Skip to content

ALİ MERT: Kemal Özer için - 'Ölümden Özdeşliğe'

10 Ekim 2009, ekleyen Ali Mert

Ağır yazılarda, sona doğru yaklaşan Kavram Karmaşası tefrikasına kısa bir ara verip, Kemal Özer'in ölümünün ardından kaleme alığım, Sözcükler dergisinin Eylül-Ekim sayısında "yer darlığı" nedeniyle "kırpılmış sürümü" yayınlanan yazımın, tamamını paylaşıyorum..

 

Gün olur söze yazılır da, böyle yazdırılmaz ki ağabey…
 
Ölümden özdeşliğe
 
Ölümün kesinliği, keskinliği, koparıcılığı ve sarsıcılığına karşı ne kadar direnebilir ki bir insan? Bir “direnç ozanı”nın ansızın gidişi, ne yönde etkileyebilir sevenlerinin ölüme karşı direncini?
 
Direnç dediğimiz, duygu ve bilinçle atmaz mı ilmeklerini, bugünün yoksunluklarına karşı yarının varsıllığı ile örmez mi ağlarını? “Artık var olmama”yı kabul etmek bir yanı, “bundan böyle var kılmak, yeniden var etmek için neler yapılabilir” diye düşünerek üretmeye çalışmak bir başka yanı.
 
Oysa ölümle ilk karşılaşmada, direnç bile yok ortada. “Var olmama”yı kabul etmediğiniz, ona isyan ettiğiniz gibi, “yeniden var etme”yi de o kadar uzaklarda görüyorsunuz ki, yoksunluğun dipsiz kuyusundasınız sanki. Acıdan gayrı hiçbir duygu yoklamıyor zihni ve bedeni; keskin ve ani kopuşun derin hüznünden başka hiçbir şey hissetmiyorsunuz sanki. Ölümün kesinliği hemen yanınızda, soluğu sizi de sarıyor gibi.
 
Zamanla, beden kaybolur ve soğurken, düşünceler yoğunlaşıyor ve ısınıyor. “Yeniden var etmek”, uzaklardan gelip size yaklaşıyor; “var kılma”nın kıvılcımları daha sık çakıyor; yarının düşüncesi, bugünün duygusuna üstün gelmeye başlıyor; böylece, “var olmama”yı da aşabileceğinizi düşünmeye başlıyorsunuz.
 
Hani şu hepimizi rahatlatan, bir bakıma ölüme karşı korkumuzu yenmemize olanak tanıyan, “sen varken ölüm yok, ölüm varken sen yoksun” sözünü hep bilsek de; başka bir şey daha düşünüyoruz elimizde olmadan: “Varlık – yokluk derdinde, ölüm hep hayatın içinde yine de.”
 
Birey olarak ölümü hiçbir zaman yenemiyorsunuz sonuçta. Ancak bir düşünce/yazma eri ve duygudaş olarak, bir geleneğin sürdürücüleri olarak, yazılanları/eserleri daha çok paylaşma çabasının, mirası güncel tutma gayretinin bir nöbetçisi olarak belki de, ona karşı direnebileceğinizi hissediyorsunuz.  
 
Direnci yeniden var ediyorsunuz. Önce O’na rağmen, gençliğinde gördüğü kara düşlere rağmen; sonra O’nunla birlikte, kara düşlerini kovalayan direnciyle:
 
“Hele ölüm. Beni müthiş korkutuyor. Mutlaksız dünyanın mutlak sonu! Son günlerde gazetelerde Malaparte’nin ölümünü okudum, sinirlerim bozuldu. Geceleri sıçrayarak uyandım. Kitaplar okudum. Kitaplar yazmak ateşiyle yandım. Ölüm, sokaklarımda kol geziyordu (…) Evet ölümden korkuyorum. Mutlaksız bir dünya diyorum. Odamda, masamın üstünde şunlar yazılı: ‘İnsanın ölümlü bir yaratık olduğu doğrudur; ancak, direne direne ölelim, alınyazımız yokluksa, bunun haklı olduğunu kabul etmeyelim.” (1)
 
“Dur daha nereye” diyorsunuz hemen. Hem “azalarak yaşayanlardan değil, çoğalarak ölenlerden” olacağın, bir 53 yıl var daha; çoğalınca, çoğaltınca yenebiliyoruz ölümü yalnızca.
 
“Yenilmeme direnci”nden, “yenme istenci”ne bu geçiş sayesinde, sınırlamayan sevdaları arayana ve yazana, ölümün sınırlarını kaldırarak yaklaşıyorsunuz zamanla.
 
Onun dinginliğine, yalınlığına, duruluğuna doğru meyletmeye başlıyorsunuz coşkuyla. Durulukla coşkunun, kavgayla inceliğin nasıl yan yana düştüğünü anlamayanlara inatla.
 
Hiç kimse tutmazken “gül yordamı”yla elimizden tutan bazı sözcükler, içimize de giriyor, “yüreğimizi bir cam gibi çizip” aklımıza da doluşmaya başlıyor zaman aktıkça: Bağlılık, dürüstlük, bükülmezlik, onur, sorumluluk, toplumculuk, doğruculuk, verim, direnç, duyarlık, tanıklık… Yok, tek başına tanıklıkla değil, onun edilgenliğini aşan bir eylemlilikle oluşturulan etkin birikim… Ve tabii ki yaşam, ille de yaşam. 
 
Ya da onun “ağabey” dediği iki kişiden, Fahri ve Kadir ağabeylerden söz ederken belirttiği gibi: “İnanç uğruna baş koymuşluk, pişmanlıkla noktalanmayan adanma, özveri, üretkenlik, alkışa gönül kaydırmama, doğru bildiğini yalnız ağzıyla değil tüm yaşamıyla savunma, şiiri yenik düşürmeme… Bunlar kim bilir daha ne kadar çoğaltılabilir. Oysa bir teki bile başlı başına bir değer ve bir insana ağabey demeye yeter, gerçekleştiğini görürsek.” (2)  
 
Peki ya şunlara ne dersiniz ağabey: “Satışı olmayan bir yardımseverlik, eleştirel gözle bakabilme anlamında bir külyutmazlık, çıkar gözetmeksizin birikimini ortaya koyan bir açıklık…”
 
Sanırım, “yeter artık bu kadar sıfat ve gevezelik, fiile geçelim, eyleme geçelim” dersiniz.
 
Evet, ağabey, geçelim geçmesine de, kusura bakmayan, tam da dediğiniz gibi; “O kişinin yaşamı borçlandıran bir yaşamsa, ölümü de özdeşlik yaratıyor insanda”.  
 
O halde, evet, geçelim eyleme, ama özdeşleşmek de onun içinde…
 
Şimdi Kemal ağabeyle ve dolayısıyla onun ağabeyleriyle ve onların ağabeyleriyle… özdeşleşme zamanı değil mi? Borçlandırmadınız mı hepimizi? İki ağabeyinizi anlatırken, Kemal ağabeyi de anlattığınızın, “borçlandıran özdeşlik”in gerçek bir özdeşliğe dönüştüğünün farkında mısınız peki:
 
“İnsan yüreğini sımsıcak kavramayı başaran bir gerçekçilik hemen göze çarpıyor onda. Eleştirilerinin dozu ne kadar acı olsa, sevecenliği, hatta hoşgörülü bir gülmeceyi elden bırakmıyor. (…) Ozan kimliği, yalınlığın lirizmiyle toplumsal kökenli duyarlığın bileşiminden oluşuyor.”  (3)
 
“İnsan başkası için yazarken, başkasını anlatırken, bu kadar mı kendisini anlatır, bu kadar mı benzerlik olur” dememek için, “özdeşlik” diyoruz biz de. Zaman zaman özdeşleştiğiniz ağabeylerinizle/ağabeylerimizle kendinizi de oluşturdunuz neticede. Sırayı ve görevi bize devrederek, gitmediniz aslında hiçbir yere…
 
Buradayız hep; ölümden özdeşliğe…
 
 
*          *          *
 
Arada şaşırarak, doğrudan seslenmeye başladığıma göre size ve sizli-bizli konuşmamızı kabul etmeyeceğinize göre, artık geçebilirim sanırım, “gönderemediğim mektubuma” ya da “bendeki görüntünüze”, izninizle (4)…
 
Merhaba ağabey,
 
Sen gideli beri, kalanları nasıl toplayacağımın şaşkınlığı içinde, günlüğe sarılıp – öyle ya sarılamayacağım artık e-mektuplara, çatçut konuşmalarımıza ve telefona – karalıyorum bir şeyler durmadan oraya buraya. Ama şimdi tutup günlükteki “sıcak” notlarımı yazıya dönüştürsem, Kemal ağabeye yakışmayan bir “ağlaklık” çıkacak ortaya diye de kıvranmaktayım. Ne dersin, neylersin, ne yapayım?
 
Yakışır mı hiç ağlamak kavgaya, bizim kavgamıza? Yüreğine onun - Fahri ağabeyin deyişiyle - insanın yüreğini bir cam parçasıyla çizebilen şiirlerin arayışına? Yakışır mı hiç sulu gözlü bir veda ustaya?
 
Yakışmayacağına göre, izlerini silerek gözyaşlarının, dönüştüre dönüştüre aktarmaya çalışayım yazılanları buraya. Hey Ozan, ne yazmışım baksana:
 
Ve Şair gitti, Şairim, Şairimiz gitti. Kızacak şimdi, Ozan derdi.
 
Ağabeyim gitti, Taviani kardeşlerden arak “babam ve ustam”, arkadaşım gitti. İncelik gitti, nüktedanlık gitti. Kelimeler gitti diyeceğim ama diyemem, kaldı onlar, gülün yordamınca; “Elini tutmadı onların da hiç kimse / Kelimelerden başka”
 
Kemal ağabey sen çok yaşa, kelimelerin avucumda, Haznedar’a koştum son bir kez dokunmak için parmaklarına. Soğuktu ama akıyordu kelimeler parmaklarında, oradan da durmaksızın, soluklanmaksızın, bütün bedenin ve alnın boyunca. Hatırlarsan, “Emek kardeşliğinin rüzgârı bir daha eksilmemişti alnımızdan” yazmıştın kitabını imzalarken, “sevdalı bir buluşma”dan hemen sonra…
 
“Durmaksızın, soluklanmaksızın” dedim ya, durman gitti, oturman, kalman, soluman gitti. Soluğunla da şekillendirdiğin sözler nasıl kaldı peki?
 
Temel söz bellediklerin örneğin. Şairin şiarı olur mu sahi? “En son umut ölür”, bir. “Yaralı bir kaplanın sırtına binen, bir daha inemez”, herhalde ikidir. İkisi de burada.
 
En son umut ölür sahiden. “En son” ama. Emeğin, sorumluluğun, umudun şairi gittiğinde, emek, umut ve sorumluluk burada kalır o halde, epey var daha çünkü “en son”a.
 
“Bu kavga en sonuncu kavgamızdır” dediğimiz enternasyonal kurtuluşumuzu var edemedik ki daha. Dünyanın farklı ülkelerinden toplumcu ozanlar, havaalanında karşılandıktan hemen sonra bir evin bir odasına toplandığında, birbirleriyle konuşacakları ortak bir dil yoksa ve tercüman da henüz yoldaysa, ne yapabilirlerdi ki, kendi dillerinden yüksek sesle Enternasyonal okumaktan başka? (Kimin eviydi ağabey, ne güzel, ne esaslı bir hatıra...)
 
Anılar bir yana, kavganın her gün atan o sıcacık yüreği diğer yana. “En sonuncu kavga” için enine boyuna çalışırken, eksildim, eksildik ama çoğalmak ve çoğaltmak şartıyla; umudu ve sorumluluğu çoğaltmak inadıyla.
 
Anıların ve kavgaların, gidenlerin ve kalanların ayrıntılarına girmemek mümkün mü peki? En son buluşmada ima da ettiydin; bir türlü yapamadığımız Babıali gezisi gitti. Tanıklıkları kayda geçirme hayalimiz, yanlarına uzun uzun cümlelerini, cuk oturan sözcüklerini de alıp gitti. Onlara verdiğin, onlara kattığın anlam, sokaklarla birlikte burada kaldı tabii.
 
Ya şiirinin yalınlığı, arılığı, duruluğu. Ya söylediklerinin/ürettiklerinin içtenliği, derinliği, genişliği, gider mi?
 
Ama bedenin gitti, acemice çırpıştırdığım şiirdeki gibi:
 
Kocaman ağabeyim sığamadın hiçbir yere,
Koca şair sığar mı sahi, öyle kapalı, havasız, karanlık yerlere
Can Yücel’in torununun dediği gibi, “nereye ekerlerse, nereye dikerlerse seni”
Güneşi oradan alacaksın herhalde. Bedenin gitti, güneşin kaldı bizimle.
 
Amma kocamanmışsın be ağabey, amma ağır ve uzun. “Şiirini başka şiirlerden değil yaşamdan devşiren”, “Bir şey olmaya değil, bir şey yapmaya çalışan”, “Söz geldi sorumluluğa dayandı” diyen bir büyük şairin, bendeki ve herkesteki görüntüsü böyle zaten; uzun mu uzun… Sığmıyor işte hiçbir araca, yatağa, morga, ona buna… Haydi o halde sokağa. Söz geldi, dayandı sokağa.
 
“O gün”den iki gün önce, düğün için TGC lokaline gittiğimizde, son kez sokağı tattığımızda birlikte, 1965’ten itibaren Şiir Sanatı dergilerini verdiydin elime. İlk yazı, ilk başlık, “Niçin şiir dergisi”. Hâlâ öyle. Okuyacağız yeniden ve yeniden şimdi. Kaldı onlar bizimle. Yalnız, dergiyi karıştırınca sorduğum “Kim bu Anıl Meriçelli” sorusuna yapıştırdığın Toriçelli esprisi, bu espriyi yaparken dudağının kenarının büzülüvermesi, gözlerinin ışıyıvermesi, onlar gitti.
 
Çok şey kaldı ama. En son, bir “Sevdalı Buluşma”mız, bir “Temmuz İçin Yaralı Semah”ımız mesela. 16 Nisan 2005’te “buluşma”yı imzaladığında, “emek kardeşliğinin rüzgârı bir daha eksilmedi alnımızdan, dizesinin çağrışımıyla” diye yazdığını söyledik ya biraz önce; Yangın Şiirleri’ni de “Torunum Yalçın’a” diye, daha kendisi doğmadan imzaladığına göre, estirir durur bu rüzgâr, uzun uzun ve delice.
 
O rüzgârı fırtınaya dönüştüren, icabında bizi bile savuran yol erlerini düşün şimdi. Ömrü kısa kelebekleri…(5)  Ne çok sözcük var sahi; ne çok insan olacak peşlerinde. Ne çok olacağız. Peşinden koştuğumuz, tutup bıraktığımız, açıp kapattığımız, yapışıp sarıldığımız, mücadeleye çattığımız, ne çok insan; birlikte yürüdüğümüz ve yürüyeceğimiz ne çok yol.
 
Bakılanı görünür kılan bir şiirle
Şiire yazılamazsa, “gün olur söze yazılır” deyişinle
Derinlere işleyen bir anlayış ve anlatışla
Hep yaşayacaksın aramızda.
 
Olmadı mı ağabey? Peki ya şu en son buyurduğuna ne demeli:
 
Nakş-ı sun’un remz ider hüsnünde ruyet perdesi
Hace-i hükm-ü ezeldendir hakikat perdesi
 
Nasıl da genç bir ihtiyarsın, nasıl da ihtiyar bir gençtin; şiirinde hiç kullanmadığın eski sözcükleri, sohbetinde cebinden çıkarıp durmandan anlayabilirdim. Taş hep gediğinde, çat çut sohbetlerimizin orta yerinde, sözlüğe bakıverirdim. Hazırcevaplılıkla, görüş ve duyuş inceliği hiç bu kadar iç içe geçer mi, şaşırıverirdim. (Serzenişin yeri mi şimdi;  yazarkenki sözcük seçimlerin ve inceliğin ile günlük sohbetindeki muzipliği keşke daha iç içe geçirseydin…)
 
Sadede gelelim dilersen ağabey. Sen gittin. Senin gittiğin eve benim koşturmam kaldı ama.
 
Hep sevinçle koştuğum evine, acıyla koştum bu defa. Masana baktım önce, o dokunulamaz dağınıklığına. Şiirlerinin taze taze Danca’ya çevrilmiş hallerine baktım sonra. A4 çıkışlarını alıp en tepeye koymuşsun onları, şiirlerin görünümünü ve “ses birikimi”ni kontrol etmek için sanırım, yoksa Danca da mı bilirdin! “Dili bilmek” derken belki “dinlemek”ten de söz ederdin.
 
Kitaplarını redaksiyonu ve düzeltisiyle, her şeyiyle bitirdikten sonra, bir de yüksek sesle okurdun ya, belki de yapmışsındır bu “kaçıklığı” bir de Danca’da.
 
Masana bakmaya devam ettim sonra: Dosyalarına, gazetelerin köşesine aldığın son notlara, belli belirsiz karalama ve işaretlerin sende yaratmasını umduğun çağrışımlara…
 
Ozanlığına, baktım ve bakacağım daha. Odanda, çalışma masanda, kitaplarının arasında, sokakta, meydanda, kavgada, umutta. Sürekli işlenip gelene sunduğun yeni kabartmalarla birlikte büyüyen “20. Yüzyıldan Duvar Kabartmaları”nla ve onca tanıklığınla daha buradasın nasılsa. (6)
 
Sonra içeriye, çalışma odana bir hırsız gibi gireyim dedim. Vazgeçtim, Georgina’dan izin alıverdim. Bilgisayar masana baktım ağabey, dokunamadım hiçbir şeye. Georgina da dokunmamış, ne gözlüğüne, ne saatine, ne defterine. Hepsi bıraktığın yerlerde.
 
Notların ortalıkta, son aldığın çıkışların da, “Kocaeli’nde sosyalizm ve işçi sınıfı paneli” yazıyor en üsttekinin başlığında. Altında onlarca sayfa daha. Ne çok çıkış almışsın ağabey bu arada, alışamamışsın demek ki “ekrandan okuma”ya.
 
Sen Sehergül’ün odasına “girdiğinde” neler hissettin peki? Ya da o odayı hiç içine girmeden tüm ışığıyla, Temmuz Yangını’nda kaybettiğimiz Sehergül’ün dokunuşlarıyla nasıl betimledin? (7) Dokunduğu kalemi, ellerinin o kaleme uzanıverişini, gözlerindeki titreşimleri, tüylerindeki ürperişleri nasıl hissettin?
 
Bir kez daha sorarsak; bir şiir bu kadar duru iken, aynı zamanda nasıl bu kadar coşkulu? Lirikliği “kalıba sokmaya” çalışanlara inatla. Hiçbir zaman anlamadıkları, “çağrışımlara dayalı kurgucu bir şiirle, toplumsal duyarlıklara odaklı yalın bir şiirin lirikliğinin ayrı ayrı karşımıza çıkma olasılığı”yla.
 
Neyse, soyutu bitirelim, somuta geçelim:
Georgina'nın hiç dokunmadan bıraktığı masanda, başucunda, daha doğrusu bilgisayar ucunda, bir küçük kağıt duruyordu, onca kalabalığın arasında, en üst sırada. Yapmakta olduğun, yapacağı son işleri hatırlamak için bıraktığın, yarım kalmış bir not kâğıdı...
1) Günlükler / Hayal (demişsin. Hayal yayınevi günlükleri yayınlayacaktı, 2001-2007 dönemi olmalı, yazışmalarımızdan kontrol etmeliyim.)
2) Şiirler / Kırmızı (demişsin. Kırmızı yayınları bütün şiirlerini yayınlayacaktı. Yoldadır sanırım.)
3) Veysel'e yanıtlar (demişsin. Veysel Çolak'tır sanırım, dergi için söyleşi ya da soruşturmaya yanıtlar olabilir, ilettin mi bilmem ki.)
4) Nâzım-Brecht (demişsin. Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde bir sunuş yapacaktın. Yaptığını anladım.)
5) Nâzım konuşma (demişsin. Demek bir sunuşunu daha vardı. Yapmalısın.)
6) Bozan'a Liste (demişsin. Bunu bilemedim.)
7) 
Ve maalesef boş bırakmışsın yediyi. 
Boş bıraktırmış yüreğin yediyi. 
Geçelim. Başucundaki kitaplara geçelim şimdi:
Hemen bilgisayarının yanına öyle bir dizmişsin ki,” son dönemde çalıştıklarım da bunlardır, her zaman danıştıklarım da bunlardır” diye bağırıyorlar sanki.
 
Sözcükler’in Temmuz-Ağustos sayısında anlattığın o “özel” Üvercinka, (Kusura bakma, sayfalarını çevirdim, resimleri kontrol ettim, dokundum ona.)
 
Sait Faik’ten Lüzumsuz Adam (Hani şu kiracı/öğrencinin Aksaray’daki evinizde unuttuğu ve seni edebiyata başlatan, yazın dünyasına fırlatan.)
 
Eski basımlarıyla Fahri Erdinç’ten kitaplar: Ali’nin Biri, Türkiye Hikâyeleri, Diriler Mezarlığı ve Canlı Barikat (Fahri Ağabey zaten hep yanında idi, bu eski basımlarının yanında Yordam’dan yeni basımlarını da görmen ne kadar iyi).
 
Ve diğerleri: Aziz Nesin - Türkiye Şarkısı Nâzım, Ülkü Tamer - Yaşamak Hatırlamaktır, Pablo Neruda – Yaşadığımı İtiraf Ediyorum, Attila Jozsef - Winter Night…
 
Ve tüm şiir kitapları Kemal Özer’in. Eski kitapları tarıyor, yeni bir derleme hazırlıyormuşsun, öyle duydum. En tepede Kimlikleriniz Lütfen, hemen altında Kavganın Yüreği… Aralara yer gösterici kağıtlar konmuş, Kemal ağabeyim gitmiş, onları orada unutmuş.
Neyse, odandan çıkalım artık ağabey, seni yalnız bırakalım, çalışacaksın.
Salona bir komşu teyze gelmiş, yaşlıca, başı örtülü; bak edepsize yatak odana da girdi şimdi, hatta su döküyor yatağına… Bir an önce, karşılayıp uğurlayalım onu da, dağınık bir şiir parçasıyla:
 
Komşu hacı teyze
Nedense su serptikten sonra
                                   yatağına,
Nedense, “7 gün açık kalacak bu” dedikten sonra
                                                           odanın ışığına,
- sen olsan ne güzel dalgasını geçerdik bu hurafelerin ama –
Bir kenarda ağladığımı anlayınca
“Metin ol evladım” dedi, “siz sürdüreceksiniz.”
Öyle ya, biz sürdüreceğiz ağabeyim
                                               Hepimiz Kemal Özer’iz…
 
Yine de son yıllarda yakınlaştığın/ yakına aldığın sürdürücü kardeşlerin için, ayrı bir ayraç açabiliriz. Hatta utanmadan, şiirimsi bir parça daha yumurtlayabiliriz:
 
Efe, Cansu, Cenk, Nihat, Ali;
usta size el verdi.
Büyük sorumluluk;
sakın unutmayın, utandırmayın…
Üretkenlik en başta,
Hiç yitmeyen bir toplumcu duyarlıkla
                                    durmaksızın üretin.
Adını, sanını da boş verin;
eşitlik için kavga verin
Kemal Özer’den hizaya gelin…
 
Sen, gün olur söze yazarsın da ben şiire yazamaz mıyım? Tamam, olmuyor, farkındayım. Bir de yazıyla, bir de alıntıyla anlatayım:
 
“İnsanları oluşturmak, oluşumlarına yardımcı olmak, bunun içine ruh mimarlığını da bir öğe olarak katmak” diyorsun ya ağabey, Fahri Ağabey’le Özdemir İnce’den bahsederken, Bulgaristan Mektupları’nda…(8) Bizler için, toplumcu duyarlığı bilenmiş yazarların yeniden oluşumu için ortaya koyduğun yoğun emek, incelikli ve ilerletici uyarılar, ruh mimarlığı… bunlar da aklıma düşüyor durmaksızın, arkadaşça, kardeşçe, yoldaşça…
 
Bitirirken, verdiğin, verdiğimiz bir sözü de hatırlatayım:
 
2009 verimi için söz vermiştik hani. Söz verdiydik, söz verdiydin ama hep ima da ettiydin; “bilmem ki vakit yeter mi” dediydin. Ben “Baba-bebe” kitabını bitirip “Boktan kitap”a öyle başlayacak, sen doğrudan “Haziran kavşağı”na yoğunlaşacaktın. Hani şu 1980’den beri beklettiğin. (9)
 
Bekletmek mi?
 
“Finişim seri ve güçlüdür” derdin ama “finiş”e varana kadar şiirlerini tasarlamakla, tasarını derinleştirmekle uzunca bir zaman geçirirdin. Şimdi tasarılarını da aldın gittin, zamanı bize mi verdin?
 
Zaman hepimizin.
 
Ağabey, onu bunu bırak da,
Sen şu ölümlü töreninde neredeydin, Allah aşkına,
Çırçır balıkları dediğin ufuksuz şairlerle dalga geçmek için
ne gerek vardı kocaman bir kutuya saklanmana?
 
Tamam, deneyimden gelen, gerçek tanışıklıklardan gelen bir şiiri hep önemsedin de, yazmak için illa tanışman mı gerekiyordu ölümle?
 
Anlamadığım son bir şey daha; bu yazıyı yayınlanmadan önce okuman için gönderemeyecek miyim ben şimdi sana?
 
İnan ben şiirleştirmiyorum yazılanları, kendiliğinden dönüşüyorlar belli bir forma. Baksana;
 
Cağaloğlu gezisini yapamadık ama, bildiğim kadarıyla bir Başmusahip Sokak var oralarda
                                                                       Hani şu Habora’nın anılarını yazıp alt üst ettiği
Hanın adı Beyazsaray olabilir mi, içinde de Uğrak Kitabevi
 
Komşusu Adnan Cemgil çok meşgul, Jean Christophe’u çevirmekte
Dile kolay dört cilt, usanmamış Romain Rolland bu kadar sayfayı yazıp bitirmekle
 
Devrimci gençler gelir, biraz aransa raflarda hemen bulunabilecek bir kitabı istemektedir
“Türkiye’nin Düzeni” olabilir
Oysa çeviriye ara vermemeli Cemgil;
başını daktilodan kaldırmadan “yan dükkana bakın” diyebilmelidir
İstikamet,
ya Yusuf Ziya Bahadınlı’nın
ya Kemal Özer’in kitabevi, değil midir?..
 
Uğrak, Kadıköy’e de uğradıktan sonra, yayınevi var galiba sırada:
Yoluyla yordamıyla
Gül yordamıyla
Şiir yayınlama aşkıyla
Suya yazılmasın diye düzünden düzülenler ayrıca.
 
Sen gittin, Yordam yürüyor hâlâ.
 
Farkındayım, çok uzattım, sanırım Dağlarca’nın ardından söylediydin; “ardından bir şeyler söylemek” isterken “koroya katılmamak, koroya kapılmamak” ne kadar zordur bilirsin. Dergilerde, gazetelerde yazanların işi çok zor olacak, hissedebilirsin.
 
Ama şunu söylemeden de geçemem. Damat Yüksel anlattı hem. Mezarlıktaki –“gömütlük” diye düzeltirdin hemen - bekçi de tanımış seni ağabey. “Bu Kemal Özer, şair Kemal Özer mi” diye soruvermiş. Sen olduğunu öğrenince, okurun olduğunu söylemiş. Bir keresinde TÜYAP’a aynı otobüsle gitmiş, sohbet de etmişsiniz. Şiirinin, yazdıklarının, “sokaktaki insan”la, gömütlükteki bekçiyle, emekçi kardeşlerimizle buluşması, o sevdalı buluşmanın gerçek olması, senin deyişinle “şiirlerin toplumsal dolaşıma çıkması” ne kadar güzel değil mi?
 
Elbet, halktan birilerine kulak vermenin sınırlarını da bilirsin.
Yaşar Kemal’ine varıncaya kadar, onca büyük yazar orada dururken
Bize “cinler”den bahsedip duran bir imam dinlettin ya son uğurlanmanda
Amma matrak herifsin.
 
Ben de dayanamadım, yine alkış başlattım ağabey. Öyle kuru kuru dualarla uğurlanmana razı ol(a)madım. Bu haltı Şükran Kurdakul’un cenazesinde de yediydim. Onu bire bir tanımazdım ama komitacılığını sen anlatmıştın. Orada da tanıklığını yapmıştım, ilk alkışı başlatınca, gerisi geliyor nasılsa… Seni tanıdım, yakından tanıdım, alkışsız bırakamadım. Sen olsan şimdi “ilk alkışçı” diye bir ad da takardın.
 
Unutmadan, TÜYAP onur kartın bende ağabey. “Beleş giriş” yapabileyim diye üç yıl önce verdiğin. Bende bir tane daha var, sende kalsın dediğin. Bundan sonra da ben o kartla giriş yapmaya devam ederim. Kapıda durumdan şüphelenip durdurmaya kalkarlarsa, “çekilin kardeşim, Ben Kemal Özerim” diyebilir miyim, özdeşleşebilir miyim? Olmadı, son TÜYAP’ta “Temmuz İçin Yaralı Semah”ı imzalarken sen, tezgahın önünden geçenleri “ödüllü şiirler bunlar” diye nasıl tezgaha getirdiğimi anlatıveririm. Ne iyi ettin, bu ödül keşmekeşinden, seçici kurulların çekişmelerinden de kurtuluverdin…
 
Hadi artık bitireyim; seninle bitireyim…
 
Bir izlenim, bir duygu, bir titreşim, bir kıvılcım, kor ve ateş parçası, bir çağrışım gelmeli, kendini yazdırabilmeli… (İzninle, ölüm olmamalı ama bu kıvılcım bir daha) Aracı olmalıyım sadece, o titreşimin başkalarına da geçmesine, o izlenimin başkalarıyla da buluşabilmesine.
 
Yıllar önce senin A. Kadir’in ardından dediğin gibi; “Onun ölümü, üretimin yarıda kalmasından duyulan üzüntüyü (de) getirdi”.
 
De ki, söylediklerine parantez içinde bir “de” kattım, kızmazsın değil mi?
 
De ki, parantezleri artırdım, Kadir’lerle, Kemal’leri karıştırdım:
 
“Evet, şaşkınlık vericiydi, ‘şimdi ne yapacağız’ dedirten bir ölümdü Kadir (Kemal) ağabeyinki. Şaşkınlığı atlatmamız, ‘ne yapacağımız’ı bilmemiz gereken bir ölümdü aynı zamanda. Üretimin yarıda kalmasıyla duyulan üzüntüyü, ürünlerin kendilerinde ve bizde yeniden üretim’e sokulmasıyla yenebiliriz. Ona ‘ağabey’ demeyi sürdürmek istiyorsak.”
 
Hoşçakal ve hoşgeldin Kemal (Kadir) ağabey…
 
 
*          *          *
Notlar:
 
(1) “Sanatçılarla Yazışmalar” içinde s. 131, Kemal Özer’den Erdal Öz’e 1 Ağustos 1956 tarihinde gönderilen mektuptan, Yordam Kitapları, Kasım 1999
 
(2) “Acı Şölen” içinde, Kemal Özer’in A. Kadir için yazdığı “Onun Ölümü Üretimin Yarıdan Kalmasından Duyulan Üzüntüyü Getirdi”- Nisan 1985 ve Fahri Erdinç için yazdığı “Gurbetin Yenemediği Yazar: Fahri Erdinç” – Aralık 1986 makalelerinden, Yordam Yayınları, Mayıs 1992 
 
(3) ) Yine, A. Kadir ve Fahri Erdinç’in ölümlerinin ardından kaleme aldığı makalelerden, “Acı Şölen”, Yordam Yayınları, Mayıs 1992
 
(4)  “Gönderemediğim Mektuplar”, “Bendeki Görüntüleri” ve “Gün Olur Söze Yazılır”, Kemal Özer’in düzyazılarını kaleme alırken gözettiği / var ettiği üç ayrı kategori.
 
(5) “Yol erleri”, “Ömrü Kısa Kelebekler” ve “Bakılanı Görünür Kılmak”, Kemal Özer’in son şiir kitabı Temmuz İçin Yaralı Semah’ın üç ayrı bölümü.
 
(6) “XX. Yüzyıldan Duvar Kabartmaları” Kemal Özer’in “Sevdalı Buluşma” ve “Temmuz İçin Yaralı Semah”tan önceki tüm şiirlerinin toplu basımını gerçekleştirdiği kitap. Eylül 2000, Yordam Kitapları. Son iki kitabının da içinde yer aldığı yeni bir “bütün şiirleri” kitabı, Kırmızı yayınlarından çıkacaktı.
 
(7) Kemal Özer’in Sivas yangınında kaybettiğimiz canlarımız için “suçüstü” kitabı Temmuz İçin Yaralı Semah’ta, “Ömrü Kısa Kelebekler” bölümünde Sehergül için yazdığı şiire gönderme.
 
Sehergül
 
Sürekli kilit altında odası
yaşadığı ne varsa orada kalacak
kim anarsa ona açılır o kapı
içindekiler ona görünür ancak
 
Parmak uçları sürekli orada
hâlâ üzerinde el işleriyle örgülerin
göz kapakları çeyiz sandığında hâlâ
sabahıyla kaç uykusuz gecenin
 
Sesi orada, çiçeklerin beklediği,
günaydın demek için her sabah yeniden
her birini ayrı ayrı okşayan sesi
her biriyle ayrı ayrı dertleşen
 
Sevgisi orada, bebek fotoğraflarının
yan yana gülümsediği duvarda,
yeğenlerini onlarla tek tek kucaklasın
ansın diye her birinin adını bir fotoğrafla
 
Kim geçerse o odadan bilsin ki
ne varsa dokunacak onun da eline
uçuşan o kelebek titreşimi sürekli
yeni bir harf olacak yüreğinin alfabesine
 
 
(8) “Bulgaristan Mektupları”, Fahri Erdinç-Kemal Özer, s. 154, Nâzım Kitaplığı, Ekim 2006
 
(9) Kemal Özer’in 15-16 Haziran kalkışmasını anlatacağı şiir kitabı yarıda kaldı. Kitabı uzun yıllardır düşündüğü, tasarladığı Fahri Erdinç’le mektuplaşmalarından hemen anlaşılıyor. 1 Ocak 1980 tarihli mektubunun sonunda şöyle diyor: “Külâhımı önüme koyup 1979’u düşününce verimli bulmamdım kendimi. Özellikle şiir açısından. 80’de ne yapıp yapıp tasarılarımdan birkaçını yola koymalıyım. Sıkı bir çalışmaya girerek. İlk ereğim, 16 Haziran olaylarının onuncu yıldönümü olmalı.” (a.g.e. s. 258)
 
Ne yazık ki 10. yıla yetiştiremediği gibi, 40. yıl sözünü de gerçekleştiremeden bizi terk etti. Yine de 30 Haziran tarihindeki ölümünün öncesinde, kendi internet sitesinde (http://www.kemalozer.net/) paylaştığı son şiir, 16 Haziran Akşamının Şiiri idi:
 
Hâlâ durur o akşam, belleklerinde,
mayalanır durur, birlikte bakmanın derinliğiyle,
önüne geçilmez coşkusuyla, birlikte yürümenin,
bir ağızdan söylemenin güzelliğiyle bir şarkıyı,
birlikte sahip çıkmanın bir öfkeye
bir hesabı birlikte ödetmenin
“düşen kalır, bırakın ağlamayı”
demenin kutsal ve hüzünlü aleviyle
yaşayıp durur o haziran akşamı.
 
Birlikte baktılar her şeye,
tek tek bakınca göremedikleri,
içine giremedikleri evlere baktılar,
bir yabancı gibi sığındıkları parklara,
bir ucundan geçip de yalnızlık çektikleri
koca koca alanlara,
tutamadıkları inceliklere baktılar
ellerinin nasırıyla,
kaçırılan değerlere baktılar, korunan bankalara.
 
Önlerine çıkarılan parmaklıklar
demirden değildi artık,
kendi sesleriyle konuşmuyorlardı
ağızlar karşılarında,
ve yerlerinde başka bir şey
dikilip duruyordu engellerin.
Yani korunan ve kaçırılan neyse
oydu yollarını tıkayan da,
üstlerine çeviren de oydu namluları.
 
Apaçık gördüler kim neyin hizmetinde,
gördüler kendi eğittikleri demir
düşman edilmiş ellerinin emeğine,
suyuna ter kattıkları çeliğin
gördüler çevrildiğini göğüslerine.
Ürettiği ne varsa, daha özgür,
daha yoğun, daha anlamlı yaşamak için,
esirgendiğini gördüler insandan
ve kavgasız elde edilemeyeceğini hiçbir şeyin.
 
Birlikte yaratılanı birlikte devşirip
evlerine dönenlerin o haziran akşamı
her sokağa çıkışları bir gerçeği belirtir:
Yaşamın güç ve onurlu kavgasında
omuz omuza olmak verimli bir ırmak gibidir,
yeni tohumlar saçar geçtiği tarlalara,
yürekleri yeni zaferlerle doldurur.
Ve birlikte duyulacak yeni sevinçlere kadar
o haziran akşamı mayalanır durur.
 
KEMAL ÖZER
 

 

 

 

AdaptiveThemes