Skip to content

BELGE: Ak Günlere - CHP'nin 1973 Seçim Bildirgesi

25 Mayıs 2010, ekleyen Erkin Özalp

Bülent Ecevit'in CHP Genel Başkanı olduğu 1973 yılında hazırlanmış olan seçim bildirgesi:

AK GÜNLERE 

CUMHURİYET HALK PARTİSİ 1973 SEÇİM BİLDİRGESİ
 
 
SUNUŞ
 
Cumhuriyet Halk Partisi Cumhuriyetle yaşıttır.
 
Atatürk’ün cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, layiklik, devrimcilik ilkeleri doğrultusunda Cumhuriyeti kökleştirmekle, Türk Ulusunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne yükseltmekle ve halk egemenliğini her alanda geçerli kılmakla görevlendirdiği Cumhuriyet Halk Partisi, bir hızlı değişim çağında bu görevleri, ancak, kendi içinde de devrimci olmakla yerine getirebilirdi. Cumhuriyet Halk Partisi, giriştiği büyük atılımların toplumdaki doğal sonuçları olan değişikliklere ancak kendini sürekli yenileyerek yetişebilirdi. Elli yıldır ülkemizde nice partiler kuruldu ve tükendi. Yalnız Cumhuriyet Halk Partisi, kendini yenileye yenileye, canlılığını sürdürebildi.
 
9.Eylül.1923’de kurulan Cumhuriyet Halk Partisi, ellinci yılında, sağlam özünden ve halktan aldığı güçle, yeniden doğmuş gibi gençtir. Türkiye’nin en köklü ve en genç partisidir.
 
Yeni Devletin yapıcısı, çağdaş uygarlığın yol açıcısı, demokrasinin kurucusu olmuşdur Cumhuriyet Halk Partisi. Şimdi de demokrasiyi yaşatacak ve demokrasi içinde ülkeyi kalkındıracak bir düzenin öncülüğünü yapmaktadır.
 
Hakça bir düzen olacaktır bu... Kimse kimseden insanca yaşama hakkını esirgeyemeyecektir bu düzende; insan insanı, yabancılar vatanı sömüremeyecektir.
 
Herkes özgür olacaktır bu düzende. Özgürlük, eğitimdeki, gelirdeki dengesizliklerin sınırlamasından kurtulacaktır.
 
Toplum yararı kişisel çıkarlardan önde gözetilecektir bu düzende, fakat toplum yararı gerekçesiyle de olsa kimsenin kişiliğini serbestçe geliştirmesi engellenemeyecektir.
 
Halkın üstünde egemenlik olmayacaktır bu düzende. Devlete de servete de kul olmayacaktır hiç kimse...
 
Cumhuriyet Halk Partisi, böyle bir düzeni kurma yolunda, içindeki engelleri aşmıştır; bütünleştiği halkın desteğiyle dışındaki engelleri de aşacaktır. İnsanlık ülküsünün ak günlerine insanca yöntemlerle ulaşacaktır.
 
Kuruluşu nasıl olacaktır bu düzenin, yapısı özü ne olacaktır ?.. Bu Seçim Bildirgesi bunları anlatmaktadır.
 
 
GİRİŞ
 
1969 Milletvekili Seçimleri için Cumhuriyet Halk Partisinin “DÜZEN DEĞİŞİKLİĞİ PROGRAMI” olarak yayınlamış olduğu Bildirge, 1973 yılında da geçerlidir. Yeni Seçim Bildirgesiyle, bazı konulardaki CHP görüşleri, “DÜZEN DEĞİŞİKLİĞİ PROGRAMI” doğrultusunda geliştirilmiş, yenileştirilmiş, değişik toplum koşullarına ve öncelik kazanan sorunlara göre, daha ayrıntılı olarak işlenmişdir.
 
Rejim Bunalımı
 
1973 Bildirgesi hazırlanırken, 1969 yılında yaygınlık kazanmaya başlayan ve 12.Mart.1971 olayı ile ileri ölçüye varan rejim bunalımı, bu bunalımı doğuran etkenler ve bunalımın yarattığı sorunlar öncelikle göz önünde tutulmuşdur.
 
O yüzdendir ki, 1973 Seçim Bildirgesinde, rejim sorunlarına, 1969 Bildirgesinde (Düzen Değişikliği Programı) olduğundan daha çok önem verilmiştir; ve rejim bunalımına gerçekçi ve geçerli çözümler önerebilmek için, rejim bunalımının nedenleri üzerinde enine boyuna durulmuştur.
 
12.Mart.1971’den sonra yapılan bazı Anayasa ve yasa değişiklikleriyle demokrasimiz büyük ölçüde zedelendiği, demokratik hak ve özgürlüklerde kısıntılar yapıldığı için, demokrasinin onarılması, sağlam bir temele oturtulması, bazı hakların ve özgürlüklerin genişletilmesi, CHP 1973 Seçim Bildirgesinin üzerinde durduğu başlıca sorunlar arasında yer almaktadır.
 
Gençlik Sorunu
 
Türkiye’yi 12.Marta getiren oluşumda gençlik sorununun faşıdığı ağırlık göz önünde tutularak, Bildirgede, gençlik ve eğitimle ilgili konulara da, olağanüstü sayılabilecek genişlikte yer ayrılmışdır.
 
Gençlik ve eğitim sorunlarının özenle ve önemle ele alınması, yalnız Türk gençliğinin esenliği veya yalnız rejim ve huzur açısından değil, ekonomik ve sosyal gelişme açısından da zorunlu görülmüşdür. Çünkü ekonomik ve sosyal gelişmemiz önündeki başlıca dar boğazlardan birinin eğitim düzenindeki bozukluk ve eğitilmiş insan gücünden yararlanmadaki aksaklık olduğu artık bellidir.
 
Sağa Kayış
 
12.Mart.1791’den sonra Türkiye’de demokrasi bir ölçüde askıya alınınca, halkın siyasetteki ağırlığı, devlet yönetimi üzerindeki etkisi geniş ölçüde azalmışdır. Büyük varlıklı çıkar çevreleri ve onların yandaşı olan tutucu partiler, bundan yararlanarak, ekonomik ve sosyal politikayı, Anayasamızın temel unsurlan arasında yer alan “sosyal devlet” kavramı ile bağdaşmayacak kadar sağa kaydırmışlardır.
 
Özellikle Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı, bu sağa kayışın etkisi altında kalmıştır, Gerçi Adalet Partisi de -oyla değil sözle- bu Plânın karşısına çıkmışdır ama, Plânı halkın yararına aykırı bulduğu için değil, yeteri kadar kendi yanında bulmadığı için karşı çıkmışdır. Üstelik, yaptırdığı değişikliklerle, Plânı, gönlünce kendi yanına çekmeyi de başarmışdır.
 
Üstelik, Plân yürürlüğe girdikten sonra, iktidardaki AP ve CGP koalisyonu, Plân kavramını tüm reddederek, plânsız ve keyfi bir uygulamaya girişmişdir. Öylelikle, iktidarın iktisadî ve sosyal tutumu, fiilen, Plânda öngörülenin de daha sağına kaymış ve ekonominin zorluklarını ve bunalımını arttırmışdır.
 
Onun için, CHP iktidara gelirse, ekonomik ve sosyal alanda çözmesi gereken ilk ve temel sorunlardan biri, Plân sorunu olacaktır.
 
CHP halkı hiçe sayan bu anti-sosyal Planı değiştirecektir ve ekonomik yönüyle sosyal yönü dengeli ve uyumlu bir halkçı plân hazırlayacaktır. CHP’nin hazırlayacağı bu yeni kalkınma plânı, ekonomik gelişmeyi sosyal adaletle bir arada ve demokratik rejim içinde hızlandırıcı bir plan olacaktır.
 
Çağdışı Ekonomik Tutum
 
Son yıllarda açıktan izlenen ve Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânında da keskin çizgilerle ortaya konan çağdışı ekonomik tutum, sosyal adalete aykırı olduğu gibi, salt ekonomik açıdan da verimsiz hattâ sakıncalı bir tutumdur. Nitekim, son yılların ekonomik açıdan çok iyi koşullarına rağmen, bu tutumun ekonomi alanında verdiği sonuçlar, iç açıcı olmaktan uzaktır.
 
Son yıllarda, kaynakları Türk ekonomisinin dışında olmakla birlikte gelişmemiz açısından bazı uygun koşullar ortaya çıkmış, hızlı bir kalkınma ortamı belirmeye başlamışdır. Yurt dışındaki işçilerimizin tasarruflarını geniş ölçüde yurda göndermeleri, Türkiye’nin döviz açığını kapatabilmesini, gür bir döviz kaynağına kavuşmasını sağlamışdır. Öte yandan dünya konjonktürü, Türkiye’nin geleneksel ihraç ürünlerinden bazılarının dünya piyasalarındaki değerlerini ve fiyatlarını arttırmıştır; öylelikle ihracat gelirlerimiz de yükselmişdir. Türk ekonomisinin dışında oluşmakta birlikte, sonuçları ve etkileri bakımından kalkınmamıza büyük katkıda bulunabilecek bu olanaklar, ülkemiz için şimdiye kadar rastlanmamış bir tarihî şansdır.
 
Fakat Türkiye’nin çağdışı ekonomik düzeninde, ve başta iktidar koalisyonu olmak üzere Türk ekonomisinin egemen güçleri elinde, bu büyük şans heba olup gitmektedir.
 
Bütün bu uygun koşullara rağmen, Türk ekonomisi ağır bir bunalım içine düşmüşdür. Artan dövizler âdeta ekonomiye yük olmaya başlamışdır. Artan Devlet gelirlerine rağmen, yönetimdeki israfçılık da arttığı için, plânsız bir tutum izlenmeğe başladığı için, başta enerji olmak üzere altyapı büyük ölçüde ihmal edildiği için, üstelik, teknik personeli küstüren bir personel ve ücret politikası uygulandığı için, yatırımlar aksamaktadır.
 
Türkiye’nin büyük teknik personel açığı bulunduğu ve izlenmekte olan eğitim politikasıyla bu açığın görünür gelecekte de kapatılabilmesi beklenmediği hâlde, izlenen personel politikasıyla, birçok teknik elemanın işlerinden ayrılmak hattâ bazılarının yurt dışına gitmek zorunda bırakılmaları, bağışlanmaz bir sağgörüsüzlük örneğidir.
 
Gerek taknik personel açığı yüzünden, gerek hızla büyüyen enerji açığı yüzünden, ve bir ölçüde de birazdan değineceğimiz iç pazar daralması yüzünden, kurulu sınai işletmelerden bazıları da kapasitelerinin altında çalışma durumuna düşmüşlerdir.
 
Halkı günden güne ezen pahalılık görülmemiş ölçülere varmışdır ve kontrol altına alınamaz olmuşdur.
 
Kalkınma hızı, bu yıl, Plânda öngörülenin bir hayli altına düşmektedir. Nüfusumuzun büyük çoğunluğunu meydana getiren, kalkınma çabalarının yükünü herkesden daha çok taşıyan ve Türkiye’nin ihracat gelirlerine herkesden çok katkıda bulunan köylülerimiz ise, hızla yoksullaşmağa başlamışdır. Nitekim Devletin resmî rakamlarına göre, bu yıl tarım kesiminde nüfus başına gerçek gelir büyük ölçüde düşecektir.
 
Çok uygun koşullara rağmen ekonomik ve sosyal alanda ortaya çıkan bu kötü durumun sorumluluğunu sadece 12 Mart sonrası Hükümetlere yüklemek ve bu Hükümetlere yön veren partilerin iktisadî ve sosyal felsefelerinden ve tutumlarından soyutlamak mümkün değildir. Kendi iç çelişkileri yüzünden dağılıp giden Birinci Erim Hükümeti bir ölçüde bir yana bırakılacak olursa, ondan sonra gelen Hüküınetler (İkinci Erim Hükümeti, Melen Hükümeti, Talû Hükümeti) Adalet Partisinin ve Milli Güven Partisinin (sonradan Curnhuriyetçi Güven Partisi) ekonomik ve sosyal felsefesi doğrultusunda davranmışlardır.
 
Adı geçen partiler, bu Hükümetlerin ekonomik ve sosyal politikalarının hiçbir yönüne karşı çıkmış değillerdir. Programlarını, tutum ve davranışlarını büyük ölçüde benimsemiş ve desteklemişlerdir; hele son Hükümetin programını ve tutumunu kendileri saptamışlardır.  Başbakanını ve Bakanlarını bile kendileri seçmişlerdir. Ekonomi ve maliye politikası bakımından kilit bakanlıklarda kendi seçtikleri Partili Bakanlar bulunmaktadır. Bu durumda, halkın gitgide yükselen şikayetleri karşısında, bu partilerin, sanki kendileri sorumlu değillermiş gibi, pahalılığı eleştirmeleri, Hükümeti kendilerinden ayrı gibi göstermeğe kalkışmaları inandırıcı olamaz.
 
Son yıllarda ülkemizin içine düştüğü ekonomik bunalım ve bu ekonomik bunalımın ağırlaştırdığı sosyal rahatsızlıklar, Türkiye’de zorla sürdürülmek istenen çağdışı ve adaletsiz bir ekonomi politikasının iflâsı anlamını taşımaktadır.
 
Türk parasının değerini bir hamlede yüzde 66 düşüren devalüasyonu, AP iktidarının izlediği ekonomi politikası kaçınılmaz hâle getirmişti. Şimdi, AP, geniş ölçüde o devalüasyonla başlayan fiyat hareketlerinin sorumluluğundan kendini çekip sıyıramaz. Nitekim AP, hâlâ devalüasyonun savunuculuğunu yapmaktadır. Zorunlu hâle getirildikten sonra devalüasyondan elbette kaçınılamaz. Fakat ihracat gelirlerini, ekonomide yapısal değişikliklerle, pazarlamada kurumsal düzeltmelerle arttırmağa çalışacak yerde, bu bakımdan devalüasyona umut bağlamak, herhalde öğünülecek bir ekonomik tutum olamaz.
 
Hiç kuşkusuz, sağımızdaki partilerden, ortanın solunda CHP’nin halkçı ekonomik felsefesini benimsemelerini bekleyemeyiz. Fakat bu partilerin ekonomi ve kalkınma anlayışları, çağdaş kapitalist anlayışın ölçülerine bile vurulduğundan çok sakattır ve çağımızın çok gerisindedir.
 
AP’nin ekonomi anlayışındaki temel sakatlıklardan biri, Türkiye’de tarım kesiminin güçlendirilmesine gereken önem verilmeden sınaileşmenin hızlandırılabileceğini sanmasıdır. Oysa, tarım yeteri kadar güçlendirilmeyince, Türkiye’nin sanayi alanında da soluğu kesilmekte, sıçrama olanakları kısılmaktadır. Tarım kesiminin güçsüzlüğü yüzünden köylü yoksullaştıkça iç pazarda meydana gelen daralma da, sınaileşmemizin önüne ciddî bir dar boğaz çıkarmaktadır.
 
Teşvik tedbirleri adı altında, Devlet kaynaklarının büyük ölçüde özel girişime, özel girişimıin de tekelci sermaye gruplarına aktarılması, Devleti, ciddî bir sınaileşme için gerekli altyapı yatırımlarını gerçekleştirebilme gücünden yoksun bırakmaktadır.
 
Hesapsız, plansız, israfçı bir tutumun, üstelik insana değer vermeyen, kalkınmada insan unsurunun önemini kavramayan bir tutumun sonucu olarak, gitgide büyüyen eğitilmiş insangücü açığı da Türkiye’nin kalkınmasını ve sanayileşmesini ciddî olarak engellemektedir. Birinci Plân döneminde eğitim harcama hedefi 7,1 milyarken, 6,5 milyar olarak gerçekleşmişdir. İkinci plân döneminde hedef 6,7 milyara indirilmiştir; gerçekleşme ise 4,7 milyara düşmüştür.
 
Bir yandan eğitilmiş insangücü, hele teknik personel açığından meydana gelen büyüme, bir yandan da bu personelin küstürülüp kaçırılması, kalkınma atılımlarını, yatırımları, büyük ölçüde aksatmaktadır.
 
İzlenen sınaileşme politikası kendi içinde de sakatlıklarla doludur. Türkiye’nin özellikle Avrupa Ekonomik Topluluğuna tam üyeliği yolunda riskli adımlar atıldığı bir sırada, vermesi gerekirken, kusurlarına rağmen Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı bile bunu emrederken, tam tersi yapılmaktadır. Bu tersliğin ilginç bir ömeği, dokuma endüstrisi alanında görülebilir: Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı, beş yıllık dönemde dokuma sanayiine ancak 8 milyar 750 milyon liralık yatırım yapılmasını öngördüğü hâlde, yalnız 1974-75’de kurulacak dokuma (daha çoğu iplik) sanayii yatırımlarına 30 milyar lira dolaylarında, ihtiyaçtan çok fazla kaynak ayrıldığı, teşvik belgelerinden görünmektedir.
 
Kasıtlı Yaratılan Pahalılık
 
Artık yılda ortalama yüzde 20’nin altma düşmeyen ve -ekonomiye yön veren anlayış ve tutum değişmedikçe de- düşmeyeceği anlaşılan hızlı hayat pahalılığı ne tesadüflere ne de sadece ara rejim Hükümetlerinin beceriksizliğine bağlanabilir. Bu pahalılık, iktidar ortağı partilerin ekonomi anlayışlarının ve bu anlayışa uygun yönde bilinçli olarak izlenen tutumun kaçınılmaz sonucudur. O bakımdan. son yıllarda artık halkın tahammülünü aşan PAHALILIK, GENİŞ ÖLÇÜDE KASITLI OLARAK YARATILMAKTADIR.
 
Türkiye’nin büyük varlıklı çıkar çevreleri ve, başta bu iktidar ortakları olmak üzere, o çevrelere hizmet eden partiler, tekelci sermaye gruplarının sermaye birikimini hızlandırmayı başlıca amaç edinmişlerdir. Bunun en kolay yolu ise, enflâsyon burgacı ile yaratılan pahalılıktır. Bu burgaç, çalışanların, dar gelirlilerin emeklerinden elde edilen değeri, gitgide artan ölçüde, büyük sermaye çevrelerine aktarır. Yoksulu daha yoksul, varlıklıyı daha varlıklı yapar.
 
Normal, düzgün bir fiyat oluşumu sürecinde, varlıklı çevreler, yoksulların ve orta hâllilerin gelirlerinin bir ölçüden fazlasını kendilerine alamazlar. Ama enflàsyon ve pahalılık sürecine girildi mi, halkın yapabildiği tasarruflar olduğu yerde eríyerek varlıklıların kasasına akar.
 
Pahalılık hızlandıkça kâr oranları artar. Kâr oranlarının artışındansa, işçi, köylü, memur, emekli gibi dar veya değişmez gelirli yurttaşlar değil, aracılar, ve genellikle başkalarının malını, parasını, emeğini kullananlar yararlanır.
 
Türkiye’nin büyük iş çevreleri, toplu sözleşme ve grev hakkı karşısında da, kârlarını yüksek tutmanın hattâ büsbütün yükseltmenin yolunu, pahalılığı hızlandırmakta bulmuşlardır. Toplu sözleşme ve grev hakkı nedeniyle işçi ücretlerine zaman zaman yapmak zorunda kaldıkları zamları, işçiden ve genel olarak halktan, fazlasıyle çıkartmaktadırlar. İşçi ücretlerindeki artış karşısında iş adamlarını, maliyeti düşürme, verimi yükseltme, sürümü arttırma gibi yollara başvurmağa kendilerini zorlayan Hükümetler başda bulunmayınca, büyük iş çevreleri bu sağlıklı yollara başvuracak yerde, genellikle mamullerin ve hizmetlerinin fiyatlarına zam yapmak, kâr marjlarını o şekilde yüksek tutma, hattâ büsbütün yükseltme yoluna gitmektedirler.
 
Büyük iş çevreleri, sağlıklı bir ücret ve fiyat, sağlıklı bir üretim ve pazarlama politikasına yöneltecek yerde, o çevrelerle bir doğrultuda hareket eden Hükümetler de, gerek toplu sözleşmelerle işçilere gerek personel reformuyla memurlara verdikleri zamları, Devletçe üretilen mal ve hizmetlere büyük zamlar yaparak çıkarmaktadırlar. Daha rasyonel ve tutumlu, daha az israfçı bir yönetim kurmayı, iktisadî kamu kuruluşlarına modern işletmecilik anlayışını getirmeyi düşünmemektedirler.
 
Ayrıca gerek büyük iş çevreleri gerek bu Hükümetler, tarımsal ürünlerin taban fiyatlarına zam yapmak zorunda kalındı mı, bunu da, gene mamül fiyatlarına aşırı zamlarla telafi yoluna gitmektedirler. Daha adaletli bir tarım destekleme politikası uygulamayı, tarımda aracılık ve kredi düzenindeki bozukluktan ileri gelen verim düşüklüğüne ve maliyet yüksekliğine çözümler arayıp bulmayı düşünmemektedirler.
 
Öylelikle, ücret zammı olarak veya taban fiyat olarak halka verilenler, halktan çok daha fazlasiyle alınıp büyük sermaye çevrelerine aktarılmaktadır.
 
Hayat pahalılığının kasıtlı olarak arttırıldığının bazı somut örnekleri gözler önündedir... Türkiye’nin demir-çelik üretiminin ne kadar olacağı, bu maddelere ihtiyacının ne kadar artacağı kesin rakamlarla bilinirken, ve üretimle ihtiyaç arasındaki açığı dışardan getirebilmek için elde sınırsız döviz olanakları varken, bu ithalâtın aylarca geciktirilmesi, demir-çelik stoku yapabilme imtiyazına sahip bazı varlıklı kişilerin kazançlarını büyütmek için başvurulan kasıtlı bir tertipten başka şeye yorulamaz. Bu yoldan bir süre için yaratılan sun’î darlık, halkın sırtından, bir avuç insanın, birkaç ayda, milyonlarına milyonlar katabilmelerini sağlamışdır. Bu kolay ve adaletsiz yoldan servet artışı ise, inşaat maliyetlerini büyük ölçüde yükselterek hayat pahalılığını büsbütün kamçılamıştır.
 
Pirinç darlığı ve bu darlıktan yararlanarak, bazı aracıların, üreticiye ödenenden üç misli yüksek fiyata pirinç satabilme olanağını bulabilmeleri de bu türlü bir sermaye birikimi politikasının sonucudur.
 
Kısırlaşan Ekonomi
 
Geniş halk topluluklarını yoksullaştırmak ve sömürmek yoluyla sermaye birikimini hızlandırma ve tekelci sermaye gruplarının elinde yoğunlaştırma amacını güden bu çağdışı ekonomi anlayışı, ekonomide hızlı gelişmeye ve büyük genişlemeye yol açabilecek bir dönemde Türk ekonomisinin gitgide kısırlaşması sonucunu doğurmuşdur. Halkı yoksullaştırma ve halkın tüketim gücünü kısma pahasına belirli ellerde sermaye birikimini hızlandırma politikası, tüketim sanayii yönü çok ağır basan sanayimizi de, giderek, bir pazar daralması içinde boğmağa başlamışdır.
 
Öte yandan, hızlı hayat pahalılaşması, halkın tasarruf yapmasını hem zorlaştırdığı hemde kârsızlaştırdığı için, Türk halkının belirgin ve sağlıklı bir niteliği olan tasarruf eğilimi de gitgide baltalanmaktadır. Böylelikle, Türkiye’de uygulanmak istenen çağdışı ilkel kapitalizm kendi kendiyle de çelişkiye düşmüş olmaktadır.
 
Bu tutumun gözle görülür, elle tutulur duruma gelen olumsuz sonuçlarından ders alınacak yerde, onu daha da ileri götürme eğilimleri ve tertipleri ortadadır. Örneğin, 1973 seçiminden sonra Adalet Partisi, kendi başına veya ayni doğrultuda bir partiyle birlikte yeniden Hükümet kurma olanağını bulursa, hazır bekleyen teşvik tedbirleri ve büyük mağazalar tasarıları hemen yasalaştırılacaktır ve tekelci büyük sermaye büsbütün kayırılacaktır. Bundan, dar gelirli halk toplulukları kadar, küçük ve orta boy işletmeler de zarar görecektir. Türk ekonomisi, ve giderek Türk Devletinin yönetimi, büyük yabancı sermaye ile işbirliği yapan tekelci sermaye gruplarının tümden eline geçmiş olacaktır. O zaman ekonomimiz büsbütün kısırlaşacağı, sosyal adalete büsbütün ters düşüleceği gibi, artık Türkiye’de demokrasiyi de, 12 Marttan sonraki yozlaştırılmış, budanmış hâliyle bile yaşatmak bir hayal olacaktır.
 
CHP’nin Sosyal Adaletçi ve Dengeli Kalkınma Modeli
 
Türk ekonomisine, Türk halkına ve Türk demokrasisine yönelen bu büyük tehlike karşısında, Cumhuriyet Halk Partisinin, sermayeyi sınırlı ellerde yoğunlaştırıp o ellerle yatırıma yöneltme yerine, öncelikle üretici halkın ve çalışanların eliyle yatırıma yöneltmeyi öngören tutumu, büyük önem kazanmaktadır. CHP’nin kendi demokratik sol doğrultusundaki bu tutumu, ekonomimizdeki daralmayı sona erdireceği, halkta belirginleşen tasarruf ve yatırım eğilimini azamî ölçüde değerlendireceği gibi, hızlı kalkınma ile yaygın sosyal adaletin bir arada gerçekleşmesini de sağlayacaktır. Üstelik, halkın ekonomik gücüyle birlikte yönetimdeki ağırlığını da arttıracağı için, demokrasimizi de daha sağlam bir tabana oturtacaktır.
 
Bu bakımdan, CHP’nin Türkiye gerçeklerine uygun olarak oluşturduğu gelişme modeliyle, ekonomik kalkınmanın, sosyal adaletin ve özgürlükçü demokrasinin -biri öbürüne feda edilmeksizin- nasıl bağdaştırılacağının, 1973 Seçim Bildirgesinde daha açık olarak ortaya konulmasında yarar görülmüştür.
 
Halk-Devlet İlişkileri
 
Türk halkının, artan geçim zorluğundan ve yoksulluktan, sosyal adaletsizlikten ve   kısıntılarından duyduğu sıkıntıların yanı sıra, Devlet yönetiminden, adalet düzeninden ve sağlık hizmetlerinden şikayetleri de devam etmektedir.
 
Halkın günlük yaşamında ve Devletle ilişkilerinde önemli yer tutan bu alanlarda, demokrasinin şimdiye kadar, halkı tatmin edici düzelmeler sağlamış olması gerekirdi, Böyle düzelmelerin sağlanamamış olması, giderek, demokrasiye duyulan inancın sarsılması sonucunu da doğurabilir.
 
CHP, halkı daha mutlu kılmak, halkla Devleti yabancılaşmadan kurtarıp bütünleştirmek ve demokrasiye inandırıcılık kazandırmak bakımından, yönetimi, adaleti ve sağlık hizmetlerini halk yararına işler duruma getirmenin zorunlu olduğu kanısındadır. Onun için, CHP’nin 1973 Seçim Bildirgesinde bu konulara da ağırlık verilmişdir.
 
İç Güvenlik
 
Ülkede iç güvenliğin ve asayişin demokratik hukuk devleti kuralları içinde ve etkin biçimde sağlanması, yalnız yurttaşların huzuru bakımından değil, rejimin esenliği bakımından da zorunlu hale gelmiştir. O nedenle, CHP’nin 1973 Seçim Bildirgesinde, iç güvenlik sorunları da, gerek huzur gerek rejim açısından, demokratik bir anlayışla ve önemle ele alınmıştır.
 
Kamu Hizmetleri
 
Türk toplumu, gerek dünya görüşü gerek ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkileri bakımından açık toplum aşamasına geçtikçe, o arada köylünün pazar ekonomisiyle ilişkileri arttıkça, halka dönük kamu hizmetlerinin sağlanışındaki yetersizlikler, dengesizlikler ve adaletsizlikler, halkımızı eskisinden daha çok tedirgin etmektedir.
 
Pazar ekonomisiyle temas kuran ve modern tarım, modern meyvacılık, sebzecilik yöntemlerini öğrenmeye başlayan köylüler bilmektedirler ki, küçük bir devlet yatırımıyla yörelerinin sulama olanakları değerlendirilirse veya kendilerini yakındaki büyük merkezlere bağlayan yollar yaz-kış ulaşıma elverişli kılınsa, ya da yiyeceklerinden içeceklerinden kesip bir araya getirdikleri tasarruflarını bir küçük fabrikada değerlendirebilmeleri için köylerine bir an önce elektrik getirilse, hem kendi kazançları hem de Türk ekonomisine katkıları birden bire büyük ölçüde artacaktı. Türk köylüsü artık, yoksulluğun kendisi için de ülkesi için de kader olmadığım anlamışdır, ama yoksulluk çenberini kırabilmesi için gerekli olanakların kendisinden esirgendiğini görmenin ıstırabı içindedir. Hele bu olanakların, seçimler öncesinde bir oy pazarlığı aracı hâline getirildiğini görmek, köylüde büyük kırgınlık, küskünlük uyandırmaktadır.
 
Öte yandan tarımın ve köylünün ihmal edilmesi sonucu şehirlere büyük ölçüde akın etmek zorunda kalan yurtdaşlarımız, gözleri önündeki uygâr yaşantı olanaklarından yoksun kaldıkça, susuz, ışıksız yolsuz mahallelerde oturmak zorunda bırakıldıkça, onlarda da Devlete karşı kırgınlık ve küskünlük artmaktadır.
 
Halkın Hakkı Halka Verilecek
 
Türkiye, bir hamlede bütün bu kamu hizmetlerini bütün yurttaşlara ve bütün yurt köşelerine ulaştırabilecek güçte olmayabilir; fakat Türkiye’nin gücü, olanakları ve kaynakları iyi değerlendirilirse, adaletli ve verimli biçimde kullanılırsa, şimdiye kadar sağlanandan ve öngörülenden çok daha kısa bir sürede, kamu hizmetlerini yurda dengeli olarak dağıtma yolları bulunabilir. Bunu sağlamak için, halkçı bir kamu hizmeti anlayışını ve çağın gereklerine uygun yeni bir ekonomik örgütlenme ve yerleşme politikasını oluşturup uygulamak, Devlet yönetimindeki israfa son vermek ve halkın üretiminden emeğinden ve vergisinden biriken kaynakları, tekelci sermaye çevrelerine aktaran bir adaletsiz politika yerine, HALKIN HAKKINI HALKA VEREN BIR POLİTİKA izlemek yeterli olacaktır.
 
CHP’nin 1973 Seçim Bildirgesinde böyle bir politikanın esasları da yer almaktadır.
 
 
Bildirgedeki Tekrarlar
 
Bildirgede öngörülen tedbirlerden bazıları birkaç yerde tekrarlanmaktadır. Bunun nedeni, bir bölümü veya bölüntüyü okuyanların, o konuyla ilgili bütün tedbirleri bir arada bulabilmelerini sağlamaktır.
 
 
 
 
EKONOMİK DÜZEN
 
Bildirgenin bundan sonrası için:
 
 
 

 

 

 

AdaptiveThemes