Skip to content

ALİ MERT: Kavram Karmaşası - Otorite

15 Eylül 2009, ekleyen Ali Mert

"Kavram Karmaşası" kitabında sona doğru yaklaşıyoruz. Sıradaki kavram "otorite". İyi okumalar dilekleriyle...

Yetke karmaşası: Eşitlik, ikna ve korku

İngilizcesiyle yazar (author), otorite (authority) sağlayan kişi anlamı da taşıyor. Durmadan sözcüklerin kökenlerine inip etimolojiyle epistemoloji arasındaki “dikey geçiş”in kurbanı olmak istemem. Yine de Türkçe’ye ve Türkiye’ye dair bir not düş(ün)meden de edemem; sanırım yazarın “yetke”den hareketle “yetkin” olarak adlandırılması gerekiyor, ancak kitap piyasasının yapısı ve talepleri hesaba katıldığında, “yetkinliğin” son sıralara gerilemesi, bizleri yalnızca “yazıcı”ya (writer) mahkum bırakıyor.

Peki bir özne olarak yazarın illa otorite mi kurması gerekiyor? Salt okurdan ya da “sıradan insan”dan ayrılan yönlerinin altını özellikle çizmeye çalışmayanlar için, hele hele sanatı ve yazı ortamını herkesin üretip katılması gereken bir platforma dönüştürme düşüncesiyle hareket edenler için, şart değil tabii ki. Ancak has yazarın, kavramlarla ve bu arada otorite kavramıyla da uğraşması-boğuşması, sanırım şart.

Muhalif kimliğin, müzmin olduğu ya da öyle algılandığı durumlarda, “otorite karşıtlığı”, aydın ve yazarlar için neredeyse “olmazsa olmaz” bir erdem haline geliyor. Ancak çelişik, hatta paradoksal bir yapısı da var bu karşıtlığın, çünkü yazar, ancak kendi söylem ve çözümleme gücünden gelen otoritesi sayesinde “otorite karşıtlığı” üretebiliyor. Aslında yazar için, “otorite karşıtlığı”, “ideoloji karşıtlığı” gibi bir olgu; imkansızın öbür adı...

İdeoloji dışı ya da ideolojiler ötesi olmaya çalışan tüm söylemlerin bir şekilde ideoloji alanında hareket etmesi, hatta çoğu durumda egemen ideolojinin ekmeğindeki yağı daha leziz hale getirmesi, uygulanmaya çalışılan “diyet”in neredeyse doğal bir sonucu olarak görülebilir. İşte bu “sonuç”, otorite karşıtlığı temelinde hareket eden yazar ve düşünürleri de bağlamaktadır.

Peki “iki günahkar”ın birbiriyle ilişkisine ne denmelidir ya da bir soruyla formüle edersek; ideolojik sesleniş illa otoriter midir? En azından, “egemenlik kurma” hedefi, niyeti ya da hevesi vardır. Bu da yetmez, kendini egemen ideolojinin bir parçası ya da kendisi olarak inşa etme yönelimi olduğu da söylenebilir. Üstelik, başta belirtmeye çalıştık, bu durum “anti-otoriter” ideolojik seslenişler için de geçerlidir.

Aslında ideolojiden ve otoriteden kurtulamayışımızın nedeni, sistemin kendisidir. Daha doğrusu, belli bir sistem içinde, özellikle de sömürü sistemi içinde, hareket ediyor olma mecburiyetimizdir. Kapitalizmin insanlar üzerindeki sınırsız yetkesi, üretimden siyasete, boş zamandan ideolojik ve kültürel tercihlerine varıncaya kadar “her zaman, her yerde” işleyen “görünmez ama çok güçlü bir makine” olarak değerlendirilebilir. Sistem, otoriterdir. Bu durumda sömürü sistemi, iki kere otorite anlamına gelmektedir.

Bu türden değerlendirmeler, sorunları sisteme havale etme kolaycılığı olarak görülmemelidir. Zira sömürüyü var eden sistemin ya da toplumsal formasyonun yapısı ve işleyişi, sömürünün şiddeti, toplumsalla bireysel olanı ilişkilendirme becerisi anlaşılmadan, en masum ya da doğal ilişkileri dahi bozma kapasitesi değerlendirilmeden, mesele ancak Allah’a havale edilebilir... (Kaldı ki kendisinin otoriter olmadığını söylemek pek mümkün değildir!)

Sorunun iktisadi bağlamda üretim ilişkilerine dayanan, işbölümü çerçevesinde de anlaşılması gereken kısmını, Ellen M. Wood, “Kapitalizm Demokrasiye Karşı” çalışması içinde şöyle formüle etmektedir: “Marx’ın açıkladığı gibi kapitalist üretimde yüksek üretkenliğin bir koşulu olan üretimin aşırı uzmanlaşmaya ve işbirliğine dayanan niteliği ve azami artı-değer elde etmeye yönelik sömürü ilişkisi nedeniyle ‘yönlendirici otorite’ güçlenir.” Wood’un bu çalışmasında geliştirdiği eleştirel düşünce, “demokrasi” olarak kutsallaştırılan iradenin nedense iktisadi alandan sürekli uzaklaştırılmasına, “üretimde demokrasi” anlayışından sürekli kaçırılmasına dikkat çekmektedir. Üretim ilişkilerindeki denetim temelli otoriter yapılanmanın “görünmez” kılınması, siyaset alanındaki demokrasi oyununda olduğu denli “kolay” değildir. Sanırım uzatmaya hiç gerek yok; kapitalist üretim ilişkileri otoriterdir ve tüm “şeffaflaşma”, “demokratikleşme”, “halka açılma” ve benzeri “yönetim teknikleri”yle örtünmeye çalışsa da, uzmanlaşma ve tekelleşme eğilimi bu otoriteyi besleyip güçlendirmektedir.

Aslında, “sistem sorunu” ya da sistemin otorite üretme sorunu, bu türden “iktisadi indirgeme” ya da havalelere gelmeyecek kadar çok boyutlu ve katlıdır. En büyük ve örgütlü sınıfsal otorite olan devlet sorunundan başlayarak bireysel ilişkilere uzanan “bağıl ilişkiler” silsilesini, iktidar, disiplin ve zor ile otoriterinin iç içe gelişen etkileşimini, makro ve mikro-iktidarların “kuruluş”unu çözümleyen her türlü araştırma, bu kat ve boyutlara dair yeni veriler ortaya koymakta, otorite karşıtı sonuçlar üreten analizleri derinleştirmektedir. (Bu arada aynı çelişik ya da paradoksal öğe burada da geçerlidir, zira bu araştırma ve analizler de bir şekilde “otoriteye yaslanmakta” ya da el-mahkum “otorite kurmakta”dır).

Yine de tüm boyut ve katmanların -eksenine değil belki ama- orta yerine, “eşitlik sorunu” yerleştirilebilir. Şöyle bir soru formüle edilebilir: Çıkışı ya da temelleri itibariyle (zorunlu olarak) kimi eşitsizliklerden kaynaklanan otorite; hedef, sonuç ya da uygulamaları itibariyle (bilinçli ya da bilinçsiz olarak) bu eşitsizlikleri azaltmakta mıdır, artırmakta mıdır? Ya da otoriteyi kuran özne için, bu “kuruluş”un sonuçları, otoriteyi dağıtmakta mıdır, güçlendirmekte midir?

“Anti-otoriter” olmadan otoritenin paylaşılarak yok edilmesine dönük bir yol oluşturma sorununun özü, marksizm açısından aslında “devlet sorunu”nun özüdür. Dolayısıyla “sönümlenme”ye atfedilen çözücü ve çözümleyici güç, burada da devrededir. Bunun da bir “havale sorunu” olarak algılanmaması-anlaşılmaması için, otorite tesis eden ilişkiler bütününün ne ya da kim olduğuna göre (bu bir devlet de olabilir, bir yazar da); sönümlenmenin koşulları, maddi zemin ile öznenin ilişkilendirilmesi, hızlandırıcı ve yavaşlatıcı unsurlar, “somut koşulların somut analizi” gerekmektedir.

Yine de her tür koşul ve özne için kimi genellemelere gitmek olasıdır. Her şeyden önce; otoritenin eşitlik ve paylaşımla birleşmedikçe konumculuk doğurduğu, bireylerin-toplulukların birbirlerini konumlarına göre anlamlandırdığı söylenebilir. Konumsal farklılıkların ürettiği otoritenin, bu farkı sabitleştirme ya da açma eğilimi de vardır. Bu koşullarda, otorite (otoritesinin kaynaklarını eşitçe paylaşmadığı sürece) pratikte eziciliğe ya da baskıya, söylemde demagojiye doğru ilerlemektedir.

Otoritenin, eşitsizliğin bir ürünü, sonucu ya da zirvesi olarak tanımlanmaması için kaynakların anlaşılması-açık edilmesi ve paylaşılması şarttır. Öte yandan otorite, her durumda eşit olmayan insanlar-varlıklar arasında bir ilişkilenme biçimidir. Bu doğası gereği de, eşitlik arayışı ve hedefiyle çatışan bir yönü vardır. Bunun “doğal” olmamasının, “işler” hale dönüşmemesinin, işleyip de farklılıkları büyütmemesinin koşulu, sonuçlarda olduğu kadar kaynaklarda da hayata geçmesi gereken bir paylaşımdır.

Kaynak derken, maddi olduğu kadar, “tinsel” güç ve değerler de anlaşılmalıdır. Aslında otorite, dille, söylemle, hitapla, üslupla sağlansa-kurulsa bile maddidir ya da eşitsizliğin maddi karşılıklarını illa ki zorlar. Bu durumda, yaratıcı üslupla kurulan sanatsal otorite ya da derinlemesine ve uzmanca bilgi-araştırmalardan kaynaklanan bilimsel otorite de dahil, her tür kaynak, eşitliğin “madde”si olarak değerlendirilmelidir. Yine de bilinmelidir; bu süreç, “öznenin önderlik etme vasfı” anlamındaki otoriteyle birlikte yürüyecektir.

Aynı sorunun çevresinde dönmeye devam edebiliriz; birikimin oluşmasını sağlayan güç (ya da us), toplumsallaşmasını da sağla(ya)mıyorsa, birikimi elinde tutan düzeyinde eşitsizliklere kaynaklık eden bir otoriteye yol açmaktadır. Bu durumda, biriktirme süreci ya da otoritenin kaynaklarından bir diğeri olarak değerlendirilebilecek “eğitim sorunu” da, eşitliğin “madde”si haline getirilmelidir.

Kısacası, eşitlik arayanların otoriteyle bir sorunu olması gerekir. Mesele, bunu anti-otoriteyi temel dert edinen anarşizmden ya da türlü liberter, nihilist ve pasifist tavırlardan ayırt edebilecek bir çizgide geliştirmektir. İkincisi, sönümlenme sürecinin koşulları üzerine gitmektir. Öyle ki, otorite, kendi kaynaklarını eşitçe paylaşmadığı sürece, eğitim-yaratım-birikim-uzmanlık fırsat ve koşullarını eşitçe dağıtmadığı müddetçe; işlevselliğini yitiren, konumunu güçlendiren bir “üstün erke” noktasına ve beraberinde kendini koruma güdüsü de barındıran bir baskıya doğru gelişebilir-genişleyebilir. Nietzsche’nin, nedense çok sevdiğim “çöl”lü dizesini eşitsizliğe uyarlayarak tartışmanın bu bölümüne bir nokta koyabiliriz sanırım; “eşitsizlik büyür, vay haline içinde eşitsizlik saklayanların...”

Marksizmin otorite tartışmasını ürettiği bağlamlardan bir diğeri ise “ikna ve zor” diyalektiğidir. Otorite tesisinin “nasıl”ını, devletin şiddet tekelinin açığa çıkma koşullarını, “toplumsal uzlaşı”nın gücünü ya da ceberrut devletlerin politikalarını tartışırken başvurulan iki ucun, halk arasında havuç-sopa ya da karakolda iyi polis-kötü polis türünden karşılıkları da vardır. Ancak nasıl adlandırılırsa adlandırılsın tüm uçların arkasında duran esas güç, sınıfsal otoritedir.

Otorite tesisinin “nasıl”ını açıklamak derken önce şurası bilinmelidir; baskı da, ikna da otorite üretebilir. Ama otorite denilince genellikle, ilki akla gelir. (Hatta vurguyu artırmak için ya da daha esaslı tınlasın diye despotlukla eşitlenir). Kavramın baskıyı çağırması, görünendir. Görünenle birlikte gerçeğin ortaya konması, bizi bilime ve dolayısıyla otoriteyi sağlayan tarihsel-sınıfsal oluşuma götürür.

Batı’nın her nasılsa “sağlam” kalmış solcu düşünürlerinden Perry Anderson’un, Gramsci’yi hegemonya ve Doğu/Batı sorunu çerçevesinde irdelediği çalışmasındaki ifadelerle; “Modern kapitalist toplumsal formasyonlarda kitlelerden sağlanan tarihi rızanın özgünlüğü hiçbir şekilde sadece laiklikte ya da tekniğe olan hayranlıkta bulunamaz. Bu rızadaki yenilik, kitlelerin var olan toplum düzeninde de kendi kaderini tayin ettiklerine inanmalarıdır.” Bu da aynı zamanda bir egemen sınıfın bu tayini belirlediğinin anlaşılamamasıdır. Ve egemen sınıfın otoritesinin ya da hegemonyasının en güçlü olduğu pozisyon olarak değerlendirilebilir.

Otorite sahibi olmak; “iktidarı güç imgelerine dönüştürmek” olarak da adlandırılıyor. Dolayısıyla “rıza koşulları”nda da, o koşulları kendi gücüyle tesis eden bir çapanoğlu olarak görülebilir otorite. “Şiddet potansiyeli”nin hayata geçip geçmemesi, koşulların ya da o koşullarda üretip nefes alanların “olgunluğu”yla ilgilidir... Potansiyel ne kadar derinlerdeyse ve açığa çıkma gereği hissetmeden hegemonyasını sağlayabiliyorsa, aslında otoritesi de o kadar güçlüdür. Başka bir deyişle, kendini sık sık göstermek zorunda kalan şiddet, o potansiyeli elinde barındıran otoritenin gücüyle birlikte kırılganlığına da bir işarettir.

Anderson’un aynı çalışma içinde, “devletin sessiz ama meşru şiddet tekeli”ni analiz ederken vardığı çıkarım da buraya işaret ediyor: “Meşru şiddet tekeli ile müthiş güçlüdür – o derece ki, paradoksal olarak ‘onsuz’ yapabilir, nitekim sistemin sınırları içinde şiddet normalde nadiren ortaya çıkar.”

Öte yandan, rızadaki zorun (zaman zaman) görünebilmesi gibi, zordaki rızanın da anlaşılması önemlidir. Zorun kendisi de, “bir ideoloji ve başka her türden ideolojinin vazgeçilmez temeli” olarak tanımlanabilmektedir. O halde, yukarıdaki formülü tersten kurarsak; bu temeli ne kadar gizlerse o kadar (y)etkin olduğu söylenebilir.

Yirminci yüzyılın büyük romancısı John Fowles’un sözleriyle, “inkar edemeyecek kadar çok, ikna olamayacak kadar az şey bilenler”in bilgilerini artırmayı hedefleyen ikna sağlayıcı otorite, “kendisini inkar etmemek için”, bir şekilde basıncını da artırmaktadır. Zordaki açık ikna gücüyle, iknadaki gizli zor gücünün birleştiği nokta, “inkarın imkansızlığı”dır. Otorite için, inkarın imkansızlığına ulaşıldıktan sonra, diğerleri dönemsel araçlardır ve dönemin ruhuna uygun bir şekilde, biri diğerinin yerini almaktadır...

İnkar yoksa, “tanıma” vardır. Otorite, “güç farklılıklarını tanıma” olarak da tanımlanabiliyor. İtaat, boyun eğme ya da biat, ağır ve baskılayıcı “tanıma biçimleri”ni ifade ediyor. Kabullenmek, “durumun farkında” ya da “duruma razı” olmak ise, “durum”u oluşturan otorite karşısındaki pasifist tutumun farklı şiddetlerde, farklı biçimleri olarak görülebilir...

“Zor ve ikna” diyalektiğinde, eli havuçlu otoriteyle, eli sopalı otorite arasındaki asıl geçişkenlik ve ayrım noktaları, “tanımanın şiddeti”nde düğümleniyor. İlla ki birilerine boyun eğme ya da sindirme sonucu doğurmasa da, otoritenin zorla sağlanması, karşı tarafı pasifleştirme gücüne daha fazla sahiptir. Elbette basit bir denklem var; zor arttıkça, bağımsız akıl azalmaktadır. Ancak çok bilinmeyenli denklemler de var; iknadaki bağımlılığı göremeyecek kadar dumura uğramamalıdır hiçbir akıl.

İtaatin karşısına (sivil) itaatsizliği çıkarmak, otoritenin iktidarı karşısında “tanımama”yı deneyen muhalif bir ton olarak değerlendirilebilir, ama onun ötesinde bakıldığında, hareketsiz kalmak sonucu da doğurabilir. Örneğin kamusal otoriteyi temsil eden askeri güç karşısına bireysel özgürlüğü temsil eden sivil gücü yerleştiren “model”ler, sistemden kaynaklanan ve doğal olarak sivil topluma da yayılan, her zaman zor ve şiddet potansiyeli barındıran esas otoriteyi (sınıfsal otoriteyi) ihmal etmektedir. Bu durumda, görünürdeki karşıtlıklardan türetilen “sivil itaatsizliğin”, gerçek karşıtlıklara dair elinin güçlendirilmesi gerekir. Aslında sorun, sivil olup olmamakta değil, itaatsizliğin neye karşı gelişeceğinde, nasıl bir mücadeleye dönüşeceğindedir.

Buradan belki “otoritenin doğası”na ilişkin tartışmalara geçebiliriz. Disiplin ve korku üretme kapasitesi, üstünlük kurma pratikleri, üstünlüğün görünümleri ve otoriteryan kişiliğin gelişimi bu tartışmalar arasında sayılabilir.

“Disiplin altına almak, egemenlik kurmanın pratiğidir” diyor Ulrich Bröckling, hacimli “Disiplin” kitabının daha girişinde ve disiplini, genelde, itaat etme alışkanlığı olarak tanımlıyor. Bu durumda disiplinle ilişkisi içinde “otorite”nin de, aynı “formasyon”un teorisi olduğu söylenebilir.

Askeri anlayışa göre itaat-otorite mantığı çok nettir: Namlı Prusya generallerinden Moltke’nin tanımıyla, askeri disiplin yukarıdan aşağıya otorite, aşağıdan yukarıya itaat olarak görülür. İkisi de birbirlerini koşullayarak varlığını sürdürmektedir. Emir-komuta zincirini temel alarak kendi örgütsel hiyerarşisini tesis eden bu “yapı”nın karşısındaki en büyük tehdit, “düzensizlik” olarak görülebilir. O yüzden, “disipline etme eylemi kendisini düzensizlik tehdidi ve tehlikesine sürekli karşı koyma eylemi olarak gerçekleştirmektedir”.

Diğer yandan askeri disiplinin günlük-toplumsal karşılıkları sayfalarca irdelenebilir, askeriyedeki uygulamaların disiplin adına ulaştığı irrasyonel yönlerine dair onlarca örnek verilebilir. Yine de onun varabileceği uç noktaları anlayabilmek için “bizden” örnekler her zaman daha etkilidir: Örneğin, Türk ordusunun kuruluş dönemindeki talim ve eğitim yönetmeliklerinin, Avrupa ordularının ilgili metinlerinden yapılan çeviriye dayandığı bilinir. Söz konusu metinlerden birinde, askeri amaçla kullanılan binek hayvanlarının –yalnızca at kastedilerek- talimine dönük olarak “hendekten atlatma” talimine yer verilir. Türkçe çeviri yapan askerler, Osmanlı-Türk ordusundaki tüm binek hayvanlarını bu talime dahil ederek, deveyi de hendekten atlatmayı başarmayı bilmiştir. Yük ve taşımada kullanılan hayvanlarla ilgili de olsa; “deveye hendek atlatma” çabası, disiplinin bu “imkansız” yönüne işaret etmektedir.

Kaynaklarından, gücü sağlayan temel itkilerinden bağımsız olarak otoritenin “nasıl”ını ya da davranış kalıplarını ortaya koyan bir çalışma olarak değerlendirilebilecek “Otorite” kitabının yazarı Richard Sennett’e göre otoritenin temel öğesi; güç sahibi olmak ve bu gücü kullanıp diğer insanları disipline sokarak yönlendirmek ve daha yüksek bir standarda göre hareket etmelerini sağlamaktır.

Genel yargılardan devam edersek; otorite, aslında bir şekilde “korku uyandırmak”tır... Korku, aklın bağımsız işlemesine, rasyonelliğin gelişmesine karşı en güçlü silahtır. Kilitleyici, paralize edici gücüyle, insanın otorite karşısında hareket etme yeteneğini, düşünsel genişliğini sınırlar.

Otorite ve korku aslında birbirlerini koşullayan dinamiklerdir. “İnsanları yalnızca korku yönetir”, “kral korkudur!..” gibi özdeyiş olmaya meyilli belirlemelerin tümüyle haksız olduğu söylenemez. Özellikle “korku imparatorluğu” gibi yakıştırmalara da maruz kalan bir dönemden geçtiğimiz hesaba katılırsa. Ancak bu tür geniş tanım ve belirlemeler de, “korkuyu büyütmekte”, akıldaki dumur işlemini bir şekilde desteklemektedir.

Yine de düzenin korku yayma kapasitesi ve onun bugünkü emperyalist-kapitalist işleyişe dair görünümleri derinlemesine analiz edilmelidir. Örneğin ABD demokrasisi, halkını korkuyla terbiye etme gücü anlamında, bugün içe doğru da müthiş bir otoriteye sahiptir. Komşusundan, “yarattığı” düşmanlarından, gölgesinden, rüyasından ve en nihayetinde insanlığından korkarak silahlanmaya başlayan, ancak silahla ve saldırganlaşarak yaşayabilen, sömürü ve kâr mekanizmalarıyla ölüm makinelerini örtüştüren ABD’nin ve onun tüm dünyaya belletmeye çalıştığı “Amerikan yaşam tarzı”nın doruğunu ve aynı anlama gelmek üzere “bitiş”ini ya da bitmeye yazgılı karakterini anlatan Michael Moore’un “Benim Cici Silahım” projesi, özetleyicidir. ABD emperyalizminin “dış tehditler” yüzünden dünyanın çeşitli ülkelerine yağdırdığı silahlar, Vietnam’dan Şili’ye, Afganistan’dan Irak’a dünyanın dört bir yanında ölüm kusarken; kendi siyah halkından, kâr güdüsünü tetikleyen korku kültüründen, sokaktaki evsizlerden, kapanan fabrikalardan, “Afrika’dan gelen katil arılar”dan korunma çabası, şiddeti ve korkuyu silah somutluğuna dönüştürerek, toplumun tüm hücrelerine yaymaktadır. Buradan da ulusal ve uluslararası korkunç bir kıyım tablosu ya da bir “seri katilin sicili” ortaya çıkmaktadır.

Kendi toplumuna ve tüm dünyaya korku salarak yaşamaya çalışan bir “uygarlığın” uzun süre ayakta kalamayacağı aşikardır. Otoritenin başat görünümü korku ya da onu yayma kapasitesi ise, temelleri cidden zayıflamaya başlamıştır. Korkutucu kapasitesi sayesinde, bu, paradoksal olarak, en güçlü dönemine tekabül etse de...

Otoritenin “nasıl”ını, korkunun bürünebileceği biçimleri ele alırken karşımıza farklı kategoriler de çıkabilir. Örneğin “baba imgesi” temelinde; müşfik ve babacan otoriteyle sert ve sevgisiz otorite arasında farklar ortaya konabilir. Ancak meselenin psikolojisine inen ayrımlar ve “üslup farkları”, biraz da sorunun “tasviri”yle ilgilidir. Öyle değilse, baba otoritesinin sevgiyle mi saygıyla mı işlediği, “ikna-zor” tartışmasının yeni bir görünümü olarak değerlendirilebilir.

Örneğin korku ile saygıyı birlikte ifade eden “huşu”, babanın şiddetini iknadan çok zora yaklaştıran arada bir kavram olarak görülebilir. Türkçe’de yan yana getirmeye alışmışız ama saygı ve sevginin bir araya gelişleri aslında çok zordur. Kişisel planda otorite kurma girişimi, uyandırdığı korku ve saygıyla, harekete geçirdiği “huşu”yla, sevgisizdir. Genel olarak sevgisizlik, son dönem kültürel eleştiri alanında başvurulan bir “vasıf” haline gelmiştir. Kişisel yaklaşımlar, iddiadan başlayıp hırsa doğru ilerledikçe, eşitliği dışlayan bir otorite geliştikçe, sevgisizlik de temellenmektedir.

Madem “kişisellik alanı”na girdik, Frankfurt Okulu’yla devam edelim. Okulun müdürü Theodor Adorno, “Otoritaryen Kişilik Üstüne” adını taşıyan, Amerikan toplumundaki anti-semitist ve ırkçı önyargıların anketlere dayanarak deşifre edilmeye çalışıldığı, farklı tipolojilerin irdelendiği psikoloji soslu sosyolojik araştırma metninde; otoriteye bağlı politik davranışın iki temel yönelimi olarak, klişeleştirme ve kişiselleştirmeyi ayrıştırıyor.

Vardığı sonuçlardan biri şöyle özetlenebilir; “yaşantının kendisi klişe tarafından önceden belirlenmiştir... (Ancak) klişeler yaşantıyla düzeltilemez... yaşantı edinme kapasitesinin yeniden oluşturulması gerekir.” Başka bir deyişle, sistem bir kez kişiyi oluşturduktan, yaşantısını kendi klişeleriyle belirledikten sonra, onu ancak yeni bir sistemle, yaşantı deneyimlerini elde edeceği yeni bir referans çerçevesiyle bu klişelerin dışında (ve belki de yeni klişelerin belirleniminde) oluşturmak mümkündür.

Bu durumda, önyargılara göre hareket eden otoritaryen kişiliği, ancak yeni bir “düşünme-eyleme ve dolayısıyla yaşama seti”yle tanıştırdığımızda, bu otoritaryen yapısı ve bunun yanı sıra, örneğin sahip olduğu “baba imgesi” de değişecek, daha doğrusu başkalaşacaktır. Bir anlamda “yeniden yüklenmediğimiz” sürece, “klişe ve kişilik alanı”na sıkışan sorunlarımızı aşamayacağımız anlaşılmaktadır.

Otorite bu yönüyle, kişisel ilişkilere yüklenen haliyle (ya da Adorno’nun kişiselleştirme olarak özetlediği alanla birlikte), ahlak tartışmasını yeniden açar... Tabii bu tartışmanın din bağlantılı evveliyatında, örneğin peygamberler döneminde, ahlak, temelde, “yüksek bir otoriteye karşı çıkmak ya da itaat etmek meselesi” olarak görüldüğü için “yeni” değildir bu tartışma. (Ve elbette, ahlaklı olanlar, yüksek otoriteye, onun temsilcisine ya da “kitaba uygun” davrananlardır!)

Daha “modern bir platform”da iyi ahlak arayanların otorite karşısındaki konumları ise, daha belalıdır. Bir yandan özgeci, dürüst, özgürlüğüne tutkun ve benzeri iyi erdemlerle gelen otorite karşıtlığı, öte yandan güç ideolojisi salgılayarak ahlaki değerleri yerleştirmeye çalışan otoritenin koyduğu normlar... Bu geniş alan, otorite kurarken yeni bir ahlak oluşturmaya çalışanları çok zorlar.

Otorite karşısındaki insan, Hegel’e göre “mutsuz bilinç”i temsil etmektedir. İnsanlığın nihai mutluluk-esenlik arayışı ya da büyük Etik sorularının yanıtı, elbette, otoriteden de nihai bir kurtuluş peşindedir. Kişisel ilişkilere çok yüklenilirse; “otorite, bozulmanın koşuludur” gibi ahlaki sonuçlara varmak elbette mümkündür. Ancak kurtuluşa giden yollar, epey dikenlidir. Ve dikenini sevseniz de, sevmeseniz de, çiçekler aleminde gül, otoriterdir. O halde, seve seve ya da başka şekilde, dikenli otorite bahçesine, katlanmanız gerekir.

İlk bakışta otoriter kişiliğin uzağında duran mütevazılık gibi kişilik özellikleri ise, “kendi yağında kavrulma”ya ya da iddiasızlığa dönüşmeden, kişisel bir tavrın ve kapanma halinin ötesinde, pratik bir yol alma biçimi haline gelirse, daha fazla değer ve verim üretmektedir. Çoğu durumda, alçakgönüllü bir otorite, “küçümseme”yi lügatinden sildiği için gerçekten büyüyebilmektedir... Sürekli büyüklenen, kendisini dayatıp karşısındakini küçümseyen otorite ise tarihe bıraktıklarıyla birlikte, baskıcı karakterinin eksileriyle de anılmaktadır.

Uğraş alanlarında olgunlaşanların ve yaşlarıyla bir ağırlığı temsil edenlerin kurdukları otoritenin ise (konumsal olmaması için), içerikle ve yeni olanla sürekli sınanması gerekir. Genel olarak iddia ve otoritenin havada kalmaması, baskılayıcı olmaması için, “iddia” ise kötücül bir hırsa dönüşmemesi, “otorite” ise sırf konum doğurmaması için, ilişkilerin yaşa ve benzer nicel ağırlıklara göre değil, üretken çabaya göre tesis edilmesi önemlidir. Aksi halde, iddiadan hırsa giden yolda sarsak adımlar atılmaya, ne yapıldığı değil ne olunduğu öne çıkmaya başladığında, özne, ürettiklerini değil, kendisini dayatmaya başlar.

Aynı şekilde eleştirmenin kurduğu otorite ya da “eleştirel otorite” de, ne boncuk dağıtan bir estet tavrına, ne de “haksızlık mı yapıyorum acaba” gibi soruların boğuculuğunda eleştirmene geri dönen vicdan ve ahlak sorgulamalarına gerek bırakmayan, diyalektik bir yöntem ve bakışın kılavuzluğunda değerlendirilmelidir. (Otorite dediğin ancak bu şekilde tesis edilir!)

Bu noktada “kişilik tartışmaları”nın sınırı da anlaşılmalıdır. Ya da bir soru; kişilik değerlerinden otorite sağlamaya daha yatkın olanlarını kategorize ederek bir model kurmanın ne anlamı vardır? Örneğin Richard Sennett’in genellemesi bize ne anlatır: “Güven, üstün yargılama yeteneği, disiplin uygulama yeteneği ve korku uyandırma kapasitesi; bunlar bir otoritede bulunan niteliklerdir.” “Doğru” olsa bile bu türden genellemelerin aşma ya da sönümlenme pratiklerini bir yere götürme anlamında çok sınırlı “fayda”sı vardır.

Kısacası, kişisellik alanını, yalnızca bu alanın dışına çıkarak değerlendirdiğimizde; ortaya konan ürüne, yapıta, çabaya, eyleme bakarak anlama-yargılama-eleştirme sürecine girdiğimizde; ahlaki ya da nicel değerler yerine “içeriğe abandığımız”da, eşitsizlikleri aşma yönünde, klişeleri kırma ve “yeniden yüklenme” anlamında, anlamlı bir mesafe kaydedebiliriz.

Şimdi, meselenin, ideoloji ve siyasetle daha dolaysız ilişkisini kurabileceğimiz bir bölmesine geçebiliriz. Buradaki anahtar kavram olarak da, “üstünlük”ü seçebiliriz. Zira otoritenin, siyasal ideolojik alanda işlemesi, genelde “üstünlük kurma-üstten hitap edebilme çabası” olarak görülür. “Seslenen otorite” yukarıda bir yerde durup hüküm sürdüğünde, siyasal seslenişin, seslendiği kitle nezdinde etkisini yayması, daha “kolay” olmaktadır. Ama bu kolaylık, siyaseti eşitlik arayışı içerisinde kavrayanların, toplumsal eşitlik yolunda siyasal dönüşüm için çalışanların meselesi olmamalıdır.

Başka bir deyişle, üstünlük kurma çabasıyla birlikte oluşan eşitsizlik, bireysel planda olduğu kadar, siyasal-toplumsal planda da işlemektedir. Mesele, makro ve mikro, tüm siyaset alanlarını örtmektedir. Önemli olan, keskinleştirmemektir.

Örneğin Şevki Yurdakuler, “Sosyalizmin Panzehiri Demokrasi”yi anlatırken, Lenin cephesinden şöyle bir sonuca varıyor: “Siyasetin tek amacı, kitlelerin denetimini sağlamaktır.” Keskinliği azaltmak için eklenebilir; yalın siyasetin bu çıplak çabasını örtmek için, ona ideoloji giysisini, ona ahlak kemerini giydirmeye çalışıyoruz sürekli. Üstelik iki yönlü bir çaba; hem “doğrudan denetim”in kırıcı etkisini yumuşatmak için, hem de denetim dışına çıkma eğilimlerinin önünü kesmek için “soyunuyoruz” bu giydirme işine. Tabii ki, “aslolan denetimdir” diyerek siyaset üretmenin imkansızlığını bilerek!..

“Tekeliyet” yazarı Yalçın Küçük’e göre ise “otorite, dışına çıkamamak ve bağımlılık edinmek anlamındadır”, endojendir. Buradaki bağlayıcı irade, bağlananların dışarıyla temaslarını kesme uğraşındadır. Bu kapanma, daha doğrusu “kapatma” eğilimi, “egemen ideoloji” dediğimiz yapılanmanın ya da ideolojiler alanında hegemonya kurma çabasının neden otoriter olduğunu anlamamız için anahtardır. O halde sınıf mücadelesinin ideoloji cephesinde süren haliyle amaç, “dışarı çıkması engellenenlere yeni kapılar açmak”tır.

Egemen ideolojinin tek tek bileşenlerine bakıldığında, örneğin milliyetçi söylemle (askeri) otorite arasında orijine dayanan bir ilişki olduğu görülür. 19. yüzyılda yükselen milliyetçi dalga, toplumsallaşma sürecinde ya da devletin yurttaşını “bağlama” perspektifinde, temelde, askeri otoriteye yaslanmaktadır. Milliyetçiliğin diliyle söylersek, Sakarya olmadan, Vatan ve Millet eksikli kalmaktadır. Kuramın diliyle söylendiğinde, Bröckling bunu şöyle ifade ediyor: “Askeri değer tasarımlarının ve davranış normlarının, bütün bir toplumun iliklerine işlemesi süreci, kitlelerin ‘milliyetçileştirilmesi’ sürecinin tamamlayıcı bir parçası haline geliyor ve bu süreç 1860’tan itibaren toplumun militarize edilmesi kavramıyla ifade ediliyor.”

Egemen ideolojik yapılanma ve onun öne çıkan kolları otoriter bir “görüntü” vermek zorunda değil elbette. Örneğin liberalizm, “adı”yla ve yanılsamalı ideolojik söylemiyle özgürlükçü bir görüntü vermeye çalışıyor. Ancak gerçekte, siyasal ve ideolojik işleyişi-uygulamalarıyla otorite tesisinin ya da sınıf otoritesinin rasyonelleştirilmesi sürecinin bir parçası haline geliyor. Frankfurt Okulu’nun bir diğer müdürü Max Horkheimer’in Akıl Tutulması’nı anlatırken çizdiği düşünsel çerçeveyle özetlersek; “modern bilimde liberalizmle otoriterizmin etkileşimi, akıldışı bir dünyanın kurumlarında gittikçe daha rasyonel bir denetim kurulmasına hizmet etmektedir”. Burada vurgu rasyonelleştirme eyleminin kendisine ve sağlanan denetime değil de “akıldışı sömürü düzeninin rasyonelleştirilme girişimine” yapılırsa anlamlı bir çözümlemeye ulaşılabilir. Kapitalizmin “gelişmiş” merkezlerinde, ikna-zor diyalektiği, liberalizm-otoriterizm etkileşimiyle de işliyor. Liberalizmin, ondan ayrı durma gayretindeki liberter ve anti-otoriter söylemlerin ya da tam karşı kutuplarındaymış gibi görünen otoriter söylemlerin ortak paydası da tam burada beliriyor; etkileşim zemini “sömürü düzeni”ne ait ve (doğrudan işaret etmeden) onu rasyonel kılmaya, bu arada kendileri de rasyonel kalmaya çalışıyorlar.

Daha geleneksel ideolojik motiflere baktığımızda, halkın (ya da halk kesimlerinin) aklından çok, kendisini teslim alma pratiklerine denk geliyoruz. Bu da “teslim alan temsilciler” için daha dolaysız bir otoriterizm anlamına geliyor. Örneğin, marksizmin klasikleri arasında sayılan, On Sekiz Brumaire’de otorite karşısındaki “köylüce” tutum şöyle tasvir ediliyor: “(Köylüler) Kendi adları altında kendi sınıf çıkarlarını zorunlu kılma gücünden yoksundurlar... Kendilerini temsil edemezler; temsil edilmeleri gerekir. Temsilci aynı zamanda efendileri ya da üzerlerinde bir otorite, onları diğer sınıflara karşı koruyan ve yukarıdan yağmur ya da gün ışığı gönderen sınırsız bir yönetimsel güç gibi görünmelidir. Küçük toprak sahibi köylünün siyasal etkisi, bu nedenle, son ifadesini toplumu kendisine tabi kılan yönetsel güçte bulur.”

Yukarıdan gönderilen gün ışığının aydınlığı olmadan, köylü kendisini gölgenin güvensizliğinde buluyor. Ancak, ışıkta ya da gölgede, “sürüklenmek”, buradaki teslim ve temsil ilişkisinin temel biçimi olarak karşımıza çıkıyor.

Şimdi sorulabilir: Temsilcisine teslim olmak illa köylülük müdür? Burada sözü edilen, halk kesimlerinin tarihsel ve kısmen de güncel çıkarlarını temsil eden bir özneden çok, “yukarısı”nın (ve biraz da kendisinin) çıkarlarından hareketle halkı-köylülüğü “idare eden” bir otoritedir. Bugünkü haliyle, “düzen siyaseti”dir. Temsil edip teslim aldıklarını bir şekilde “köylüleştirmekte”dir.

Öte yandan, otorite ve egemenlik, burjuva toplumsal planda ve düzen siyaseti içinde, sırf temsilcinin sağladığı konumsal üstünlüğü değil, sömürü ilişkilerini de çağrıştırır. “Yukarıdakiler”e yetki devriyle kaynakları kullanma ayrıcalığı ya da komut zincirinin tepesindekiyle temsilcinin “yeme rahatlığı” arasında elbette bir etkileşim vardır. Ve bu, “sömürü”nün iktisadi ilişkilerden, toplumsal-siyasal-kültürel alana yayılmasıyla, otoritenin sınıfsal zeminiyle bağlantılıdır.

Bir başka soru; otorite altında hareket etmek, illa ki, inisiyatifsizlik mi getirir? İnisiyatifin sınırları, zorunluluk bilincine varmış bir özgürlük çerçevesinde kavranamazsa otorite elbette ezicidir. Başka bir deyişle hareket alanını genişletmek kadar, genişletme sürecinde yaşanacak darlığın bilincine varmak da önemlidir. “Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum” misali “ben artık bilincine varmak değil, yaşamak istiyorum” deme özgürlüğümüz ise, tıpkı zorunluluk gibi, bakidir.

“Özgürlük” demişken, kendisini bu söylemle özdeşleştiren “yeni muhalif hareketler”in illa ki anti-otoriter olmaları, otoriteyi eleştirerek “geliştiren”, sönümlenme koşullarını gösteren marksiz-min uzağındadır. “Her zaman, her yerde” ve her tür otoriteye karşı olmak rahatlatıcıdır, bireysel anlamda kurtarıcıdır ama eşitsiz gelişmeyi kavrayarak, bir bütün olarak eşitsizliklere yüklenmeyi hedefleyen öncünün otoritesinden yoksun kaldığı için, “bireysel tavır” ötesinde bir “anlam” üretememektedir.

Engels’in 1874’te geliştirdiği şu çok önemli tezi, bu anlam sorgulamasına cuk oturmaktadır: “Bir devrim kesinlikle en otoriter eylemdir.” Günümüzde gelişen, isyancı, muhalif yönleri ağır basan ama buna rağmen devrimci boşluklar bırakan “hareket”in merkezsiz “doğası”na karşı, önemli bir belirlemedir.

Bugün Batı’daki anti-kapitalist hareket içerisinde ağırlıklı bir yer edinmeye çalışan otonomist çizginin “açmaz”ını Alex Callinicos Anti-Kapitalist Manifesto’su içerisinde şöyle bir soruyla formüle etmektedir: “O kadar otoriter bir yapıya (devlete), anti-otoriter bir duruşla ne kadar karşı konabilir ki?” O halde Engels’in “Otorite Üzerine” düşünürken verdiği buradaki yanıt her zaman günceldir.

Sonuçta otoriter davranışın büründüğü biçimler ayrı, onun sınıfsal kaynakları ayrı kavranmalı, bu kaynağı ortadan kaldırmaya dönük siyasetin biçimsel savrulmalarına karşı uyanık olunurken, zorunluluklar da açığa çıkarılmalıdır. Kendisini ne kadar düzen dışı tanımlarsa tanımlasın (toplumsal bir “denetim” kategorisi olarak) siyaset için, toplumu dönüştürme ile üstünlük kurma arasında gerilen bir ip vardır... Gerilim, siyasal özne ya da kişiliklere baskıcı bir karakterle yansımadığı müddetçe, ahlak sorunu haline getirilmeden toplumsallığıyla anlaşılmalıdır. “Üstünlük”ün, kişiler arasındaki ilişkilere yansıdığında uğradığı ahlaki bozulma ise üstünlüğü bütünüyle yok edecek devrimci siyasetin lehinde aşınmalı ve zamanla aşılmalıdır.

Yine de bir soru ortada kalmaktadır: Eşitsizliğin tümüyle ortadan kalkması, ayrımların, ayrıcalıkların son bulması, sistemik baskının, düşüncesiyle birlikte yok olması hedeflendiğinde, korkuyu insanlığın lügatinden silen en esaslı dönüşüm gerçekleştiğinde, arayıp soracak mıyız acaba; nerede bu otorite diye?..

 

----------------------------

Kavram Karmaşası kitabının daha önce yayınlanan bölümleri için:

Orta sınıflar

Küreselleşme

Gerçekçilik

Etik

Cool

Aydınlanma

 

Yorumlar

bakunin ve otorite

30 Eylül 2009, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1002

“Bundan benim her türlü otoriteyi reddettiğim sonucu çıkar mı? Hayır, böyle bir düşünce benden uzaktır. Tartıştığımız mesele ayakkabı ise, ben kunduracının otoritesine başvururum; evler, kanallar, ya da demiryollarından söz ediyorsak; mimara ya da mühendise danışırım. Şu ya da bu özel bilgi için şu yada bu işin uzmanına gider fikir sorarım. Ama ne kunduracının, ne mimarın, ne de başka bir işin uzmanının otoritesini bana dayatmasına izin vermem. Onları, özgürlüğümden taviz vermeden, zekalarının, karakterlerinin, yeteneklerinin gerektirdiği saygıyla dinlerim ama tartışılmaz eleştiri hakkımı hep kendime saklarım… Eğer bir uzmanın otoritesinin önünde eğilir, belirli bir ölçüde ve bana gerekli göründüğü kadarıyla, onların önerdikleri yolu, hatta onların talimatlarını izlemeye hazır olduğumu ilan edersem, bunu yalnızca , onların otoritesi bana hiç kimse- ne başka insanlar ne de tanrı- tarafından dayatılmadığı için yaparım… Ben, özel bir alanda uzman olan bir insanın otoritesi önünde, bu otorite bana, yalnızca ve yalnızca kendi aklım tarafından dayatılmışsa, eğilirim.”[ Bakunin, God and the State, sf. 32-33 (Tanrı ve Devlet, sf. 35-36, Öteki Yayınları, 2004)]

'Bakunin ve otorite' hakkında

30 Eylül 2009, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 1005

Yukarıdaki Bakunin alıntısı, olsa olsa, Bakunin'in Engels'in söylediklerinden hiçbir şey anlamadığını (ya da düpedüz demagoji yaptığını) kanıtlar. 

Bakunin, sorunu bireyler arasındaki ilişkiler zemininde tartışmayı tercih ediyor. 

Oysa Engels, "Otorite Üzerine" başlıklı makalesinde, "otorite"-"otoriteye tabi olanlar" ilişkisini üretim ölçeğinin büyümesiyle ilişkilendiriyor. Yani, tek tek bireyler arasındaki ilişkilerden değil, toplumsal ilişkilerden söz ediyor. Eğer ulaşmak istediğimiz toplum, herkesin bahçesinde yetiştirdiği meyve ve sebzeleri yiyerek yaşayacağı ilkel bir toplum değilse (ki böylesi bir toplumun sürekliliğini sağlamak için kaba otoriteye çok daha fazla ihtiyaç duyulur), eğer toplumsal ilişkiler basitleşmek yerine karmaşıklaşacaksa, bugünkü biçimiyle olmayan, yani azınlığın çoğunluğu ezmesine/sömürmesine dayanmayan, ama yine de "otorite" barındıran bir toplum düzeninin varlığı zorunlu olacaktır. 

Mesele, Bakunin (ya da başka herhangi bir anarşist) ile bir kunduracı, mimar ya da mühendis arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı değil. Daha somut bir örnek vermek gerekirse, toplumun çıkarları belirli bir bölgenin boşaltılmasını gerektiriyorsa, kimilerinin itiraz etmesine rağmen çoğunluğun onayıyla bu bölgenin boşaltılması kararı alındıysa, bu kararı beğenmeyen (ve herhangi bir bölgenin boşaltılması kararını almaya yetkili hiçbir "otorite"nin bulunamayacağını iddia eden) anarşistler, o bölgeden çıkarılacak mı, çıkarılmayacak mı?

"'Bakunin ve otorite' hakkında" hakkında

1 Ekim 2009, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1006

"Yukarıdaki Bakunin alıntısı, olsa olsa, Bakunin'in Engels'in söylediklerinden hiçbir şey anlamadığını (ya da düpedüz demagoji yaptığını) kanıtlar. "
Bakunin alıntısını aslında Engels'e muhalefet için değil bir noktada ortaklık olduğunu göstermesi açısından eklemiştim. Yani her türlü şeyin altında mistik bir otorite algılanması ya da her türlü otorite sayılabilecek şeye karşı çıkılmasının anlamsızlığını vurgulaması açısından. Otoritenin belirli bir durumda daha doğru çözüm üretebileceğini ancak bu otoriteyi ya da çözümü kişilerin tanımasının öneminden bahsediyor diye anlıyorum ben.

"Bakunin, sorunu bireyler arasındaki ilişkiler zemininde tartışmayı tercih ediyor. "
Kitap sadece bu alıntıdan ibaret olsaydı evet öyle ancak devlet otoritesini bireyler arasındaki ilişkiler zemininde değil sınıflar arası ilişkiler zemininde tartıştığı açık diye düşünüyorum.

"Mesele, Bakunin (ya da başka herhangi bir anarşist) ile bir kunduracı, mimar ya da mühendis arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı değil. Daha somut bir örnek vermek gerekirse, toplumun çıkarları belirli bir bölgenin boşaltılmasını gerektiriyorsa, kimilerinin itiraz etmesine rağmen çoğunluğun onayıyla bu bölgenin boşaltılması kararı alındıysa, bu kararı beğenmeyen (ve herhangi bir bölgenin boşaltılması kararını almaya yetkili hiçbir "otorite"nin bulunamayacağını iddia eden) anarşistler, o bölgeden çıkarılacak mı, çıkarılmayacak mı?"
Kesinlikle katılıyorum yani meselenin ne olduğu konusunda. "Çıkarılacak mı, çıkarılmayacak mı?" meselesinde çoğunluğun ve orada yaşayan insanların karara ne kadar etkili olduğu ayırt edici diye düşünüyorum. (Yanlış anlama olmasın kimseye itafen değil örnek olarak yazıyorum) Yani 4 yılda bir seçimle iktidara gelen bir hükümetin olduğu, ifade hürriyetinin sınırlandığı bir ortamda iktidarın verdiği kararı çoğunluğun kararı olarak değerlendirmek doğru değil. Ancak bireylerin ve grupların kendilerini toplumun bir parçası olarak gördükleri(genel olarak çıkarlarının toplumun çıkarları ile örtüştüğünü düşündükleri) durumda bu hükümetin verdiği karar gerçekten çoğunluğun verdiği karar mı olacaktır? Aşağıdan yukarıya sovyetler ve konseyler ile doğrudan demokratik ilişkiler ile örgütlenmiş bir toplumun karar vermesi önemlidir. Bu genel karara göre elbette son kertede çoğunluğun dediği olmalıdır. Ancak dediğim gibi sıkı örgütlenmiş ve birlik olmuş bir toplumda mağdur olanın da makul olana oy vermesi, toplumun geri kalanın mağduriyeti olabildiğince ortadan kaldırmaya çalışması beklenir. Eğer bu olmuyorsa zaten bir sıkıntı ve yabancılaşma var demektir.

Toplum her zaman bir çeşit iktidar ile işleyecektir ancak bu iktidar ne kadar mümkünse o kadar her bireye eşit olarak paylaştırılmalıdır. Bu gayretten hiçbir zaman vazgeçilmemelidir.

Sonuç olarak başa dönersem "yerçekiminin üzerimizdeki otoritesi" raddesine varmaya ramak kalan anti-otoriterlik ifadeleri ortalıkda dolaşır oldu. Otorite burjuvazi, prolaterya ve bürokrasi arasındaki bir ilişkidir ve toplumsaldır. Ancak birey ve toplum birbirine zıt kavramlar değildir genellikle diye düşünüyorum.
Teşekkürler.

 

 

AdaptiveThemes