bir şey olmadı. Ama annemin emekliliği yaklaşmıştı, semtimizdeki okulda görev yaparken, Kadıköy’e tayin ettiler. Sonra babam müfettişti, hep ilçelerde oluyordu. Onu da Milli Eğitim Müdürlüğü’nde nöbetçi gibi tuttular. Zaten emekliliği gelmişti, ayrıldı. Ben özel sektörde olduğum için, böyle şeyler yaşamadım.
 
Erdal Öz’ün kitabında, yakalandığı zaman saklandığı çukuru anlatırken “Birden bir kız geliyor aklına, bir gülüş” gibi bir cümle söylüyor. Sizinle tanıştırdığı bir sevgilisi var mıydı?
Kız arkadaşları oldu. Hiçbirini bizimle tanıştırmadı. Ama zaten onlarla da uzun süreli arkadaşlık yapamadı. Çünkü içinde bulunduğu koşullar, buna izin vermiyordu. Zaten aklı başında bir kızın Deniz’le ne işi var? Eve gelmeyen bir adam... Ne zaman nerede olduğu belli değil. O nedenle bu tip ilişkilerini hep ikinci plana itti.
 
Vasiyetinde küçük kardeşi Hamdi Gezmiş’in bilimle uğraşmasını istediğini söylüyor. Hamdi Bey şimdi ne yapıyor? Vasiyete uyup, bilimle uğraştı mı?
Olmadı. Çünkü siz ne isterseniz isteyin, hayat sizi nasıl istiyorsa öyle yönlendiriyor. Hamdi’yi Deniz’in olayı sırasında, -o da bu işlere karışmasın diye- İngiltere’ye yolladık. Bir sene orada kalıp, dil öğrendi. Döndükten sonra İETT’de müfettiş oldu. Şu anda yeminli mali müşavirlik yapıyor.
 
Çok sancılı yıllar yaşadınız, kardeşiniz idam edildi. Şimdi geriye dönüp baktığınızda kimlere kızgınlık duyuyorsunuz?
Biliyorsunuz, bizde bir kahve muhabbeti vardır. Adam kasabına kızar “Sallandıracaksın üç tane kasabı Taksim Meydanı’nda, bak o zaman bir daha böyle yapabiliyorlar mı?” der. Bizim düşünce yapımız bu. Korktukları insanlar topu topu 43 kişiydi. Sizin aklınız 43 kişinin Türkiye Devleti’ni yıkabileceğini, 600-700 bin kişilik Türk ordusunu alt edebileceğini alıyor mu? Hadi onların içinde Deniz’in adı sivrilmişti. Ya Hüseyin’le Yusuf? Onların günahı neydi? Yusuf’un suçu Deniz’le yakalanması, Hüseyin de örgüte adam topluyormuş. Üç kişiyi sallandırmak istediler ve sallandırdılar. Kızgınlığımı soruyorsunuz, evet kızgınım. Süleyman Demirel’e ve hâlâ bu üç çocuğun asılmasının doğru karar olduğunu iddia eden Baki Tuğ’a kızgınım. Tamam, suçsuz değillerdi. Ama suçları idam edilmelerini gerektirmiyordu. Bunu herkes de biliyor…
 

 

 

 

AdaptiveThemes