Skip to content

Agora'dan çıkan 'Ne Yapmalı?', bir çeviri yağması!

14 Haziran 2010, ekleyen Erkin Özalp

Dün, Lenin’in “Ne Yapmalı?”sı hakkındaki bir tartışma toplantısına katıldım. Kitap hakkındaki sunuşu, Agora Kitaplığı’nın bastığı Ferit Burak Aydar imzalı çeviriyi okuyup notlamış olan bir arkadaşımız yapınca, yeni bir şey öğrendik. Agora, çeviri hırsızlığına başvurmuş! 

 
Özellikle dünya edebiyatının klasik eserleri için geliştirilmiş olan bir “iş” var. Bazı yayınevi sahiplerinin daha çok üniversite öğrencilerine yaptırdığı bu işin “görev tanımı” şöyle: Eski bir çeviriyi önüne koy, üzerinde oynamalar yaparak (bazı sözcüklerin yerlerine eşanlamlılarını koyarak, bazı sözcüklerin cümle içindeki yerlerini değiştirerek vb.) yeniden yaz, “farklı” bir çeviriymiş gibi görünsün...
 
İşte Agora’dan çıkan “Ne Yapmalı?” da, bu tür bir çeviri çalma örneğini oluşturuyor. Sunuş yapan arkadaşımız Ferit Burak Aydar çevirisinden bazı alıntıları aktardıkça, bunların Sol Yayınları çevirisinden çalındığını anlamış olduk. “Gereksinim” yerine “ihtiyaç”, “biricik” yerine “yegane”, “ihtiyaç” yerine “gereksinim” türü değişikliklere gidilmiş, asıl olarak...
 

Ama bu arada, bazı enteresan tercihler de yapılmış. Örneğin, Lenin, “bir düzine” insanın devrimci örgüt açısından taşıdığı anlamları epeyce tartışıyor... Agora çevirisinde, bu “düzine” lafı değiştirilmiş... Üstelik, "on iki" diye de değil; "on-on beş" diye!  

Rusça özgün metinde, “düzine” anlamına gelen “дюжина” sözcüğü yerine, “on” anlamına gelen “десяток” sözcüğü kullanılmış (Kaynak). Dolayısıyla, çevirinin İngilizceden yapılmış olmasına karşın, “düzine” yerine “on” da denebilirdi... Ama hiçbir durumda, “on-on beş” diye çevrilemez... (Bu arada, “bir düzine” ya da “on” akıllı adamın neler yapıp neler yapamayacağı tartışmasını Lenin başlatmıyor; söz konusu ifadeyi eleştirdiği bir metinden alıyor ve hep tırnak içinde kullanıyor...)

Herhalde, yetkin çevirmenimiz, “bir düzine” ya da “on” gibi kesin ifadeler yerine, “on-on beş” gibi daha esnek ifadeler kullanmanın, meselelerin daha iyi kavranmasını sağlayacağını düşünmüş. İngilizce çeviride “düzine” denmiş olmasına karşın (“dozen” - Kaynak), önündeki metni bu şekilde “düzeltme” yoluna gitmiş...
 
 
[10.07.2010 notu: Agora’dan çıkan “Ne Yapmalı?” ile Muzaffer Erdost çevirisi arasındaki “benzerlik”lerin ilk verdiğim örnekleri biraz aşağıda yer alıyor. Bunlara rağmen “iftira” suçlamasıyla karşılaşınca, farklı tarihlerde farklı örnekler çıkardım. Bu haberin yeni okurları için, yazının altındaki yorumlarda da yer alan bu örneklerden bazılarını buraya da aktarmakta yarar görüyorum:]
 
İnternet’ten indirilen metin üzerinde değişiklik yapılırken kalan bir “parça” (Ferit Burak Aydar çevirisindeki “getirmek” sözcüğü):
 
ME: Ve gene de, bizim, işçi sınıfı hareketini burjuva demokrasisinin bir aleti haline getirmek için ortam hazırladığımız söyleniyor!
 
FBA: Fakat yine de, işçi sınıfı hareketini burjuva demokrasisinin bir aletine dönüştürmek getirmek için zemin hazırladığımız söyleniyor! (118)
 
İnternet’ten indirilen cümlelerde değişiklik yaparken düzeltilmesi unutulan sözcükler:
 
ME: “...Sağlam ilkelere ve bunlara denk düşen bir plana sahip bulunanlar...”
 
FBA: “...Sağlam ilkelere ve bunlara uygun bir plan tasarlayanlar...” (191)
 
 
ME: “...dehşet ve şaşkınlık yarattığını...”
 
FBA: “...dehşete ve şaşkınlık yol açtığını...” (200)
 
 
ME: “... geniş genel mekanizmanın hangi küçük dişlisini onarabileceğine ya da onun yerine daha iyisini koyabileceğine işaret edecektir...”
 
FBA: “... geniş çaplı genel mekanizmanın hangi küçük dişlisini onarabileceğine ya da onun yerine daha iyisini koyabileceğini hatırlatacaktır...” (208)
 
İnternet’teki metinde bulunan bir maddi hatanın Agora’dan çıkan kitapta da aynı şekilde yer alması:
 
ME: “Ya da n° 4-5'te (s. 5 ve devamı)...”
 
FBA: “Ya da 4-5. sayıya (s. 5 ve devamı)...” (s. 10 - dipnot)
 
İNGİLİZCE: “Or, No. 4-5 (p. 25, et seq.)...” (Kaynak)
 
L.T. LIH: “...4-5 p. 25 ff. ...” (Kaynak - 687)
 
Aynı çevirmenin ikinci bir kez çevirmeye kalkışsa aynı şekilde çeviremeyeceği bir cümle:
 
ME: Lütfen söyleyiniz, duvarcıların, şimdiye kadar görülmedik büyüklükte kocaman bir yapının çeşitli bölümlerine tuğlaları yerleştirdikleri zaman, tuğlaları koyacakları doğru yerleri bulmalarında onlara yardımcı olsun, diye, ortak işin nihai amacını kendilerine göstersin diye, sadece her tuğlayı değil, önceden ve sonradan konulan tuglalara harçla yapıştırıldığı zaman tam ve kesin bir çizgi teşkil edecek her tuğla parçacığını bile kullanabilmek için, bir ipten yararlanmaları "kırtasiyecilik" midir?
 
FBA: Lütfen söyler misiniz, duvarcıların, şimdiye kadar görülmedik büyüklükte kocaman bir yapının çeşitli köşelerine tuğlaları yerleştirdikleri zaman, tuğlaları koyacakları doğru yerleri bulmalarında onlara yardımcı olsun diye, ortak işin nihai amacını kendilerine göstersin diye, yalnızca her tuğlayı değil, önceden ve sonradan konulan tuğlalara harçla yapıştırıldığında tam ve sürekli bir çizgi teşkil edecek her tuğla parçacığını kullanabilmek için bir ipten yararlanmaları ‘kağıt üzerinde bir iş’ midir? (201)
 

[19.08.2010 eklemeleri:]

ME: ... bu bilgileri, bize, sadece tartışmalar, broşürler ve makaleler biçiminde değil (açık sözlülüğümüzü bize bağışlayın; bunlar çok kez bir hayli cansıkıcı olmaktadırlar), hükümetimizin ve yönetici sınıflarımızın yaşamın bütün alanlarında şu anda ne yaptıklarını canlı teşhirler biçiminde iletiniz.
 
Cümlenin yapısında bozukluk var:
 
bu bilgileri ... makaleler biçiminde değil, ... hükümetinizin ... yaptıklarını ... teşhirler biçiminde iletiniz.
 
FBA: ... bu bilgileri bize, yalnızca araştırma yazısı, broşür ve makale biçiminde değil (açık sözlülüğümüzü bağışlayın ama, bunlar çoğu kez bir hayli sıkıcı oluyor), hükümetimizin ve egemen sınıflarımızın hayatın bütün alanlarında tam olarak neler yaptıklarını canlı teşhirler biçiminde iletin. (88)
 
Burada da tam olarak aynı bozukluk söz konusu!
 
İNGİLİZCE: You intellectuals can acquire this knowledge, and ... you must bring it to us, not only in the form of discussions, pamphlets, and articles (which very often — pardon our frankness — are rather dull), but precisely in the form of vivid exposures of what our government and our governing classes are doing at this very moment in all spheres of life.
 
at this very moment = tam şu anda
 
 

 

Bir “dizgi hatası”nın olduğu gibi aktarılması:
 
ME: Bundan, ekonomizmin kendiliğindenliğine karşı direnemeyen Raboçeye Dyelo'nun terörizmin kendiliğindenliğe karşı da niçin direnemediğini anlamak mümkündür.
 
FBA: Bu bakış açısından, ekonomizmin kendiliğindenliğine direnemeyen Raboçeye Dyelo’nun terörizmin kendiliğindenliğe neden direnemediğini de anlamak mümkündür. (91)
 
DOĞRUSU: kendiliğindenliğine
 
 
 
ME: Bu anlayamama sadece "Martinov'vari" sözlerde değil, bu sözlerle aynı anlamı taşıyan ve sözde sınıfsal bakışaçısından sorunu ele alan bazı kaynaklar tarafından da ifade edilmektedir.
 
FBA: Bunun kavranamaması yalnızca ‘Martinov’vari’ sözlerde değil, bu sözlerle aynı anlama gelen ve soruna sözümona sınıfsal açıdan yaklaşan bazı kaynaklarda da görülmektedir. (109)
 
“Sözlerle aynı anlama gelen ... kaynaklar” ??? Doğrusu biraz daha farklı...
 
İNGİLİZCE: This lack of understanding is expressed, not only in “Martynovite” phrases, but in the references to a supposedly class point of view identical in meaning with these phrases.
 
ALTERNATİF ÇEVİRİ: Yalnızca Martinov’a özgü ifadeler değil, ama aynı zamanda, sözde sınıfsal bir bakış açısına yapılan ve söz konusu ifadelerle aynı anlama gelen göndermeler de bu kavrayışsızlığı açığa vurmaktadır.
 
LARS T. LIH: This lack of understanding is expressed not only in Martynov-style phrases but also in various remarks about the class point of view that have the same... (Kaynak)
 
 
 
ME: ... sadece burjuva çevrelerden değil, saraya bağlı bürokratik çevrelerden bile gelen önemli bir belgenin ...
 
FBA: ... yalnızca burjuva çevrelerden değil, saraya bağlı bürokratik çevrelerden bile gelen önemli bir belgenin ... (118)
 
İNGİLİZCE: ... an important document from bourgeois, and even from bureaucratic and Court circles ...
 
DOĞRUSU: bürokratik çevrelerden ve saray çevresinden
 
 
 
ME: Açıkça konduğunda, bu özel "görüş", tartışmak ve hazırlanmak için "artık" çok geç olduğu sonucunu vermektedir.
 
FBA: Yalın bir dille ifade edersek, bu özel ‘görüş’, tartışmalara girmek ve hazırlıklar yapmak için vaktin ‘artık’ çok geç olduğunu iddia etmektedir. (216)
 
Farklı sözcükler kullanarak çeviriyi değişik göstermeye çalışırken, “görüş”, bir şeyleri “iddia eder” olmuş...
 
İNGİLİZCE: Plainly put, this special “point of view” boils down to this that it is too late “now” to discuss and prepare.
 
LARS T. LIH: This special ‘point of view’, if we speak plainly, reduces itself to this: it is already too late ‘now’ to reason and to prepare oneself. (Kaynak)

 

[23.08.2010 eklemeleri:]

 
ME: Demek oluyor ki, görevimiz, sosyal-demokrasinin görevi, kendililindenliğe karşı savaşmak, işçi sınıfı hareketini burjuvazinin kanatları altına sokmak yolundaki bu kendiliğinden trade-unioncu çabadan uzaklaştırmak, ve devrimci sosyal-demokrasinin kanadı altına sokmaktır.
 
FBA: Bu yüzden bize düşen, sosyal-demokrasiye düşen görev, kendiliğindenliğe karşı savaşmak, işçi sınıfı hareketini burjuvazinin kanatları altına sokma yolundaki bu kendiliğinden, sendikalist çabadan saptırıp uzaklaştırmak ve devrimci sosyal-demokrasinin önderliğine kavuşturmaktır. (44)
 
Her iki cümlede de aynı bozukluk var: ... hareketini burjuvazinin kanatları altına sokma yolundaki bu ... çabadan uzaklaştırmak ...
 
Aynı cümle yapısı tercih edilecekse, doğrusu şöyle olmalıydı: ... işçi sınıfı hareketini, onu burjuvazinin kanatları altına sokma yolundaki bu ... çabadan uzaklaştırmak ...
 
İNGİLİZCE: Hence, our task, the task of Social-Democracy, is to combat spontaneity, to divert the working-class movement from this spontaneous, trade-unionist striving to come under the wing of the bourgeoisie, and to bring it under the wing of revolutionary Social Democracy.
 
Bu arada, İngilizce metinde hem burjuvazi hem de devrimci sosyal demokrasi için “kanatları altına alma” deyimi kullanılıyor ve Sol Yayınları çevirisinde de aynısı yapılıyor... Agora Kitaplığı’ndan çıkan kitapta ise, birincisinde değişiklik yapılmazken, ikincisinin farklı şekilde ifade edilmesi tercih edilmiş...
 
 
 
ME: İskra, n° 12'de yayınlanan ekonomist mektubun yazarları tarafından kullanılan, en güçlü ideologların işçi sınıfı hareketini maddi öğelerin karşılıklı etkileşimi ve maddi ortamla belirlenmiş yolundan uzaklaştırma çabalarının başarısızlığa uğradığı yolundaki sözleri, bu nedenle, sosyalizmden vazgeçmeyle aynı şeydir.
 
FBA: Dolayısıyla Iskra’nın 12. sayısında yayınlanan ‘ekonomist’ mektubun yazarlarının sarf ettiği, en güçlü ideologların işçi sınıfı hareketini maddi öğelerin etkileşimiyle maddi ortam tarafından belirlenmiş yolundan saptırma çabalarının başarısız olduğu yolundaki sözler, sosyalizmden vazgeçmek demektir. (44)
 
Her iki cümlede de aynı “zor anlaşılırlık” sorunu var... İngilizce bilenlerin görebileceği üzere, ilgili cümlenin çok daha anlaşılır bir çevirisi yapılabilirdi... Bu arada, her iki metinde de “güçlü” ideologlardan söz edilmiş, ama “inspired” sözcüğünün “güçlü” diye çevrilmesi hayli özgün bir tercih... (Lars T. Lih de “inspired” sözcüğünü tercih etmiş: Kaynak).
 
İNGİLİZCE: The sentence employed by the authors of the Economist letter published in Iskra, No. 12, that the efforts of the most inspired ideologists fail to divert the working-class movement from the path that is determined by the interaction of the material elements and the material environment is therefore tantamount to renouncing socialism.
 
 
 
ME: Bu baskı toplumun çeşitli sınıflarını etkilediğine göre, kendisini yaşamın ve eylemin en çeşitli alanlarında -meslek, kamu, özel, aile, din, bilim vb. alanlarında- ortaya koyduğuna göre ...
 
FBA: Bu baskı toplumun çeşitli sınıflarını etkilediğine göre, hayatın ve faaliyetin en çeşitli alanlarında (meslek, genel yurttaşlık, özel hayat, din, bilim, vb.) tezahür ettiğine göre ... (66-67)
 
İNGİLİZCE: Inasmuch as this oppression affects the most diverse classes of society, inasmuch as it manifests itself in the most varied spheres of life and activity — vocational, civic, personal, family, religious, scientific, etc., etc. — ...
 
Sol Yayınları baskısında, “the most diverse classes” ifadesi, vurgusundan arındırılarak, “çeşitli sınıflar” diye aktarılınca, Agora Kitaplığı’ndan çıkan baskıda da öyle olmuş... Ama asıl önemlisi, “faaliyetin en çeşitli alanları” anlamsızlığının ortaya çıkmaması için, ilgili bölüm ya “... en farklı yaşam ve faaliyet alanlarında ...” ya da “... yaşamın en farklı alanlarında ve en farklı faaliyet alanlarında ...” diye çevrilebilirdi....
 
 
 
ME: ... onlar, halk arasında "her şeye kadir" Rus hükümetine karşı yakınmalarını yöneltmeye değecek o gücü hiç bir yerde görememektedirler.
 
FBA: ... bu kişiler, halkta, ‘kadir-i mutlak’ Rus hükümetine karşı yakınmalarını yöneltmeye değecek o gücü göremiyorlar. (106)
 
ALTERNATİF ÇEVİRİ: ... [bu kişiler,] "her şeye gücü yeten" Rus iktidarından şikayet etmelerini anlamlı kılacak gücü halkın hiçbir kesiminde görmüyorlar...
 
İNGİLİZCE: ... they do not see anywhere among the people that force to which it would be worth while directing their complaint against the ’omnipotent’ Russian Government....
 
LARS T. LIH: ... they do not see anywhere in the narod a force to whom it would be worth their effort to complain about the ‘all-powerful’ Russian government... (Kaynak)
 
 
 
Yine metni farklı göstermeye çalışırken yapılan bir hata:
 
ME: Raboçeye Dyelo, burjuva demokrasisinin, Rusya'da, genel olarak, sadece bir "hayalet" olduğunu sanmaktadır ...
 
FBA: Raboçeye Dyelo, burjuva demokrasisinin Rusya’da genel olarak bir ‘hayalet’ ibaret olduğunu zannediyor ... (116)
 
İNGİLİZCE: Rabocheye Dyelo imagines that bourgeois democracy in Russia is, in general, merely a “phantom” ...
 
 
 
Ve yine aynı türde bir hata:
 
ME: ... bu yüzden de olabildiğince gevşek ve gizlilikten uzak bulunan işçi sendikaları gibi ...
 
FBA: ... bu yüzden alabildiğine gevşek ve gizlilikten ilgisi olmayan işçi sendikaları gibi ... (154-155)

 

[10.08.2010 eklemeleri:]

ME: Bu mücadelede işçilerin dolaysız düşmanları, en ufak ayrıntısına kadar tek bir iradenin yönettiği Rus hükümetinin —siyasal mücadeledeki dolaysız düşmanımızın— katıksız askeri ve sıkı sıkıya merkezi olan örgütüyle en ufak bir benzerliğe sahip herhangi bir örgütsel bağları olmayan tek tek işverenler ya da işveren gruplarıdır.
 
FBA: Bu mücadelede işçilerin doğrudan düşmanları, en ince ayrıntısına kadar tek bir irade tarafından yönetilen Rus hükümetinin (siyasal mücadeledeki doğrudan düşmanımızın) tümüyle askeri ve sıkı sıkıya merkeziyetçi olan örgütüyle en ufak bir benzerliğe sahip herhangi bir örgütsel bağı bulunmayan tek tek işverenler ya da işveren gruplarıdır.
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: "In this struggle, the immediate enemies of the workers are the individual employers or groups of employers, who are not bound by any organisation having even the remotest resemblance to the purely military, strictly centralised organisation of the Russian Government — our immediate enemy in the political struggle — which is led in all its minutest details by a single will."
 
Bu cümlede, "örgütüyle ... benzerliğe sahip ... örgütsel bağ..."dan söz edilmiyor... İşverenlerin bağlı oldukları örgütlerin hiçbiri, Rus devletinin merkezi örgütlenmesiyle en küçük bir benzerliğe sahip değilmiş... 
 
 
 
ME: Ekonomistler arasındaki bütün kısmı anlaşmazlıkları ve bütün nüansları ortadan kaldıran bu açık ve kısa önerme, işçileri "genel çıkarlar için bütün işçilerin koşullarının iyileştirilmesi uğruna siyasal mücadele"ye çağırmaktan başlayıp, aşamalar teorisinden geçerek, konferansın "en geniş uygulanabilirliğe sahip araçlar" vb. konusundaki kararıyla son bulan ekonomizmin özü, burada ne erişilmez bir beceri ve ustalıkla ifade edilmektedir.
 
FBA: Ekonomistler arasındaki bütün kısmi anlaşmazlıkları ve ufak görüş ayrılıklarını ortadan kaldıran bu kısa ama açık önerme, işçileri ‘genel çıkarlar adına, bütün işçilerin koşullarının iyileştirilmesi için siyasal mücadele’ye çağırmaktan başlayıp, aşamalar teorisinden geçerek, konferansın ‘en geniş çapta hayata geçirilebilir araçlar’ konusundaki kararıyla son bulan ekonomizmin bütün özü, burada ne erişilmez bir yetenek ve ustalıkla ifade edilmektedir. (76)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: With what inimitable skill and mastery in eliminating all partial disagreements and shades of differences among Economists this clear and concise proposition expresses the quintessence of Economism, from summoning the workers “to the political struggle, which they carry on in the general interest, for the improvement of the conditions of all the workers”, continuing through the theory of stages, and ending in the resolution of the Conference on the “most widely applicable”, etc.
 
İki metinde de aynı: “... bu ... önerme, ... ekonomizmin bütün özü, burada ... ifade edilmektedir.”
 
Oysa, İngilizce bilenler, şöyle olması gerektiğini görebilir:
 
“... bu ... önerme, ... ekonomizmin bütün özünü ... ifade etmektedir.”
 
 
 
[20.06.2010 notu: Aşağıdaki üçüncü yorumda yer alan somut örnekleri, kolaylık sağlamak için, buraya da ekliyorum:]

 

 
ME: Güvenilmez kimselerle bile olsa, geçici ittifaklara girmekten korkanlar, ancak kendisine güvenemeyenlerdir; böyle ittifaklar olmasaydı tek bir siyasal parti varolamazdı.
 
FBA: Güvenilmez insanlarla bile geçici ittifaklara girmekten korkanlar yalnızca kendisine güvenmeyenlerdir; bu tür ittifaklar olmadan tek bir siyasal parti bile var olamazdı. (14)
 
[Özel olarak sorulunca açıkladım - 10.08.2010 notu:
 
İNGİLİZCE: Only those who are not sure of themselves can fear to enter into temporary alliances even with unreliable people; not a single political party could exist without such alliances. 
 
İngilizce cümlede, “can fear” ifadesi kullanılıyor... Yani, “korkanlar” değil, “korkabilir”... Sol Yayınları’ndaki cümle yapısı aynen alınca, cümleye “korkabilir” diye yazmak mümkün olmamış... Yani, “Yalnızca kendilerinden emin olmayanlar, güvenilmez kimselerle bile (olsa) geçici ittifaklara girmekten korkabilir”miş...]
 
 
 
ME: Legal marksistlerle birleşme, bir bakıma, Rus sosyal-demokratlarının girdikleri gerçekten siyasal ilk ittifaktı.
 
FBA: Yasal Marksistlerle birleşme, kendi çapında, Rusya sosyal-demokratlarının ilk gerçek siyasal ittifakıydı. (14)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: ... really political ...
 
 
 
ME: Bu ittifak sayesindedir ki, narodniklere karşı şaşılacak hızla zafer kazanıldı ve marksist düşünceler (kaba bir biçimde de olsa) çok yaygınlaştı.
 
FBA: Bu ittifak sayesinde Narodniklere karşı şaşılacak bir hızla zafer kazanıldı ve Marksist düşünceler (kaba biçimde de olsa) çok yaygınlaştı. (14)
 
[Özel olarak sorulunca açıkladım - 10.08.2010 notu:
 
İNGİLİZCE: Thanks to this alliance, an astonishingly rapid victory was obtained over Narodism, and Marxist ideas (even though in a vulgarised form) became very widespread. 
 
Görüldüğü üzere, birincisi, karşılarında zafer kazanılanlar, “Narodnikler” değil, “Narodnizm” (ya da “Narodnik akım”)... Nitekim, bazı İngilizce çevirilerde “populism” sözcüğü tercih edilmiş (Kaynak). İkincisi, Marksist düşünceler “kaba biçimde” yaygınlaşmamış; “kabalaştırılmış bir biçimde bile olsa”, çok yaygın hale gelmiş...] 
 
 
 
ME: Ancak Rus sosyal-demokratları için teorinin önemi, çoğu kez unutulan şu üç durumdan ötürü önem kazanmaktadır: birincisi, partimizin sadece oluşum sürecinde olması, özelliklerinin daha yeni belirlenmeye başlaması, ve hareketi doğru yolundan saptırma tehdidinde bulunan devrimci düşüncenin öteki eğilimleriyle henüz hesaplaşmadan uzak oluşuyla.
 
FBA: Fakat Rusya sosyal-demokratları açısından teorinin önemi, çoğu kez unutulan şu üç durumdan ötürü artmaktadır: Birincisi, partimiz henüz oluşum sürecindedir, özellikleri daha yeni yeni şekillenmeye başlamaktadır ve hareketi doğru yoldan saptırma tehlikesi taşıyan diğer devrimci düşünce eğilimleriyle henüz hesaplaşmamıştır. (24)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: ... only ...
 
 
 
ME: Bu koşullar altında, ilk bakışta "önemsiz" gibi görünen bir yanılgı en kötü sonuçlara yolaçabilir ve ancak burnunun ötesini göremeyenler, hizip tartışmalarını ve görüş ayrılıkları arasındaki en keskin farklılıkları zamansız ya da gereksiz sayabilir, Rus sosyal-demokrasisinin yazgısı gelecek birçok yıllar boyunca şu ya da bu "ayrılığın" güçlenmesine bağlıdır.
 
FBA: Böylesi koşullarda, ilk bakışta ‘önemsiz’ gibi görünen bir hata en hazin sonuçlara yol açabilir ve ancak burnunun ötesini göremeyenler, hizip tartışmalarını ve keskin görüş ayrılıklarını zamansız ya da gereksiz sayabilirler. Rusya sosyal-demokrasisinin kaderi daha uzun yıllar boyunca şu ya da bu ‘görüş ayrılığı’nın güçlenmesine bağlı olabilir. (24)
 
 
 
ME: Gerçekten, öyle sanıyoruz ki, bugünkü hareketin gücünün, yığınların, (özellikle sanayi proletaryasının) uyanmasında olduğundan ve zayıflığının da devrimci liderler arasında bilinç ve inisiyatif yokluğundan ileri geldiğinden şimdiye kadar kimse kuşku duymamıştır.
 
FBA: Gerçekten de, bugünkü hareketin gücünün kitlelerin (özellikle sanayi proletaryasının) uyanmasında saklı olduğu, zayıflığının da devrimcilerle önderler arasında bilinç ve inisiyatif eksikliğinden ileri geldiği konusunda yakın döneme kadar kimsenin kuşkusu yok gibiydi. (29)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: ... no one, we think, has until now doubted ...
 
 
 
ME: Bütün ülkelerin tarihi göstermektedir ki, işçi sınıfı, salt kendi çabasıyla sadece sendika bilincini, yani sendikalar içerisinde birleşmenin, işverenlere karşı mücadele etmenin ve hükümeti gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlamanın vb. gerekli olduğu inancını geliştirebilir.
 
FBA: Bütün ülkelerin tarihi göstermektedir ki, işçi sınıfı, salt kendi çabasıyla yalnızca sendikal bilince erişebilir, yani sendikalarda örgütlenip birleşmenin, patronlara karşı mücadele etmenin ve hükümeti gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlamanın, vb. gerekli olduğu inancını geliştirebilir. (32)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: ... combine in unions, fight the employers ...
 
 
 
ME: "Sosyal-demokrasi kendi elini-kolunu bağlamaz, eylemlerini daha önceden tasarlanmış herhangi bir planla ya da siyasal mücadele yöntemiyle sınırlandırmaz; partinin elinde bulunan güçlere denk düştüğü sürece bütün mücadele araçlarını benimser"
 
FBA: “Sosyal-demokrasi kendi elini kolunu bağlamaz, faaliyetlerini daha önceden tasarlanmış herhangi bir planla ya da siyasal mücadele yöntemiyle sınırlandırmaz; partinin elindeki güçlere denk düştüğü sürece her türlü mücadele aracını benimser” (52)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: ... all means of struggle ...
 
[Özel olarak sorulunca açıkladım - 10.08.2010 notu:
 
İNGİLİZCE: Social-Democracy does not, tie its hands, it does not restrict its activities to some one preconceived plan or method of political struggle; it recognises all means of struggle as long as they correspond to the forces at-the disposal of the Party,” etc.
 
Daha önce de göstermiştim; burada, çeviriyi farklı gösterme kaygısıyla, “bütün (ya da tüm) mücadele araçları” yerine, “her türlü mücadele aracını” denmiş... “Önceden tasarlanmış” yerine “daha önceden tasarlanmış” denmesi ise, Sol Yayınları’nın tercihiyle ilgili olsa gerek... Ama asıl önemlisi, doğrusu şöyle olmalıydı:
 
“Sosyal demokrasi ... faaliyetlerini, önceden tasarlanmış herhangi bir siyasal mücadele planıyla ya da yöntemiyle sınırlandırmaz ...”]
 
 
 
ME: "Her koşul altında ve her an, siyasal mücadeleye girişmekte ustalaşmış güçlü bir örgüt olmadan, sağlam ilkelerle aydınlanmış ve azimle yürütülen, taktik diye adlandırılmaya layık o sistemli eylem planından sözedilemez."
 
FBA: “Her koşulda ve her an, siyasal mücadele yürütmekte maharetli güçlü bir örgüt olmadan, sağlam ilkelerle aydınlanmış ve gayretle yürütülen, taktik diye anılmaya değer o sistemli eylem planından bahsedilemez” (52)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: ... is worthy of the name ...
 
 
 
ME: Siyasal sınıf bilinci, işçilere, ancak dışardan verilebilir, yani ancak iktisadi mücadelenin dışından, işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışından verilebilir. Bu bilgiyi elde etmenin mümkün olduğu biricik alan, bütün sınıf ve tabakaların devletle ve hükümetle ilişkisi alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanıdır.
 
FBA: Siyasal sınıf bilinci, işçilere ancak dışarıdan taşınabilir, yani ancak ekonomik mücadelenin dışından, işçilerle patronlar arasındaki ilişkiler alanının dışından taşınabilir. İşçilerin bu bilgiyi elde etmelerinin mümkün olduğu yegâne alan, bütün sınıf ve katmanlarla devlet ve hükümetin ilişkiler alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanıdır. (94)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: Class political consciousness can be brought to the workers only from without, that is, only from outside the economic struggle, from outside the sphere of relations between workers and employers. The sphere from which alone it is possible to obtain this knowledge is the sphere of relationships of all classes and strata to the state and the government, the sphere of the interrelations between all classes. (“İşçilerin bu bilgiyi elde etmelerinin mümkün olduğuanlamına gelen bir ifade bulunmuyor.)
 
 
 
ME: Mutlakiyet egemen iken, bütün Batı Avrupa burjuvazisi, işçileri, devrim yoluna "sürükledi", bile bile sürükledi. Ama biz sosyal-demokratlar bununla yetinemeyiz. Ve eğer herhangi bir biçimde, sosyal-demokrat siyaseti kendiliğinden trade-urioncu siyaset düzeyine düşürürsek, burjuva demokrasisinin ekmeğine yağ sürmüş oluruz.
 
FBA: Mutlakıyetçiliğin egemen olduğu dönemde, bütün Batı Avrupa burjuvazisi işçileri devrim yoluna “sürükledi”, hem de bile bile. Ancak biz sosyal-demokratlar bu kapsamla yetinemeyiz. Eğer herhangi bir biçimde sosyal-demokrat siyaseti kendiliğinden sendikalist siyaset derekesine düşürürsek, burjuva demokrasisinin ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey yapmamış oluruz. (116-dipnot)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: When absolutism reigned, the entire West-European bourgeoisie “impelled”, deliberately impelled, the workers on to the path of revolution. We Social-Democrats, however, cannot be satisfied with that. And if we, by any means whatever, degrade Social-Democratic politics to the level of spontaneous trade-unionist politics, we thereby play into the hands of bourgeois democracy. (“bu kapsamla” ve “başka bir şey yapmamış oluruz” anlamına gelen ifadeler bulunmuyor.)
 
 
 
ME: İşler öyle bir hale geldi ki, birçok yerlerde işçiler, gereken sağlamlığı gösteremediğimizden ve gizlilik kurallarına uyamadığımızdan ötürü, aydınlara olan inancını yitirmeye ve onlardan uzak durmaya başladılar. İşçiler şöyle diyordu: aydınlar pek dikkatsiz davranıyorlar ve polis baskınlarına yolaçıyorlar!
 
FBA: Olaylar öyle bir hal aldı ki, birçok yerde işçiler, gereken sağlamlığı gösteremediğimiz ve gizlilik kurallarına uymayı bilmediğimiz için aydınlara olan inancını kaybetmeye ve aydınlardan uzak durmaya başladılar. İşçiler şöyle diyorlardı: Aydınlar çok dikkatsiz davranıyorlar ve polis baskınlarına zemin hazırlıyorlar! (124)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: Things have reached such a pass that in several places the workers, because of our lack of self-restraint and the inability to maintain secrecy, begin to lose faith in the intellectuals and to avoid them; the intellectuals, they say, are much too careless and cause police raids!
 
ALTERNATİF ÇEVİRİ: İşler öyle bir noktaya geldi ki, bazı yerlerde, işçiler, kendimize hakim olamadığımız ve gizliliği koruyamadığımız için, aydınlara inançlarını yitirmeye ve onlardan uzak durmaya başladı; aydınların çok dikkatsiz olduklarını ve polis baskınlarına yol açtıklarını söylüyorlar!
 
 
ME: Siyasal düşünce Almanlar arasında yeteri kadar gelişmiştir, ve profesyonel olarak eğitilmiş, uzun deneylerden geçmiş ve tam bir uyum içinde çalışan "bir düzine" denenmiş ve yetenekli lider olmadan (ve yetenekli kişiler yüzlerce doğmaz) modern toplumda hiç bir sınıfın kararlı bir mücadeleye girişemeyeceğini anlayacak kadar siyasal deneyim edinmişlerdir.
 
FBA: Siyasal düşünce Almanlar arasında yeterince gelişmiştir ve profesyonel olarak eğitilmiş, uzun deneyimler edinmiş ve tam bir uyum halinde çalışan ‘on-on beş’ sınanmış ve yetenekli önder olmadan (yetenekli kişilerden zaten yüzlerce bulamazsınız!) modern toplumda hiçbir sınıfın kararlı bir mücadeleye atılamayacağını anlayacak kadar siyasal deneyime erişmişlerdir. (149)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: Political thinking is sufficiently developed among the Germans, and they have accumulated sufficient political experience to understand that without the “dozen” tried and talented leaders (and talented men are not born by the hundreds), professionally trained, schooled by long experience, and working in perfect harmony, no class in modern society can wage a determined struggle. (dozen = düzine)
 
 
 
ME: 3. böyle bir örgüt esas olarak devrimci eylemi meslek edinmiş kimselerden oluşmalıdır...
 
FBA: 3) böyle bir örgüt esasen devrimci faaliyeti tam-zamanlı bir meslek olarak gören kimselerden müteşekkil olmalıdır... (152)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: (3) that such an organisation must consist chiefly of people professionally engaged in revolutionary activity. (“tam-zamanlı” diye bir ifade bulunmuyor)
 
 
 
ME: Soyut olarak konuşulduğunda, militan bir örgütün başka koşullar altında tamamıyla kaçınılabilir bir yenilgiyle sonuçlanabilecek olan bir savaşa düşüncesizce katılabileceği elbette yadsınamaz. Ama bu durumda soyut uslamlamalarla yetinemeyiz, çünkü her savaş kendi içinde yenilgisinin soyut olasılığını taşır, ve bu olasılığı azaltmanın biricik yolu, örgütlü biçimde mücadeleye hazırlanmaktır.
 
FBA: Soyut düzeyde konuşulduğunda, militan bir örgütün başka koşullarda her bakımdan kaçınılabilir bir yenilgiyle sonuçlanabilecek bir savaşa düşüncesizce atılabileceği elbette reddedilemez. Fakat böyle bir sorunda soyut akıl yürütmelerle yetinemeyiz, çünkü her savaş soyut düzlemde yenilgi ihtimalini kendi içinde barındırır ve bu ihtimali azaltmanın yegâne yolu, örgütlü biçimde mücadeleye hazırlanmaktır. (168)
 
 
 
ME: Siyaset sanatının tamamı, elimizden koparılıp alınması en güç olan halkayı, belirli bir anda en önemli olan halkayı, onu elinde tutana bütün zincire sahip olmayı en çok güvence veren halkayı bulmaktan ve ona olabildiğince sıkı bir biçimde sarılmaktan ibarettir.
 
FBA: Siyaset sanatının tamamı, elimizden koparılıp alınması en zor olan halkayı, belirli bir anda en önemli sayılan halkayı, elinde tutana bütün zincire sahip olmayı en çok temin eden halkayı bulmakla ve ona mümkün olduğunca sıkı sıkıya sarılmakla şekillenir.” (202)
 
İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: The whole art of politics lies in finding and taking as firm a grip as we can of the link that is least likely to be struck from our hands, the one that is most important at the given moment, the one that most of all guarantees its possessor the possession of the whole chain.
 
 
 
ME: Devrimci eğilim ile oportünist eğilim arasındaki nihai kopuşa "örgütsel" koşulların değil, oportünistlerin oportünizmin bağımsız niteliğini pekiştirmek ve Kriçevski'lerin ve Martinov'ların tezleriyle kafa karışıklığı yaratmayı sürdürmek istemelerinin neden olduğu konusunda şu anda hiç bir Rus Sosyal-Demokratı kuşku duyamaz.
 
FBA: Devrimci eğilim ile oportünist eğilim arasındaki nihai kopuşa ‘örgütsel’ koşulların değil, oportünistlerin oportünizmin bağımsız niteliğini pekiştirmek ve Kriçevski’ler ile Martinov’ların tezleriyle kafa karışıklığı yaratmayı sürdürmek istemelerinin yol açtığından şu anda hiçbir Rusya sosyal-demokratı şüphe edemez. (234)
 
 
 
Sol Yayınları (Muzaffer Erdost) çevirisi:
 
 
İngilizce çeviri:
 
 
* * * * *
 

MODERATÖR NOTU: 50. YORUMDAN SONRA YORUMLARIN BAŞLIKLARINA TIKLANDIĞINDA İLGİLİ SAYFAYA DOĞRUDAN GİDİLMEMESİ NEDENİYLE BU HABERİ YORUMLARA KAPATIYORUZ. 

YORUM YAZACAK OLANLAR KONUYLA İLGİLİ DİĞER YAZIMIZA YORUM EKLEYEBİLİR:

http://www.haberveriyorum.net/yorum/ali-mert-osman-akinhaya-kisa-ve-acik-mektup

İLGİLİ YAZILAR:

Agora'dan çıkan 'Emperyalizm' de bir çeviri yağması!

ALİ MERT: Osman Akınhay'a kısa ve açık mektup

Muzaffer İlhan Erdost'un 'Ne Yapmalı?' çevirisi üzerine notları

 

Yorumlar

Ha böyle...

14 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3583

Agora'nın ulusalcılıkla ilgili Lenin kitabına da bakın. Kesin bir yamuk çıkar. Araştıracak birikimim yok ama seziyorum.

Bayram değil seyran değil, eniştemin Lenin'le işi ne... Zizek Lenin dedi diye, ''aa böyle bir adam da vardı di mi'' diye sarıldılar ama ellerinde patlar inşallah.

Bu arada bu iş Cağaloğlu'nda 'eviri' olarak anılırdı 90'larda.

Şimdi böyle 'nezih' yayıncılara kadar yükselmiş anlaşılan.

Daha fazla örnek

15 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3587

Daha fazla ve somut örnek verilmesinde fayda var. Ayrıca böyle bir çevirmen var. Bu durumda çevirmen yayınevinden daha çok suçlu/sorumlu.

Ferit Burak Aydar çevirisinden çalıntı örnekleri

16 Haziran 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3598

Yukarıdaki haberi yazdığımda, Ferit Burak Aydar’ın İngilizceden yaptığı ve Agora Kitaplığı'ndan çıkan “Ne Yapmalı?” çevirisi elimde yoktu... Aslına bakılırsa, Sol Yayınları çevirisinden çalıntı yapıldığını kanıtlamak için özel olarak çaba harcamayı düşünmüyordum; Lenin tartışması yaptığımız toplantıda bu nokta yeterince açıklık kazanmıştı ve merak edenler oturup inceleyebilirdi... Ama bu yönde talep gelince, çeviriyi edindim ve Sol Yayınları (Muzaffer Erdost) çevirisiyle karşılaştırdım. Öyle çok fazla uğraşmadım; asıl olarak, “Ne Yapmalı?” hakkındaki tartışmalarda üzerinde daha çok durulabilecek cümlelerden bazı örnekler seçtim (tüm kalınlaştırmalar bana ait): 

 
Buradaki örnekler yukarıdaki haber metnine taşındı...
 

Çeviri Dertleri: Herkesin kendince bir ızdırabı var

17 Haziran 2010, yazan Burcakman,
Yorum no: 3599

Bundan iki yıl kadar önce siyasal gündemimizin neredeyse sadece türban meselesi tarafından belirlendiği dönemde, kitapçı raflarında “kadın” üzerine yazılmış her şeye karşı algıda bir seçicilik oluşmuşken gözüm bir kitaba ilişmişti. İçindekiler bölümüne bakarak, bir Fransız entelektüel tarafından yazılmış bu kitabı almanın iyi olacağına kanaat getirip satın almıştım. Fakat eve gelip kitabı okumaya başladığımda ortada büyük bir sorun vardı: Okuduğumu anlayamıyordum. Aynı cümleleri defalarca okumak ve önceki paragraflara tekrar tekrar dönmek zorunda kalıyordum. O anda dikkatimin dağınık olduğunu düşünüp daha sakin bir kafayla okumaya karar verdim ama ertesi gün de durum değişmemişti. Ya sorun bendeydi, belki artık algılama düzeyim gerilemişti; ya da yazardaydı, düşüncelerini açıklıkla ifade etme becerisinden yoksundu.
 
Sayfalarda ilerledikçe sorunun her ikisi de olmadığını anlamam zor olmadı. Çünkü sorun çevirideydi.
 
Küçük çaplı bu “aydınlanma” aşamasından sonra kitabı artık yalnızca çeviri açısından inceleyen gözle okumaya devam ettim fakat her sayfada sinirlerimin daha da gerildiğini hissediyordum. Çeviri Türkçe anlatım (söz dizimi) bakımından o kadar kötüydü ki kitabı anlaşılamaz hâle getiriyordu. Bunun üzerine yayınevine bir e-posta göndererek şikâyetimi dile getirdim, bana gönderilen cevapta kitabın çevirmeninin deneyimli bir çevirmen olduğundan ve bugüne kadar hiçbir sorun yaşanmadığından bahsetmişlerdi. Evet, deneyimli bir çevirmendi; tabii deneyim dedikleri şey çevrilen kitap sayısı üzerinden hesaplanacaksa. (Dahası bu çevirmenin önceden çevirdiği tüm kitaplar İngilizce’den çeviriydi, oysaki bu kitabın orijinal dili Fransızcaydı ve yanlış hatırlamıyorsam çevirmenin Fransızca’dan yaptığı ilk çeviriydi!)
 
Bu konuda yayınevi ile polemiğe girmenin anlamsız olacağını düşündüğümden tam iki günümü çeviri hakkında uzun bir eleştiri yazısı yazmaya harcadıktan sonra, içinde çeviri eleştirilerinin de yer aldığı bir edebiyat dergisine göndermeye karar verdim. Fakat çeviri sayfasından sorumlu kişi yazımın yayınlanmasını uygun bulmadı. Hâliyle! Çünkü kitabın çevirmeni ile derginin çeviri sayfasından sorumlu kişi yakın meslekî (*) ilişkiler içindeydi ve kimse kimsenin kuyruğuna basmak istemezdi. Her alanda (ve pratikte) karşılaştığımız için anlaşılabilir bir durum ne de olsa.
 
Bunun üzerine, ben de okur olarak değil, bilinçli tüketici sıfatıyla – belki de onların anlayacağı tek dil buydu – hareket edeyim hiç olmazsa diye düşündüm ve Tüketiciler Birliği vasıtasıyla Tüketici Mahkemesine başvurmaya karar verdim. Mademki onlar için kitap sadece bir “mal” idi, o zaman benim de bu “defolu mal” hakkında şikâyette bulunmak en doğal hakkımdı (çünkü parasını vererek satın aldığım maldan yararlanamıyordum). Fikir edinmek amacıyla Tüketiciler Birliği’ne başvurdum. Muhtemelen beni ya deli ya da takıntılı bir manyak sandılar ki geri dönüp cevap verme zahmetine bile katlanmadılar. Ben de zaten böyle bir davadan çıksa çıksa en fazla ödediğim paranın iadesi kararı çıkar diye düşünerek – defolu ürünü piyasadan kaldırma yoluna başvurmazlardı herhalde – ayrıca bu komediden de artık sıkılmaya başladığım için adlî bir vakaya dönüşmek üzere olan olayın peşini bıraktım.
 
Sonuçta elime ne geçtiğine gelince, her yanı notlarla, işaretlerle ve altı çizili cümlelerle dolu bir kitap ve yazdığım eleştirinin başka yerlerde (her biri diğerinden kopyala-yapıştır yoluyla almış anladığım kadarıyla) yayınlanmasından duyduğum anlamsız bir tatmin sadece. Yine de kendime şu konuda söz verdim: Bir daha böylesine berbat bir çeviri ile karşılaşırsam kesinlikle Tüketici Mahkemesi’ne gideceğim. Artık onlar da mı beni deli yerine koyarlar yoksa düşünüp taşınıp aslında haklı olduğuma mı karar verirler, şimdiden kestirmek zor.
 
Elbette gönül ister ki bu kötü çevrilmiş kitaplar tamamen raflardan kaldırılsın ve bunların yerini düzgün çeviriler alsın. Fakat kutsal piyasa dokunulmazlığının, iş ahlâkının kat kat üstünde olduğu mevcut koşullarda bu imkânsız görünüyor.
 

(*) Kısa bir ekleme yapmak ihtiyacı hissediyorum. Yayıncılık sektöründe “meslekî”den bahsedilen her durumda bunu öncelikle “aynı parasal kaygıları taşımak” olarak anlamak gerekiyor maalesef. Meslek örgütlerinin (örneğin dernekler) en önemli işlevi üyelerinin haklarını (çıkarlarını) korumaksa – nedense bu çoğu kişiye pek “solcu” geliyor –ikinci önemli işlevi, üyeleri açısından düşünüldüğünde, çevre edinmek; piyasa diliyle ifade edecek olursak “bağlantı kurmak”tır. Piyasa her şeyi çürüttüğü gibi meslek ahlâkını da çürütüyor. Hatta neredeyse böyle bir anlayış olduğunu bile tamamen unutturuyor – ta ki birileri hatırlatana dek. 

  

Aaa, evet Agora!

18 Haziran 2010, yazan Burcakman,
Yorum no: 3616

Erkin Özalp'ın yazısını okumuştum ama okurken yayınevinin adını hep es geçmişim. Bahsettiği yayınevinin hangisi olduğunun, daha doğrusu bu yayınevinin kafamdaki yerinin ne olduğunun farkına daha yeni vardım. Gerçekten de yayınevleri arasında bir çeviri kara listesi çıkartılacak olsa Agora ilk üçe, bilemediniz ilk beşe girebilecek olan bir yayınevidir. Agora'nın, önde gelen feminist kuramcıların bir (rakamla 1) makalesini çevirip bunu küçük kitap halinde yayınladıkları bir feminist kitaplık dizisi var. Ama, aslında güzel ve faydalı da olabilecek bu hinliği, en fazla öğrenci İngilizcesine sahip çevirmenlere çevirttikleri kitaplarla hilebazlığa dönüştürmüş bir yayınevidir Agora. Çevirmenlerin İngilizce cümle yapılarını çözümleyebilme ve bunu Türkçeye düzgün bir şekilde aktarma yeteneğinden yoksun olmaları bir yana, artık feminist literatürde çok sık kullanılan bazı kavramları bile bilmeden bu tür çevirilere kalkışmaları ne ile açıklanabilir bilemiyorum. Cahil cesareti mi, kendini bilmezlik mi, kolay yoldan para kazanma hevesi mi her neyse o işte. Yalnız, editörlerinin aynı yolda olduğundan hiç şüphe yok. Gerçekten yayınevinin oldukça istikrarlı bir yayıncılık çizgisi var anlaşılan...

Not: Bu arada bir üstteki yorumumda bahsettiğim yayınevi Agora değil.

FBA'ya göre 'heterojen'in eşanlamlısı: 'türdeş'

21 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3636

Aynı şekilde gösteriyorum (Ziyaretçi olarak bold kullanamıyormuşum o yüzden büyük harflerle):

ME: İncelemekte olduğumuz konu bakımından Rusya'nın başlıca ayırıcı özelliği, bir yandan işçi sınıfının kendiliğinden hareketinin başlangıcının, ve öte yandan ilerici kamuoyunun marksizme yönelmesinin, HETEROJEN unsurların, ortak düşmana karşı (zamanını doldurmuş siyasal ve toplumsal dünya görüşüne karşı) savaşmak üzere tek bir bayrak altında bileşmeleri sonucunu vermiş olmasıdır.

FBA: Ele aldığımız konu bakımından Rusya'nın alameti farikası, bir yandan işçi sınıfının kendiliğinden-iptidai hareketinin başlangıcına, öte yandan ilerici kamuoyunun Marksizme yönelişine, açıkça TÜRDEŞ unsurların ortak düşmana karşı (miadını doldurmuş siyasal ve toplumsal dünya görüşüne karşı) savaşmak üzere ortak bir bayrak altında birleşmelerinin damga vurmuş olmasıdır.

İNGİLİZCE ÇEVİRİDEN: The chief distinguishing feature of Russia in regard to the point we are examining is that the very beginning of the spontaneous working-class movement, on the one hand, and of the turn of progressive public opinion towards Marxism, on the other, was marked by the combination of manifestly HETEROGENEOUS elements under a common flag to fight the common enemy (the obsolete social and political world outlook).

kendiliğinden-iptidai

21 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3637

"heterojen-türdeş" olayı (affedilebilesi) bir hata olsa bile "spontaneous"un "kendiliğinden-iptidai" diye çevrilmesi ziyadesiyle "bilinçli" bir tercih gibi duruyor. herhalde maksat lenin'in "iptidai olmayan kendiliğindenlik"e değil sadece "iptidai olan kendiliğindenlik"e karşı çıktığını savunmak olsa gerek. spontaneous lafının karşılıkları arasında iptidai/ilkel diye bir şey bulamadım.

agora'nın feminist kitaplık serisi çevirileri

21 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3639

buyrun, kanitlayin... size kitap kitap, cümle cümle cevap vereyim... ithaminiz dayanaksızsa çamur atmadir, palavracısınızdır

osman akınhay, agora kitaplığı editörü

kendiliğinden-iptidai

21 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3640

düşünmeye çalışarak kafanı yorma böyle şeylerle:
sunuş'a bakarsan görürsün nedenini

Buraya kadar gelmişken

22 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3652

Ne Yapmalı hakkında da savunsaymış ya yayınevini Osman Akınhay. Esas mevzu o kitap bu sayfada..

Şimdi biz bu soruyu 'Bizde Lenin'de yanlış yapılabilir ama feminizmde asla' olarak anlayabilir miyiz, anlayalım mı?

Agora Kitaplığı ve Lenin külliyatı

22 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3654

"Ne Yapmalı" kitabının çevirmeni Ferit Burak Aydar gerekli cevabı hazırlıyor; dilerim bu site de, Aydar'ın göndereceğimiz cevap metnini harfi harfine yayınlar.

"Feminist Kitaplık" mevzuuna gelince; ismini bilmedigim, sadece rumuzunu okudugum itham sahibi, ortaya sadece 'ögrenci ingilizcesinden öteye bilgisi olmayanlar' tarafindan çevrildigini koyuyor ve bunu da gerekçelendirmiyor.

Feminist Kitaplık'ta şu ana degin 6 makale-kitap yayınlandı. Bunların ikisi bana aittir, ikisi Aykut Tunç Kılıç'a aittir, ikisi de Gülseli İnal, Gülnur Savran, Şirin Tekeli, Feraye Tunç, Şule Torun ve Yaprak Zihnioğlu imzalarından oluşan feminist kolektif tarafından 1985'de yayınlanmış olan edisyondan, bu kişilerin izniyle makale-kitap haline getirilmiş versiyonlardır.

O sebeple, itham sahibi iddialarını kanıta dayandırmak durumundadır; göstereceği kanıtlarla da iddiasını haklı kılmak.

Böyle anlayabilirsiniz...

(Not: Site üyeleri belki isimleri görüyordur, fakat bu notların isimli olması ve okurlar tarafından görülmesi, itham namusu gereğidir...)

Biraz sabır

22 Haziran 2010, yazan Burcakman,
Yorum no: 3658

Gerek işlerimin yoğunluğu gerekse trafikte başımıza gelen birkaç tatsız olay nedeniyle bir süredir siteye girip Agora çevirileriyle ilgili tartışmaya katılamadım. 

Uygun olduğum en kısa süre içinde bir çeviri incelemesi yazacağım.

Şu anda Agora'nın feminist kitaplık dizisinin tamamını incelemek gibi bir iş üstlenme olanağım olmadığı için elimde bulunan kitap-makalelerden yalnızca Türkçe çevirisi Osman Akınhay (sanırım kendisi aynı zamanda şu anda sitede muhatap olduğumuz kişi oluyor) tarafından gerçekleştirilen Judith Butler'ın "Taklit ve Toplumsal Cinsiyete Karşı Durma" adlı makalesinin çevirisini inceleyebileceğim. Bunun bir nedeni zaman darlığı ise diğer ve daha önemli nedeni, dizide yayımlanan kitaplar içinde çevirisi en sorunlu olanın bu bahsettiğim kitap olmasıdır.  Bu nedenle, dizinin diğer çevirmenlerini (yani elimde bulunan diğer kitapların çevirmenleri olan Aykut Tunç Kılıç, Gülşat Aygen ve Necmi Bayram'ı), çevirileri hakkında Sayın Editörün istediği gibi "cümle cümle" kapsamlı bir incelemeye tabi tutamayacağım için  tenzih ediyor (kendisi bunu bir geri adım olarak yorumlamakta serbesttir)  ve  Editör'den kendi çevirisiyle ilgili yapacağım inceleme konusunda biraz sabırlı olmasını bekliyorum. 

Burcu Akman

Ferit Burak Aydar'ın 'ön' cevabı

22 Haziran 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3659

Agora Kitaplığı’ndan çıkan “Ne Yapmalı?”nın çevirmeni Ferit Burak Aydar, ceviribilim.com sitesinden Sabri Gürses’in sorularına cevap verirken, ortaya attığım “çeviri hırsızlığı” iddiasıyla bağlantılı olarak, “bu iftira”ya Mesele dergisinin Temmuz sayısında “uzun uzadıya” yanıt verdiğini söylemiş. Ama Gürses’e de kimi açıklamalar yapmış. 

Söyleşi şöyle başlıyor:
 
Sabri Gürses: Lenin’den yaptığınız “Ne Yapmalı?” çevirisinin aynı kitabın daha önce yayımlanan, Muzaffer Erdost’a ait bir çevirisiyle yakınlıklar gösterdiğini öne sürerek sizi çalıntı/intihalle suçladılar. Fakat siz son dönemde birçok önemli kuramsal kitabın çevirmeni olarak tanındınız, bu suçlama bu durum karşısında yadırgatıcı duruyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz?
 
Ferit Burak Aydar: Temmuz ayındaki Mesele dergisinde Lenin külliyatı projemizle ilgili bir yazım yayınlanacaktı zaten, onun ikinci kısmında bu iftiraya uzun uzadıya yanıt veriyorum. Şimdilik şu kadarını söyleyeyim: Aklı başında hiçbir insan, “Bu haberi yazarken Ferit Burak Aydar çevirisi elimde bulunmuyordu” diyen bir müfteriyi, yani elinde olmayan bir çeviri metnini eleştiren birini ciddiye almaz. “Haberin sonunda tanıtım yazısından bir bölüm de aktarmıştım; ancak o bölüm, kitabın içinde farklı (doğru) bir şekilde geçiyormuş” diye kendi kendini düzelten, sonra (güya) kimselere çaktırmadan bu yazdığını siteden çıkaran, yani kendi çalıp kendi oynayan bir zavallı, ama neticede kapitalizm bu tür insanları üretmese kapitalizm olmazdı, biz de panzehir olarak Lenin basmazdık. Dahası dediğim gibi bu ayki Mesele’de ve belki başka yerlerde gerekli cevabı vereceğiz. (Kaynak)
 
Evet, “haber metni”nde sonradan bazı düzeltmelere gittim; dahası evet, o haberi yazarken elimde Ferit Burak Aydar çevirisi bulunmuyordu! Ve bu, somut örnekleri aktardığım yorumun girişinde hâlâ açıkça yazılı:
 
Yukarıdaki haberi yazdığımda, Ferit Burak Aydar’ın İngilizceden yaptığı ve Agora Kitaplığı'ndan çıkan “Ne Yapmalı?” çevirisi elimde yoktu... Aslına bakılırsa, Sol Yayınları çevirisinden çalıntı yapıldığını kanıtlamak için özel olarak çaba harcamayı düşünmüyordum; Lenin tartışması yaptığımız toplantıda bu nokta yeterince açıklık kazanmıştı ve merak edenler oturup inceleyebilirdi... Ama bu yönde talep gelince, çeviriyi edindim ve Sol Yayınları (Muzaffer Erdost) çevirisiyle karşılaştırdım. Öyle çok fazla uğraşmadım; asıl olarak, “Ne Yapmalı?” hakkındaki tartışmalarda üzerinde daha çok durulabilecek cümlelerden bazı örnekler seçtim (...).
 
Haber metninin başında da, bir grup insan olarak, Ferit Burak Aydar’ın çeviri hırsızlığı yaptığını ne şekilde fark ettiğimiz yazılı... Öyle sağdan soldan didikleme yoluyla bulunmuş cümlelerden hareketle değil, Lenin’in “Ne Yapmalı?”sı hakkındaki tartışma sırasında sesli olarak aktarılan pasajlardan hareketle varmıştık, hırsızlık yapıldığı sonucuna.
 
Fazlasını yazmayacaktım, ama bu yönde talep gelince somut örnekleri de çıkardım... Bunlar, “tesadüf”lerle açıklanabilecek türden “benzerlik”ler falan değil... Ama Ferit Burak Aydar, henüz, somut örnekler hakkında herhangi bir açıklama yapmamış...
 
Söyleşi şöyle sürüyor:
 
SG: Lenin’in toplu eserlerini, birer sunuşla İngilizceden çeviriyorsunuz. Oysa bu eserlerin başka çevirileri de var. Neden yeniden çevirme ihtiyacı duydunuz?
 
FBA: Öncelikle bir yanlışı düzeltmem gerekiyor, maalesef “bir deli bir kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış” hesabı, sizin gibi profesyonel insanlar bile aynı yanlışa düşüyorlar. Biz aslında yeniden çeviri yapmıyoruz. Ben yeniden çevirilere sıcak bakan biri değilim; bilen bilir, çevrilmemiş Marx’lardan başlama ısrarım yüzünden birçok yayıncı arkadaşla çalışmak kısmet olmadı.
 
Sonrasında, Agora’dan çıkan diğer Lenin derlemeleri ve kitapları hakkında bilgi veriliyor... Konuya dönüldüğünde:
 
Ne Yapmalı?: Ve Ne Yapmalı?’ya geldik! Bu çeviri bizim belki de Lenin külliyatında çıkarttığımız en iyi iş. Zaten iftira atılmasının nedenlerinden biri de bu: hazımsızlık. Uzun uzun anlatmama gerek yok, zira Sunuş kısmında yazdık. Oradan bir parça aktarayım: “Yaklaşık 200 sayfalık bu esere bulaşan mitleri savuşturmak için, üzerinden yüzyıl geçtikten sonra, Lars T. Lih adında bir araştırmacı tarafından 850 sayfalık bir Ne Yapmalı? baskısı (Lenin Rediscovered: what is to be done? in context) hazırlanmıştır. … Lars T. Lih [bu] çalışmasında, Ne Yapmalı?’nın son derece ciddi araştırmaya dayalı yetkin bir çevirisini de yayınlamıştır. Döneme ait ilgili Rus ve Alman kaynaklarının neredeyse hepsini taramış olan Lih, Lenin’in kitapta kullandığı kilit kavramların yanlış tercüme edildiğini ya da yorumlandığını göstermiş ve yirminci yüzyıl başı Rusya’sına odaklanmadan bunların anlaşılamayacağını öne sürmüştür. Bu yüzden olsa gerek, bazı terimleri de özgün Rusça haliyle bırakmıştır” vs.
 
Lih çeviriye takmış bir adam, ayrıca çok titiz bir araştırmacı, didikledikçe didikliyor. Zaten bu yüzden de yazdıkları yurtdışında muazzam ilgi görüyor. Ben kendi değerlendirmelerimin büyük oranda Lih’le örtüştüğünü gördüğümden, bu çeviriyi yapmanın planlarını kuruyordum, ama çok uzun zaman alacağı ve üzerimde birçok iş olduğu için kaç yıldır gözüm korkmuştu, bekliyordum. Nihayet bu yıl kısmet oldu ve Ne Yapmalı? “Lenin’in İngilizce toplu eserleriyle Lars T. Lih’in metninden karşılaştırmalı olarak” çevrildi.
 
Sunuş kısmında da değindiğim altı-yedi kavramı doğru aktaramadıktan sonra, Ne Yapmalı? çevirisinin maalesef çok bir hükmü kalmıyor. Zaten Ne Yapmalı? çevirisini okuyan bir emekçinin trade-unionism ile, trade-union liderleri ile vs. karşılaşması çok da ön açıcı değil. Yani biz intihal suçlaması yapılan bu çeviride, intihal bir tarafa muazzam bir iş çıkarttığımız kanaatindeyiz. İntihal yapacak adam bunlarla mı uğraşır?
 
Ferit Burak Aydar’ın komplo teorisi anlamsız... Bu "teori" aracılığıyla kendi kendisini yüceltmeye çalışması ise ayıp... Agora Kitaplığı’ndan çıkan Lenin çevirilerinin hiçbirini daha önce incelememiştim... “Ne Yapmalı?” çevirisinden 13 Haziran Pazar günü (yukarıda anlattığım ve haberde yazdığım şekilde) haberdar oldum ve sonrasında edindim... Daha biraz önce kitap elinde bulunmadan haber yazdığı için ciddiye alınmaması gereken bir “müfteri”yken, şimdi, Ferit Burak Aydar’ın yaptığı tüm çevirilerden haberdar olup da sıra “Ne Yapmalı?”ya gelince “hazımsızlık” gösteren biri oluvermişim!
 
Belki ilgili sayılabilecek bir de şöyle bir bölüm var, söyleşide:
 
SG: Çevirirken özel bir yönteme başvurdunuz mu, hangi edisyonu temel alıyorsunuz?
 
FBA: Metne göre değişiyor. Eski çevirileri birkaç paragraf okuyorum, iyiyse mutlaka bazı yerlerde karşılaştırma yapıyorum. Neticede, biz çevirmenlerde de biraz meslek şovenizmi vardır. Yaptığımız işin kendimizle ilgili kısmını görürüz, okuru bazen unuturuz. Bence okur bazen yenilik ya da “düzeltme” değil, hatırlamak istiyor. Bu yüzden yerleşmiş kalıpları değiştirmemeye çalışıyorum (tabii uygun oldukça). Buna dair Ne Yapmalı?’nın sunuşunda şöyle demiştim mesela: “Keza “amatörlük” ya da “ilkellik” diye çevrilen “kustarnichestvo” sözcüğünün de “zanaatkâr sınırlılıkları” diye çevrilmesi gerektiğini söyler Lih. Burada bir anlam aktarımı sorunundan çok, vurgu farklılığı söz konusudur. Önceki çeviriler büyük anlam kaymalarına yol açmadığı için, sürekliliği korumak adına, elinizdeki metinde “amatörlük” ve “ilkellik” karşılığı korundu.” İnsan ilk birkaç çevirisinde özgün olmak için özel çaba harcıyor, ama sonra kendi tarzını buluyor kanımca. Ben çevirirken “benim olsun” derdinde olan biri değilim, o yüzden korunması gerekenleri korumaya çalışıyorum.
 
Anlaşıldığı kadarıyla, Ferit Burak Aydar, şu türden örnekleri, “korunması gerekenleri korumaya çalışıyordum” diye izah etmeye çalışacak:
 
ME: Devrimci eğilim ile oportünist eğilim arasındaki nihai kopuşa "örgütsel" koşulların değil, oportünistlerin oportünizmin bağımsız niteliğini pekiştirmek ve Kriçevski'lerin ve Martinov'ların tezleriyle kafa karışıklığı yaratmayı sürdürmek istemelerinin neden olduğu konusunda şu anda hiç bir Rus Sosyal-Demokratı kuşku duyamaz.
 
FBA: Devrimci eğilim ile oportünist eğilim arasındaki nihai kopuşa ‘örgütsel’ koşulların değil, oportünistlerin oportünizmin bağımsız niteliğini pekiştirmek ve Kriçevski’ler ile Martinov’ların tezleriyle kafa karışıklığı yaratmayı sürdürmek istemelerinin yol açtığından şu anda hiçbir Rusya sosyal-demokratı şüphe edemez. (234)
 
Bu arada, Ferit Burak Aydar'ın yazdığı önsözde (ya  da kitabın başka herhangi bir yerinde), Muzaffer Erdost çevirisinden yararlanmış olduğuna ilişkin herhangi bir açıklama da bulunmuyor...
 
Söyleşinin tümü için: http://ceviribilim.com/?p=3323

 

hadi bakalım

22 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3660

hadi bakalım
bir yerden tutturamadınız, belki başka yerden giydiririz diye ıkının...

Ferit Burak Aydar - Lih

22 Haziran 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3663

Ferit Burak Aydar, ceviribilim.com’da çıkan söyleşisinin yukarıda aktardığım bölümlerinde, Lars T. Lih’ten yararlanmasının ne kadar önemli olduğunu vurgularken, bu kişiyi (önsözden aktarma yoluyla) şöyle tanıtmış: 

"Döneme ait ilgili Rus ve Alman kaynaklarının neredeyse hepsini taramış olan Lih, Lenin’in kitapta kullandığı kilit kavramların yanlış tercüme edildiğini ya da yorumlandığını göstermiş ve yirminci yüzyıl başı Rusya’sına odaklanmadan bunların anlaşılamayacağını öne sürmüştür. Bu yüzden olsa gerek, bazı terimleri de özgün Rusça haliyle bırakmıştır."
 
Önemli bir iddia tabii... Nitekim, Ferit Burak Aydar, söyleşinin devamında şunları da söylemiş:
 
“Sunuş kısmında da değindiğim altı-yedi kavramı doğru aktaramadıktan sonra, Ne Yapmalı? çevirisinin maalesef çok bir hükmü kalmıyor. Zaten Ne Yapmalı? çevirisini okuyan bir emekçinin trade-unionism ile, trade-union liderleri ile vs. karşılaşması çok da ön açıcı değil.”
 
Peki, Muzaffer Erdost çevirisini “hükümsüz” bırakan bu kavramlar neler? Bunları, Ferit Burak Aydar’ın önsözünden öğrenebiliyoruz...
 
Birincisi ve en önemlisi, “kendiliğinden” terimiymiş... Ferit Burak Aydar ne yapmış?.. “Kendiliğinden” çevirisini muhafaza etmiş, bazı yerlerde “kendiliğinden-iptidai” demiş... Gerçekten pek mühim...
 
İkincisi, “sendikal/sendikalist” sözcüğüymüş... “Lih bu kelimeyi de Rusça haliyle bırakır” ve şöyle yazarmış: “Tred-iunioinizm”...
 
Ferit Burak Aydar ne yapmış? “Sendikalizm” diye çevirmiş.  
 
Şimdi de, Muzaffer Erdost çevirisinde “trade-unionism” sözcüğünün kullanılmış olmasına laf ediyor!
 
Üçüncü kavram, “amatörlük” ya da “ilkellik” diye çevrilen “kustarnichestvo” sözcüğüymüş... Lih, bunun “zanaatkâr sınırlılıkları” diye çevrilmesi gerektiğini savunmuş...
 
Ferit Burak Aydar ne yapmış? “Amatörlük” ve “ilkellik” diye çevirmiş!
 
Bunun dışında, “ek açıklama yapmanın okuru aşağılamak anlamına geleceğini düşündüğü” başka “ihtilaflı” sözcükler de varmış... “Fakat” diye devam ediyor, Ferit Burak Aydar, kitaba yazdığı önsözde:
 
“Fakat şunu belirtmekte fayda var, Lih’in çalışması çok önemli olmakla birlikte, burjuva tarihçilerine ve akademisyenlerine kendi dillerinde verilmiş en güzel cevap olmakla birlikte, Ne Yapmalı? metninin ancak bu sayede anlaşılır hale geldiğini söylemek yanlış olur. (...) Kısacası, Lenin’in bu eseri, açıklamalar ve şerhler olmadan da son derece açıktır, tabii anlamak isteyene.” (xlii-xliii)
 
Ve fakat, şimdi, Lih’in o kadar da elzem olmayan ve en önemlilerini kendisinin bile benimsemediği tercihlerini, Muzaffer Erdost’un çevirisinin “hükümsüz” olduğunu iddia etmek için kullanıyor!
 
Minareyi çalan kılıfını da uyduracak, haliyle...

 

Sol Yayınları dava açabilir..

22 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3664

Sol Yayınları, bu türden "uygulama"ların önüne geçmek için, söz konusu Lenin çevirisi hakkında dava açmalı bence. Verilen örnek cümleler, ortada çok ciddi bir "sorun" olduğunu gösteriyor. Sözdizimini değiştirme çabasına bile girmeksizin, cümleleri bir iki sözcük değiştirerek aktarmak hiç kabul edilebilecek bir durum değil. Agora Yayınevi de bir an önce bu türden çevirilerini piyasadan çekmeli ve okurlardan özür dilemelidir.

Marksist klasik çevirileri ve özen

24 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3679

Örnekleri okuyunca kolayca anlaşılıyor ki, Sol'un çevirisi indirilmiş, cümle yapısını (bu çok önemli, zira her çevirmen iskeleti kendine has ifadelerle kurar) koruyarak redaksiyon yapılmış. Çok güzel gösterildiği gibi, "akıcılaştırmak için" "fazlalıklar" atılmış, "pürüzler" giderilmiş!

İnşallah bu sergileme Marksist klasikleri çevirmeye kalkanları daha dikkatli olmaya, kolay iş bitirip daha çok kazanma güdülerini törpülemeye yöneltir.

Terbiyesiz yorumcuya

25 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3698

"düşünmeye çalışarak kafanı yorma böyle şeylerle:
sunuş'a bakarsan görürsün nedenini"

diyen yorumcu agora çevirisini savunmaya çalışırken "kendiliğinden-iptidai" alıntısının geçtiği bölümdeki hırsızlık hakkında ne düşündüğünü niye yazmamış? "kafanı yorma" diye terbiyesizlik yapacağına, şunu izah etsin:

ME: İncelemekte olduğumuz konu bakımından Rusya'nın başlıca ayırıcı özelliği, bir yandan işçi sınıfının kendiliğinden hareketinin başlangıcının, ve öte yandan ilerici kamuoyunun marksizme yönelmesinin, HETEROJEN unsurların, ortak düşmana karşı (zamanını doldurmuş siyasal ve toplumsal dünya görüşüne karşı) savaşmak üzere tek bir bayrak altında bileşmeleri sonucunu vermiş olmasıdır.

FBA: Ele aldığımız konu bakımından Rusya'nın alameti farikası, bir yandan işçi sınıfının kendiliğinden-iptidai hareketinin başlangıcına, öte yandan ilerici kamuoyunun Marksizme yönelişine, açıkça TÜRDEŞ unsurların ortak düşmana karşı (miadını doldurmuş siyasal ve toplumsal dünya görüşüne karşı) savaşmak üzere ortak bir bayrak altında birleşmelerinin damga vurmuş olmasıdır.

burcu hanim, öncelikle

25 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3703

burcu hanim, öncelikle isminizi yazdiginiz icin tesekkurler, tesekkurler
çünkü böyle ve buna benzer internet yorumlarinda isim vermeden, salt
rumuzla yazmak gibi yaygin bir adet var, bu adet de bir sürü şeyin kılıfı
olarak kullanılabiliyor ve dilerim (kendi adima), bu site üzerinden bu son
yazışmamız olur

bütün 'feminist kitaplık' dizisi içinde en çok benimkini sorunlu bulmanız
da dolaylı olarak beni memnun etti, zira insanin doğrudan kendisine
yönelik itiraz ve eleştirilere muhatap olması, editör olarak çevirisini
yayınladığınız başka arkadaşlara yönelik eleştirilere cevap vermek kadar
duygusu agir bir durum degil

o sebeple, eleştiri, not ve itirazlarınızı doğrudan bana göndermiş
olduğunuz, karşılıklı bir tartışma ve fikir alışverişi içine girdiğiniz
için de sagolun

bence zaten, bir Judith Butler (ve az sayıdaki benzeri yazarın)
çevirisinde (ve de tabii, zorluk derecesi hayli az olan başka cevirilerde
de) cümle bazında, mana ve anlayış olarak çok sayıda itirazda bulunmanız,
yanlışa işaret etmeniz de kendi nezdimde makbuldür, 'eksilten' değil
'çoğaltan' karşı-görüşler de her zaman için başımın tacıdır, hele ki,
yanlış kavranmış ve çevrilmiş cümleler ve kelimeler olduğunda haydi haydi…
(uğraşını ciddiye alan hiçbir samimi çevirmen de bunun aksi yönde hareket
etmez)

bunun disinda, esas olarak ben, bu vesileyle iki noktaya değinmek isterim;
birincisi, 'büyük yazar çevirmenin' kendine özgü zorluğu; ikincisi, diğer
tartışmanın özünü oluşturan 'intihal' meselesi

(dolayısıyla bundan sonra yazacaklarım özel olarak burcu hanim’a hitaben değildir)

'büyük ve üslupçu yazar çevirmek', genel olarak ceviri uğraşının en
ayricalikli (ve tabiatıyla en zorlu) kısmıdır; çoğu zaman da ‘büyük yazar
eseri’nin altından kalkip kalmayacaginiz ‘yolda’ belli olur; bazen havlu
atmaniz gerekebilir (ki on seneyi aşkın bir zaman önce Edward Said’in
“Kültür ve Emperyalizm” kitabıyla ilgili olarak bir yayıneviyle anlaşmış,
yüz kadar sayfa da yapmış, sonra iade etmiştim; kendime göre ‘erken’di),
bazen de tereddüt ettikten sonra başlayıp da özgüveniniz kaybolmazsa,
devam etme cesaretini kendinizde bulursunuz

Judith Butler (ve mesela Gayatri Spivak) ise üslupçu romancilardan bile
daha zorludur; her şeyden önce, kendilerine göre bir ‘lugat’ geliştiren,
dallı budaklı bir dil kurarken, türkçe’de o disiplinin kök terim ve
kavramları bile çok tartışmalıyken, bir de ‘türetilen’ yeni keşiflerle baş
etmek bazen imkansıza yakın olabiliyor

Fakat, bu memlekette yazın alanında en kolay şeylerden birinin çeviri
eleştirisi yaptigini farz etmek olduğu da malumunuz olsa gerektir; bir
zamanlar Picus dergisi mesela, bunu iyice ifrata vardırmıştı; sonra da
yerli yersiz bir sürü tartışma çıktı

Çeviri, eğer hiçbir geçim kaygısı yapılmadan ve tamamen şevkle
yapılıyorsa, o çeviriden belki yüzde yüze yakın verim beklenebilir, ancak
onun dışında, hele ki ev kirasına yetişmeye çalışan ‘emekçi çevirmenler’
söz konusu olduğunda, sanırım tolerans çıtasını oldukça yukarı çekmek
gerekiyor (bunu kendi payıma söylemiyorum elbette); ayrıca, hemen hemen
hiçbir işkolunda ve sektörde yüzde yüz diye bir verimin yanına bile
yaklaşılmazken, diyelim hallice bir kitap içinde 2.000 cümleden müteşekkil
1 kitabı tercüme etmeye soyunan bir çevirmenden, 2.000’de 2.000 isabet
kaydetmesini beklemek ziyadesiyle insafsizlik…

Burada, ‘yetkin çeviri’ ile ‘intihal olmayan çeviri’nin buluştuğu bir
nokta var. Nedir, bir çevirmenin özgün eser olarak bir çeviri-metin ortaya
çıkarması?

Bence, bunun üç veçhesi var:
1) Yazarlık kabiliyeti ve bir kitap yazıyor olma özgüveni,
2) Çevrilen eser nezdinde ‘özgül bir emek’ harcanması,
3) Eserin çevrilmiş hali olarak ‘özgün bir çalışma’ ortaya konmuş olması.

Haliyle, birinci madde ‘önkoşul’, ikinci madde ‘performans’, üçüncü madde
de ‘temsil’ diye sınıflanabilir. Bunların üçünün birleşmesi halinde
kusursuza oldukça yakın bir çalışma ortaya çıkabilir, fakat bir tanesinin
dahi eksik olması durumunda da ‘kişinin marifetine bağlı bir oranlama’ söz
konusu olur.

Dolayısıyla, bir Judith Butler (bir Spivak, bir Kristeva, hele ki bir
Deleuze, bir Said, bir Hobsbawm, vs. çevirisinde) maddi yanlışları hariç
tutarsak, yüzde 50-60 düzeyinde hemfikir olabiliyorsak, bu iyi bir şeydir;
ama daha fazlasını istemek, ancak eleştirenin de eleştirilenin de
zorlamasıyla mümkündür…

Ferit arkadaşımızın dahil edildiği ‘intihal’ tartışması da bu minvalde
değerlendirilmelidir; bir kere, Agora’nın Lenin külliyatı bir ‘mercekten’
bakarak hazırlanmaktadır, çünkü bugüne kadarki başka Lenin (ve diğer
klasikler) çevirileri de zaten ‘başka mercekten’ bakılarak tercüme
edilmiştir –ki başka türlüsü de mümkün değildir.

‘İntihal’ suçlaması, bir çevirmenin hem bütün ‘çevirografisi’ hem de tekil
bir çalışmasının bütünü dikkate alınarak ortaya atılabilir, ki Ferit’in bu
bakımdan herhangi bir savunmaya da ihtiyacı yoktur (tereddüdü olan
google’dan çevirdiği yazarlara ve o çevirilerini yayınlayan yayınevlerine
bakarak bir fikir oluşturabilir; hâlâ tereddüdü varsa zaten ‘doktor rapor
vermez’).

Ben, bir editör olarak, çevirdiği eserin başka bir çevirisi söz konusu
olan çevirmende neye bakarım: Özgül bir emek harcamış mı, özgün bir eser
ortaya çıkarmış mı?

Yoksa, bir kitabın içindeki 2.000 cümlenin 100 tanesi çakışmış, umurumda
olmaz; kaldı ki, edebi olmayan eserlerde, hele ki oldukça sade bir dille
kaleme alınıp, İngilizce’ye (çoğunlukla Sovyetler’in denetimindeki
Progress Publishers tarafından) daha da sadeleştirilerek aktarılmış Lenin
kitapları söz konusu olduğunda, genel olarak (genel olarak diye
tekrarlayayım!) düzgün ve sarih bir anlatım yerleşik olduğundan, bu
çakışma oranının daha yüksek olması daha fazladır

Kitabın içinden 40 cümle buldunuz, 1.960 cümle için ne diyeceksiniz?

Erkin Özalp, internette taranınca Marx çevirdiği anlaşılıyor, bir Marx
kitabını çevirirken başka bir çevirmenle 40 cümlesi çakışmazsa esas o
zaman şüphe ederim…

Peki, bu yazışmalardaki gerilim niye?

Tamamen siyasi…

Zaten böyle olmasa, Erkin Özalp’in derdi hakikaten dert olsa, kendisi üç
kelime değiştirerek ‘alternatif çeviri’ önermez, kendi deyişiyle Muzaffer
Erdost’u ‘hükümsüz bırakan’ bir yoruma gitmezdi:

MUZAFFER ERDOST ÇEVİRİSİ: İŞLER ÖYLE BİR hale GELDİ Kİ, birçok yerlerde
İŞÇİLER, gereken sağlamlığı gösteremediğimizden VE GİZLİLİK kurallarına
uyamadığımızdan ötürü, AYDINLARA OLAN İNANCINI YİTİRMEYE VE ONLARDAN UZAK DURMAYA BAŞLADILAR. İşçiler şöyle diyordu: AYDINLAR pek DİKKATSİZ
DAVRANIYORLAR VE POLİS BASKINLARINA YOL AÇIYORLAR!

ERKİN ÖZALP’IN ÖNERDİĞİ ALTERNATİF ÇEVİRİ: İŞLER ÖYLE BİR noktaya GELDİ
Kİ, bazı yerlerde, İŞÇİLER, kendimize hakim olamadığımız VE GİZLİLİĞİ
koruyamadığımız için, AYDINLARA İNANÇLARINI YİTİRMEYE VE ONLARDAN UZAK
DURMAYA BAŞLADI; AYDINLARIN çok DİKKATSİZ OLDUKLARINI VE POLİS
BASKINLARINA YOL AÇTIKLARINI SÖYLÜYORLAR!

Ne öneriyor bizlere Erkin Özalp, ‘alternatif çevirisi’nde:
- ‘Öyle bir hale’ yerine ‘öyle bir noktaya’ yazın…
- ‘birçok yer’ yerine ‘bazı yerler’ yapın…
- ‘gereken sağlamlılığı gösterememek’ yerine ‘kendinize hakim
olamadığımız’ deyin…
- ‘pek dikkatsiz’i ‘çok dikkatsiz’ yapın?
Gerisi kalsın, yerlerse… mi demek istiyor yani?

Erkin Özalp kendi ‘alternatif kılavuzluğu’na uyacak olsa, demek ki onu
eleştirdiği kişi bile kurtaramayacak! Erkin Bey kendini ele verdiğinin
farkında bile değil!

Fakat onu da tenzih edelim; çünkü çeviride ‘kusur’ böyle yerlerde aranmaz…

‘employer’ geçince Muzaffer Erdost ‘işveren’ der, Ferit Burak Aydar ‘patron’

ilk bakışta ikisi de yanlış değildir, ikisi de doğrudur, ama ‘employer’a
‘işveren’ derseniz ‘iş bahşeden bir işyeri sahibi’ demek isteyebilirsiniz, sinif mucadelesinin icine dahil etmeniz daha zor olur, ‘patron’ derseniz de ‘sömürgen bir burjuva’ anlamına vurgu yapmış olabilirsiniz, o zaman sinif mucadelesinde dogrudan dusman bir yere oturtursunuz; yorum ve gerisi herkesin meşrebine kalmış…

Son soru: Yazılama Yayınları’nın yayın programında, yayınlanması düşünülen
kitaplar arasında Lenin’den bir tek “Ne Yapmalı?”nın adı geçiyor.

Niye acaba, murat edilen nedir?

Muzaffer Erdost’un çevirisini ‘hükümsüz bırakmak’ için mi?

Yazılama Yayınları, şimdilik Lenin’in başka hiçbir kitabını yayınlamayı
programına almamışsa, saldırının doğrudan ve sadece bu kitaba yapılması salt bir
tesadüf mü?

Sakin Erkin Özalp'in, Ferit Burak Aydar çevirisinin kendisini dahi gormeden refleks göstermesinin sebebi buna bagli olmasin?

Merak bu ya, tıkladık baktık, Yazılama Yayınları’nda üç tane Marksist
klasik yayınlanmış, üçü de Erkin Özalp’in.

Yayın programında da iki tane daha Marksist klasik var ve bunların biri
Marx’tan, diğeri Lenin’in “Ne Yapmalı?”sı. Onları kim çeviriyor acaba? Sahi, Yazılama’nın “Ne Yapmalı?”sı ne aşamada? 'Yakinda' dendiğine göre Yazılama Yayınları "Ne Yapmalı?" çevirisine başlamış olsa gerektir, belki bir açiklama yaparlar bize... Belki de gecikecektir, değil mi ya, işin içinde Erdost’la çakışmamak ve onu hükümsüz bırakmamış olmak gibi bir külfet de var artık…

Netice itibariyle, laf ola beri gele…

Osman Akınhay, Agora Kitaplığı

Osman Akınhay'a cevap

25 Haziran 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3704

Sayın Akınhay, 

Söylediklerinizden bazılarına cevap vereyim...
 
“Kitabın içinden 40 cümle buldunuz, 1.960 cümle için ne diyeceksiniz?”
 
Kitabın içinde cümle bulma sorunu yok... Benim aktardıklarım sadece “örnek”ler... 40 tane daha bulsam, özür dileyecek misiniz? Yoksa 80 tane mi bulayım?
 
“Erkin Özalp, internette taranınca Marx çevirdiği anlaşılıyor, bir Marx kitabını çevirirken başka bir çevirmenle 40 cümlesi çakışmazsa esas o zaman şüphe ederim…”
 
Sözünü ettiğiniz türden bir çakışmanın olması pek kolay değil, çünkü ben Marx çevirilerini Almancadan yaptım. Ayrıca, mesele “40 cümle” meselesi değil; Ferit Burak Aydar çevirisindeki benzerlikler bunun çok ötesinde...
 
“Zaten böyle olmasa, Erkin Özalp’in derdi hakikaten dert olsa, kendisi üç kelime değiştirerek ‘alternatif çeviri’ önermez, kendi deyişiyle Muzaffer Erdost’u ‘hükümsüz bırakan’ bir yoruma gitmezdi:”
 
Sayın Akınhay, “alternatif çeviri” önerisinin amacını gerçekten anlamadınız mı, yoksa sadece “ucuz polemik” mi yapıyorsunuz? Ferit Burak Aydar’ın hırsızlık yaptığının kanıtı, sözcüklerin benzerliği vs. değil, cümle yapılarının aynı olması. İngilizce metindeki bir cümle, Sol Yayınları tarafından bölünmüş; Ferit Burak Aydar da benim “alternatif çeviri”sini verdiğim örnekte cümleyi aynı şekilde bölmüş... Yani, “özgün çeviri” falan yapmamış, hırsızlık yapmış...
 
Muzaffer Erdost çevirisini savunmuyorum. Sadece ve sadece, Ferit Burak Aydar’ın hırsızlık yaptığını somut örnekleriyle gösteriyorum... Kitabı biraz incelerseniz, siz de görebilirsiniz...
 
Sol Yayınları çevirilerinin savunucusu olmadığımı şu yazılarımdan anlayabilirsiniz:
 
 
 
Dolayısıyla, Muzaffer Erdost çevirisinin hükümsüz kalmasıyla ilgili herhangi bir kaygım olamaz!
 
“Employer” meselesi üzerinde durmuşsunuz; ama dikkat ettiyseniz, orada herhangi bir eleştiri yapmadım; sadece, İngilizce metinde ne dendiğini gösterdim... Örneklerin asıl amacı, cümle yapılarının korunduğunu, sadece çeviriyi farklı göstermek için bazı değişikliklerin yapıldığını göstermekti... 
 
Hatalı olduklarını açıkça yazdığım örnekler de var. Mesela, şu “on-on beş” meselesini izah etseniz? Ya da İngilizce metinde bulunmayıp da sırf “çeviri farklı görünsün” diye eklenen ifadeleri?
 
Kanımca, yanlışı savunmakta ısrar etmek yerine, bunu düzeltmenin bir yolunu aramanız daha ahlaklıca bir tercih olacaktır.
 
Yoksa, gerçekten de, laf ola beri gele...
 

Akinhay'in itiraflari

25 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3710

herşeyi itiraf etmiş işte osman akınhay. aynen böyle yapmaya devam edeceklermiş. sol çevirilerini kafalarına göre değiştireceklermiş. lenin’in yazdıkları değil tercümanın düşündükleri önemliymiş. mercek demiş buna. intihali bile aceleye getirmeye devam edeceklermiş. editör bunları yazarsa tercüman neler yapmaz:

ev kirasına yetişmeye çalışan ‘emekçi çevirmenler’
söz konusu olduğunda, sanırım tolerans çıtasını oldukça yukarı çekmek
gerekiyor

Agora’nın Lenin külliyatı bir ‘mercekten’
bakarak hazırlanmaktadır

‘employer’a
‘işveren’ derseniz ‘iş bahşeden bir işyeri sahibi’ demek isteyebilirsiniz, sinif mucadelesinin icine dahil etmeniz daha zor olur, ‘patron’ derseniz de ‘sömürgen bir burjuva’ anlamına vurgu yapmış olabilirsiniz

Erkin Özalp'i bu ince

25 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3711

Erkin Özalp'i bu ince değerlendirmeden ve özenli eleştiriden dolayı tebrik ediyorum. Hakikaten faydalı bir iş çıkartmış, ellerine sağlık. Erkin Özalp'in ortaya çıkarttıkları öyle hayal ürünü ithamlarla falan örtbas edilecek cinsten değil. "Okuru odun diye havuç satılacak kitle sanan" bir aklın çıktısı ve ağırından eleştiriyi hak ediyor ki kolayca, gerekçe ne olursa olsun, bu kadar özensiz ve farklı niyetlerle yapılan çevirilerle karşılaşmayalım. Osman Akınhayın Yazılama için söyledikleri ayrıca kendine "siyasi olma" eleştirisi yöneltmemize de olanak tanıyor. Bu yola sapması hiç anlamlı ve ahlaki değil.

Ama Agora'ya bir konuda hak verebilirim. Burcu Hanımın ithamları Erkin beyin eleştiri yöntemiyle uzaktan yakından ilgili değil. Feminist kitaplık hakkında bu kadar atıp tutan bir kişiden (öğrenci İngilizcesi, cehalet vs ithamlarıyla) eleştiri dayanağını da aynı açıklıkla sunması beklenir. Sunamıyorsa buna geri adım falan denmez, eğer iddiasını kanıtlayamıyorsa uygun sıfat tam anlamıyla MÜFTERİLİKtir ki kanıtlayamadı (yada kanıtlamadı) ama özür de dilemedi. Çamur at izi kalsın yöntemini seçti. Okurun aklında şimdi öyle görünüyor ki haksız yere bir karalama yerleştirdi. Kanıtlarıyla gösterilemiyorsa ve gösterilemeyecekse bunu ortaya atmak boş laf ve karalama olarak nitelenir.

Osman Akınhayın çevirisini inceleyeceğini söylediği halde bu eleştiri yazısını da göremedik bu arada. Bu tavrı uygun bulmak mükün olmaz. Boşuna kafamda geziniyor okuduğum satırlar şimdi. Butler çevirisinde hatalar varmış diyebilecek miyim, diyemeyecek miyim; bunlar çevirmenliğin doğası gereği hatalar mı yoksa değil mi? Ne kadarı kasıtlı ne kadarı normal denip hoş görülecek cinsten hatalar? Diğer kitapların itham sebebi ve dayanağı nedir? Hiçbirini bilmeden, eleştiriler haklı olsa bile, "Agora Feminist Kitaplığı" kafamızda mahkum ediyoruz şu durumda.

Ayhan Süzer

agora'dan kıvrak hamleler

26 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3727

Delikanlı gibi özür dileyin bitsin. Çeviriden anlamıyorum ama soldaki çeviriyi çalıp yazmışsınız işte daha ne kanıt istiyorsunuz? Ayıptır .

Agora özür dilemelidir

27 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3728

Osman Akınhay, ne yazık ki, hiç inandırıcı değil.

Yayınevinin çevirmeni birçok başarılı çeviriye imza attığı için başka çalışmalarında intihal ile suçlanamaz yolundaki savunması, tek kelimeyle, gülünç.

Burada yapılması gereken tek şey, geçmiş çalışmalarını değil, şimdi adı geçen çalışmalarını karşılaştırmalı olarak incelemek, ki bu da yapılmış.

Verilen çok sayıda örnek cümle, ortada ciddi bir sorun olduğunu gösteriyor. Cümlelerin sayısının 40 ya da 540 olmasının son kertede bir önemi yok.

Sayı sadece yapılan yanlışlığın şiddetini artırır.

Buradaki cümleler, rastlantısal olarak, birbirine benzeyen cümleler değil; açıkça, kronolojik açıdan yeni çeviri, eski çeviri üzerine kurulmuş.

Erkin Özalp'ın kendisi aynı şeyi yapmış olsa, ne değişecek? Çeviri yağmasına o da bir yerinden bulaşmış, deriz. Dinime küfreden müslüman olsa, deriz.

Ama o kadar.

Bir başkasının aynı hatayı yapması, ne yazık ki, öbür kişiyi hatadan arındırmıyor.

Daha neyi tartışıyoruz!

Ahlaken yapılması gereken şey bellidir: Agora yayınları kitapları piyasadan çekmeli ve okurlardan özür dilemelidir.

Bir okur olarak, iyi ki bu kitapları satın almamışım (geçen günlerde kitapçıları gezerken gördüğümde "acaba alsam mı" diye düşünmüştüm).

Bir daha Agora çevirisi gördüğümde, ister istemez, bu "vak'a"yı anımsamadan geçemeyeceğim.

Gerisi yayınevinin bileceği iş!

"emekçi çevirmenler"

27 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3730

Ben emekçi çevirmenler meselesine takıldım. "ev kirasına yetişmeye çalışan ‘emekçi çevirmenler’" Lenin'in hatalarını çeviri yaparken düzeltecek kadar sınıf siyasetine önem veriyorlarsa neden ev kirasına marksist klasikleri çevirerek yetişiyorlar? Ev kirasını polisiye roman ya da yemek kitabı çevirerek kazanıp, marksist eserleri gereken titizliği göstererek çevirseler daha saygın bir iş yapmış olmazlar mı?

Yazılama'nın "Ne Yapmalı?"sını kim çeviriyor?

28 Haziran 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3732

Erkin bey, bu sorunun cevabını biliyor musunuz? Yazılama'nın Marksist klasiklerini şu ana kadar siz çeviriyorsunuz ve başka yazılarda sizin Marksist klasikleri yeniden çevirme gayretlerinizden söz ediliyor...

Siz Yazılama'dan çıkacağı ilan edilmiş bulunan "Ne Yapmalı?" kitabını Türkçe'ye çeviriyor musunuz?

Ya da -siz değilseniz- kimin çevirdiğini biliyor musunuz?

'Ne Yapmalı?' çevirisi...

28 Haziran 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3736

Gündemimde "Ne Yapmalı?"yı ya da Lenin'in başka çalışmalarını çevirmek bulunmuyor. Dahası, Lenin'in kitaplarının artık Rusçadan (ve tabii gereken titizlik gösterilerek) çevrilmesinde yarar olacağı kanısındayım.

Yazılama Yayınevi'yle ilgili sorularınızı ise doğrudan doğruya yayınevine sormanız daha uygun olacaktır: 

http://yazilama.com/iletisim.php

Agora ve FBA'dan bir Lenin eseri daha...

4 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3780

Bugün kitapçıda Agora Yayınlarının Lenin külliyatı çevirilerinden birini daha gördüm: Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı. Temmuz 2010 basımı, Ferit Burak Aydar çevirisi ve "eşsiz" sunumuyla yeni çıkanlar arasına girmiş. Sol Yayınlarından çıkan 'Sol' Komünizm, Muzaffer Erdost çevirisiydi. Acaba bu kez ne "yenilik" getirmiş Ferit Burak Aydar ve Agora bilemiyoruz henüz ama Ne Yapmalı çevirisinde gördüğümüz gibi, kulağının üzerine yatma konusunda bir numara olmuş bu usta çevirmenler, daha Ne Yapmalı çevirilerine yöneltilen eleştirilere ve suçlamalara karşı "hazırlanmakta olan" cevabı yazamadılar. Bunu sorunlu bulsak da okuru dikkate almazlar, orası belli.

son yorumcuya cevap

6 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3789

tartışmada siz mi haklısınız onlar mı haklı bilmiyorum ama
senin bir "OKUR" olmadığını biliyorum
çünkü daha yorum yazdığın siteye arkadaşının/yandaşının haber olarak astığı şeyi bile okumamışsın
Mesela ben tartışmayı dikkatle takip eden bir "OKUR" olarak, E. Özalp'in yorum kısmına astığı ön cevapta, Mesele'nin Temmuz sayısında cevabın yayınlanacağını OKUYUP öğrendim ve geçen Çarşamba günü (seninle aynı kitapçıya mı girdik bilmiyorum ama) bir kitapçıya girdim ve cevabı alıp OKUDUM.
oysa sen ucuz polemik yapıyorsun. polemiğin birinci kuralı OKUMAKtır. ama sen iki tarafı da okumuyorsun, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya çalışıyorsun
Bari bırak da bilenler tartışsın.
deniz

Muhterem OKURa cevap

6 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3794

OKUR Arkadaşım, Yaptığı ön açıklamadan, Mesele dergisinde ithamlara uzun uzadıya karşılık vereceğini ama böyle cevap verilemeyecek, soru yöneltilemeyecek bir ortamda “sallamakla” yetinmeyeceğini düşünmüştüm. Erkin Bey, burada herkesin, kendisine terbiyesizce ve rahatça “münferit, cahil” vs. denilebilme olanağı da bulunan bir ortamda açtı görüşünü. Kendisi de, madem bu kadar haklı herhalde bu kadarına, münferit, tembel, cahil göndermelerine de razıydık, cesaret eder diye düşünmüştüm. Yanılmışım, belki de aradan 10 küsur gün geçmiş unutmuşum. Mesele dergisi takipçisi de değilim, ancak spesifik bir şey için elime alırım.

Yukarıda polemik yapmamıştım, herhalde polemik tanımını unuttunuz. Ama sizin yaptığınıza, saldırgan tarzınıza apartman yöneticisi polemiği denir. Yandaşı mısınız, değil misiniz beni ilgilendirmez, ama tıpkı FBA’nın yorumdan, tepkiden uzak Mesele sayfalarında yaptığı “açıklama” gibi karşısındakini (onun için Erkin Bey), “hayatında hiç kitap okumamış” ilan etmekte hiç tereddüt etmemişsiniz siz de. Bir tek FBA'dan “Stalinist dar görüşlülük” tanınız eksik.

Sağolun epey zahmet etmişsiniz beni paylamak için ama siz şimdi bu durumda bana ya da birilerine ne demiş oldunuz garip öfkenizi dillendirmekten başka? Sizin bir “OKUR” olarak bu konuya getirecek başka bir açıklamanız, görüşünüz yok mu? Yoksa, buna da ne tür polemik dendiğini yukarıda söylemiştim.

Yine de size bir tavsiye: Bu sığ saldırı tarzı için kimseye özenmeyin OKUR arkadaşım. Hoşunuza gitmese de size yöneltilen eleştirilere, bildirilen görüşlere karşı takınılan bu tavır çok “ucuzdur”. Tıpkı ayan beyan ortada olan hırsızlığa “ne yapalım kardeşim çevirinin cilvesi işte. art niyetli olmamak lazım güzelim yenilikçi çevirileri okumak için” den başka bir şey söyleyemediği/söyleyemeyeceği için, “ama münferit işte, okumadan eleştirmiş” diyecek kadar ucuz tavra meyletmeyin, size söylenmek isteneni çok kitap okumuş bir bilgin gibi hemencecik anlayıverin.

Marx’ın, Lenin’in adını bayat liberalizmlerine tat katmak için ağızlarına alan “hocalara” yakışır bu, sizin gibi bir muhterem OKURa değil.

Not: Şimdilik bu çok ince "apartman polemiğine" cevap yetiştirmek yetti, o eşsiz "açıklama" metnine bir dahaki boş zamanda değineceğiz, gerek kalırsa artık.

Ferit Burak Aydar'ın Mesele'deki cevabına dair

6 Temmuz 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3795

Ferit Burak Aydar, Mesele dergisinin Temmuz 2010 sayısında çıkan ve “Stalinist hazımsızlığın ürünü (...) iftira”, “düzmece”, “utanmazlık”, “çeviriden anladığı yok”, “cehalet” vs. laflarla doldurduğu yazısında, benim için şu sıfatları uygun görmüş: “SİP’li”, “yurtsever tetikçi” (bu iki ifadeyi Ali Mert için de kullanmış, şu yazısından hareketle: http://www.haberveriyorum.net/icerik/lenininizi-nasil-alirdiniz), “müfteri”, “internet devrimcisi”, “sınıf işbirlikçi yurtsever”... “Müfteri”nin adını ağzına almamış... 

Ne var ki, ağzından köpükler saçarak yazmış olsa bile, çaldığı minareye kılıf uydurma çabasının ötesine geçememiş... Nasıl geçebilsin ki? Örnekler ortada (yukarıda) ve çok daha fazlası Agora’dan çıkan “Ne Yapmalı?”da...
 
Ferit Burak Aydar, Muzaffer Erdost çevirisindeki cümlelere “benzemeyen” cümlelerden örnekler göstermiş, benim verdiğim örneklerden işine geldiklerini düşündüğü bazılarını alıp, bunlardaki bazı kalınlaştırılmış sözcükler hakkında açıklamalar yapmaya çalışmış...
 
Örnekleri aktarırken, asıl derdim, tek tek sözcüklerle ilgili sorunlara işaret etmek değil, cümle yapılarının korunup bazı sözcüklerin ve bazı cümle öğelerinin değiştirildiğini göstermekti.
 
Ferit Burak Aydar, çalıntı örneklerinden birini değerlendirirken, şöyle yazmış:
 
“Biz çeviriyi sadece standart Collected Works’ten değil, ‘Sunuş’un son kısmında da belirttiğimiz gibi, ‘çeviride Lenin’in İngilizce toplu eserleriyle Lars T. Lih’in metninden karşılaştırmalı olarak yararlanarak’ yaptık. Lars T. Lih çeviri işine gerçekten takmış bir adam, Buharin’in ABC’sini bile böyle büyük bir titizlikle didiklediğini gördüm. Bu yüzden çeviride esasen onu referans aldım.”
 
Değiştirdiği bazı sözcüklere ilişkin tercihlerini Lih’e başvurmuşluğuyla açıklamaya çalışmış... Bu, aynı zamanda, “intihal yapmadığının” en önemli kanıtı, iddiasına göre...
 
Ferit Burak Aydar-Lih ilişkisine daha önce değinmiştim (http://www.haberveriyorum.net/haber/agoradan-cikan-ne-yapmali-bir-ceviri-yagmasi#comment-3663). Bizzat kendi yazdığı önsözde, Lih’in metninin aslında o kadar da önemli olmadığını ve Lih’in en önemli tercihlerini benimsemediğini itiraf etmişti!
 
Ama dahası var... Ferit Burak Aydar’ın Lih’in metnine ne kadar baktığı da tartışmalı!
 
“Ne Yapmalı?”nın İngilizce çevirisinde “practical workers” diye bir kavram (ya da terim) var. Lars T. Lih’in Rusça olarak bırakmayı tercih ettiği kavramlardan biri de bu. Israrla, “praktiki” diye çevirmiş (ya da yazmış). İngilizceden yapılabilecek bire bir (yani kötü) bir Türkçe çeviri, “pratik işçiler” şeklinde olabilir. Kastedilen, sol hareket içindeki “pratisyenler”...
 
Kesin olan şu: İngilizce çevirideki “practical workers” ile Lars T. Lih metnindeki “praktiki”, bir ve aynı şeyi anlatıyor...
 
Buna karşın, Muzaffer Erdost, “practical workers” ifadesini farklı yerlerde farklı şekillerde çevirmiş.
 
Peki, Lars T. Lih metninden yararlandığını iddia eden Ferit Burak Aydar ne yapmış?
 
Farklı yerlerde farklı şekillerde çevirmiş!..
 
Aşağıdaki dört örnekte de, “Ne Yapmalı?”nın Toplu Eserler (Collected Works) içinde yer alan çevirisinde “practical workers” (Kaynak), Lars T. Lih’in çalışmasında (Kaynak) ise “praktiki” ifadesi kullanılıyor:
 
ME: “pratik içinde olan[lar]”
FBA: “pratikte faaliyet yürüten unsurları” (16)
 
ME: “pratik içinde çalışanlar”
FBA: “pratik faaliyet yürütenler” (127)
 
ME: “pratikte çalışan (...) militan[lar]”
FBA: “pratikte faaliyet yürüten (...) militan[lar]” (159-dipnot)
 
ME: “pratik militanlar”
FBA: “pratikçi militanlar” (163)
 
Tesadüf işte...
 
Osman Akınhay’ın yukarıdaki yazılarından birinde üzerinde durduğu “employer” meselesine Ferit Burak Aydar da girmiş, uzun uzadıya açıklama yapmış... Sanki, aktarılan cümledeki asıl sorun “employer” sözcüğüne karşılık olarak “işveren” yerine “patron” denmesiymiş (daha doğrusu asıl sorunun bu olduğu iddia edilmiş) gibi! Üstüne üstlük, “employer” sözcüğünü kalınlaştırmamdan, “yurtseverlikten kaynaklanan sınıf işbirlikçiliği nedeniyle gözlerimin kör olduğu” sonucunu çıkarmış, Ferit Burak Aydar! Kişisel olarak hiçbir yazımda “işveren” sözcüğünü kullanmadığımı bilmesi gerekmez tabii... Ama zaten, onun derdi, şu benzerliğin (!) üzerini örtmek:
 
ME: Bütün ülkelerin tarihi göstermektedir ki, işçi sınıfı, salt kendi çabasıyla sadece sendika bilincini, yani sendikalar içerisinde birleşmenin, işverenlere karşı mücadele etmenin ve hükümeti gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlamanın vb. gerekli olduğu inancını geliştirebilir.
 
FBA: Bütün ülkelerin tarihi göstermektedir ki, işçi sınıfı, salt kendi çabasıyla yalnızca sendikal bilince erişebilir, yani sendikalarda örgütlenip birleşmenin, patronlara karşı mücadele etmenin ve hükümeti gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlamanın, vb. gerekli olduğu inancını geliştirebilir. (32)
 
Bunun dışında, “bir düzine”nin “on-on beş” diye çevrilmesi konusunda Osman Akınhay’ın bir açıklaması varmış: “Redaksiyonda bazı ‘düzine’leri kendim ‘on-on beş” yaptım, çünkü kastedilen Türkçe olarak ifade edilmelidir; bizde ‘düzine’ diye bir nicelik atfı yok, öyle bir ölçü yok, olmayan şeyi ancak çok özel durumlarda orijinalinden bırakırsın.”
 
Böylece yeni bir şey öğrenmiş oluyoruz; güzel dilimizde “düzine” diye bir “nicelik atfı” yokmuş... Öğrenmenin yaşı yok...
 
Ve fakat, güzel dilimizde “düzine” diye bir “nicelik atfı”nın bulunmamasına karşın, yine Ferit Burak Aydar’ın aktardığına göre, kitabın 23. sayfasında da “düzine” tercih edilmiş; hem de, “bir düzine program” şeklinde, yani “nicelik atfı” olarak... Tutarsızlıkları bile kanıt olarak sunmaya çalışan Ferit Burak Aydar, örneğin, kitabın 153. sayfasına da bakabilir... Orada, “bir düzine akil adam” ifadesi kullanılıyor... Bunlar, olsa olsa, ne kadar “özensiz” bir çalışmayla karşı karşıya bulunduğumuzun kanıtları olabilir!
 
“Düzine”-“on-on beş” değişimi bir yana, şu cümlelerdeki benzerliğe (!) dikkat çekmiştim:
 
ME: Siyasal düşünce Almanlar arasında yeteri kadar gelişmiştir, ve profesyonel olarak eğitilmiş, uzun deneylerden geçmiş ve tam bir uyum içinde çalışan "bir düzine" denenmiş ve yetenekli lider olmadan (ve yetenekli kişiler yüzlerce doğmaz) modern toplumda hiç bir sınıfın kararlı bir mücadeleye girişemeyeceğini anlayacak kadar siyasal deneyim edinmişlerdir.
 
FBA: Siyasal düşünce Almanlar arasında yeterince gelişmiştir ve profesyonel olarak eğitilmiş, uzun deneyimler edinmiş ve tam bir uyum halinde çalışan ‘on-on beş’ sınanmış ve yetenekli önder olmadan (yetenekli kişilerden zaten yüzlerce bulamazsınız!) modern toplumda hiçbir sınıfın kararlı bir mücadeleye atılamayacağını anlayacak kadar siyasal deneyime erişmişlerdir. (149)
 
Osman Akınhay, yukarıdaki yazılarından birinde, Agora’dan çıkan “Ne Yapmalı?” çevirisini eleştirme nedenimin “tamamen siyasi” olduğunu iddia etmişti. Ferit Burak Aydar ise farklı görüşte: Yayıncılık dünyası içindeki dostları da söylemişmiş ve benim derdim “ticari”ymiş... Yazılama’dan çıkacak olan “Ne Yapmalı?” çevirisi “elde patlamış”mış, o yüzden ben de Agora’dan çıkan kitaba saldırmışmışım...
 
Anlaşılan, Osman Akınhay ve Ferit Burak Aydar, herkesi kendileri gibi biliyor... Söyledikleri türden “art niyet”ler olmadan hırsıza hırsız denmeyeceğinden eminler!
 
Bir de not düşmüş yazısına, Ferit Burak Aydar:
 
“Dergi baskıya gidene yakın, müfterinin sonradan eklediği bir şey gördüm ki ‘kanıma dokundu’. Beni Erdost’un çevirisini ‘hükümsüz’ kılmakla itham ediyor. Kendisi ve geleneği, ‘bu topraklarda her şeyi biz yaptık, her şeyi biz biliriz’ci olduğundan, siyaseti ona buna sataşmak ve kara çalmak olarak gördüğünden, beni de aynı kefeye koymaya çalışıyor. Oysa aslını inkâr eden haramzade!”
 
“İtham” etmişmişim... Ne söylemişti kendisi? Aynen şunları:
 
“Sunuş kısmında da değindiğim altı-yedi kavramı doğru aktaramadıktan sonra, Ne Yapmalı? çevirisinin maalesef çok bir hükmü kalmıyor. Zaten Ne Yapmalı? çevirisini okuyan bir emekçinin trade-unionism ile, trade-union liderleri ile vs. karşılaşması çok da ön açıcı değil.” (Kaynak)
 
Ferit Burak Aydar, daha önce üzerinde durduğum röportajından da anlaşıldığı üzere, kendisini övmek konusunda pek sınır tanımıyor... Bu arada, “Sunuş kısımlarında yazılanlara cevap veremeyip bu projenin [Lenin’in kitaplarının yeniden basılması] altında kalanlar”dan falan söz etmiş...
 
Muzaffer Erdost çevirisinin adını bile anmadan bu çeviriyi yağmalayan birinin yazdığı “sunuş” yazısına cevap vermek niye gereksin ki?
 

 

sevdim yurtsever tetikçiyi

7 Temmuz 2010, yazan Ali Mert,
Yorum no: 3799

"siyasi polemik âlemi" bu yönüyle bir bakıma gülünçtür zaten. o laflardan bol bol çakacaksın ki, içerik güme gitsin. "yurtsever tetikçi"yi sevdim ben. bir basıyorsun tetiğe, hop yurt çıkıyor namludan, seve seve yapışıyor enseye. böylece löpürdete löpürtede yaptığın araklar,  bir güzel kaynıyor arada. şimdi ben de ona "derisi kalın liboşzade" demeliyim ki içerik hepten boşa gitsin. şahane!

ben asıl yöntemi merak ettim. bir aralar, harçlık ve kira parası çıkarmaya çalışan talebe bir arkadaşımı, önünde dickens'ın "büyük umutlar"ının bir çevirisi, elleri klavyede "yeniden çeviri" yaparken görmüştüm. imkânlar olanağa, hayatlar yaşama dönüşüp duruyordu bir güzel. bence arada, cümle kuruluşlarını, yapılarını, iskeletlerini vb. değiştiren "yenilikler" de sunulmalı ki daha az çakozlansın.

hem ekmek ve kira derdi, boşver gitsin... 

Bir 'iş kazası' ve bir çalıntı örneği daha...

7 Temmuz 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3800

“İş kazası” şöyle (İnternet’ten indirilen bir metni değiştirirken olur böyle hatalar):

ME: Ve gene de, bizim, işçi sınıfı hareketini burjuva demokrasisinin bir aleti haline getirmek için ortam hazırladığımız söyleniyor!
 
FBA: Fakat yine de, işçi sınıfı hareketini burjuva demokrasisinin bir aletine dönüştürmek getirmek için zemin hazırladığımız söyleniyor! (118)
 
Örnekse şu:
 
ME: Lütfen söyleyiniz, duvarcıların, şimdiye kadar görülmedik
büyüklükte kocaman bir yapının çeşitli bölümlerine tuğlaları yerleştirdikleri zaman, tuğlaları koyacakları doğru yerleri bulmalarında onlara yardımcı olsun, diye, ortak işin nihai amacını kendilerine göstersin diye, sadece her tuğlayı değil, önceden ve sonradan konulan tuglalara harçla yapıştırıldığı zaman tam ve kesin bir çizgi teşkil edecek her tuğla parçacığını bile kullanabilmek için, bir ipten yararlanmaları "kırtasiyecilik" midir?
 
FBA: Lütfen söyler misiniz, duvarcıların, şimdiye kadar görülmedik büyüklükte kocaman bir yapının çeşitli köşelerine tuğlaları yerleştirdikleri zaman, tuğlaları koyacakları doğru yerleri bulmalarında onlara yardımcı olsun diye, ortak işin nihai amacını kendilerine göstersin diye, yalnızca her tuğlayı değil, önceden ve sonradan konulan tuğlalara harçla yapıştırıldığında tam ve sürekli bir çizgi teşkil edecek her tuğla parçacığını kullanabilmek için bir ipten yararlanmaları ‘kağıt üzerinde bir iş’ midir? (201)

 

yöntem de anlaşıldı

7 Temmuz 2010, yazan Ali Mert,
Yorum no: 3801

Demek, basılı kitaptan dizme ve dizerken değiştirme yöntemini değil, internetteki metni kesip yapıştırma ve bu arada üzerinden geçerken el yordamıyla sözcük değiştirme yöntemini uygulamış. Eh, böylesi daha zahmetsiz, "çeviri" 2 günde bitmiştir... Son bulunan "iş kazası örneği"ne de, "düzelti ve redaksiyondan kaçmış" denebilir tabii... 

araya bir tanıdık girmeli

7 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3802

Ali Mert araya tanıdık birini sokmalı bence. Anlaşılan kimse uyarmamış Ferit Burak Aydar'ı. Evet, Ali Mert araya tanıdık sokmalı ve inthalci uyarılmalı "yahu sen kim Erkin'i kandırmak kim" diye. Çünkü böyle çok acıklı oluyor durum. Özellikle son kopyala yapıştır örneğinden sonra iyice yazık oluyor. Troçkist de olsa bu kadar ezmeyin. Bir tanıdık bulun, vazgeç sen bu işten desin.

Bir rica da Osman Akınhay'dan. "Yeni çeviri"yi Pazartesi günü alabilirim ancak. Lütfen o tarihe kadar kitapçılardan geri çekilmesin. Anı olarak saklamak istiyorum.

Yavuz hırsız Stalin'i bastırır.

8 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3803

Yaptığınız bu "nahoş" işte bile Stalin'i suçluyorsunuz ya, artık biri size "saçmalamayın" demeli!
O kadar da değil; zırlayın ama zırvalamayın!
Hani yavuz hırsız ev sahibini bastırır, derler ya.
Başlığa "Yavuz hırsız Stalin'i bastırır" diye yazdım bu yüzden.
Ama, şöyle de yazılabilir: "Yavuz hırsız Lenin'i bastırır."
Bastırıyor işte, üçer beşer.

Emeğe saygı, teraziye tık tık

8 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3810

Arkadaşlar, ben çeviriden anlamam ama burada çok büyük bir ayıp yapıyorsunuz çevirmen arkadaşa. Ortada büyük emek var. Yazılanları görünce gittim araştırdım. Raporum aşağıda.
 
Ferit Bey, benim tespitime göre son 1 yılda 12 kitap çevirmiş. Daha doğrusu 12 çevirisi yayınlanmış. Yayınevlerinin verilerine göre bunların tamamı 1. baskı.
 
1 senede tam 4048 sayfa çevirisi yayınlanmış. Çeviri ile yayınlanma anı arasında bir zaman vardır elbette ama şu anda da, ileride yayınlanacak yeni çeviriler yaptığını düşünürsek, bu rakamın Ferit Bey'in hızına dair ortalama bir veri olduğunu kabul etmek zorundayız. Ortada bir üst-çevirmen var, bunu görmeniz lazım. Lütfen! Üstelik öyle düz de çevirmiyor, literatürü ve eski çevirileri de karşılaştırmalı olarak kullanıyor.
 
Tahmini olarak, Ferit Bey, hiç izin-tatil yapmadan çalışıyorsa, her allahın günü 12 sayfaya yakın çeviri yapıyor demektir. 8 Saat uyku, 4 saat de alışveriş, bulaşık, çöp atma, yemek, tuvalet, taharet, banyo, kese ve tıraş meselesi desek saatte 1 sayfa çeviri yapıyor. Çoğu da teorik yönü ağır basan kitaplar.
 
Bu koşullarda çalışan bir insan arada karşılaştırma amacıyla yararlandığı eski çevirilerden, istemeden 40-50 sayfayı değiştirmeyi atladı diye ayıplanması insafsızlıktır. Hepimiz insanız, bir insanı üstüne bu kadar gidilmez. Eğlencesiz, sohbetsiz, yalnız, Çinli bir tekstil işçisi gibi çalışan bu insan vicdanınızda zerre insaf uyandırmıyorsa yazıklar olsun size!
 
Ben Ferit Bey'i hepinizin huzurunuzda yürekten alkışlıyorum. Bu tartışma bir forumda olsa Ferit Bey'e artı puan verirdim. Vaktiyle ben çeviri değil, sadece eviri yapmıştım, bu hızın yarısına ancak ulaşabiliyordum. (Ama orijinalinden daha farklı oluyordu benimkiler. Hatta aslıyla hiçbir alakasını bırakmıyordum, okuyan anlasın da aslını bi daha okusun diye. Tabi bizim giderimiz öğrenci gideri, evden de para geliyordu, yetişiyordu. O da benim marifetimdi ama kimse alkışlamadı. Üzgünüm.)
 
Son bir yılda yayınlanan Ferit Burak Aydar çevirileri:
 
Kitap
Yayınevi
Basım Tarihi
Sayfa Sayısı
Kayıp Kıta Mu'nun Çocukları
Omega
Temmuz 2010
280
'Sol' Komünizm - Bir Çocukluk Hastalığı
Agora
Temmuz 2010
176
Ne Yapmalı?
Agora
Nisan 2010
288
Bolşevikler ve Proletarya Diktatörlüğü
Agora
Mart 2010
384
Joseph Conrad ve Otobiyografide Kurmaca
Agora
Şubat 2010
288
Sovyet İktidarı ve Dünya Devrimi
Agora
Ocak 2010
416
Görmenin Diyalektiği
Metis
Ocak 2010
528
Kayıp Kıta Mu'nun Kozmik Güçleri 2
Omega
Ocak 2010
240
Emperyalizm
Agora
Eylül 2009
200
Nostaljinin Geleceği
Metis
Aralık 2009
512
Başlangıçlar
Metis
Aralık 2009
408
Ütopya Denen Arzu
Metis
Eylül 2009
328

  

Evirmenin dertleri...

8 Temmuz 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3812

Ferit Burak Aydar'ın bu temposundan haberdar değildim (aslında, ayıp tabii ama, "Ne Yapmalı?" çalışmasından önce, böyle bir ismin varlığından da haberdar değildim)... 

Eviri deyince, kolay iş sanılmamalı... Epey bir titizlik gerektirir; bir cümlenin bir yerinde değişiklik yapmaya çalışırken, cümlenin bütününü bozabilirsiniz. Örneğin, bir fiili değiştirdiğinizde, cümlenin diğer unsurlarına bakıp, onları da yeni fiille uyumlu hale getirmeniz gerekir. Ama ne kadar dikkat etseniz de, aşağıdaki türden saçmalıklar (pardon, "iş kazaları") çıkabilir ortaya:

ME: “...Sağlam ilkelere ve bunlara denk düşen bir plana sahip bulunanlar...”
 
FBA: “...Sağlam ilkelere ve bunlara uygun bir plan tasarlayanlar...” (191)
 
 
ME: “...dehşet ve şaşkınlık yarattığını...”
 
FBA: “...dehşete ve şaşkınlık yol açtığını...” (200)
 
 
ME: “... geniş genel mekanizmanın hangi küçük dişlisini onarabileceğine ya da onun yerine daha iyisini koyabileceğine işaret edecektir...”
 
FBA: “... geniş çaplı genel mekanizmanın hangi küçük dişlisini onarabileceğine ya da onun yerine daha iyisini koyabileceğini hatırlatacaktır...” (208)

 

Sol Yayınları'ndaki hatanın aynen alınması da mı kanıt değil?

9 Temmuz 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3820

"İntihal değil", "itham", "iftira", "cımbızlama", "tetikçilik" şu bu... Anlaşıldığı kadarıyla, gösterilen her örneğe, her kanıta aynı cevaplar verilecek... Olsun, son bir kanıt daha vereyim...

İnternet'ten indirdiği metnin üzerinde çalışan Ferit Burak Aydar, Muzaffer Erdost çevirisindeki bir hatayı olduğu gibi bırakmış... En azından ilgili bölümü çevirirken, iddia ettiği gibi, İngilizce çeviriye bakmamış. Dahası, Lars T. Lih'in çalışmasına da bakmamış. Böylece, "s. 25 ve devamı" ifadesi, Agora'dan çıkan metinde de, "s. 5 ve devamı" olmuş:

ME: "Ya da n° 4-5'te (s. 5 ve devamı)..." 

FBA: "Ya da 4-5. sayıya (s. 5 ve devamı)..." (s. 10 - dipnot)

İNGİLİZCE: "Or, No. 4-5 (p. 25, et seq.)..." (Kaynak)

L.T. LIH: "...4-5 p. 25 ff. ..." (Kaynak - 687)

ya intihal değilse?

9 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3821

Ben daha önceki bir yorumumda "aman Pazartesi'den önce toplatmayın kiyabı da anı olarak saklayayım" diyen yorumcuyum. Ancak ısrarla intihalle ilgisi yok denmesinden kıllanmaya başladım. Belki de gerçekten intihal değildir. Ama o zaman da özne yüklem uyumsuzlukları, sol yayınları çevirisindeki maddi hatanın aynen aktarılması gibi hataları kendi Türkçe bilgisi ile yaptığını düşünmemiz gerekir ki bu çok daha kötü değil mi?

Ben böyle dilbigisi hataları olan bir Lenin çevirisi satın almış olsam yayınevinden paramı geri isterdim. O dilbilgisi hatalarının bariz bir intihaldeki dikkatsizlikten kaynaklandığının farkındayım. Böyleyse çok sorun yok çünkü, adam çalmış. Memlekette tek çalan O mu sanki? Bu yüzden "ya intihal değilse?" derken korkumu ifade ediyorum aslında. Ya bütün çevirileri böyle dilbilgisi hataları ile doluysa...

Bu da işbirlikçiliğin kanıtı!

10 Temmuz 2010, yazan Erkin Özalp,
Yorum no: 3828

Osman Akınhay, yukarıdaki yazılarından birinde, "employer" sözcüğü hakkında ders vermeye kalkışmıştı bana... Ferit Burak Aydar ise, Mesele dergisindeki yazısında çok daha ileri gitmiş, "sınıf işbirlikçisi" olduğumun kanıtı olarak sunmuş, "employer" sözcüğünü kalınlaştırmamı... Aynen şöyle yazmış (kalınlaştırmalar bana ait):

“Şimdi soruyorum: Hangi aklı başında sosyalist çıkıp da, yirminci yüzyılın özellikle de son çeyreğine damgasını vuran, bugün AB aracılığıyla Türkiye’deki (DİSK dahil) sendikacıların da diline dolanmış olan ve sınıf sendikacılığı yerine, sınıf işbirlikçiliği, sendikacılık yerine toplam kalite, vb. herzeler vaaz etmenin incelikli araçlarından biri olan ‘işveren’ kelimesini, bugün yaşıyor olsa Lenin’in kullanacağını söyleyebilir?
 
Lenin’in ömrü sınıf işbirlikçiliğine karşı mücadeleyle geçmedi mi? Çevirmenin yorum hakkı saklıdır; bu yorum suçsa üzerime alırım, ama hiçbir allahın kulu çıkıp da bana Lenin bugün yaşasaydı, ‘kaç kişinin karnını doyuruyorum’, ‘kapımda kaç kişi çalışıyor’, ‘kaç kişiyi iş/ekmek sahibi yaptım’ anlamlarına gelen ‘işveren’ kelimesini kullanacağına ikna edemez. İşveren yok, patron var!
 
Ancak ‘yurtseverlik’ gibi tabirlerle bütün sınıflara ‘ne olursa olsun gel’ diyen, sınıf işbirlikçiliği gözünü kör etmiş olanlar bu sınıfsal duruşu anlamazlar, onun dışında her Leninist ya da her aklı başında insan anlar.” 
 
Ne güzel anlatmış, değil mi?
 
Demek ki neymiş, tarihsel metinler bile söz konusu olsa, tek tek sözcükleri, bugün ve Türkiye'de nasıl anlaşılıyorlarsa öyle çevirmek icap edermiş, başka türlüsü işbirlikçilik olurmuş... 
 
Ağzından bal damlamış, mübareğin...
 
Öyleyse, Agora'dan çıkan "Ne Yapmalı?"nın 186. sayfasından devam edelim:
 
"Bu mücadelede işçilerin doğrudan düşmanları, en ince ayrıntısına kadar tek bir irade tarafından yönetilen Rus hükümetinin (siyasal mücadeledeki doğrudan düşmanımızın) tümüyle askeri ve sıkı sıkıya merkeziyetçi olan örgütüyle en ufak bir benzerliğe sahip herhangi bir örgütsel bağı bulunmayan tek tek işverenler ya da işveren gruplarıdır."
 
Cümleyi anlamak biraz zor gelebilir belki... O zorluk da, şuradan çalınmasının ürünü:
 
ME: Bu mücadelede işçilerin dolaysız düşmanları, en ufak ayrıntısına kadar tek bir iradenin yönettiği Rus hükümetinin —siyasal mücadeledeki dolaysız düşmanımızın— katıksız askeri ve sıkı sıkıya merkezi olan örgütüyle en ufak bir benzerliğe sahip herhangi bir örgütsel bağları olmayan tek tek işverenler ya da işveren gruplarıdır.
 
Hemen bir alttaki paragrafta da "İşverenlerimiz" deniyor, Agora'dan çıkan "Ne Yapmalı?"da...
 
NOT: 
 
Yukarıdaki cümlenin İngilizcesi şöyle:
 
"In this struggle, the immediate enemies of the workers are the individual employers or groups of employers, who are not bound by any organisation having even the remotest resemblance to the purely military, strictly centralised organisation of the Russian Government — our immediate enemy in the political struggle — which is led in all its minutest details by a single will."
 
Bu cümlede, "örgütüyle ... benzerliğe sahip ... örgütsel bağ..."dan söz edilmiyor... İşverenlerin (patronların!) bağlı oldukları örgütlerin hiçbiri, Rus devletinin merkezi örgütlenmesiyle en küçük bir benzerliğe sahip değilmiş... Muzaffer Erdost yanlış ya da en azından kötü çevirmiş, Agora Kitaplığı'nun bastığı metinde ise, bazı sözcükler değiştirilirken, asıl sorun olduğu gibi korunmuş...

 

komik

10 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3832

Yıllardır stalinist tahrifatlarınızla dolu Lenin "kitaplarının" işlevlerini kaybedecekleri korkusu intihal suçlaması yaptıracak kadar yoğunmuş demek ki. Aydar bu saçmalıklara cevap vermiş zaten ama, çok yalın bir dil kullanan yazarın, ingilizceye çevrilrek daha da sadeleştiği bir metninin kaç bin farklı şekilde çevrilebileceğini düşünüyorsunuz acaba?

Korkmaya devam edin. Çünkü gelecek kuşaklar Leninizmi doğru şekilde doğru metinlerden okuyacaklar. stalinist zehirin en son kurbanları sizin kuşağınız olacak sayın özalp..

Stalinist Zehir - Çok içmeyin çarpar!

10 Temmuz 2010, yazan cokdusunmebunları,
Yorum no: 3834

Yavuz hırsız ev sahibini bastırır derler, bu intihalciler de akılları sıra bu tür cin fikirli saldırılarla suçlarına kılıf bulacaklar. Bir de çevirmen sağda solda Erkin'i burjuvazinin taktiklerini kullanmakla suçluyor. Kendiniz ne yapıyorsunuz, her an yeni bir saçmalıkla işi sulandırmaya çalışmaktan başka. Geçmiş olsun bu yayınevine artık, sola dürüst ve onurlu emek lazım, sizler değil.

3832 no.lu yorum hakkında

11 Temmuz 2010, yazan aalpan,
Yorum no: 3843

Bu Ziyaretçi (madem bilingual konuşmak moda Visitor diyelim kendisine) arkadaş, yazdığı 6 satırlık yorumda iki büyük saçmalığa (isteyen nonsense ya da bullshit de diyebilir) imza atma başarısı göstermiş. Kendisini kutluyorum. Ama haklı olduğu bir nokta da yok değil ona da değineceğim.

Visitor, ortada okunabilecek kalitede bir çeviri olduğunu düşünüyor. Zira kendisi bu çeviriye "doğru metin" demiş. İlk saçmalık bana kalırsa bu. Erkin Özalp, muhtemelen çevirgen arkadaşın metin üzerinde çalıştığı süreden daha uzun bir süre emek harcamış ve Derrida'yı uzaklardan gülümseten bir çaba sarfetmiş durumda. Eleştiriler oldukça teknik. Ali Mert'in deyişi ile parmakizi değil parmak kalmış kibar deyişi ile intihalde. Bunun neyine itiraz ediliyor anlaşılacak gibi değil. Visitor'ın ve diğer argüman setinin ikinci saçmalığı da burada başlıyor.

Bu teknik eleştirilere bana kalırsa en makul yanıtlar, "hayır, o cümle düşük değil" ya da "efendim, biz o özne-yüklem uyumsuzluğunu bilerek yaptık sebebi de şu" gibi temelsiz de olsa eleştiri ile aynı düzlemdekiler olabilir. Dilbilgisel bir takım kanıtlarla bir çevirinin çalıntı olduğu iddia edilecek, ona karşılık çevirgenler ve visitorları "çevir kazı yanmasın" hesabı meseleyi bir siyasal hesaplaşmaya dönüştürecekler. Yurtseverlik diyecekler, stalinizm diyecekler, isim hırsızlığı diyecekler. Yok öyle yağma... Ya özür dileyin okuyucularınızdan ya meselenin aslını açıklayın ya da suçunuzla oturun. 

Şimdi gelelim yiğidi öldür hakkını ver kısmına. Erkin Özalp'in sanırım 20'lerinin başında bir genç sanılması Visitor arkadaşın tek haklı olduğu nokta. Bunu da Visitor'ın Erkin'in kuşağının son stalinist -ne demekse- kuşak olduğu söyleminden çıkarıyoruz. Erkin, her ne kadar 20'li yaşlarının başında olmasa ve kendinden sonra stalinist kuşakların yetişmesine büyük katkılar sağlamış olsa da hala çok da uzakta olmayan 20'li yaşların enerjisi ve heyecanı ile yol aldığını bir kere daha gördüm. Metin Çulhaoğlu, Bin Yılın Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu'nun ilk baskısının önsözüne marksizmin neden "muhafızı" olmak gerektiğini "marksizmin muhabbet tellallarının" varlığına bağlamıştı. Erkin'in çabası gösteriyor ki Leninizmin de "muhabbet tellallarına" karşı olmasa da visitorlara ya da bezirganlara karşı muhafızlığını yapmak gerekiyor. Kendisine teşekkür ediyorum. 


kaçınız okudu

12 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3850

Kaçınız çeviriyi alıp yanyana okudu, ya da hayatlarında Lenin okudu diye merak ediyorum.

Çevirmenlik mi Editörlük mü?

12 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3852

Osman Akınhay niye bu kadar kasıyor ki, bugün Sol Defterde verdiği cevaptan benim çıkardığım tek sonuç şu: Sevgili çevirmeni "çeviri" değil, Sol yayınlarının çevirisi üzerinden "editörlük" yapmış. Hepsi bu.

Akınhay ve "kalanlar"

12 Temmuz 2010, yazan Ali Mert,
Yorum no: 3854

Bu yorumdan hareketle "sol defter" blogunda yeni bir yazı olduğunu öğrenmiş oldum. Akınhay bu defa çalışıp -arada zorunlu laf çakmalar dışında - "uyduruk" falan diyeceğine derli toplu bir yanıt iletmiş. Teşekkürler: http://www.soldefter.com/2010/07/12/agoranin-ne-yapmali-cevirisi-nicin-sol-yayinlarininkinden-daha-derli-toplu-ve-ozgundur/

Ancak aynen bir önceki yorumda dendiği gibi, bunun bir çeviri değil, Erdost çevirisi üzerinden İngilizce metinle yer yer karşılaştırmayla ve Lih kaynağıyla birlikte bir editörlük çalışması olduğunu ispatlamış. Bu da bir "ara formül" oluyor sanırım.

Employer - işveren - patron meselesini açıklarken kullandığı yüklem durumu açıklıyor zaten:

"Bunun açıklaması daha önce yapılmıştı; ‘işveren’ kalan yer(ler) ‘hata’dır."

Ne olmuş? Kalmış. Çeviri yaparken "kalma" söz konusu olmaz, "kes yapıştır"da ve editörlükte olur haliyle...

Nitekim, "değişiklik" yaparken, şurada da Erdost çevirisinden bir sözcük (getirmek) kalmıştı:

"ME: Ve gene de, bizim, işçi sınıfı hareketini burjuva demokrasisinin bir aleti haline getirmek için ortam hazırladığımız söyleniyor!

FBA: Fakat yine de, işçi sınıfı hareketini burjuva demokrasisinin bir aletine dönüştürmek getirmek için zemin hazırladığımız söyleniyor! (118)"

Bu kalana dair bir açıklama yok. Sağlık olsun. Ancak ve belki "trade-unioncu/sendikalist", "eylem/faaliyet", "bilinç vermek/aktarmak", "yazınsal/yayın" vb. değişiklikleri yahut "doğru tercihleri" de, söz konusu değişikliklere yahut doğru tercihlere gidilmeksizin bazı yerlerde kalmış olabilir.  Tıpkı Erdost çevirisindeki - İngilizce orijinal metinde ve Lih'te olmayan - hatanın "yeni çeviri"de de kalmış olması gibi. (Bu konuda da bir açıklama yok. Olsun sağlık!) Ya da Erdost çevirisinden bazı sözcükleri değiştirirken sözcüklerin eklerini değiştirmemekten kaynaklı hataların yeni çeviride (bu kez "kalmak" olmaz) ortaya çıkması gibi.  İşte yeni baskıda, editörlük faaliyetiniz yahut eyleminiz kapsamında, bunların kalmamasını ya da ortaya çıkmamasını sağlarsanız, söylediklerinizle yaptıklarınız arasında bir uyumu da yakalayabilirsiniz.

Benim tek önerdiğim zaten bu oldu.

Ali "cahil" Mert

Sol Yayınları dava açmalı

12 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3855

Burada yazılanları delil olarak kullanarak dava açsa Sol Yayınları o davayı çatır çatır kazanır. Tazminatını da alır, kitabı da toplatır. Bu iş de resmen belgelenir.

Hoş, o zaman da 'Lenin kitabı toplatıldı, sansür var, basına saldırı, fotoğraf makinamızı kırdılar' vb. diye gümbürtü kopar. Olsun, o zaman da onu tartışırız.

Bir de aklıma şu takılıyor: Bu Agora, Osman Akınhay'a mı ait? Başka sahibi, ortağı yok mu?

Hayır yani, Leninizm ve sosyalizm adına çok ateşli konuşuyorlar ya, insanın aklına takılıyor. Bir yayınevi editörü ve çevirmeninin niyetiyle böyle devrimci misyonlar üstlenmez benim bildiğim. Yayınevi leninist bir siyasi yapıya bağlı desek, yok öyle bir şey.

Hasan Bülent Kahraman ortakmış diyenler vardı, onun Türkiye soluna Lenin'i doğru öğretmekten daha derin dertleri olduğuna göre o ortak değildir herhalde.

Nedir bu işin sırrı acaba? Çözemedim. Kim bu işin ardındaki hayırsever acaba?

Erkin'le Ali ''yurtsever tetikçiler'' tamam, peki Agoracılar kim?
Sorumun özeti bu.

O "kalma" meselesi benim de

12 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3856

O "kalma" meselesi benim de dikkatimi çekmişti, ama zaten işin özünü yani, bunun bir çeviri değil basitçe "editörlük" olduğunu saptadıktan sonra ayrıntılara girmekle kendimi yormayı gerekli görmemiştim.

Zaten biz burda ne yazarsak Sayın Akınhay tarafından "koro üyeliği" ile suçlanıyoruz. Yazıp çizdiklerimiz nedense hiç "tartışmanın içinden" görünmüyor ona.

Acaba biraz kendimi tanıtsam, "koro üyeliği"nin dışında başka vasıflarım olduğunu öğrenince bunun niçin "içeriden" bir tartışma olduğunu anlamasına bir katkısı olur mu?

Şu anda Türkiye'nin dil bölümleri içinde en yüksek puanla öğrenci alan üniversitesine dereceyle girip, burslu okuyup, 2000 yılında yine derece ile mezun olduğumdan bu yana eğitimini aldığım mütercim-tercümanlık mesleğini icra ediyorum. Bu arada bir de Siyaset Bilimi alanında yüksek lisansı ekleyeyim. Çevirmenliğin yanı sıra saygın bir sivil toplum kuruluşunda/meslek örgütünde bu alanda yarı zamanlı dersler de veriyorum. Bunlara ilaveten, bir de ortaokuldan bu yana düzenli olarak okuma alışkanlığı olan birisi olarak, takdir ederler ki artık neyin özgün çeviri, neyin intihal, neyinse editörlük olduğunu kavrayabilecek kadar deneyime sahip olduğumu düşünüyorum.

Bunları niçin yazmak ihtiyacı hissettim? Eğer tüm yukarıda anlattıklarıma karşın bunun hiçbir şekilde özgün çeviri sayılamayacağını ve düpedüz editörlük olduğunu söylediğimde Sayın Akınhay bunun hala "koro üyeliği"nin bir parçası olduğunu düşünmekte ısrar ederse kendisine verebileceğim tek cevap vicdanına yönelmesi olacaktır.

Artık çırpınmayı bıraksın, çırpındıkça yaptığı hatalar artıyor ve daha da zavallı duruma düşüyor.

* * * * *

MODERATÖR NOTU: 50. YORUMDAN SONRA YORUMLARIN BAŞLIKLARINA TIKLANDIĞINDA İLGİLİ SAYFAYA DOĞRUDAN GİDİLMEMESİ NEDENİYLE BU HABERİ YORUMLARA KAPATIYORUZ. 

YORUM YAZACAK OLANLAR KONUYLA İLGİLİ DİĞER YAZIMIZA YORUM EKLEYEBİLİR:

http://www.haberveriyorum.net/yorum/ali-mert-osman-akinhaya-kisa-ve-acik-mektup 

Ayrıca: 

Agora'dan çıkan 'Emperyalizm' de bir çeviri yağması!

 

 

AdaptiveThemes