Skip to content

Bir psikiyatrdan kadınlara öğütler

27 Ağustos 2010, ekleyen Burcakman

Bianet’ten Zeynep Erdim’in “Erkeğin Artık ‘Gerçek’leşmesinin Zamanı Gelmedi mi?”[1] başlıklı yazısı vesilesiyle Psikiyatr Cem Mumcu’nun Milliyet Cadde ekinde “Ve erkek ‘gerçek kadın’ı üretti!”[2] başlıklı yazısından haberdar oldum. “Gerçek kadın” ne imiş acaba merakıyla bağlantı verilen Mumcu’nun yazısına tıkladığımda okuduklarımı yanlış anlıyor olabilme kuşkusuyla Zeynep Erdim’in yazısına bir kez daha dönmek zorunda kaldım. Yanlış anlamıyormuşum; günümüzdeki kadın-erkek ilişkilerindeki “sorunlar” üzerine kafa yorduğu sezilen Psikiyatr Mumcu çözümü, son derece ilginç örneklere ve tartışmalı bir muhakemeye dayanarak, kadınların kendi farklılıklarını kucaklamalarında bulmuş.

Öncelikle Mumcu’nun yazısında bahsettiği “gerçek kadın”ın ne olduğunu açıklayalım, bunlar “real doll”ler (Türkçe’de buna ne ad verilebileceğine dair herhangi bir fikrim yok fakat “bebek” ile kurulan hiçbir tamlamayı kabul etmeyeceğimi baştan belirteyim.) Mumcu yazısında Kaliforniya’da bir atölyede sipariş üzerine üretilen “real doll” marka yapma kadınlardan söz ediyor ve bu oyuncakları satın alan erkeklerin davranış kalıplarını anlatıyor. Anlaşıldığı kadarıyla cinsel ihtiyaçlarını bu yapma kadınlarla karşılayan erkekler, özetle, oyuncaklarına gerçekten özen gösteriyorlar, onlara bağlılar ve neredeyse canlı kadın muamelesi gösteriyorlar.

Şimdi böyle bir girişle başlayan yazının devamında makul olarak bir Psikiyatr’dan yapması beklenen, bu erkeklerin psikolojisini çözümlemesi olurdu hâliyle. Oysa Mumcu başka bir rota seçip, bu oyuncakları satın alan erkeklerin kadınlarla olan mutsuzluğundan yola çıkarak kendisine, kadınlardan gelecek (ya da geldiğini iddia ettiği) “Erkekleri anlattınız, peki biz nerede hata yapıyoruz?” sorusuyla “sorun”da kadınların payına düşeni göstermeye çalışmış. Yazar, “Eşitlik ve özgürlük kilisesinin rahibeleri olmanızın sizi hangi manastıra tıktığını anlamaya çalışın. Eşitliğin farklı olmanızı yok edecek bir anlama nasıl dönüştüğüne bakın. Farkınızın ne kadar özel ve ne kadar güzel olduğunu hatırlıyor musunuz?” sözleriyle, hatayı kadınların o özel farklılıklarını unutup, birer “eşitlik ve özgürlük kilisesinin rahibeleri” haline gelmelerinde bulmuş. Sağolsun, kadınlara bunun üstesinde gelebilmeleri için tavsiyelerini de eksik etmemiş.

Bu noktada akıllarda beliren ilk soru pek tabii ki “hangi kadınlardan ve hangi erkeklerden” bahsedildiği sorusu oluyor. Bu meşru soru, yazının yayınlandığı Milliyet’in Cadde ekinin hangi kesime hitap ettiğiyle yakından ilişkili olması dolayısıyla baştan kısmî bir cevaba kavuşuyor aslında. Mumcu’nun “eşitlik ve özgürlük rahibeleri” olarak adlandırdığı kadınların gerçek bir eşitlik ve özgürlük mücadelesi vermek üzere sol ya da feminist hareketler içinde yer alan kadınlar olmayıp, en genel anlamıyla bireysel hayatlarını mevcut düzen içinde avantajlı konumlara gelebilme hedefine göre düzenleyen kadınlar olduğunu varsaymamız yanlış olmayacaktır. Bununla birlikte sorunun, “hangi erkekler” kısmına yöneldiğimizde, yanıtı Zeynep Erdim’den aktaracağım cümlenin verdiğini düşünüyorum: dünyadaki bütün erkekler ve erkek cinselliği adına [yapılmış] bir genelleme.  Mumcu’nun “Erkeklerin o farkı nasıl aradığını ve onu sevmeye, onu saymaya, onu kucaklamaya, onda erimeye hazır olduklarını biliyor musunuz?” sözleri, bu genelleme eleştirisinin hiç de haksız olmadığını gösteriyor. O halde “hangi erkekler?” sorusunun cevabı “tüm erkekler” oluyor. Buradaki genelleme problemini tartışmaya girişmenin gerekli olup olmadığı konusunda kuşkuluyum. Ancak yazarın, bir atölyede üretilen yapma kadınlarla kendilerine aşk-cinsellik-sevgi ilişkisi kuran bir grup Amerikalı erkeğin kendi hemcinsini temsil ettiğini düşünmesinin doğuracağı ahlakî ve bilimsel sorumluluğunun ancak ve ancak kendisine yüklenebileceğini bilmesi gerekiyor.

Bununla birlikte Mumcu’nun “tekrar bakın kendinize, biyolojinize, arzularınıza, taleplerinize. Sonra kendiniz ve amaçlarınızla, gittiğiniz yolun ne denli uyumlu olup olmadığına bakın” talimatıyla Erdim’in de yazısında belirttiği üzere “erkeğin tatminsizliğini kadının kendi doğasına aykırı davranmasına yüklemesini”, hitap edilen kesimden olmadığımızı bilsek de, hâliyle sadece kadın olmamız dolayısıyla bile üzerimize alınıyoruz. Kim olduklarını bilmediğimiz bir grup tuhaf/hastalıklı/asosyal – artık ne derseniz – erkeğin cinsel pratiklerinden ötürü, ‘doğasından aykırı davranan eşitlik ve özgürlük rahibeleri’ olarak sorumlu tutulup, bir de üstüne akıl verilmesini sözcüğün en hafif anlamıyla bir gaf sayıyoruz.

Son olarak Mumcu yazısını, “geçici çözümlerle ruhu makyajlamak” ara başlığını altında kadınların “gerçek aşk”a neden bu kadar uzak düştüğünü anlatmaya çalışarak bitirmiş. Kadınlara, “size aşkın, seksin, güzelliğin tekniğini öğreten o saçma sapan kitapları” ve “hep birlikte yaratılan erkek ve kadın tipolojisinin her gün altı çizilen trendlerini” bir kenara bırakarak, kısaca, kendi gerçekliğinize dönün çağrısında bulunmuş. Her ne kadar yazının belki de en az itiraz edilecek yönü bu bölüm gibi görünse de, yazının bütünü bağlamında mantıksal tutarlılık açısından en sorunlu kısmının da aynı bölüm olduğunu fark etmek çok zor olmasa gerek. Yazar “eşitlik ve özgürlük rahibeliğini” de mi “kadın tipolojisinin her gün altı çizilen trendlerden” birisi olarak görüyor?  Yoksa iki ayrı tipolojiden mi bahsediyor, burası çok açık olmadığı gibi, her gün altı çizilen kadın-erkek tipolojilerin eşitlik rahibeliğini güçlendirmek bir yana, kendisinin çok beğendiği o “özel farklılığı” daha da artırdığından bihabermiş izlenimi veriyor. Bu nedenle Psikiyatrımız bizi, eşitlik rahibeleri olarak itici geldiğimiz erkeklere kendimizi beğendirebilmemiz için bu özel farklılığımızın kaynağı konusunda kılavuzsuz bırakıyor. Belki de burada “bedenlerinize dönün” gibi örtük bir çağrı keşfetmemiz gerekiyordur. Erdim’in yazısında, “Biz özgürlük kilisesinin rahibeleri olarak nasıl oldu da Vatikan’ın bu emrini atladık?” serzenişi, bu keşfin olası tek mantıksal sonuç olduğu kanaatimi pekiştiriyor. 

Mumcu’nun, her gün yaratılan erkek ve kadın tipolojileriyle olan sorununu göz ardı etmeksizin, yine de sağlıklı bir başlangıcın öncelikle insanın kendi kafasındaki idealleştirilmiş bir erkek/kadın dikotomisinden kurtulmasıyla mümkün olabileceğini anlıyor olmasını isterdik. Psikiyatrların, en azından ilkesel olarak, Papazlar’dan ve İmamlar’dan farkı olmasına gerektiğine dair inancımızı korumak için bunun zorunlu olduğu bilinmelidir.

Burcu Akman



 

 

AdaptiveThemes