Skip to content

Bir Alev Gibi

14 Ekim 2009, ekleyen nihatates

Bu yazı, Zürih'te yayımlanacak ve ülkemiz edebiyatının belli başlı yazarlarının kendilerinde iz bırakmış şiirlerin serüvenini anlattıkları yazılardan oluşacak bir kitap için yazılmıştı. Kitap bu yıl, “Kultgedichte-Kült Şiirleri- adıyla Unionsverlag yayınevi tarafından yayımlandı. Bir Alev Gibi de Monica Demirel'in çevirisiyle kitap yer aldı. Sevgili ustama, Kemal Ağabeye kitabın yayımlandığını ve bana ulaştığı haberini vermiştim. Buluştuğumuzda kitabı ona da gösterecektim. Artık buluşamayacağız. Yine de onu sizlerle paylaşarak çoğaltmamın bu gerçekleşmeyecek buluşmanın yerine geçeceğine yürekten inanıyorum.

Küçük bir alev. Duyarlı ve titreşimli.

Dönüp dönüp okuduğumuz şiirlerdir onlar. Aslında bütün edebiyat türlerinde bu "dönüp dönüp okumak" kategorisinin içinde yer alan metinler vardır. Belki de klasikler bunun en güzel örneğini oluştururlar. Italo Calvino, klasikler için "haklarında her zaman 'yeniden okuyorum' denilen, hiçbir zaman 'şu sıra okuyorum' denilmeyen kitaplardır" derken, benim dönüp dönüp okumak diye anlatmaya çalıştığımı, yeniden okumak ile karşılıyor. Arada biraz fark olsa da, her ikisi de bir edebiyat yapıtının okuyanın kişisel tarihine gönderme yaptığı kesin. Kişisel tarihimizle birlikte, yıllar içinde okuduğumuz edebiyat eserlerine de yüklediğimiz değer değişiyor. Değişiyor değişmesine ya; hiç azalmıyor. Deneyimlerimiz, bilgilerimiz, görgülerimiz, insana, topluma bakışımız evrildikçe, kuşatıcılığı artıyormuş gibi gelmeye başlıyor insana.

Belki de en çok şiir için geçerli bir durum bu. Özellikle bazı şiirlerin bireysel tarihimizde eskimeyen yönlerini o şiirle karşılaştığımız ilk zamanlarda veremesek bile daha sonra hayatımızın belli bir anında bizde neden hiç eskimediğinin yanıtını bulabiliyoruz. O zaman o şiir kişisel tarihimizin "eskimeyen şiiri" olabiliyor. Eskimeyen romanı, eskimeyen şarkısı gibi. Ama yine de bütün saptamaları bireysel tarihimizin dünü ile bugünü için yaptığımızı, aynı tarihin geleceği içinse az çok kestirimde bulanabileciğimizi de aklımızın bir köşesinde tutmamız gerekiyor. Çünkü bir şiiri bizim yapan belki de en önemli unsur, onunla ilk karşılaşmamızda duygu dünyamızın duvarlarına nasıl bir şiddetle çarptığıyla ilgili oluyor. Onu bizde yarattığı "empati" ile kavrıyoruz.

Dünümden bugünüme beni de etkileyen böyle ne çok şiir varmış meğer. İlk önce Dranas'ın Serenad'ı... O ilk gençlik yıllarımın, tel tel dökülen aşkımın, tel tel dökülen şiiri... Ne kadar gezdirdim belleğimde; şiirin bütünü hâlâ orada mıdır? Sanmıyorum. Ya da Melih Cevdet'in o güzelim çevirisiyle Poe'nun Annabell Lee'si... Yirmili yaşlarıma daha gelmemiştim. Sevgilim Kadıköy yakasında otururdu. Okulundan çıkınca buluşur, Karaköy iskelesinden, vapura binerdik. "Bir deniz ülkesinde /Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz / İsmi Annabell Lee" dizelerini söylediğimde, sevgilimin gözleri kısılır, dudakları hafifçe büzülür, sigarasını diplerdi. Sanki Kadıköy bizden uzaklaştıkça uzaklaşırdı, taa şiir bitene kadar. Ben de böyle şiirler yazabilecek miydim Allahım? Kıskançlıktan içim kabarırdı. Daha sonra Annabell Lee de sevgilimle birlikte gitti. Bir bulutun rüzgârından üşüdüğünden mi, yoksa bu şiirin artık bizi taşıyamamasından mı bilemiyorum. Şimdi her iki şiirle de o kadar az karşılaşıyorum ki! Karşılaştığımdaysa küçük bir esinti geçiyor saçlarımdan ve "kıskançlık" duygusunu hatırlıyorum en çok.

Kemal Özer'in "Bir Alev Gibi'si ile de hemen bu iki şiirden sonra karşılaştım diyebilirim. Şiir hayatla nasıl buluşur yahu? diyerek çılgın gibi, bu buluştu, bu buluşmadı diye şiirler yazıp sonra da yırtıp attığım bir dönemde geldi karşıma kuruldu. Yani şiirlerle ilgi sahici soruları sorup, yanıtlarını el yordamıyla aradığım bir dönemimde. Böyle bir "dünümde." Bu şiiri benim için öteki iki şiirden ayırarak "bugünüm" yapan şey de işte burada. Yani duygusal çırpınışlarla birlikte de olsa şiir bilincinin oluşmaya başladığı yerde.

Bir Alev Gibi'yi ilk okuduğumda içimi yakan duygu; Annabell Lee'yi ve Serenad'ı yanına alarak giden sevgilime bu şiiri okuyamamamdan kaynaklanan ezinç duygusuydu. İki üç kez çantamda "Araya Giren Görüntüler”le Karaköy iskelesinde onu beklediğimi bile anımsıyorum. Karşılaşsaydık eğer ve bu şiiri okusaydım, onu da yanına alıp gider miydi bilmiyorum ama şimdi buna izin vermezdim diye düşünüyorum. Belki de verirdim. Ama yine Bir Alev Gibi "bugünüm"de benle olmaya devam ederdi. Niye mi? Çünkü şiirin hayatla buluştuğu noktanın gizini bana hâlâ çok iyi gösterdiğinden, çünkü bir kılavuz olarak bana yol göstermeye devam ettiğinden. Bireysel tarihimle, şiir tarihimin kesiştiği yerin tam ortasında bulunmasından ötürü. Dünümden bugünüme gelirken yarattığı duygusal ye bilinçsel itkiyi geleceğimde de hayatın bütün yapıp ettiklerine karşı (değişim, farklı bakış açıları ve estetik birikim) aynı itkiyi benim için taşıyacakmış duygusunu uyandırdığından. Çünkü şimdiye kadar olduğu gibi geleceğimde de durağan gibi gözüken bir görüntünün altında usul usul akan birçok hayatın bulunduğunu bana her okuyuşumda hatırlatıyor oluşundan; "hayatın çekilmiş fotoğraflarının" altındakini okuyabilme merakını kamçılıyor olmasından; yani bir ozanda hiç eksik olmaması gereken "merak" duygusunu durmadan, her okuyuşumda hatırlatıyor olmasından ötürü. Küçük, duyarlı ve titreşimli bir alevi, hayatın hemen her anında çakabilecek bir özü barındırıyor olması da benim için başka bir düzeyi bu şiirin.

Belki de başka okuyanlarda, yüreğin bilinçle eğitilip, oradan direnmeye ve inada kadar açılacak duygusal bağları kuruyordur bu şiir. Kurması kaçınılmaz. Belki ozanı da yazarken okurda bu sorgulamaları ve açılımları yaratmak istemiştir. Ama ben Bir Alev Gibi için başkaları adına konuşmak istemem tabii. Bu Bir Alev Gibi, benim olanı. Benim dünümle başlayıp, bugünümle devam eden şiiri. Sadeliğinin içindeki o liriklik.

Artık bu şiiri ilk okuduğum zamandan daha hızlı değişiyor hayat. Ama bu şiirin, anların içinde bir anı donduruyor olması, onun altındakini okuyabilmeyi göstermesi bir yana, bu hızla akıp gidene durup soğukkanlılıkla bakmayı hatırlatıyor bana artık. Dur ve gördüğünün altındakini kavramaya çalış diyor.

Zaman, müdahale edilmezse kayıtsızdır her şeye. Şiir bu kayıtsız akıp giden zamana yapılmış insani bir müdahaledir. Bir Alev Gibi, akıp giden hayatıma durup bakmamı istiyor ve müdahale etmemi. Halbuki o bize ilk bakışta bir anı durdurmuş gibi gözükür. İlk önce böyle algılarız onu.
“...
okuduğu satırlarla eğitti yüreğini,
sürekli dönüştüren ellerinden öğrendi
ne vakit bir işe sarıldıysa
sonuç alana kadar direnmeyi”
dediğinde ozan, bu durağanlığın nasıl birden harekete, coşkuya, bilmeye dönüşebileceğini sezdirir. Bunun için de geleceğime evirilir. Zamana, insanın adına yapılan şiirsel gelecek muştusudur dizeler.

Hızla giden bir otobüsün içinden dışarıya bakarken, (özellikle uzun yolculuklarda) akıp giden sen değil dışarısıymış gibi gelir ya insana. Evler, insanlar, dağlar, ovalar, bozkırlar hızla geçip gider yanınızdan. İşte öyle geçiyor artık zaman. Bir karatrenden dışarıya bakmak gibi değildir bugünlerde bir trenden dışarıya bakmak. Karatrenden bakarken dışarısı daha yavaş akar, sanki zaman da öyledir, yavaş ve dingin. Bir Alev Gibi içimden dışarıya doğru bakarken, hızla akıp gidenin ben olduğumu, gördükleriminse yerinde durduğunu hatırlatıyor bana. Ve öylece bakmamam gerektiğini, bir uçurumun kenarına gelip dayansam bile.

Dönüp dönüp okusam da, yeniden okusam da, dünümden bugünüme ve geleceğime güven duymamı sağlıyor bu şiir. Belki de beraber öğrendik hayatı. Hadi kabul edeyim. O ilk karşılaştığımız andan bugüne kadar hep bir iki adım önde oldu. Olsun. Zaten onu yanımda taşımam da bu yüzden değil mi?

Küçük bir alev. Duyarlı ve titreşimli. Bana hayatımın parlayıp sönen bir saman alevi olmadığını göstermesi... Eh bir şiir daha başka ne yapsın ki?

 

Yorumlar

Bir Alev Gibi

14 Ekim 2009, yazan Ali Mert,
Yorum no: 1089

Bir Alev Gibi

Bir alev gibi ozanın karısı.
Nereye yürüse onunla karşılaşıyor,
onun tuttuğu aynada görüyor ozan
ilerde şiire dönüşecek ilk ipuçlarını.

Bir alev gibi ozanın karısı.
Kaşlarının birbirine değecek kadar
yakın olması ve değmeden kalması,
omuzlara doğru akacak olması
ve durması saçlarının ensede öylece
duyumsatıyor ozana durmadan
baktığı zamanki başdönmesini
bir uçurumun kıyısından.

Sürekli açık kitabından gözlerinin
okuduğu satırlarla eğitti yüreğini,
sürekli dönüştüren ellerinden öğrendi
ne vakit bir işe sarıldıysa
sonuç alana kadar direnmeyi.

Bir armağan. Güneşli günlerin
solduramadığı bir alev, söndüremediği
en başa çıkılmaz fırtınanın bile.
Küçük bir alev. Duyarlı ve titreşimli.

Kemal Özer

 

 

AdaptiveThemes